Yazılar

Hitler Almanyası

Hitler Almanyası ile Türkiye’yi karşılaştırmak cahilliktir

Son zamanlarda Türkiye’deki tutuklu gazetecileri ve rejimin sertleşmesini vurgulamak için Adolf Hitler dönemi sık sık örnek gösteriliyor. Hatta yazar Aslı Erdoğan tarafından Hitler Almanyası ile mukayese edildiğinde Almanya’yı geçtiğine dair bir beyan oldu. Türkiye’de otoriter rejimi, Adolf Hitler’in vahşi rejimi ile kıyaslamak kötü niyetten de öte cahilliktir. Recep Tayyip Erdoğan ve iktidarını besleyen güçlerden biri de, Aslı Erdoğan gibi gerçeği sulandıran isimlerin beyanları. Aslı Erdoğan’ın söylemi, bilinçli veya bilinçsiz bir şekilde anti-semitizm besliyor. Avrupa’da faşist dönemde yaşananları küçümsemek ve Erdoğan’ın üç günlük sert iktidarı ile mukayese etmek, Yahudi düşmanlığıdır. Daha da ötesinde Yahudileri insan olarak görmemektir.

Türkiye dünyada en çok gazetecinin cezaevinde olduğu ülkedir. Bu bir gerçek ve bu gerçeği şeffaf bir şekilde ortaya koyabilmek gerekiyor. Aslı Erdoğan ve nicesinin yaptığı Hitler Almanyası benzetmesi, gazetecilerin cezaevinde olmasını sulandırmaktır. Tutuklu ve hükümlü gazeteci gerçeğini manipüle etmeye çalışmaktır. Bu gerçeği manipüle edenler ise ya cahildir, ya da işbirlikçi. Avrupa’nın faşist dönemde yaşadıkları ve yaşattıkları ile, AK Parti dönemi Türkiye’sini karşılaştırmak korkunçtur. Hatta  bu karşılaştırmada Türkiye’yi daha kötü durumda görmek vahimdir. Recep Tayyip Erdoğan ve AK Parti siyaseti, liberal demokrasi ile de bağdaşmıyor. Ancak sırf Batı Avrupa tarzı demokrasiler ile yolları ayırdı diye faşist Adolf Hitler ile eşdeğer tutmak cahilliktir. Türkiye’deki Yahudi karşıtı milyonların bilinçaltına Yahudi düşmanlığı serpmektir.

Veronika 

Hitler Almanyası

İkinci Dünya Savaşı‘nın sonuna dek Avrupa’nın yaşadıkları ile Türkiye’nin bugün yaşadıkları mukayese edilemez. Milyonlarca insanın insan yerine konulmayarak katledildiği bir rejim ile otoriter hatta kimi zaman totaliterliğe kaçan rejimi mukayese etmek için ya kötü niyetli olmak gerekir ya da cahil olmak gerekiyor. Türkiye’de solcularda dahi gizli bir Yahudi düşmanlığı mevcut. Ne yazık ki Adolf Hitler’in soykırım için hedef aldığı birinci toplum Yahudiler olduğu için 2. Dünya Savaşı dönemi ciddiye alınmıyor.

Romantik yaklaşımından ötürü kimi solcular kendilerini Hitler Almanyası vatandaşı olarak hissediyor. Rejime direnen Almanlar olarak hayal ediyorlar kendilerini. Ancak gerçekten kopmak, gerçeği tespit ve tamiri zorlaştırıyor. İki kelam okumuş insana tehlikeden bahsederken Hitler Almanyası örneği verir ve Recep Tayyip Erdoğan‘ın Adolf Hitler’i geçtiğini söylersen seni ciddiye almazlar. Ciddiye almamakta da sonuna kadar haklılar.

Recep ile Nadan

Erdoğan dönemi

Peki Türkiye’de Recep Tayyip Erdoğan dönemi demokratik mi? Elbette demokratik bir rejim söz konusu değil. Türkiye bir bilinmezlik ve kargaşa içerisinde ayakta kalmaya çalışıyor. Fethullah Gülen’in ve Gülen tehdidinin yarattığı kaos her yerde hissediliyor. Türkiye 2007’ye kadar ilerlediği yoldan ayrıldı veya ayrılmak zorunda kaldı. Başarılı olamadı bu yolda ama halk henüz farkındalık içerisinde değil. Halk ekonomik işaretler ile gerçekleri anlayacak. Türkiye’nin imaj sorunu yaşaması, Türk ekonomisini kökünden etkilediğinde vatandaş fark edecek.

Çeşme ve Alaçatı neden pahalı?

Türkiye’de demokratik olarak hatırlanacak bir dönem var mı

Tekrardan da belirtmekte fayda var. Erdoğan dönemi, tarihte demokratik bir dönem olarak hatırlanmayacak. Hatta Türkiye’de demokratik olarak hatırlanacak bir dönem var mı o da şüpheli. Türkiye henüz demokrasiyi öğrenmeye çalışan bir ülke ve bir süreç söz konusu. Bu nedenle geçmişteki anti-demokratik yönetimleri de kesinlikle suçlamıyorum. Bir anda tepeden inme demokratik bir anlayış inşa edilemez. Zaman içerisinde Türkiye öğrenecek ve öğreniyor.

Hitler Almanyası

Hitler Almanyası

Erdoğan dönemi belki de Türkiye’nin çok partili dönemde karşılaştığı en sert yönetim oldu. Ancak kesinlikle Almanya’da Adolf Hitler ile karşılaştırılamaz. Adolf Hitler döneminde zulüm görmüş ve öldürülmüş milyonlarca insana ve ailesine hakarettir. Aslı Erdoğan’ı bu benzetmeden dolayı Adolf Hitler döneminde zulüm gören mağdurların aileleri mahkemeye verirse kesinlikle doğru bir hamle yapmış olurlar. Böyle bir şey ile uğraşırlar mı peki? Elbette uğraşmazlar. Ancak belirtmekte de fayda var. Recep Tayyip Erdoğan‘ın bu beyandan ötürü kesinlikle yargı yoluna başvurmaması gerekiyor. Aslı Erdoğan bir fikir beyan etti ve milyonlarca Türk vatandaş doğru olmadığını düşünüyor. Aslı Erdoğan yanlış da olsa bir düşüncesini ve fikrini dile getirdi. Fikrini beyan ettiği için kesinlikle hiçbir şekilde Cumhurbaşkanı tarafından dava edilmemeli…

Herkes Dergisi Facebook hesabını takip ediniz.

Herkes Dergisi Resmi Facebook Sayfası

İlgi çeken yazılar:

Fenerbahçe neden başarısız

Penisli Yargı ve Hakim Olamayan Avukatlar

Kürdistan mı tehlike yoksa Kürdistan hayali mi

Minnoş güçlüler

Yahudiler

Türkiye Cumhuriyeti’nde Yahudiler

Türkiye Cumhuriyeti’nde Yahudiler azınlıklar arasında devlet ile ilişkisi güven içerisinde gelişen cemiyet olmuştur. Yahudi cemaati, Türkiye’de zaman zaman sıkıntılar yaşasa da sorunların odağı Türkiye Yahudileri olmamıştır. Türkiye Cumhuriyeti ve gayrimüslim azınlıklar için 1923 ile 1927 yılları arasındaki ilk beş yıllık dilimde büyük güven sıkıntıları yaşadı. 1927 ile 1933 yılları arasında ise azınlıklara karşı politikalar daha ılımlıydı. Yahudiler, Anadolu’nun işgali döneminde Müslüman haklar gibi baskı altında kalmıştır. Gayrimüslim azınlıklar arasında işgal sürecinde zarar gören tek millet Yahudiler oldu diyebiliriz.

Türkiye ile Yahudi halkın iletişimi ve ilişkisini 1922’nin Eylül ayından itibaren incelemekte fayda var. Eylül 1922’de Yahudilerin yaşadığı bölgeler işgal kuvvetlerinden temizlenmiş ve yeni rejimin kontrolüne girmiştir. O dönemde Yahudi nüfusu, İstanbul, Trakya, İzmir ve Batı Anadolu‘da yaşıyordu. İşgal sürecinde Yahudiler işgalci kuvvetlerin karşısında yer almıştır. Yahudiler genellikle İstanbul hükümeti, Kemalistler, Çerkez Ethem, Yeşil Ordu ve hala İttihat ve Terakki’ye bağlı mücadele veren gruplara maddi ve manevi destek vermiştir. Anadolu’da açlık ve sefalet ile mücadele konusunda dünya genelindeki Yahudiler ile iletişime geçip yardım gelmesini sağlamışlardır. Türkiye Yahudiliği, Anadolu kültürü ile etkileşim ve uyum konusunda hiçbir dönem sıkıntı yaşamamıştır.

Türk Yahudiliği ve Kemalizm

Anadolu’da Yahudiler

Anadolu’da Yahudi nüfusu, yüzlerce sene boyunca Osmanlı Devleti ile hiçbir idari sorun yaşamadan varlığını sürdürmüştür. Zaman zaman siyasi baskılar hissetseler de Anadolu’da devlete aidiyet konusunda sıkıntı yaratmamıştır. Osmanlı Devleti yıkılırken de Yahudi nüfus, Anadolu halkının yanında yer almıştır. Türkiye’nin kuruluşunda Yahudi unsuru dikkat çekiyor. Örneğin, Yunanistan’ın Anadolu’nun işgalini isteyen Rum nüfus ve Rusya işgalini talep eden Ermeni nüfusa rağmen Yahudi nüfus Türk nüfusun yanında yer almıştır. Bu nedenle, Yahudiler Rumlar ve Ermeniler tarafından baskı altına alındı.

İşgal döneminde Yahudi nüfus büyük zarar görmüştür. Yahudi kurumları ve temsilcileri, Türk devletinin çıkarlarına yönelik hizmet etmiştir. Anadolu’nun işgalden kurtulması için çaba sarf etmiştir. Yahudi nüfusu, bilinçli bir şekilde çok zengin olarak algılatıldı. Ancak Anadolu’da Yahudiler kesinlikle bahsedildiği gibi varlık içerisinde yüzen insanlar değildi. İşgal süreci boyunca İngiliz ve Yunan işgalciler ile Yahudi toplumu arasında ayrılık söz konusuydu.

Yahudiler

Yahudiler

 

Yahudilerin tüm özverilerine ve yardımlarına rağmen zaman zaman Türk milislerin hedefi olması gibi bir durum söz konusu oldu. Yahudilerin hedef haline gelmesi dahi Türkler ile çatışma içerisine girmesine neden olmadı. İstanbul, işgalin merkezi halinde olduğu için İstanbul’daki Türk nüfusu gibi Yahudi nüfusu da işgalin zararını en az yaşayan topluluk oldu. Ancak Batı Anadolu’da yaşayan Türkler gibi Yahudiler de işgali çok sert bir şekilde hissettiler.

Yahudi Cemiyeti, Mustafa Kemal Atatürk ve İnönü

15 bin Yahudi tüm mallarını kaybetti

Anadolu’nun işgali sürecinde Türkler gibi Yahudiler de büyük zarar gördü. Yahudi nüfusunun az olması göz önünde bulundurulduğunda 15 bin Yahudi’nin tüm mal varlığını ve evlerini kaybettiği düşünüldüğünde oldukça büyük bir kayıp olduğu anlaşılabilir. Yahudi toplumu işgale karşı çıktığı için Türkler gibi mallarını ve evlerini kaybetti. İşgal altında evlerini kaybeden Yahudi toplumu, İzmir’e sığınmak zorunda kaldı. Aydın, Denizli ve Nazilli‘de Yahudi nüfus tamamen yok oldu.

Yahudiler

Yahudiler

Anadolu’nun işgali sürecinde Yahudi toplum dışındaki tüm azınlıkların zarar yaşamaması göz önüne alındığında, Türkler ile Yahudilerin işbirliği içerisinde olduğu anlaşılabilir. Yahudi nüfusunun sadakati ilerleyen yıllarda Türkiye’nin Yahudi nüfusu sahiplenmesi ile neticelendi. Avrupa’da yükselen ırkçılık nedeniyle milyonlarca Yahudi evinden ve canından olurken, Türk pasaportu olan Yahudiler canlarını kurtarmayı başarmıştır. Hatta Türk Dışişleri Bakanlığı, Avrupa’daki Türk pasaportlu Yahudileri kurtarabilmek için faşist Avrupa ülkeleri ile restleşmeye varan pazarlıklar yapmıştır.

Türk Yahudileri

Anadolu’da Türk Yahudileri ekonomik açıdan büyük sıkıntılar içerisindeydi. Yahudilerin mallarına el konulmuştu ve İngiliz sigorta şirketleri, Yahudilerin mallarının ödemesini yapmama kararı almıştı. İstanbul’da açlık ile mücadele eden çocukların doyurulması için Yahudi toplumu seferber oldu. Yahudi Öksüz Kurumu, 1922 ve 1923’te İstanbul’da 1500 çocuğa yemek ve giyecek yardımı yaptı. Irk  veya din ayrımı yapılmadan İstanbul’daki çocukların ihtiyaçları tüm dünyadaki Yahudilerin yardımı ile karşılandı. Anadolu’nun işgali döneminde Türk Yahudiler sayesinde dünyada Yahudi lobisi de Türkler lehine lobi faaliyeti yürüttü. Alliance, Türkiye’nin kurulması için destek verdi ve Türkiye’deki Yahudilerin yurtsever duruşuna destek verdi.

Osmanlı Devleti’nin ordusunda Yahudiler görev alma konusunda hiçbir çekinge göstermedi. Kendilerini ait hissettikleri devletin bekası için mücadele verdi. Bene Berit Derneği, American Jewish Joint Distribution Committee (Joint), Anadolu’da her gün 6000 yoksula sıcak yemek verdi. İşgale direnişte Türkiye’deki Yahudilerin büyük katkısı oldu. Elbette her milletten olduğu gibi Yahudiler içerisinde de işgal nedeni ile yurtdışına gidenler oldu. Hatta içlerinden bazıları umudunu kaybeden zengin Yahudilerdi.

Yahudi Cemiyeti ve Türkiye’de Devrimler

Cumhuriyet döneminde Yahudi tüccarlar

Cumhuriyet dönemine dek Yahudiler büyük zulüm gördü tıpkı Türk nüfus gibi. Ancak Anadolu’nun işgalden kurtulması sonrasında Rum ve Ermeni nüfus, sabıkalı durumuna düştü. Bu nedenle, Ermeni ve Rumlar ticari açıdan etkisiz hale geldi. Ermeni ve Rumların bıraktığı sektörlerde Yahudiler başarı ile hizmet verdiler. Bu yüzden, 1920’li yıllarda Yahudi tüccarlar ekonomik açıdan olumlu bir süreç geçirdi.

Yahudiler

Yahudiler

1920 ve 1930’lu yıllarda Türkiye’nin ekonomik kalkınmasında Yahudi işadamlarının önemli bir rolü oldu. 1940’lı yıllarda ise Türk Yahudi toplumu, Avrupa’daki başarılı Yahudi bilimadamlarının Türkiye’ye gelmesinde önayak oldu. Bu atılım ise Türkiye’nin akademik temellerinin atılması olarak kabul edilebilir. Varlık Vergisi döneminde Yahudiler ekonomik açıdan zarar gördü ama Türkiye’ye küsmediler. Varlık Vergisi dahi Yahudilerin Türkiye aleyhinde çalışmasına neden olmadı.

Theodor Reik kitabı aşk ve şehvet üzerine

Türkiye’de ırkçılık ve Yahudiler

1930’lu ve 1940’lı yıllarda dünyadaki ırkçı siyasetler zaman zaman Türkiye’de de etkisini gösterdi. Medyada Hüseyin Cahit Yalçın ve Hüseyin Nihal Atsız gibi Alman kaynaklı gazeteciler Anadolu’daki Türkler üzerinde etki etti. Her iki isim de sık sık Anadolu’daki Yahudileri düşmanlıkla ve korkaklıkla suçluyordu. Anadolu’da Yahudilerin Ladino konuşuyor olmaları ırkçılar tarafından tepki çekmişti. Oysa Yahudilerin resmi dilin Türkçe olması konusunda hiçbir itirazı olmadı. Hatta diğer azınlıklardan önce Türkçe konusunda atılımlar yaptılar. Ladino yanında Türkçe de öğrenmeye ve Türkçe isimler kullanmaya başladılar.

Faşizmin doktrini ve faşist ideolojinin doğuşu

Trakya Olayları

Medyadaki ırkçı rüzgar ve işgüzar yerel yöneticiler nedeni ile Trakya’da Yahudiler büyük bir acı yaşamıştır. Birçok Yahudi öldürüldü ve malları yağmalandı. Trakya Olayları’nda Trakya’da yayınlanan Alman faşistler tarafından finanse edilen medya organları önemli bir rol oynadı. Trakya’da olayların önüne geçilmesi konusunda Türkiye’nin kayıtsız kalması ve geç müdahale etmesi, Yahudi nüfusun bölgeden ayrılmasına neden oldu.

Modern liberalizm ve modern liberalizmin özellikleri

Yahudiler ve Lozan etkisi

Lozan’da gayrimüslimlerin edindikleri haklar nedeni ile, Türkiye’de azınlıklara şüpheli gözle bakılmaya başlandı. 10 sene evvel Türkiye’nin Rum ve Ermeni nüfus ile yaşadığı sorunlar üzerine bu hakların gelmesi, devletin kimyasını etkiledi. Türkiye, azınlıkların haklarından kendi istekleri ile feragat etmesini talep etti. Ermeni ve Rumlar bu taleplere kayıtsız kaldı. Ancak Yahudiler Lozan’da kazandıkları haklardan kendi istekleri ile feragat etti.

Yahudiler

Yahudiler

Türkiye’de Yahudiler Türklerden bir farkları olmadığını ve imtiyazlara sahip olmalarına gerek olmadığını savundu. Ancak bu tutumları dahi ırkçıların tepkisini çekti. Yahudiler ile Türklerin bir olmadığını savunan ırkçılar çıktı. Hatta Yahudiler haklarından feragat etmesinde korkaklık faktörünün olduğu dile getirildi. Oysa bu talep Türk tarafından gelmişti ve devlete bağlılık gereği bu çağrı olumlu karşılanmıştı. Hain ve korkaklık olarak iki seçenek sunuldu Yahudilere. Yahudiler ise yurtsever bir tavır takınarak korkak denmeyi tercih etti.

Sosyal demokrasi ve Türkiye

Yahudi toplumu ve Avrupa

Yahudi toplumu, Avrupa’daki soydaşları ile iletişimi kesmemişlerdir. Özellikle İsviçre’deki soydaşlar ile ilişkileri çok kuvvetliydi. Türk Dışişleri ile İsviçre’deki Yahudi nüfusun temsilcileri arasında sık sık görüşmeler gerçekleşti. Görüşmeler esnasında İsmet İnönü sık sık Yahudi toplumunun sadakatinden bahsetmiştir. Lozan’da azınlıkların kazandığı haklar hakkında İsmet İnönü sık sık Yahudi toplumunu örnek olarak göstermiştir.

Yazık ki, diğer azınlıklar Yahudilerin izinden gitmediler.

İsmet İnönü

İsmet İnönü‘nün bu tavrı, Vakit Gazetesi‘ni de etkiledi . Vakit Gazetesi, Türkiyeli Yahudilerin kendilerini hala Türk saydıklarını yazdı. Avrupa’daki Yahudi topluluklar ile Türkiye arasındaki ilişkiler 2. Dünya Savaşı sürecinde de devam etti. Türkiye, Avrupa’da ırkçılıkla mücadele eden Yahudi halkları desteklemeye hiçbir zaman ara vermedi.

Vatanın gözünde Ahmet, Mehmet’le Hain Nahum arasında hiç fark yoktur.

İkdam Gazetesi başyazarı

Facebook sayfamızı takip ediniz:

Herkes Dergisi Resmi Facebook Sayfası

İlgi çekebilecek kısa yazılar:

Yi ha! Bir Anadolu göbeği hikayesi – 1

Recep ile Nadan – Bölüm 5

Friedrich Nietzsche ve faşizm

Türk Yahudiliği

Türk Yahudiliği ve Kemalizm

Yahudi toplumu, tarih boyunca büyük zulümler ile karşılaşmıştır. Yahudi toplumu yerleştikleri bölgeye uyum konusunda sıkıntı yaşamamıştır. Yahudiler gittikleri yerlere entegre olmayı başarmıştır. Türk Yahudiliği de hem Osmanlı Devleti hem Türkiye için faydalı bir halk olmuştur. Türkiye kimlik inşa sürecindeyken, Türkiye Yahudileri hiçbir sıkıntı çıkartmamıştır. Hatta, Lozan sonrasında azınlıklar konusunda kaygıya kapılan ve gayrimüslim azınlıklara karşı refleks geliştiren Türkiye, Türkiye Yahudileri konusunda sorunlar yaşamamıştır. Türk Yahudiliği ve Kemalizm uyum içerisinde olmuştur. Rejim kaygısının en az hissedildiği halk, Türkiye Yahudi toplumu oldu. Türk halkı dahi rejime direnç gösterirken, Türkiye Yahudi halkı uyum göstermek için çaba sarf etmiştir. Mustafa Kemal Atatürk ve Kemalist rejim, Türkiye Yahudileri ile ilgili bir kaygı yaşamamıştır.

Yahudi toplumu dünya üzerindeki en uyumlu toplumlar arasındadır. Dünyanın her yerinde hayatta kalabilmeyi ve kültürel etkileşime girebilmeyi başarmışlardır. Güney Amerika, Kuzey Amerika, Batı Avrupa, Doğu Avrupa, Anadolu, Orta Doğu hatta İran‘da dahi Yahudi toplumu uyum içerisinde yaşayabilmiştir. Birçok defa Yahudi toplumu zulüm ile karşılaşmış ama hiçbir zaman tepkilerini şiddet ile göstermemişlerdir. 20. yüzyılda özellikle Avrupa ülkelerinde Yahudi toplumu büyük acılar yaşamıştır. Hatta Almanya‘da Yahudi toplumuna karşı soykırım teşebbüsü olmuştur. Türk Yahudiliği, herhangi bir Yahudi için hayatta kalabilmenin anahtarı konumundaydı.

Theodor Reik kitabı aşk ve şehvet üzerine 

20. yüzyılda Yahudi toplumu ve soykırım

Yüzlerce sene sözlü taciz olarak varlığını sürdüren anti-semitizm, 20.  yüzyılda Adolf Hitler‘in önderliğinde tüm Avrupa’da fiziki şiddete dönüştü. Avrupa’da yaşanan soykırım, 2. Dünya Savaşı sonrasında savaşta yenilen Almanya’nın üzerine yıkılmıştır. Ancak Avrupa’nın tek günahkarı ve suçlusu Almanya değildir. Tüm Avrupa bu günahın ortağıdır. Söz konusu Yahudi toplumunun can ve mal güvenliği olduğunda İngiltere, Sovyetler Birliği ve Fransa da geri kalmıyordu. Hatta Fransa’nın herhangi bir kentinde karakola düşen bir Yahudi, can güvenliği konusunda kaygılanmalıydı. Oysa İtalya’da bir Yahudi’nin yaşamı Fransa’dan bir nebze daha kolaydı. İtalya’da da büyük sıkıntılar vardı ama Fransa’nın yanında hafif kalıyordu.

Avrupa toplumları Yahudi soykırımı ve ırkçılık konusunda işin kolayına kaçtı. Savaşın kaybedeni Almanya ve İtalya’ya faşizmin ve ırkçılığın bedellerini ödetti. Ancak geri kalanları ırkçı değilmiş gibi yoluna devam etti. Struma Katliamı, Romanya, İngiltere, Sovyetler Birliği ve Almanya’nın ihmal adı altında beraber gerçekleştirdiği bir cinayettir.

Faşizmin doktrini ve faşist ideolojinin doğuşu

Türk Yahudiliği

Türk Yahudiliği

Türkiye Yahudi toplumu ve 2. Dünya Savaşı

Türkiye hükümeti, 2. Dünya Savaşı boyunca Yahudi toplumu için kol kanat germek için mücadele etmiştir. Türkiye yeterli bir askeri ve diplomatik güce sahip değildi. Ancak Yahudi toplumunun can güvenliği için kapasitesini tam anlamıyla kullanmıştır. Türk hükümeti gibi Vehbi Koç gibi işadamları da Yahudi toplumunun can güvenliği için çaba göstermiştir. Oysa 2. Dünya Savaşı’ndan evvel Türkiye’de Yahudi toplumu bir bedel ödemek zorunda kalmıştır. Aidiyet konusunda kaygısı olan Türk hükümeti ve Türk medyası, Yahudi toplumuna yüklenmiştir. Tüm bunlara rağmen Türk hükümeti, haricide Yahudi toplumunu zulümden korumak için çaba göstermiştir.

Organik toplum ve milliyetçilik 

Toplama kampları

Türk Yahudileri, Fransa’da can ve mal güvenliği konusunda büyük kaygılar yaşıyordu. Avrupa’da Yahudiler toplama kampları ve çalışma kamplarına götürülüyordu. En iyi ihtimal ile mallarına el konuluyor ve sefil bırakılıyordu. Avrupa’nın ırkçılıktan gözünün döndüğü bu süreçte Türk konsoloslukları Avrupa’daki Yahudileri kurtarabilmek için büyük bir çaba gösterdi. Öncelikle Türk pasaportu olan Yahudiler kurtarılmıştır. Zaman zaman Türk pasaportu olmayan Yahudilere de Türk pasaportu verilerek kurtarılmaya çalışılmıştır. Avrupa’da Yahudi halkın yaşaması için iki seçenek vardı. Ya ABD’ye kaçacaktı ki yol bakımından imkansıza yakındı, ya da Türkiye’ye sığınacaktı.

Toulouse kentinde yaşayan Albert Haim, Fransa’daki Türk büyükelçisine bu sözleri yazdı:

Ben 70 yaşını aşmış bir Türk vatandaşıyım. Memleketim İstanbul’a dönmek için Başkonsolosluk’tan pasaport aldım fakat Fransa’dan çıkış vizesi vermiyorlar. Toulouse’daki mağazamız zaptedildi ve bütün eşyasıyla beraber yok pahasına satıldı. Mali durumum mahvoldu. İşsiz kaldım. Burada Musevilere uygulanan tedbirler korkunç. İtalyan vizesini aldık. Hırvat ve Bulgar vizeleri için başvurduk, yakında alacağız. Eşim ve iki çocuğumla birlikte memlekete dönebilmemiz için gerekli olan Fransz çıkış vizesi alabilmemize yardımınızı istirham ediyorum.

Yahudi Cemiyeti ve Türkiye’de Devrimler

Türk Yahudileri hangi yolla Türkiye’ye döndü

Türk Yahudileri hangi yolla Türkiye’ye dönecekler? İşte bu soru Türk Dışişleri personelinin ve Türk hükümetinin önemli bir sorunu haline geldi. Avrupa’daki Yahudi vatandaşlarını kurtarabilmek için Türk hükümeti, zaman zaman sert notalar vererek Almanya ve Fransa‘ya uyarılarda bulunmaktan da geri kalmıyordu. Yahudi toplumu için deniz yolu imkansıza yakındı. Nitekim bu yolu deneyen Struma Gemisi önemli bir örnektir. Akdeniz, Karadeniz ve Ege Denizi’nde Almanya, Fransa, İtalya ve İngiltere‘nin savaş gemileri kuş uçurtmuyordu. Avrupa’daki Yahudileri Türkiye’ye deniz yolu ile güvenli bir şekilde getirmek imkansızdı. Avrupa ırkçılarından kaçarken Akdeniz’in sıcak suyunda boğulmak pek de doğru tercih olmazdı.

Yahudi Cemiyeti, Mustafa Kemal Atatürk ve İnönü

Türk Marsilya Konsolosluğu yazışmaları

1942‘de Avrupa’da Yahudiler için nefes almak dahi büyük bir şanstı. Avrupa’nın ırkçı rüzgarında savrulmak istemeyen Yahudi vatandaşlar, Türk hükümetine başvuruda bulunuyordu. Türk hükümeti de bu taleplere duyarsız kalmadı.

Son baskınlardan pek ürkmüş olan Musevi vatandaşlarımız memlekete dönmek için boyuna Konsolosluğa başvuruyorlar. Bu vatandaşları kafile halinde memlekete göndermek daha kolay olabilir. Marsilya, Nis, Lyon’da oluşacak kafileler birleştirilebilir. Kafileler halinde sevk edebilmek için Fransız çıkış vizesi ve Bulgar vizesi için Vichy‘de müzakereler gerekecektir. Talimatlarınızı beklemekteyiz.

Bu yazışma, Marsilya Başkonsolosu ile Fransa’daki Türk Büyükelçiliği arasında gerçekleşmiştir. Nitekim, teşebbüsler yalnızca devlet içi resmi yazışmalardan ibaret kalmamıştır. Türk yetkililer somut adımlar atmıştır. Türkiye’nin Fransa’ya nota vermesi sonrasında Fransız hükümetinden yapılan açıklamada diplomatik pasaport sahibi Türklere bu yasağın uygulanmadığı belirtilmiştir.

Cezayir bağımsızlık savaşı ve Cezayir’de Fransa zulmü

Türk Yahudiliği ve Vichy hükümeti

Türk Yahudiliği, mal güvenliğini korumak için yeterli değildi. Ancak Türk pasaportu taşıyan bir Yahudi, Avrupa’da hayatta kalma şansı en yüksek olan Yahudi bireydi. Türkiye’nin siyasi ve askeri gücü, Yahudilerin mal güvenliğini korumak için yeterli değildi, fakat Yahudi toplumunun can güvenliğini sağlamak için çaba göstermeye yeterliydi.

Türkiye’de ulus-devlet inşa süreci boyunca Yahudi toplumu da sıkıntılar yaşasa da, Trakya Olayları dışında büyük bir fiziki sorun yaşamamıştır. Elbette yaşanmamasında Türk Yahudiliğinin hassasiyet ve uyumunun önemi vardır. Aynı dönemde Rum ve Ermeni vatandaşlar, ulus-devlet inşa sürecinde büyük sıkıntılar yaşamıştır. Kurtuluş Savaşı ve öncesinde Türkler gibi Yahudilerin de Anadolu’da zulüm göndermesi, Türk Yahudiliği için olumlu bir imaj oluşturdu.

1943 yılında Türk hükümeti ve Fransız hükümeti arasındaki müzakereler sonuç vermeye başladı. Çalışma kamplarına gitmek istemeyen Yahudilerin Türkiye’ye dönebileceği belirtildi. Yahudi toplumu için önemli bir fırsattı. Hiçbir Yahudi çalışma kamplarında açlıktan ölmek istemeyeceği için Türkiye’ye gitmek tek seçenek olarak belirdi. Türk hükümeti, Türkiye Yahudileri için can güvenliğini sağladıktan sonra mal güvenliklerini sağlamak için girişimlerde bulunmaya başladı.

13 Ocak 1943’te Türk Yahudiliği, arkasında Türkiye Cumhuriyeti Devleti olduğunu hayatta kalarak gördü. Geçmişte Yahudi toplumu siyasi sıkıntılar yaşasa da, hayatta kalabilmeleri için belki de tek sığınılacak limanın Türkiye olduğunu yaşayarak öğrendi. 13 Ocak 1943 tarihinde Yahudi vatandaşlar Türkiye’ye dönüş için yasal zemine kavuştu. Irkçı Avrupa atmosferinde bu anlaşmayı sağlayabilmek için büyük bir diplomatik başarıdır.

Facebook sayfası

Herkes Dergisi Resmi Facebook Sayfası

Kısa yazılar

Sosyal demokrasi ve Türkiye

Mezheplere yenilen aşk oyunu

Fatih-Harbiye romanında Doğu-Batı Meselesi

Sporun tarihi ve Türkiye’de spor kültürü

 

Theodor Reik

Theodor Reik kitabı aşk ve şehvet üzerine

Theodor Reik kimdir? Theodor Reik psikoloji dalında önemli bir isimdir. Sigmund Freud ile birlikte psikolojinin temelini oluşturmuştur. Theodor Reik kitabı aşk ve şehvet üzerine, ilişkiler ve aşk hakkında yazılan en iyi çalışmalar arasında yer alıyor.

Theodor Reik 12 Mayıs 1888 tarihinde dünyaya gelmiştir. Reik  Avusturya’nın en büyük kenti Viyana‘da doğdu. Reik, Viyana Üniversitesi‘nde eğitim almıştır. Sigmund Freud sonrasında psikoloji dalının gelişmesi için emek vermiştir. Ayrıca Reik National Psychological Association for Psychoanalysis şirketini kurmuştur. Reik, basit ve karşılaştırmalı gözlem örnekleri ile fark yaratmayı başarmıştır. Theodor Reik aşk ve şehvet üzerine kitabı ile çiftlerin aşk hayatı, cinsellik, evlilik, anne baba ve erkeklik ile kadınlığın doğası hakkında birçok konuyu masaya yatırmıştır. Freud gibi Reik de pek çok konuyu tartışmaya açtı. Theodor Reik kimdir? Bilim dalı olan psikoloji için ne gibi katkıları olmuştur? Theodor Reik kitapları nelerdir?

Friedrich Nietzsche ve faşizm

Theodor Reik

Theodor Reik

Theodor Reik

Sigmund Freud ekonomik olarak Theodor Reik ve ailesine destek olmuştur. Reik’in psikoanaliz çalışmalarını sürdürebilmesi için Freud’un hem ekonomik hem de eğitim yardımını aldı. Theodor Reik Yahudi olduğu için Avusturya ve Almanya‘da can güvenliği sorunu yaşadı. 1934 yılında Almanya’dan Hollanda’ya göç etmek zorunda kaldı. Adolf Hitler ve ideolojisinin tüm Avrupa’ya sirayet etmesinden dolayı 1938 yılında ise Amerika Birleşik Devletleri’ne göç etmek zorunda kaldı. Reik, 1944 yılında Almanya’ya dönmemeye karar verdi. Bu nedenle, Amerika Birleşik Devletleri vatandaşlığına geçti.

Reik, Sigmund Freud’un çıkardığı The Uncanny Gazetesi’ne 1919 yılından itibaren içerik yönünden katkı vermeye başladı. 1925 yılında Reik’in psikoanaliz çalışmaları Almanya’da yasaklandı. Reik’in tıp doktoru olmamasından dolayı hastaları incelemesinin yanlış olduğu kararı açıklandı.

Reik’in Almanya’da yaşadığı hukuki sorunlar Amerika Birleşik Devletleri serüveninde de devam etti. Reik,  Psikanaliz Ulusal Psikolojik Derneği bünyesinde faaliyet göstermeye çalışmıştır. Psikoanalistlerin de faaliyet gösterebilmeleri için senelerce mücadele vermiştir. Reik’in çabaları sonuç vermiştir ve Psikoloji ve Psikiyatri ayrı iki dal olarak kabul edilmiştir. Bugün terapistlerin faaliyet gösterebilmelerinde Reik’in emekleri yok sayılamaz.

Machiavelli kimdir? Machiavelli Prens sözleri

İlk kitabı

1925 yılında ilk büyük kitabını yayınlamıştır. O kitap ise The Confess to Confess‘tür. Reik bu kitabında kekemelik ve kızarma gibi nevrotik vakalar hakkında tespitler yapmıştır. Bastırılmış dürtüler ve bilinçaltına vurgu yapmıştır.

1932 yılında yayınladığı Bilinmeyen Katil kitabında suçluların suçluluk duygusu motivasyonu ile kendilerini belli edecek ipuçları bıraktığını tespit etmiştir. Reik’in bulguları bugün dahi savcıların işlerini kolaylaştıran tespitler olarak varlığını sürdürüyor.

Mezheplere yenilen aşk oyunu

Aşk ve şehvet üzerine

Reik’in en bilinen eseridir. Aşk ve şehvet üzerine, çiftlerin cinsel hayatı, aşk hayatı, evlilik, cinsellik, erkeklik ve anne babalık kavramlarını incelemiştir.

Aşk ve şehvet üzerine, orjinal versiyonunda tek cilttir. Ancak Türkçe yayınlanan versiyonu iki cilt olarak yayınlanmıştır. Say Yayınları tarafından  yayımlanmıştır. Reik’in bu kitabı, cinsiyetlerin duygusal farklılıklarını da ele almıştır. Türkçe olarak yayınlanan birinci ciltte, Reik’in Sigmund Freud ile psikoanaliz dalında hesaplaşmasını konu alıyor.

Reik, kadınların etkilemek istedikleri erkeklerin yanında kendileri gibi davranmadıklarını savunmuştur. Bunu ise bir savunma mekanizması olarak yaptıklarını belirtmiştir. Kadının korkularının ilişkideki önemini de ele almştır.

Yeni yazılardan haberdar olmak için Facebook sayfamızı takip ediniz.

Herkes Dergisi Resmi Facebook Sayfası

kısa yazılar:

Edebiyat dergisi ve ticari kaygı

Dürdane Hanım roman tahlili

Sporun tarihi ve Türkiye’de spor kültürü

Donald Trump Dönemi

Donald Trump Dönemi

Uluslararası Politika odaklı Amerika Birleşik Devletleri, özünden uzaklaşmıştı. 1. Dünya Savaşı da, 2. Dünya Savaşı da Amerika Birleşik Devletleri açısından Eski Dünya‘nın meseleleri olarak görülüyordu. Nitekim, her iki savaşa da Amerika Birleşik Devletleri sonradan müdahil olarak liberal düzeni koruma gereği duyduğu için mecburen girmek zorunda kaldı. İkinci Dünya Savaşı sonrasındaysa Sovyet Rusya tehlikesi, Amerika Birleşik Devletleri’ni özünden kopmak zorunda kalmıştı. ABD’de bu politikaların içerideki tepkilerine kulak veren bir siyasetçi ortaya çıktı. O isim Donald Trump oldu. Trump Dönemi hem ABD hem dünya için revizyonlarla dolu bir dönem olacak.

Trump Dönemi ve Amerikan Politikası

Donald Trump, Başkanlık süreci boyunca Amerika Birleşik Devletleri’ni bürokrasiyle mücadele ederek de olsa şekillendirecek, son nefesine dek bu böyle olacak. Amerika Birleşik Devletleri yeniden iç pazarına ve iç politikalarına yönelecek. Orta Doğu’da sınırları belirlemek ve emperyalizmin fedaisi olmaktan öte, vatandaşın kaygılarına odaklanan bir devlet haline gelmeyi hedefliyor. Donald Trump, bir kumar oynamadı. Aksine Donald Trump halkın taleplerini doğru okumayı başardı ve cesurca bunu dillendirdi. Donald Trump, “unutulan insanlar” olarak bahsettiği yerlileri yok eden, Amerikalılar kimliğini alan ve gerçek toprak sahibi haline gelenlerin kaygıları dikkate alacak. Amerika Birleşik Devletleri’nde Beyaz Amerikalılar dışında Latin Amerika kökenliler, Arap kökenliler, Afrika kökenliler sınır dışı edilecek algısı yaratılıyor ama öyle bir şey gerçekleşmeyecek. Yalnızca, Amerika Birleşik Devletleri’nde kaçak olarak çalışanların sınır dışı edileceğinden bahsediyor. Tüm devletlerin üzerine düşen görevlerden birisini yerine getireceğini vaat ediyor yalnızca. Geçmişte Recep Tayyip Erdoğan da Türkiye’de kaçak çalışan Ermenilerin sınır dışı edilmesinden bahsetmişti.

Donald Trump, kimlik inşaası ve kalkınma odaklı politikalarla Başkanlık sürecini tamamlayacaktır. İç yatırımlara ABD’nin yönelmesi, uluslararası piyasada “Dolar Krizi” habercisi olarak yorumlanabilir. Çin’in iç piyasaya yönelik yatırımlarının ve üretimlerinin artması, Çin‘in büyük bir sarsıntı yaşamadan yoluna devam edebilmesini sağlayacaktır. Ancak Türkiye gibi sıcak para girişine muhtaç olan ülkeler için Donald Trump Dönemi hayırlara vesile olmayacaktır. Gelişmekte olan ülkelere Amerikan dolarının yatırılmasından ziyade paranın Amerikan pazarında kalmasının gündeme gelmesi dahi Türkiye ve benzeri ülkelerde korku yarattı.

Trump Dönemi ve NATO

Donald Trump, Başkan seçilmeden evvel NATO hakkında oldukça sert açıklamalar yaptı. NATO’nun işlevsizliği ve gereksizliği gündeme getirildi. Ancak bu açıklamalardan NATO’nun lağvedileceği anlamı çıkarılamaz çünkü bu konuşmadan anlaşılması gereken nokta Avrupa için güzel günlerin geride kaldığıdır. Amerika Birleşik Devletleri, NATO’nun maddi ve manevi yükünü 2. Dünya Savaşı‘ndan bu yana tek başına sırtlıyor ve Amerikan halkı için de devlet için de büyük bir yük oluyor. Avrupa ülkeleri askeri harcamaları minimum tutarak sağlık ve eğitim alanında büyük bir yol kat etti. Amerika Birleşik Devletleri, artık eski kıtanın daimi koruyucusu olarak var olma gibi bir niyete sahip değil.

Kalkınmacı bir politika izleyecek olan Amerika Birleşik Devletleri, kaba bir söylemle Avrupa’ya ne halin varsa gör tehdidini savuruyor. NATO’da artık ABD tek başına yükü sırtlama niyetinde değil, eski kıtanın da elini taşın altına koymasını bekliyor. Adolf Hitler ve Mussolini tehditleri ortadan kaldırıldığından bu yana, Amerika Birleşik Devletleri zorunlu olarak Kapitalist ekonomik yapının ve liberal siyasal yapının bekçisi görevini üstlendi. Ancak ilk andan itibaren ABD bu durumdan hoşnut olmadı, aksine bu düzen Avrupa kıtasını askeri açıdan tembelleştirdi ve kolaya kaçmaya alıştırdı. Askeri harcamaları ABD’nin yapacağına inanarak refah odaklı bir anlayışa büründü. Amerikan halkının bu durumun sonucundan dolayı yaşadığı sıkıntıları doğru teşhis eden Trump, ABD halkının oylarını almayı başardı.

Trump’ın Başkanlık konuşması sonrasında attığı tweet ise gelecek hakkında ufak bir ipucu niteliğinde.

 

 

 

Trump Dönemi ve Suriye

Obama’nın Orta Doğu politikasında önemli bir farklılık vardı. Obama, Orta Doğu politikasında işbirliği için devletleri değil, örgütleri işbirliği için tercih etti. Türkiye’nin Amerika Birleşik Devletleri ile ilişkisinin zayıflamasının altında yatan en önemli sebeplerin başında da Obama’nın bu anlayışı geliyor. Obama, Suriye’de PYD ile işbirliği yapma yoluna gitti ve bu işbirliği Türkiye’nin ABD’ye karşı güvenini zedeledi. Türkiye’nin Rusya ile son dönemlerdeki yakınlaşmasının en önemli sebeplerinden birisi ABD’nin bu tutumudur. ABD’nin doğrudan bir örgütü destekleyerek meşru devleti yok sayması, Amerika’nın itibarını zedeledi. Bunun yanında, muhalifleri Orta Doğu’da Amerika’nın piyonu durumuna düşürdü imaj açısından. Suriye Devlet Başkanı Beşar Esad‘ın stratejisine ek olarak, Rusya – İran – Çin üçlüsünün pratikte işbirliklerinin tatbikatını sağladı.

Obama’nın bu yanlış politikasının sonucunda ABD açısından tehdit olabilecek üç önemli devletin birbirlerine karşı yaşadıkları güvensizlikler azaldı ve gelecekte ABD açısından sorun yaratabilir. Donald Trump ise Orta Doğu’da yeniden devletleri muhattap olarak alacaktır ve bu hamle, ABD’ye yeniden Türkiye ile yakın ilişkiler imkanı sağlayacaktır. Suriye’nin kuzey bölgelerinde PYD yerine Türkiye üzerinden silahlı mücadele yürütülme yoluna gidilebilir. Beşar Esad’sız bir Suriye planını bir kenara bırakmak, ABD açısından uluslararası bir başarısızlık olarak algılanmamalı. Aksine “MAKE AMERICA GREAT AGAIN!” politikası gereği ABD’nin içe dönüşünün sembolü olacaktır ve ABD’nin güvenilirliğini arttıracaktır. George Bush ve Obama döneminde ABD’nin kötü imajının ve güvenilmez bir devlet olduğu algısının güçlenmesi sonrası böyle bir reaksiyonun ortaya çıkması, ABD açısından bir kazanım olacaktır.

Trump Dönemi ve Rusya

Radikal İslam ve İslami terör ile mücadele konu başlığına Trump’ın yönelmiş olması, Rusya ile ortak bir noktada buluşabilme açısından önemli bir fırsat olacaktır. Dünya yeni bir Soğuk Savaş evresine mi girdi sorusunun sorulduğu ve tartışıldığı bir dönemde İslami Terör ile mücadele için Rusya ve ABD’nin birlikte hareket edebilmesi, hem ABD ekonomisi hem de küresel ekonomi açısından büyük bir önem arz ediyor. İran ile yapılan nükleer anlaşmaya Trump döneminde sadık kalınacaktır ve İran ile ilişkiler en kötü ihtimal ile stabil tutulacaktır. Astana Zirvesi, Trump Dönemi’nin nasıl olacağı ile ilgili önemli bir ipucu verecek. Astana Zirvesi sonrasında ABD – Rusya – İran üçlüsünün ortak bir noktada buluşamasa dahi kazanımlar olması, Yeni Soğuk Savaş korkusunu bir nebze olsun zayıflatacaktır ve piyasalara olumlu yönde etkisi olacaktır.

Trump Dönemi ve Recep Tayyip Erdoğan

Recep Tayyip Erdoğan, Donald Trump’ın anlaşabileceği bir insan, çünkü Donald Trump kalıcı sistemler ve düzenli ilişkiler talep eden bir Başkan olacak. Recep Tayyip Erdoğan gibi, diğer ülkelerde de uzun süre aynı isimlerin yönetmesinin Trump’ın tercihi olduğu söylenebilir. Trump’ın Özgürlük yerine Medeni kavramını kullanarak ABD’nin ilişkileri için ufak bir ipucu veriyor. Kırılgan yönetimleri olan ülkelerden ziyade devamlılığı olan siyasi liderler ile daha iyi ilişkiler kuracak. Amerika Birleşik Devletleri Başkanları özgürlük kavramına ve iyi ilişkiler kurduğu devletlerdeki özgürlüklere önem veren bir anlayışa sahipti ama Donald Trump için önemli olan devamlılık ve istikrardır.

Recep Tayyip Erdoğan’ın Türkiye’de uzun yıllardır iktidarda olması ve toplumsal bir tabanının olmasının uzun süreli bir ilişki vaat ettiği için Trump için önemli bir yer edecektir. Fethullah Gülen’in Türkiye’ye iadesi konusunda Donald Trump’ın olası bir hamlesi Türkiye tarafını çok şaşırtmamalı. Fethullah Gülen’in Türkiye’ye iadesi için işkence yapılmaması ve cezaevi şartlarının iyileştirilmesi gibi şartlar ortaya konabilir özellikle son zamanlarda şiddet görüntülerinin basına yansımasından dolayı. Gülen’in iadesi ihtimali, Türkiye’nin Rusya ile yakınlaşmasını durdurması için önemli bir adım olabilir. Fethullah Gülen meselesi, Türkiye için imkansız olarak görünmüyor fakat bu konuda Türkiye’nin üzerine düşecek iyileştirmeleri gerçekleştirmesi gerekir.

Trump Dönemi, Türkiye ve İsrail’de istikrarlı yönetimlerin devamını sağlayacaktır. Orta Doğu’da terör örgütleri veya muhalif örgütler yerine devletlerin aktör olarak görülecek olmasından dolayı, Obama dönemindeki gibi her iki devlet de ABD ilişkilerinde sorun yaşamayacaktır. Hem İsrail’de Netenyahu, hem Türkiye’de Recep Tayyip Erdoğan, Donald Trump Dönemi’nde yerlerini sağlamlaştıracaklardır.

İlgi çekebilecek yazılar:

Modern liberalizm ve modern liberalizmin özellikleri

Tek millet muhafazakarlığı

İran dış politikası üzerinde Rusya etkisi var mı?

Demokrasi ve Şehitler Mitingi

Demokrasi ve Şehitler Türkiye’nin Geleceği

Türkiye 7 Ağustos 2016’da bir tarih yazdı. 15 Temmuz’da darbenin püskürtülmesinden sonra ortaya çıkan en büyük gelişme 7 Ağustos’ta Türkiye’nin birlik ve beraberliği oldu. Türkiye’nin milli iradesinin tecellisine darbe vurulmaya çalışıldı. Ancak TSK içerisindeki demokrat askerler, Emniyet içerisindeki darbe karşıtları ve halk darbeye karşı dik duruş sergiledi. Demokrasi ve Şehitler Mitingi’nde Türkiye’nin gelecek senelerinin kodları belli oldu.

Demokrasi ve Şehitler Mitingi

Türkiye’de darbenin ardından yeni bir siyasi atmosfere kavuştu. İç politikada yaşanan gerginlikler ve kutuplaşmalar son buldu. Farklı cephelerde olduğunu zanneden AK Parti, CHP ve MHP tabanı aynı tabanda buluşmayı başardı. Türkiye’nin ortak nokta olduğu her kesim tarafından idrak edilebildi. Özellikle 2011 Genel Seçimleri sonrasında tutumunu sertleştiren Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, yaptığı hatayı fark etti ve Türkiye’nin tüm kesimlerini kucakladı. 7 Ağustos Demokrasi ve Şehitler Mitingi ise bu tutum değişikliğinin ilanı olarak algılanabilir. Kemal Kılıçdaroğlu ilk daveti kabul etmese dahi, birlik ve beraberlik adına bir kez daha Kılıçdaroğlu’na davette bulunarak samimi bir davet olduğunun mesajını verdi ve CHP saflarını iyi niyetine inandırdı.

Recep Tayyip Erdoğan’ın samimiyetinin yanı sıra, Kemal Kılıçdaroğlu ve Devlet Bahçeli’nin samimi tutumu da Yenikapı’daki birlikteliği taçlandırdı.  Kemal Kılıçdaroğlu yaptığı konuşmada suçlayıcı ve agrasif bir tutum sergilemedi. Aksine yapıcı ve birleştirici bir konuşma yaptı. Geçmişte yapılan hatalardan bahsetti ve bundan sonrasında aynı hatalara düşülmemesi gerektiğini vurguladı. Geçmişte hatalar yapıldı fakat biz bugün beraberiz ve yarınları hep beraber inşa edeceğiz mesajı verdi.

Hakimiyet Milletindir

Mustafa Kemal Atatürk’ün “Hakimiyet Milletindir “ sözü Türk Siyaseti’nin gelecekteki ilkeleri arasında yer alacak. Artık millet hakimiyetinin ne kadar önemli olduğu konusunda tüm siyasi partiler birbirinin söylemlerine güveniyor. Bugünden sonra siyasi partiler birbirlerini darbeyi desteklemekle ve vesayeti savunmakla suçlayamayacak. 15 Temmuz gecesi TBMM bombalanırken AK Parti, CHP ve MHP milletvekilleri hep beraber milli iradeyi koruyabilmek adına mecliste kalarak ölümü göze aldılar. 15 Temmuz 2016 sonrasında meclisteki siyasi partiler birbirlerine karşı daha az şüpheyle yaklaşacaklar.

CHP’de ilçe yönetimleri dahi Yenikapı’daki Demokrasi ve Şehitler Mitingi’ne katılım gösterdi. Eski Şişli Belediye Başkanı “Mustafa Sarıgül” ve Şişli İlçe Meclis üyesi “Emir Sarıgül”, Şişli’yi Yenikapı Mitingi’ne davet etti. Hep beraber Türkiye olduğumuzun mesajını verdiler topluma. CHP içerisinde Sarıgül’ün ne kadar önemli bir unsur olduğu ve Genel Merkez için bir güvence olduğu anlaşıldı. Kemal Kılıçdaroğlu’nun ve ekibinin Yenikapı’ya gitme kararını açıklaması sonrası Sarıgül büyük bir destek verdi  ve Kemal Kılıçdaroğlu’nun tabana karşı daha güçlü olabilmesini sağladı. CHP, Mustafa Sarıgül’e güvenmenin ne kadar doğru bir hamle olduğunu bir kez daha görme fırsatı buldu. Yenikapı Demokrasi ve Şehitler Mitingi, CHP içerisinde birlik ve güven konusunda bir fırsat oldu.

15 Temmuz 2016’da ve sonrasında sosyal medya konusunda herhangi bir kısıtlama yaşanmadı. Türkiye’de yayın yasağı ve interneti yavaşlatmanın Türkiye’nin çıkarına olmadığı ve halkın haberdar edilmesinin ülkenin çıkarına olduğu fark edildi. 15 Temmuz 2016 sonrasında internet yavaşlatma ve yayın yasağı gibi yöntemlere başvurmayı talep eden siyasetçilerin iyi niyetinden şüphe edilmesi gerektiğini AK Parti de, CHP de öğrenmiş oldu.

Türkiye, İç Politika’da büyük değişimler yaşanacağının sinyalleri verildiği gibi, Türk Dış Politikası’nda da köklü değişimler yaşanabileceğinin sinyalleri hem Başbakanlık, hem Cumhurbaşkanlığı tarafından hissettirildi. Türkiye’nin ABD ve AB’ye karşı güveni ve yakınlığı her geçen gün azalacak. Geçmişte de dile getirdiğim gibi Rusya ve İran ile yakınlaşmalar hız kazanacak. İncirlik Üssü konusunda AK Parti tabanının tepkili olması ve bu tepkinin desteklenmesi, Türk Dış Politikası’na değişimin ayak seslerinden birisi olarak algılanabilir. Bunun dışında, Başbakanlık Resmi Hesabı’ndan Fethullah Gülen Terör Örgütü gibi, örgütün arkasındaki güçlerinde vurgulanması Türkiye için Batı odaklı politikaların dondurulacağının sinyalleri olarak okunabilir.

Demokrasi ve Şehitler Mitingi’nde idam vurgusu ise kaygı duyulacak bir konu olarak göze çarptı. Geçmişte kumpaslar sonucu insanların neredeyse vatan haini ilan edildiği bir ülkede hukuk reformu gerektiği şüphesizdir. Örnek vermek gerekir ise, Türkiye’de idam cezası olsaydı Ergenekon ve Balyoz’da yargılananlar ve kumpasın mağdurları idam edildikleri için bugün mezarları başında anılacaktı. Gelecekte olası bir hukuksuzlukta temyizi olmayan idam cezası gibi yöntemler toplum vicdanını yaralayacaktır.

 

1993’de katledildiği güne dek Uğur Mumcu bugünlerden bahsetmişti ve bu sebep ile kalleşlerin bombalarıyla öldürüldü. Birçok gazeteci ve CHP milletvekili Fethullah Gülen Cemaati’nin devlete sızmasının tehlikeli olduğunu vurgulamıştı. Ancak geçmişte AK Parti tarafından bu tehlike göz ardı edildi. Fethullah Gülen ve haşhaşileri gibi gelecekte devlete sızması için yeni cemaatlerin, siyasi yapıların veya örgütlerin sızmaması için devlet kadrolarının adaletli bir şekilde dağıtılması gerektiğini Türkiye olarak acı bir şekilde deneyimledik. Bir daha benzer bir sıkıntı yaşamamak için geçmişimizle ve birbirimizle barışarak bu zorlu süreci geride bırakmalıyız.

Sosyal Liberalizm

Sosyal Liberalizm

19. yüzyılda büyük bir çıkış yaşayan liberalizm, kapitalizm ile paralel bir şekilde gelişmiştir. Kapitalin serbest dolaşımı ve ticari imkanlar açısından kapitalizmin liberalizme ihtiyacı vardı. Nitekim, kapitalizmin dünyanın büyük bölümünde ekonomik altyapı olabilmesinde liberalizmin büyük bir payı oldu. Marksist açıdan bakılacak olur ise ekonomik altyapı, siyasal üstyapıyı belirler. Bu açıdan baktığımızda da, kapitalizmin siyasal üstyapı olarak liberalizme ihtiyaç duyduğu kabul edilebilir. Sosyal Liberalizm ve Klasik Liberalizm arasındaki farkı ekonomiden ziyade insan hakları ve sosyal haklar belirliyor.

Sosyal liberalizm

Liberalizm ile sosyal liberalizmin gelişimi ise paralel olmadı. 19. yüzyılda kapitalizmin en vahşi yüzü Avrupa’da yaşandı. Çalışma koşullarıın zorluğu ve sosyal yaşamın arka planda bırakılması, sosyal liberalizm zaafiyetini doğurdu. Ancak, sosyalizmin tohumlarının filizlendiği 19. yüzyılda sistemin devam edebilmesi için kapitalizmin dizginlenmesi ve işçi sınıfını sosyal haklarının genişletilmesi elzem bir ihtiyaç olarak belirdi. Kapitalizmin doruğu olan emperyalizmin neticesinde 1. Dünya Savaşı‘nın yarattığı yıkım, sosyalist şuur açısından uygun bir zemin hazırladı. Kapitalizmin devamlılığı için sosyalizm dizginlenmeliydi ve bunun bir tek yolu vardı. O da, sosyal liberalizm ile Avrupa ülkelerinde liberalizmi ekonomik boyutun ötesine taşımaktı.

Öncelikle 20. Yüzyıl‘da Batılı devletlerin çoğunda ve birçok gelişmekte olan ülkede devlet müdahalesinde bir artış görüldü. Bu devlet müdahalelerinin büyük bölümü, sosyal refah biçiminde görüldü. Yoksulluk, hastalıklar ve cehalet ile mücadele etme ve bu şekilde yönetimlerin vatandaşların refah sağlama teşebbüsleri yoğunlaştı. 19. Yüzyıl’da tipik minimal bir devlet söz konusu iken, 20 Yüzyıl’da tipik bir refah devleti görülmüştür ve bu durum modern devleti oluşturmuştur.

Devletler sosyal devlet çerçevesinde ulusal verimliliği arttırma ve sağlıklı işgücü amaçlamıştır. Elbette bu esnada daha güçlü askeri güce sahip olma arzusuna da kapılmışlardır. Askeri gelişimin yanı sıra, genel oy hakkının verilmesi işçi sınıfının taleplerini arttırmış ve köylü sınıfının sosyal reform talepleriyle siyasal yapıya baskı uygulanmıştır. Seçim baskıları sonucu Avrupa hızlı bir demokratikleşme süreci yaşadı. Bu talepler neredeyse toplumun her kesimi tarafından dile getirilmiştir. Sosyalistler, liberaller, muhafazakarlar, feministler ve hatta faşistlerin neredeyse tek ortak noktası bu toplumsal taleplerde birleşmiştir. Liberaller içerisinde özellikle modern liberaller bu talepleri daha arzulu yaptı. Bu anlayış, bireysel sorumluluk ve kişisel çabanın erdemlerini yücelten klasik liberalizmin zıt yönünde gelişmiştir.

Liberal anlayıştaki fırsat eşitliği kapsamında refah anlayışı savunuldu modern liberaller tarafından. Eğer bazı bireyler ve gruplar mevcut sosyal koşullardan dolayı zarara uğruyor ise, o zaman devletin zararları minimum düzeye indirmesi veya ortadan kaldırması gerektiği şiddetli bir dille savunuldu. 20. Yüzyıl’da liberal partiler toplumsal refahı savunmuşlardır. Bu görüş Avrupa’da İngiltere‘de 1. Dünya Savaşı’ndan evvel yükselişe geçti.İngiltere’de Asquith Liberal hükümeti tarafından ortaya atıldı. Yaşlılık maaşı ve kısıtlı da olsa ücretsiz sağlık hizmeti, işsizlik maaşı gibi birçok yeniliği hayata geçirmişlerdi. Modern liberal Wiliam Beveridge tarafından 1942‘de kaleme alınan Beveridge Raporu‘na göre İkinci Dünya Savaşı sonrasında sosyal haklar liberal Avrupa’da daha da genişletilmişti. Bu reformlar, “beşikten mezara dek sosyal haklar” olarak görülen ve yaşamın her aşamasını içeren geniş haklar içeriyordu.

Sosyal liberalizm, klasik liberalizm ile sosyalizm arasındaki derin çizginin ta kendisini oluşturuyordu. 21. Yüzyıl’da Türkiye’de de birçok kapitalist tarafından dile getirilmeye başlayan iyileştirmeler, büyük tartışmalara neden oluyor. 2016’da Ali Koç, işçilerin durumunun iyileştirilmesini ısrarla dile getirerek Türkiye‘de 21. Yüzyıl reformlarının fitilini ateşleyecek sermaye sahibi olarak görülüyor. Sosyal Liberalizm, Türkiye ve diğer gelişmekte olan ülkelerde kapitalizmin devamlılığı için bir güvencedir. Bu sebeple, sistemin devamlılığı için üretimde yer alan işçi sınıfının durumunun iyileştirilmesi ve sisteme karşı olası bir baş kaldırının önüne geçilmesi gerektiği bir ihtiyaç olarak hükümete sunuluyor.

Son olarak, John Rawls A Justice Theory(Bir Adalet Teorisi, 1970) adlı eserinde, “hakkaniyet olarak eşitlik” anlayışına dayalı refah uygulamalarını ve yeniden paylaşımı savunmuştur. Rawls’a göre, eğer insanlar sosyal konum ve koşullarının farkında olmasaydı; eşitlikçi bir toplumu yoksulluktan sakınma arzusu zenginliğin cazibesinden daha güçlü olduğundan eşitsizlik olana göre daha “hakkaniyetli” görürlerdi. Bu sebeple Rawls farklılık ilkesini önerir, bir başka deyişle, sosyal ve iktisadi eşitsizliklerin, çalışma güdüsünün sağlanması için belli bir ölçüde eşitsizliğe olan ihtiyacın farkında olmakla birlikte en az variyetli olanların menfaatini gözetecek şekilde ele alınması gerektiğini iddia eder.

Herkes Dergisi Resmi Facebook Sayfası

Yeni Orta Doğu’da Bölgesel Güç Olmak

Toplumsal Sorun Üzerine

Fethullah Gülen

Gülen Cemaati’nin Tek Yolu Var

Fethullah Gülen ve cemaati 17-25 Aralık sonrasında tahminlerinden çok daha büyük zorluklar yaşadılar. Büyük ihtimal ile böyle bir zorluk yaşayacaklarını da düşünmemişlerdir. Yolsuzluk Operasyonu sonrasında AK Parti’de çözülmelerin daha güçlü olacağını planlamış olmalılar. Ancak bekledikleri gibi gelişmedi ve AK Parti – Gülen Cemaati arasındaki mücadeleden AK Parti zafer ile ayrıldı. En azından şuan için bu şekilde görünüyor tablo. Fethullah Gülen ve Gülen Cemaati’nin tek yolu var. Her geçen gün cemaat güç kaybediyor ve yok olmaya doğru yaklaşıyor.

Fethullah Gülen’in cemaatin mürşidi olarak üzerine geleni yapması ve devamlılığı esas alması gerekiyor. Fethullah Gülen’in kendisini öne atması dışında hiçbir yol cemaatin devamlılığını sağlamayacaktır. Ancak Fethullah Gülen bu seçeneği pek de düşünüyormuş gibi değil. Bu koşullarda Gülen cemaati yok olmaya mahkum, çünkü Gülen’in vefatı sonrasında cemaati birarada tutabilecek bir irade mevcut değil.

Fethullah Gülen’in Türkiye’ye dönmesi ve teslim olması gerekiyor. Fethullah Gülen, ömrünün kalanını cezaevinde geçirmeyi göze alabilmesi gerekiyor. Müridlerini kurtarabilmesi için, Gülen’in teslim olması gerekiyor. Gülen’in cezaevine girmesi ve ömrünün son günlerini cezaevinde geçirmesi, cemaatin yüz sene sonra da devam edebilmesi anlamına geliyor. Müridleri bu yolda cezaevine girmeyi dahi göze alabilir iken, Gülen’in ABD’de yaşamına devam etmesi Gülen’in itibarını zedeliyor. Gülen sonrasında cemaat yok olacak ve operasyonlar başarıya ulaşacak.

Gülen’in samimiyet, dürüstlük ve liderlik gereği teslim olması ve suçsuz dahi olsa bir bedel ödenecekse bunu ödemek için kendisini ortaya atması gerekiyor. Ancak, Gülen nefsinin ve politik hesaplarının arasında kayboluyor şuan. Eğer cemaat masum ise Gülen’in bu fedakarlığı yaparak yüzlerce sene sonra dahi cemaatini ayakta tutabilmesi gerek. Aksi halde, Gülen’in vefatı sonrasında cemaatin devamlılığı olmayacaktır. Yerel ve küçük yapılanmalar halinde birbirinden tamamen bağımsız bir yapı olarak varlığını devam ettirmeye çalışacaktır cemaat. Elbette sonrasında o yapılanma da yok olmaya yüz tutacaktır.

Fethullah Gülen’in kişisel ikbalini bir kenara bırakarak Türkiye’ye geri dönüş yapması ve teslim olması gerekiyor. Eğer bu hamleyi yapmaz ise cemaat, Fethullah Gülen’in hataları sebebi ile yok olacaktır. Geçmişte AK Parti ile ilişkileri dizayn ederken yapılan hatalar sonucunda bugünleri yaşayan cemaat ayakta kalabilmek istiyor ise mürşid olarak görülen Fethullah Gülen’in en kısa sürede yurda dönmesi ve teslim olması gerekmektedir.

8 Mart kadın

8 Mart

Cinsiyetçi algının toplumsal yaşamda gittikçe egemen olmaya başladığı bir dönemde “8 Mart Dünya Emekçi Kadınlar Günü” ‘ nü kutlamak her geçen yıl daha da önemli bir hale geliyor. Ne yazık ki ülkemizde son yıllarda cinsiyet ayrımcılığı konusunda oldukça geriledik.

Gazi Mustafa Kemal ATATÜRK‘ün 5 Aralık 1934 yılında kadınlara seçme ve seçilme hakkını verdiği andan öncesi ve sonrası
Kültür, Sanat, Eğitim, Siyaset ve birçok alanda kadınlarımızın ilerlemesinde, ulus olarak etkin bir rol oynadığımız aşikardır. O yıllarda birçok Avrupa ülkesini arkamızda bıraktığımızı gururla söyleyebiliriz. Cumhuriyetimizin kuruluşundan itibaren kadınlarımızın elde ettikleri kazanımlar, ne yazık ki son yıllarda kesintiye uğramaktadır. Özellikle de günümüzde kadınlara karşı gerçekleşen şiddet, tecavüz ve cinayet olaylarında dramatik bir artışın olduğu görülmektedir. Hangi birini sayalım ?

Sadece geçtiğimiz yıl, ülkemizde yüzlerce kadın erkekler tarafından öldürüldü. Yüzlerce kadına tecavüz edildi. Kadınlarımız töre cinayeti kurbanı oldular. Cinsiyetçi şiddete karşı bir sürü dava açıldı. Bu davaların bazı sonuçları, toplumdaki cinsiyetçi algının körüklenmesine sebep oldu. Bazı yargıçların katillere “iyi hal indirimleri” ve ‘beraat’ kararı vermesi buna en büyük örnektir.

Bunca hadise yaşandıktan sonra geçtiğimiz yıllarda “Ailenin Korunması ve Kadına Karşı Şiddetin Önlenmesine Dair” bir yasa çıkarıldı.
Bu yasa hazırlandıktan sonra, özellikle de siyasi iktidara yakın birçok kadın dernekleri de bu durumdan oldukça memnun durumda.
Gerçekten bu yasanın kadına yönelik şiddeti engelleyeceğine veya azaltacağına inanıyorlar mı ?

Bu yasa kadın ve erkek arasındaki tüm eşitsizlikleri giderecek mi ?
Bu yasa kadının hayatın her alanına özgürce katılabilmesini sağlayacak mı ?
Bu yasa kadınların sosyoekonomik anlamda güçlenmesinde etkili olacak mı ?
Bu yasa kadınların ekonomik anlamda bağımsızlıklarını elde etmelerini sağlayacak mı ?
Bu yasa kadının sosyal ve ekonomik tüm haklarını güvence altına alıyor mu ?

Ve son olarak,
Bu yasa kadınlarla erkekler arasındaki ayrımcılığı yok ediyor mu ?

Yasayı tüm yönleriyle sorgulamamız gerekmektedir. Ancak bütün bu sıraladıklarım gerçekleşirse insani kalkınma ve refah düzeyi konusunda ilerleyebiliriz. Kadına yönelik şiddet ve cinayet oranlarında azalmalara ve yok oluşlara da tanık oluruz. Ve bütün bunların temelinde “Eğitim” yer almaktadır. Eğitimsizlik insanın her türlü yanlışları yapmasına neden olur. Bilinçli bir toplumu inşa etmek de, bilinçli insanların ellerindedir. Dikta rejimlerine doğru yol almaya başlamış siyasi iktidarlar, bilinçli toplumların var olmasından büyük rahatsızlık duyarlar. Bu nedenle bilinçli insanların karanlığa sövmek yerine ortalığı mumlarla yakıp aydınlatması gerekmektedir. Bu şartlarda, kadınların özgürce yaşayabileceği bir ulus olabilmek için çaba harcamak, artık her zamankinden daha önemli bir hale gelmiştir.

Kadın veya erkek, dil, din, ırk ve düşüncelerimiz ne olursa olsun, dostluk ve barış içinde, özgür, mutlu ve huzurlu bir ülkede yaşamamız dileğiyle,
“Tüm emekçi kadınlarımızın ve dünya emekçi kadınlarının gününü en içten dileklerimle kutluyorum.

Leyla ile Mecnun

Leyla ile Mecnun’un Mecnunu

Leyla ile Mecnun yalnızca bir dizi olarak algılanmamalı. Leyla ile Mecnun ayrıntılı bir şekilde ilgilenildiğinde duygusal bir dünya ortaya çıkar. Diziyi takip edenler bilir. Mecnun Leyla’ya, Leyla’ya ve Leyla’ya aşık olan bir aşık. Evet aşık olan bir aşık. Zira Mecnun Leylalara değil; ‘Leyla’ya aşık.

Simit yok mu simit? Yiyoruz ya hani. O simiti bi düşünüyorum da yani o simitin ortasında bir delik var ya o boşluğa ne oluyor? Biz yedikten sonra yani o boşluk nereye kayboluyor yani? Hayır onu da yiyorsak çünkü hava yutmuşuz gibi oluyor da böyle gaz mı yapmasa sonra korkusu var hep içimde. Onu yemesek mi acaba yani? O gaz insanı öldürür biliyor musun? O simitin ortasındaki o boşluk adamı öldürmüş…

 

Leyla ile Mecnun

Leyla ile Mecnun’u bütünüyle irdelediğimizde göze çarpan en belirgin özelliğinin çocuksuluğu olduğunu görürüz. Ancak bu senaristin ustalıkla yaptığı bir makyajdır. Esasen Mecnun her şeyin farkında olan ve bu nedenle çocuksu maskesiyle dolaşmayı seçen bir karakterdir. Dizinin en sahtekarıdır Mecnun. Acılar içinde kıvranırken çocuk Mecnun’u gönderir yanımıza. Yoksa çocuklar gibi gidip kapısını çaldığı sevdiceğin ters davranınca “Ne sen Leyla olabilirsin ne ben Mecnun.” demesini biraz önce televizyonda duyduğu bir sözü tekrar etmek olarak mı düşünmemiz gerekir?

Mecnun, iyi ve kötülerden kötüleri silerek yaşamaya çalışan bir karakter. Elbette kimi zaman çocuk maskesini çıkaran senarist onun gerçek halini yüzümüze çarpmaktadır. Bu nedenle bu sahneler, olması gerekenden veya olması gerektiği gibi diğer karakterlere nazaran çok daha etkileyici olabiliyor.

Diğer karakterlerin ise tam tersine tek yönü var. Erdal Bakkal cimri ve paragözdür. O hep aynıdır. Hırsız Yavuz ise hırsızdır. Değişen bir yönü yoktur. İzleyiciyi şaşırtabilecek sahneler kurgulayamazsınız.

Mecnun’un diğer belirgin özelliği ise nedensizce hayatımızın bir yerinde yer edinmiş devlet buyruk ve dayatmalarını ciddiye alışıdır. Esasen mizah tam da bu noktada doğmaktadır. Soymaya gittikleri bankada harçların yatırılıp yatırılamadığını sorması başka ne ile açıklanabilir yoksa?

İnsanın, kendinden ve çocukluğundan kopuşuna karşı bir isyandır Mecnun. Çocukluktan ve çocuksuluktan kopmayı reddetmekte, böylece geçmiş ve gelecek arasındaki bağı koparmamaktadır.

“Simit yok mu simit? Yiyoruz ya hani. O simidi bir düşünüyorum da yani o simidin ortasında bir delik var ya o boşluğa ne oluyor? Biz yedikten sonra yani o boşluk nereye kayboluyor yani? Hayır onu da yiyorsak çünkü hava yutmuşuz gibi oluyor da böyle gaz mı yapmasa sonra korkusu var hep içimde. Onu yemesek mi acaba yani? O gaz insanı öldürür biliyor musun? O simitin ortasındaki o boşluk adamı öldürmüş…” repliği de çocuksuluğu, çocuk yaştaki sorgulamalardan uzaklaşmaya karşı isyanı güldürerek ortaya koymaktadır.

Azimli; ama küskündür Mecnun. Her şey, her hedef için sonuna kadar çabalar. Dünya’yı kurtarmaya çalışır. Ama, küstürüldüğünde her şeyi hemen orada bırakır ve kaçar. Korkaktır da bu yüzden. Yine bu yüzden birçok zıt özelliği bünyesinde barındırır. Karşıtlıklar Mecnun’u diğer karakterlerden ayıran özelliğidir.

Maceraperesttir; ama hayalperest değildir. Hayal kurmaz. Hedef değil; yoldur onu mutlu kılan.

Bu yüzden Leyla değil; aşktır onu Mecnun yapan.

mecnun

Herkes Dergisi Resmi Facebook Sayfası

Kabullenilmiş yalnızlık

Hüseyin Rahmi Gürpınar Gulyabani