söven

Söven adamın bir günü

Güneş doğalı çok olmuştu. Her gün güneş doğuyor(ben buna hep lanet ederim). Ben kim miyim?(Hiç kimse). Adım Mehmet(sana ne?). Üniversite öğrencisiyim, Kredi Yurtları Kurumu’nun yurtlarında yaşıyorum(yaşamak denilebilirse). Bu sabah, daha doğrusu sabahın öğleye yakın olan saatlerinde, tam kaçtı hatırlamıyorum, uyandım(oysa uyanmak istemiyordum). Yatağımdan kalkmadan telefonuma baktım(telefon da olmasa kime günaydın derdim). Jandarma, gelen mesajlara inanmayın içerikli bir mesaj atmış(sağ ol). Facebook’ta 8 bildirim; dün paylaştığım fotoğrafı, İnternetten kopyalayıp yapıştırdığım özlü sözü beğenmişler(gerçekten beğendiler mi?); iki etkinlik daveti ve üye olduğum grupların paylaşımı bildirim olarak gelmiş(çokta umrumdaydı, bu gruplara niye üyeyim ki?). İnstagram’da hikaye paylaştım: Günaydın(oysa günüm karanlık geçecek gibiydi).

Ölüm 4. bölüm

Kahvaltıya yetişebilmek için

Twitter’ı unutmayalım, dünkü maç hakkında sövdüğüm bir iki tweet haricinde hareket yok(bu twitteri elit görünmek için açmıştım). Telefonu komidinin üzerine koydum(komidinin üstü çöp dolu). Yataktan kalktım, sırf kahvaltıya yetişebilmek için, lavaboya yöneldim(kötü kokular), su soğuk, yüzümü yıkamaktan vazgeçtim. Ellerimle gözlerimi ovuşturdum. Üstüme bir ceket alarak yemekhaneye yürüdüm, yemekhaneye varmak için önce dışarı çıkmak gerekiyordu(ben yatağımda mutsuzluğumu yaşama taraftarıydım). Yurdun ikinci kapısına yöneldim, kapının önünde sigara içen çocuklar yol verdi(kapı önünde sigara içtikleri için onlara sövdüm).

Yemekhanenin kapısından tekrar içeri girdim, yarım yamalak yıkanmış olan tepsiyi, çatalı aldım. Zeytinler buruşuk, peynir tatsız tuzsuz; küçük paketlerde olan peynir, bal, tahin türleri kalitesiz marka ve tarihleri geçmiş; sonunda her sabah olduğu gibi tepsiyi bırakarak, bayatlamış poğaça ve simitten alıyorum(taş daha yumuşak) ve kasaya yöneliyorum. Kasada yaşlı bir amca, hesap yapamıyor, parmağı basıp, kendi hesabımı kendim yapıyorum, kantine de elli kuruş kazık atıyorum(kısa günün karı). Tam odaya çıkıp taşlarımı yiyeceğim, sevmediğim tanıdık bir çocuk selam veriyor, gülerek selam veriyorum(tipini…), ayak üstü konuşuyoruz, yemekhane ihalelerine sövüyorum, görüşürüz diyerek ayrılıyoruz(bir daha karşılaşmamak umuduyla).

Odaya çıkıyorum, odada bulunan çocuğa sessiz olmasını söylüyorum(ondan nefret ediyorum). Çalışma masası(hiç çalışmadığım) üzerinde taşları, kaçak kullandığımız ketıl ile yaptığım sallama çay eşliğinde içiyorum(çaya sövüyorum). Şarkı söylemeye başlayan çocuğun, sesine küfür ediyorum. Üstümü giymek için dolabı açıyorum, hiç temiz elbise yok(tembelliğin bedeli), en temiz olan yani diğerlerine nazaran temiz olan pantolon ve tişörtü üstüme geçiriyorum. İki gün önce giydiğim çorabı değiştirmek istiyorum ama temiz çorap da kalmamış, mecbur ayakkabıyı onlarla giyiyorum(aramızda, ayakkabı da kokmaya başladı). Okula yani fakülteye(veya üniversiteye) gideceğim, yurttan çıkarken parmak izi sisteminde(bütün talihsizlikler beni bulacak ya) parmağım okumuyor, idareye gidip güncelletiyorum, daha sonra yurttan ayrılıyorum. Tramvaya doğru yürüyorum, yolda gördüğüm hoş kıza şöyle bir bakıyorum, o beni fark etmeden kafamı eğiyorum, hızlı adımlarla tramvay durağına gelip bekliyorum, güvenlik bana cins cins bakıyor(ona da sövüyorum). Tramvaya biniyorum, önümde yaşlı bir adam(git evinde otur amca), onun iki kişi ötesinde güzel bir kız, sonraki durakta iniyor(inme).

Zamana yolculuk 3. bölüm

İnkılap

Derse geç kaldığım için hızlı adımlarla ilerliyorum, ayağım taşa takılıyor, sendeliyorum, okkalı bir küfür çıkıyor ağzımdan, çevremdekiler bana bakıyor (hepsine içimden sövüyorum). Fakültenin merdivenlerinden hızlıca çıkıyorum, kapıyı çalıp, özür dileyerek(aynı zamanda içimden sövüyorum) yerime oturuyorum. Yanımdakine hangi derste olduğumuzu soruyorum(tam bir şerefsiz), arkadaki cevap veriyor: İnkılap!(en sevmediğim ders). Kel bir hoca, slaytı okuyor(sanki bizim okumamız yok amk); arada sessiz olun, telefonları bırakın falan diyor, anamız babamız bizi boşuna yollamamış, o parasını alırmış(o parayı ***). Ders bitiyor, başka dersimiz var mı, diye soruyorum?: yokmuş. Tek ders için mi geldik, diye sövüyorum. Kantinde bir iki kız kesiyor, sevmediğim insanlarla şakalaşıyorum (benim burada ne işim var amk). Kantinin iğrenç çayından içiyoruz(kantinciye de sövüyorum). Müsaade alıp, yurda yürüyorum, müzik eşliğinde bir saate yakın yürüyorum.

Yoldan geçen insanlara söverekten yürüyorum, bir erdem varsa hayatta sövmektir. Market camlarındaki indirim ürünlerine, berberdeki makasa, kafedeki fincana ve en önemlisi yaşamın kendine sövüyorum. Her geçtiğim binanın yüksekliğine bakıyorum, en yüksekleri üzerinden atlama planları yapıyorum. Cesaretsizliğime sövüyorum, nefret ettiğim hayattan kurtulamayışıma, ecelimle ölemeyişime, insanlara, canlılara, yeryüzünde bulunan herşeye sövüyorum. Benim tek yeteneğim varsa: sövmek! Kim acı biber sürecekmiş şaşarım. Yurda yakın on üç katlı binanın tepesine çıkıyorum, yükseklikten aşağıya bakıyorum ve kendimi cesaretlendirmeye çalışıyorum. Yine kendi kendimin ölümüne sebep olamadığım bir gün deyip, binadan aşağıya iniyorum, teyzenin biri kimsin diyor, misafirliğe geldim diyor, hızlı adımlarla uzaklaşıyorum.

Kaç dostum terk etti

Yurda girişte parmağı basıyorum, cihaz okuyor, yemeğimi yiyip(yemek denirse, küspe), odaya çıkıyorum, üstümü değiştirip, yatağıma uzanıyorum. Ölemeyişimi düşünüyorum, yaşayamayışımı düşünüyorum, sevemeyişimi, en önemlisi terk edilişlerimi düşünüyorum. Kaç sevgilim terk etti. Kaç dostum terk etti. Kaç sevmediğim insan terk etti. Matematiğim yetmez hesaplamaya ama hepsi küçüktür babamın terk edişinden… Yaşamak için sebebim yok, ölmek için cesaretim yok. Yarın yine güneş doğacak, ben yine ölmek isteyeceğim(yaşayanlara sövüyorum en çok kendime).

Facebook sayfamızı takip ediniz

Herkes Dergisi Resmi Facebook Sayfası

İlgi çeken kısa yazılar:

Kirli Melek – 5

Ölüme sitem, Tamer Başkan anısına

Güven kırıntıları

Toprak ana 2. bölüm

Hindi Çini anlatan 1886 tarihli bir metin

Alice Kitaplarında Darwinci Hiciv – 2. Bölüm