Yazılar

Can Donduran

Ulus Devlet ve Üniter Yapı Sarmalında Türkiye

“Ulus devlet” ve “üniter yapı” bugün çok geniş bir kitle tarafından aynı anlamları ifade eden kavramlar gibi algılanmakla beraber; yine sayıca azımsanmayacak bir kitle bu kavramlara bir çeşit kutsiyet atfederek çağın gerekleri doğrultusunda konu olmaları gereken tartışmaların önüne geçmek için büyük bir çaba sarf ediyor. Hâlbuki bu kavramları uygun bir yolla tartışıp, içinde bulunduğumuz dönemin şartları ışığında yorumlamak hem söz konusu devletin hem de toplumun sağlıklı bir şekilde devamı açısından büyük önem arz etmektedir.

Öncelikle şu noktanın altı çizilmelidir ki üniter yapı, sadece idari bir anlama işaret eder. Tek bir merkezden yapılan kanun ve düzenlemelerle yönetilen; yerel yönetimlerin yetki sınırlarının yine bu merkezce uygun görülen konu ve alanlarla belirlendiği devletler üniter devletlerdir. Bir diğer değişle federatif bir yapıya sahip olmayan devletler üniterdir. Fransa, İspanya ve Türkiye gibi üniter devletlerde yerel ve bölgesel yönetimlerin yetki alanları karşılaştırıldığında ortaya çıkacak olan fark bize asıl meseleyi gösterecektir. Tartışılması gereken konu,  üniter yapının gerekliliği ya da başka bir yöntemle yer değiştirmesi değil, gücün merkezden çevreye doğru yayılması suretiyle merkeziyetçi yapıyı yeniden yorumlayarak, farklı bölgelerdeki kitlesel yabancılaşma ve memnuniyetsizlik durumunu azaltmaya çalışmak olmalıdır aslında.

Can Donduran

www.herkesindergisi.com

Bu noktada önemle vurgulamak gerekmektedir ki üniter yapı bir ulus devlet inşası için önemli olmakla birlikte kuruluş dönemlerindeki aşırı merkeziyetçi anlayış, zamanla o devletin ayakta kalabilmesi açısından sorunlar oluşturduğundan tekrar yorumlanmaya mahkûmdur. Daha açıklayıcı olması adına bu bağlamda Türkiye ve kuruluş aşamasında yakından izlediği model olan Fransa örneklerini incelemekte fayda var kanısındayım.

Tarihsel anlamda, Avrupa’daki din merkezli Otuz Yıl Savaşları’nı izleyen süreçte 1648 tarihli Vestfalya Antlaşması ile ortaya çıktığı varsayılan ulus devlet yapısı, 1789 Fransız İhtilali ve yine Fransa’da başlayıp bütün Avrupa’ya hatta Dünya’ya yayılan 1848 Devrimi (Halkların Baharı) ile güçlenmiştir. “Fransa hapşırırsa Avrupa nezle olur” diyen ünlü Avusturya lideri Matternich’i haklı çıkarırcasına bir hızla yayılan ulus devlet dalgası önce Balkanlar üzerinden Osmanlı’ya nüfuz etmiştir. Daha sonra Batı’ya eğitim almaya giden genç küçük burjuva Osmanlılar bu aydınlanmanın etkisini İstanbul’a taşımışlardır (Genç Osmanlılar, Jön Türkler). Bu etkileşim Osmanlı Devleti’nde bir süre devam edan reformları tetiklemiştir. Bu bağlamda, Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluş aşamasında Fransa’yla fazlaca benzerlik göstermesi anlaşılmaz bir durum değildir. Üniter ulus devletin bayrağını Avrupa’da taşıyan Fransa, sahip olduğu burjuvazi önderliğinde bir ulus inşası sürecini takip etmiştir. Benzer şekilde hareket eden Türkiye’nin Fransa’dan farklı olarak önce bir burjuva kesimi yaratması gerekmekteydi ki Cumhuriyet’in ilk yıllarındaki iktisadî çalışmaların odağında da bu konu yer alıyordu. Fakat asıl önemli noktayı ulus inşa etme süreci oluşturmaktaydı. Bu süreç, hem bu iki örnek de hem de diğer birçok ülkede, içeride bir tür asimilasyonu kaçınılmaz kılar. İşte tam olarak bu noktada içerideki farklı kimlikleri bir millet benliğinde bir araya getirmek için Türkiye, yakın zamana kadar bir alt kimlik olan Türk etnik kimliğini bu asimilasyona bir platform olarak kullanırken; Fransa, oluşum aşamasındaki iç farklılıkları eritmek adına, manevi değerleri öne çıkaran bir yol izliyordu. Fransız milliyetçiliğinin modern anlamda en önemli düşünürü Ernest Renan’ın Sorbonne’da verdiği ünlü konferansta (1882) söylediği gibi; din, dil, ırk ya da coğrafi koşullar gibi etmenler bir ulus oluşturmaya yetmez. Bir ulusun inşası ancak geçmişte paylaşılmış zafer ve beraber çekilmiş acılar, bunları paylaşmaya dair mevcut toplumsal uzlaşı ve de bunu ileride de paylaşmaya dair istek ve iradenin olmasıyla mümkündür. Aksi takdirde hiç kimse bir diğerine konuştuğu dil, inandığı din, ait olduğu ırk ya da üzerinde yaşadığı toprak parçası sebebiyle zorla sen bu ya da şu millete aitsin diyemez.[1]

Ulusun Fransa’da manevi değerler üzerinden Türkiye’de ise etnik kimlik üzerinden tanımlanması bu iki ülke arasındaki farkların ilkini oluştururken, ikinci fark ise bu güçlü merkeziyetçi yapının zaman içindeki kaçınılmaz evrimine gösterdikleri dirençtir. Kuruluş aşamasında gerekli, geçici bir tutum olması gereken katı merkeziyetçi anlayış 1950li yıllardan itibaren Fransa’da yavaş yavaş törpülenirken, Türkiye’de varlığını neredeyse aynı sertlikle bugüne kadar sürdürmüştür. 1981’de Fransız lider Mitterrand “Fransa’nın kurulabilmesi için geçmişte güçlü ve merkeziyetçi bir iktidara ihtiyaç duyulmuştur. Bugün dağılmaması için, siyasal iktidarın ağırlıklı olarak yerel yönetimlere bırakılması zorunlu hale gelmiştir” derken “milletin bölünmez bütünlüğü” vurgusuyla 1982 Anayasası, milletin Türkiye’de hala monolitik yani tek parça olarak algılandığını göstermektedir. Fransız Anayasası 75. Maddesinde “Bölgesel diller Fransa’nın ortak mirasına dâhildir[2] demektedir. Bölgesel yönetim esasıyla idare edilen üniter yapılı bir ulus devlet olan İspanya’nın Anayasası 2. Maddesinde “Bu anayasa; İspanyol Milleti’nin dağılmaz birliği, bütün İspanyolların ortak ve bölünmez ülkesi üzerine kurulmuştur” dedikten sonra “Bu anayasa, İspanyol Milleti’ni oluşturan milliyetlerin ve bölgelerin özerkliğini ve bunların arasındaki dayanışmayı tanır ve garanti eder”[3] vurgusu yapmaktan çekinmez. Bu örneklerin yanında, Türkiye’nin hala anayasal düzlemde bu ve benzeri birçok farklılığı inkâr çabası ya da görmezden gelmesi, toplumun bir bölümünü uzaklaştırmaktan başka bir şeye yaramamaktadır. Evet, Türkiye, birçok devlet gibi, bu konuda bayrağı Fransa’dan almıştır. Ama bu bayrağı Fransa elinden bırakıp Jakobenlikten ve katı merkeziyetçilikten uzaklaşma çabalarına hız vermişken bu bayrağı taşımaya inat etmek hiç de akıl kârı değildir.

Bu noktada Türkiye özelinde bir konuya daha dikkat çekmek gerekmektedir. Cumhuriyet’in ilk yıllarından itibaren süregelen, asimilasyona yönelik çabalar genellikle Müslüman (daha çok Sünni) olan topluluklar açısından işe yaramış görünürken Kürtler en baştan beri bu sürece dönemsel olarak değişen şiddetlerde direnmişlerdir. Gayrimüslim azınlıklar için ise süreç daha sert ve sancılı işlemiştir. Yabancı sermayenin yerlileştirilmesi amacıyla uygulamaya konan 1942 tarihli Varlık Vergisi ve 6-7 Eylül 1955 pogromu, ulus inşasına engel olarak görülen, Müslüman olmayan (Rum, Yahudi ve Ermeni) azınlığın ülkeden sistematik bir biçimde temizlenmesi adına atılmış başarılı(!) adımlardır. Tarihin her dönemiyle karşılaştırıldığında bugün Anadolu’daki gayrimüslim sayısının genel nüfusa oranının en düşük seviyede olması, bu sistematik dışlama ve temizlik politikasının çok net bir sonucudur.

Son olarak üzerinde durulması gereken nokta ise I. Dünya Savaşı sonrası ABD Başkanı Wilson’ın uluslararası topluma sunduğu on dört prensipten biri olan “halkların kendi kaderini kendi tayin etme ilkesi”(self-determination) Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluşundaki en büyük meşruiyet dayanaklarından birini oluşturmuştur. Aynı prensibe dayanarak Hatay’ı topraklarına katan Türkiye’nin bugün kendi içerisindeki halkların taleplerine kulaklarını kapatması hiçbir açıdan tutarlılık göstermemektedir.

İdrak edilmesi gereken nokta sudur ki devlet bölünmez bir bütün olabilir ve öyle kalmak için var gücüyle çalışır. Ancak millet farklı bütünlerden oluşmuş bir topluluktur. Oluşumundaki esas, tamamen bireylerin bu milleti oluşturma ve sürdürme istek ve iradesidir. Bu istek ya da irade yoksa ortada öyle bir millet de yoktur. Farklı bölgelerden gelen taleplere merkezden çözüm aranması yerine, katı merkeziyetçiliğin güçlendirilmesi (ya da gücünün muhafaza edilmeye çalışılması), mevcut talep ve memnuniyetsizliklerin yok sayılması yolunun seçilmesi, hem söz konusu millet içerisinde bir bölünmeye yol açacağı gibi hem de kaçınılmaz olarak o devletin sonunu hazırlar. Temel sorun merkeziyetçilik değil, bu konuda yumuşamaya ve her türlü tavize karşı olan tutumdur. İstemeyen birine zorla “sen bu millettensin, bu millete aitsin” diye baskı yapmak, onu bu baskıyı üzerinde kuran unsurlara düşman etmekten başka bir şeye yaramaz. Bugün bu katı merkeziyetçi yapıda ısrar edip, bölgesel talep ve eğilimleri yok sayanlar, yerel yönetimlerin yetkilerinin artırılmasına şiddetle karşı çıkanlar ve bunların gerekliliğini savunanları vatan hainliğiyle suçlayanlar, çağın siyasi ve toplumsal açıdan gerisinde kalmış olanlardır. Osmanlı’nın son döneminde yıkılmasındansa emperyalist boyunduruk altında yaşamını sürdürmesini dileyen, bağımsız bir devlet kurmak için yola çıkanları yine vatan hainliğiyle suçlayıp haklarında ölüm fermanı çıkaranlardan bir farkları yoktur. Unutulmamalıdır ki, yerel yönetimlerin alanlarının genişlemesi, kitlesel yabancılaşmayı önlemek, demokrasinin derinliğini artırmak ve toplumsal çatışmanın önüne geçmekten başka bir değişime yol açmaz. Ama bu katı merkeziyetçi tutumda ısrar etmek, bu ülkenin yok olmasına sebep olabilecek bir ateşe odun taşımaktan başka bir anlama gelmemektedir.

Ernest Renan’ın yukarıda bahsedilen konuşmasında vurguladığı gibi “milletin varlığı her gün yinelenen bir plebisittir…” Aidiyet duygusu yok olmuşsa ya da bazı taleplere bağlı olarak şekilleniyorsa ve/veya bu plebisitin sonucu egemen güç açısından olumsuz çıkıyorsa, bireyleri bir millete ait olmaya veya taleplerinden vazgeçmeye zorlamak hem haksız hem de yersiz bir çabadır.

 

 

[1] RENAN, Ernest, Qu’est-ce qu’une nation?, Conférence faite en Sorbonne le 11 mars 1882 https://fr.wikisource.org/wiki/Qu%E2%80%99est-ce_qu%E2%80%99une_nation_%3F (Erişim Tarihi: 25.11.2015)

[2] Fransa Anayasası Md.75-1 http://www.assemblee-nationale.fr/connaissance/constitution.asp#titre_12

[3] İspanya Anayasası Md.2 http://noticias.juridicas.com/base_datos/Admin/constitucion.tp.html#a2

Türk-Rus ilişkileri

Türkiye ve Rusya İlişkileri

Türkiye Rusya İlişkileri ele alınmadan evvel Türk Dış Politikası ve Rus Dış Politikası’na göz atmak ve ilkelerini incelemekte fayda var. Özellikle Ahmet Davutoğlu sonrasında Türk Dış Politikası’nda köklü değişimler yaşanmıştır. Yurtta Barış Dünyada Barış ilkesi bilhassa Türkiye’nin en önemli dış politika parametresiydi. Türkiye’nin statükocu bir dış politika anlayışı vardı ve mevcut durumu korumak üzerine bir anlayışı vardı. Diplomatik açıdan ise güven veren bir tutumdu. Demokrat Parti iktidarında 1957-1958’de Irak ve Suriye’deki siyasal gelişmelere Menderes’in reaksiyon göstermesi dışında Türkiye’nin çok büyük bir müdahaleci tavrı olduğu söylenemez. 2002 sonrasında da Kemalist anlayış dış politikada hakimdi.

Ancak Ahmet Davutoğlu’nun hükümete girmesi sonrasında Türk Dış Politikası’nda köklü değişimler yaşandı. Öncelikle revizyonist bir dış politika anlayışı benimsendi. “Komşularla Sıfır Sorun” ilke olarak dillendirilse de revizyonist dış politika anlayışından dolayı komşular ile ilişkiler gerildi. Bir yangının külünü yeniden yakma arzusuyla Neo-Osmanlıcılık körüklendi. Bir başka yazıda uzun bir şekilde ayrıntılandırılacak bir konu olduğu için kısa kesilmesi gerekiyor.

Devlet ve Güvenlik

Türkiye ve Rusya

Rus Dış Politikası irdelendiğinde ise 4 teori arasından Moskova-Üçüncü Roma Teorisi büyük bir öneme sahiptir Rus politikasının oluşmasında. İkinci Roma olarak lanse edilen İstanbul’un Müslüman bir devlete geçmesi sonrasında üçüncü bir Roma arayışına girilmiştir. İstanbul’un fethinden sonra İstanbul’u terk eden Bizans hanedanlığından prenses Sofia’nın papanın da desteği ile Moskova knezi İvan ile evlenmesi Bizans sonrasında Ortodoks Hristiyanların büyük ağabeyi rolünü üstlenebilmek adına önemli bir gelişme olmuştur. Dünya Hakimiyeti düşüncesinin perçinlenmesinden önemli bir role sahiptir. Roma ve ikinci Roma olarak lanse edilen İstanbul’un dünya yönetiminde önemli bir rol oynamasının sonrasında 1453 ile başlayan bu politika günümüzde dahi önemini korumaktadır.[1] Özellikle Balkanlar ve Doğu Avrupa’da etkin olmasında bu düşüncenin önemli bir payı var. Nitekim, 2008’de Gürcistan’a ve son olarak Ukrayna’ya müdahalesinde “Büyük Güç” olma arzusunun ve Ortodoks dünyasında liderlik düşüncesinin payı var. Ukrayna’nın NATO ile yakınlaşmasının bedeli Ukrayna’nın tüm dünyanın gözünün önünde askeri müdahale ile karşılaşması oldu.

Organik toplum ve milliyetçilik

Rusya ve Gürcistan

Sovyet Rusya’nın dağılmasından sonra statükocu bir tutum sergilemiş olan Rusya için dönüm noktası, 2008’de Gürcistan’a yapılan askeri müdahale olmuştur. Rusya, yeniden revizyonist bir anlayış benimsemiş ve bu politikasını Kasım 2015’te Suriye Meselesi’nde de görebiliyoruz. Türkiye ile Rusya’nın yakınlaşmasının beklenebilecekken Türkiye’nin ABD ile yakın politikalar gütmesi ve Orta Doğu’da nüfuz arttırma arzusuna girmesi Rusya için rahatsız edici bir teşebbüstür. Suriye’de Türkiye’nin yeni bir düzen kurulması ve bölgede siyasal ve ekonomik bir çekim alanı olma girişimleri Rusya’yı rahatsız etmiştir.

Esad ile Putin'in görüşmesi

Irak’ın ABD’de aradığını bulamamasıyla Suriye’nin Rusya’da güven bulabilmesi birlikte okunduğunda İran-Irak-Suriye hattı Rusya için çekim alanı halini alıyor. Suriye’de yeni bir rejim hem İran hem de Rusya için tedirgin edici bir gelişme olacaktır. Rusya’nın kendindene emin bir şekilde Suriye’de müdahaleler yapabilmesi de bu tedirginlikten dolayı. Orta Doğu’da ABD’nin politikalarının yarattığı boşluğu Rusya’nın iyi değerlendirmesi sonucunda ABD’nin tasvir ettiği gibi ABD etkisinde bir Orta Doğu oluşmadı. Aksine Arap Baharı’nın tahribatlarının etkisiyle Rusya’nın nüfuzu arttı.

Yi ha! Bir Anadolu göbeği hikayesi – 1

Rus uçağının düşürülmesi

Türkiye’nin sınır ihlali gerekçesiyle Rus askeri uçağını vurması, haklı sebeplere dayandığı için kabul edilebilir. Ancak, siyasal açıdan yapılmaması gereken bir müdahaledir. Irak’ın ve Suriye’nin Rus etkisinde olduğu masaya konulduğunda PKK Sorunu ile mücadele eden bir ülke için Rusya ile ilişkileri sıfırlamak zararlı bir hamle olacaktır. Ekonomik etkileri de hesaba katıldığında Türkiye için şartların daha da zorlaşmasına neden olacak. Sovyetler Birliği’nin revizyonist dış politikası dolayısı ile uzun bir süre Türkiye, Ruslar ile arasına mesafe koymuştur. Hatta, İngiltere ve ABD ile gereğinden fazla yakınlaşılmasının sebeplerinden birisi de Rusya korkusudur.

Türkiye - Rusya İlişkileri

www.herkesindergisi.com

Türkiye’nin mülteci politikası dolayısı ile Avrupa tarafından destekleniyor olması dışında dış politika anlayışı dolayısıyla Avrupa tarafından da istenmiyor. Ancak, Avrupa’nın mültecilerin ülkelerinde sorun olmasına engel olmak adına Erdoğan ve politikalarına karşı sessizliklerini koruyorlar. BRICS münasebetiyle Rusya ile yakın ilişkiler kurmak ve Şangay’a yönelmek gibi ihtimaller varken birden ABD’nin daha da fazla çekim alanı içerisine girmesi Türkiye’nin Rusya ile ilişkilerini zedeledi. Suriye Meselesi, Rusya’nın Orta Doğu’da varlığı için büyük bir önem arz ediyor. Bu sebeple, Türkiye’nin Suriye’de rejim değişikliği ve ABD yanlısı duruşu bir düşmanlık olarak algılanıyor.

Türk Yahudiliği ve Kemalizm

Rusya’nın hava ihlali

Türkiye’nin Orta Doğu politikasında dengeyi sağlayamaması ve ABD yanlısı tutumu, Rusya cephesi tarafından olumsuz karşılandı. Hava sahasının ihlali sonrası Türkiye’nin Rus uçağını vurmasına tepki gösterilemez fakat böyle bir müdahale anlık bir karar ile yapılamaz. Türk yetkililer evvelinde olası bir hava sahası ihlalinde uçağın vurulmasına karar vermiş olmaları ve sonuçlarını tartmış olmaları gerekiyor. Orta Doğu’da her geçen gün ABD zayıflarken Rusya açısından etki alanını genişletme girişimleri başarıyla sonuçlanıyor. 20. Yüzyıl ve sonrasında Batı devletlerinin girdiği her mücadeleden zaferle ayrıldıkları göz önüne alındığında Rusya bir yerde hata yapacak ve kazanan ABD ve Batı Avrupa olacak denebilir. Ancak, bu defa pasta paylaşılırken ABD’nin dış politika hatalarına devam etme ihtimali de yok sayılamaz.

Klasik muhafazakarlık ve özellikleri

Azerbaycan’a askeri müdahale

Orta Asya’da Türk devletleri ve Azerbaycan’a karşı ABD’nin politik, ekonomik ve askeri girişimleri olabilir ve Türkiye – Rusya İlişkileri için burada tarafsızlık ilkesini Türkiye’nin koruması Türkiye’nin faydasına olacaktır. Gürcistan ve Ukrayna sonrası Suriye’de de Rusya’nın başarıya ulaşması sonucunda ABD’nin bir misilleme yapması ihtimal dahilinde ve Türkiye’nin ABD’nin Orta Asya teşebbüsünde duracağı yer Türkiye’nin hem iç hem dış politikasını etkileyecektir. Türkiye’de terör ortamı yaratılması Türkiye İç Politikası’nı etkileyecektir.

Son olarak, Türkiye – Rusya İlişkileri ele alınırken Rusya’nın etki alanını genişletme politikası dikkate alınmalıdır. Bunun yanında, Türkiye’nin Orta Doğu’da Neo-Osmanlıcılık anlayışıyla politika yürütmeye çalışması da ilişkileri olumsuz etkileyen bir etkendir. Ek olarak, yeni dönem Soğuk Savaş koşullarının oluşmaya başlandığı bir dönemde Türkiye’nin ABD yanlısı duruşu Rusya ve Türkiye arasında kalın duvarlar örmeye devam edecektir.

[1] Mehmet BAŞKAN, Rus Dış Politikası ve Parametreleri, mehmetbaskan.com, 2015

Facebook sayfamızı takip ediniz

Herkes Dergisi Resmi Facebook Sayfası

İlgi çekebilecek kısa yazılar:

Anarşizm ve liberalizm farkları

Osmanlı Devleti’nde İttihat ve Terakki

Sosyal liberalizm ve Sosyal Darwinizm mücadelesi

ÜTOPYALAR GÜZELDİR

Pınar Uzun CHP

Yol Uzun Gençlik Bir

“Yol Uzun Gençlik Bir” diyerek yola çıktılar. Yolun hem uzun hem engelli olduğunun farkında oldukları halde, bunların hiçbirine aldırmayıp birliği sağladılar. Örgütlendiler, çalıştılar, çabaladılar ve başardılar.

Ve Kadıköy’de PINAR UZUN dönemi…

1991 yılında İstanbul’da doğan, tahsilini Yıldız Teknik Üniversitesi – İktisadi ve İdari Bilimler Fakültesi İktisat bölümünde gerçekleştiren bu genç kardeşimiz Parıltı Göremeyen Çocuklara Destek Derneği‘nde görme engelli çocuklara ve Atatürkçü Düşünce Derneği‘nde de her yaş grubundan öğrencilere gönüllü öğretmen olarak belirli zamanlarda ders vermiştir.
15 Yaşından beridir Cumhuriyet Halk Partisi – Kadıköy ilçesinde aktif olarak çalışmıştır.
Erken dönemde Lise Komisyonu Başkan Yardımcılığı, ardından Lise Komisyonu Başkanlığı, ve sonrasında da Kadıköy Gençlik Örgütü Lise ve Üniversite Örgütlenmelerinden Sorumlu Yöneticilik Görevini Üstlenmiştir. Kadıköy’de yıllarca emek harcamış olan yoldaşlarıyla birlikte gençlik örgütünde mücadelesini sürdürmüştür.

Siyasi partilerin çoğunda şahıslar birileri tarafından belirli görevlere getirilirler. Adından söz ettiğimiz siyasi partide de bu durum yıllarca yaşanmıştır. Parti içi demokrasilerin tartışılmaya açılması gereken ortamlarda böylesine güzel haberler duymak insanları mutlu ediyor.
Onlar güzel bir iş başardılar.

Fakat ne yazıktır ki, aynı ilçenin belediye meclis üyeliği görevinde bulunan bir hanımefendi, Pınar Uzun kardeşimizin gençlik kolları başkanlığı seçimlerinin zaferi ardından sevinen ve kutlama yapan büyükleri, teyze-amca, abla-ağabey ayırmaksızın taşkınlık yapmakla suçlamıştır. İnsanların Pınar Uzun‘un zaferini kutlama hakları bulunmaktadır. Böyle bir yasak da söz konusu değildir. Taşkınlık yapmakla suçlamış olduğu bu güzel insanlar,
o hanımefendiyi belediye meclis üyeliğine seçmiş insanlardır. Kendi istekleri gerçekleştiğinde adına demokrasi diyecekleri, gerçekleşmediğinde ise bu ve benzeri suçlamalara başvurdukları böyle bir dönemde bu gençler emeğin hak ettiği değere inandılar.

Aydınlığı, dürüstlüğü ve ilkeli siyaseti benimsediler. Demokrasiye, eşitliğe inandılar.
Harcadıkları çabalar sonucunda Cumhuriyet Halk Partisi – Kadıköy ilçesinde kimsenin ötekileştirilmeyeceği bir yönetimin oluşturulacağının sözünü verdiler. Sözlerini gerçekleştirecekleri günleri görebilmek dileğiyle…

Kim bilir; Belki de yıllar sonra yeniden bir kadın başbakanın bu ilçeden yetişmesi umuduyla…

Kurbağalı Dere taştı

Kurbağalı Dere’ye Davet

Sevdalısı olduğumuz ve en güzel yıllarımızı geçirdiğimiz Kadıköy’ün yıllardır bitmeyen sorunlarından birisi de Kurbağalı Dere’dir. Kısaca bu derenin geçmişinden birazcık bahsedeceğim;

Kayışdağı eteklerinden Moda’ya kadar uzanmakta olan, Sazlıdere – Ayvacık – Acısu gibi birkaç dereyle bağlantısı bulunan, Feneryolu, Kızıltoprak, Bahariye ve Fikirtepe semtlerinin arasında olan bu dere 67.000 metre uzunluğa sahiptir. 17.yy’da şehzadelere ve paşalara ait konakların da bulunduğu bu bölge için Cennet ifadesi kullanılırdı. Bu deredeki kurbağaların sesini duyan florya ve saka gibi kuşların yoğun bir şekilde kurbağalara eşlik ettiği bilinmektedir. Yine bir zamanlar aynı bölgede bulunan Kuşdili Çayırı’nın da isminin bundan dolayı verildiği biliniyor…

Son yıllarda bu derenin yanlış yapılaşmalar, eksik alt yapılar ve benzeri durumlar yüzünden kirli bir görünüme bürünmesi söz konusu oldu. Kimi zaman ıslah çalışmalarına gözlerimizle şahit de olduk. Fakat bunun yetersiz kalındığı ne yazık ki gözlerden kaçmıyor. Bu problemin çözülmesi için gerekli ve kararlı adımlar niçin atılmıyor ? Hangi sebepten olduğu tartışılır, Kadıköy halkı, bu terk edilmişlik ile cezalandırılmaya mı çalışılıyor ? Üstelik bu da yetmezmiş gibi sanatın ve bilimin katledildiği bu coğrafyada TÜBİTAK bu dereyle ilgili bir açıklamada bulunuyor. Temiz olduğunu, içme kalitesinde olduğunu belirtiyor.

O halde kendilerini kurbağalı dereden bir bardak su içmeye Davet edelim mi ?
Ne dersiniz ?

LAP – TOP!

Elektronik aletler yaşantımıza ortak olduğundan beri, hepimiz onların kölesi olmaya başladık. Bendeki durum biraz daha değişik. Hepsiyle daha erken tanıştım. Yani; daha hazır değildim onlarla olan bu içli – dışlı duruma. 6 yaşında elektronik orgumla başladı maceram. Onu ne zaman çok sevsem, adaptörü bozulur, “cimiyuv cimiyuv” diye sesler çıkarırdı. Sonradan anladım ki aslında orgum Cimilli İbo‘ya delicesine aşık olmuş, can havliyle bana “Cimilli İbooovv” demeye çalışıyormuş…Ondan sonraki elektrikli aletlerim de hep aşık oldukları şeyle kavga eder bana bozulurlardı. Tabi en yakın dostları olduğum için de, onları onarmak yine bana kalırdı hep.

Çok hazin bir masaüstü bilgisayarından laptop’a geçiş hikâyem vardır. Onu da bir ara anlatırım ama şimdi konumuz o değil. Benim canım laptopcağızım son zamanlarda ateş gibi yanmaya, bana trip yapıp birden “çat” diye kapanmaya başladı. Anlamadım derdini. Doktor da değildim psikolog da veya pc tamircisi de…Anlayan bir arkadaşım; “Çok ısınıyor bu. Soğutucu fan al.” dedi. Aldık. Bir süre acısı dindi ve normale döndü. Fakat; şu sıralar yine başladı bu kapanmalar. 1,2,3… derken dayanamadım, en sonunda buzdolabına koydum bir kapanmasında. Aldığımda süper soğuktu ve gayet güzel çalışıyordu. Çok mutlu görünüyordu. Gel gelelim, bir süre sonra tekrar kapanıyor, suratı asılıyordu. Bunu defalarca tekrarladıktan sonra anladım ki; laptopum, cancağızım buzdolabına aşık olmuştu. Ne zaman onu buzdolabına koysam, mutlu, sevinçli, şeker bir hal alıyordu. Onu oradan ayırdığımda ise; kızgın nemrut, yavaş, aksi biri olup çıkıyordu. Ama nihayetinde o bir laptop ve benim ihtiyaçlarımı aralıksız karşılaması gerekirdi. Yine de hal böyle iken; sevenleri ayırmak bana cefa, bana keder… “Ne yapmalı?” diye hıçkıra hıçkıra ağlayasım gelse de içime atıyorum. Kapanınca kızmamaya çalışıyorum. Ama iş gitgide daha da ilginç bir hal alıyor. Resmen laptop – buzdolabı ilişkisinin tam ortasında kaldım ama sonunda mükemmel bir çözüm buldum…

Bu çözümü sevgili laptopuma şu an size yazarken açıklayacağım. Umarım hala yazarak anlaşabiliyoruzdur. Ey sevgili laptop! Eğer işlerimin ortasında kapanmaz, uslu durursan, efendi olursan bundan sonra ben yatağımda uyurken, seni de sevdiceğinin koynuna sokacağım. Ve hatırlatırım; ben en az 10 saat uyurum. Hangi şanslı insan sevdiceği ile 10 saat geçirebilir günde ? Ama sen makine olduğun halde bunu yaşayacaksın. Hadi koçum benim. Bu gece başlıyoruz. Göreyim hünerlerini. Sizden en azından bir ps4 bekliyorum.
Sevgiler. Sahibin Mert.

Herkesin Dergisi

Olur Öyle

beni şimdi vurdular

biraz önce

tam şurada

şu bıçağın altında

gözleri yeni bilenmiş kırmızıydı

 

beni şimdi vurdular

az önce

tam şurada

şu masanın başında

küllüğü almayı unuttular

 

soğuk rüzgarlarda boğulmuş

pişman bir ceset fırlattılar

 

kanalı değiştir demiştim sana

oysa ki

tam boğulurken battaniyenin altında,

sonunu bildiğin bir çizgi film izlemeliydin, ölümüm yerine

kanalı değiştir demiştim sana

sen, değiştirmemiştin.

 

beni şimdi vurdular

biraz önce

tam şurada

şu yolun hemen başında

dilenci izledi, ellerimi diledi

vermediler.

 

beni şimdi vurdular

yirmi birinci yüzyıl erdemlerinden kurtulup

tam şurada

moon light sonata çalıyordu ayın altında

ve beni şimdi vurdular

 

ve onlar

beni şimdi doğurdular;

öldürmeyi unuttular.

Bazen olur öyle

Bazen öyle olur. Öyle olması gerekir çünkü.

Öyle olması bazen işimize gelmez. Öyle olmasın isteriz çünkü.

Korkar bazen insan. En çok da kendinden korkar.

Sahtekarlıkları, yalanları, iğrençliği yüzüne vurulduğunda gözüne ışık tutulmuş tavşan gibi kalır insanoğlu. Bundan korkar insan bazen. Öyle olmasın ister çünkü.

Yüzleşmekten korkar, güzelden, iyiden, şefkatten, merhametten, sevgiden korkar. Yüreği kir tutmuşsa her şeyden korkar insanoğlu.

Güzel görünmeye, sevilmeye çabalar sonra. Oysa sevilmek edilgen bir eylem değildir dilimizin aksine. İnsan, ruhu temizse sevilir zaten. Sevildiren insandır yani.

Sevilmeyen insan ruhunun kirini kusar tüm güzel şeylere. Kirletir tüm çiçekleri, gökyüzünü karartır. Çiçek uzatan elleri keser, kirletir.

Sevilmek isteyen kötü insanın çırpınışı şeytan doğurmaya çalışan kadının acı feryatlarıyla kulakları yakan sancılı süreç gibidir. En başta kendini öldürür insan. Sonra herkesi, her şeyi öldürmeye çalışır.

Bazen olur öyle.

Öyle olmasını ister insan çünkü.

Bazen olur öyle.

Recep ile Nadan

İlk Hikaye

Herkes Dergisi Resmi Facebook Sayfası

Üç Tarafı Denizlerle Çevrili Denizsizlik

BALLİSTOFOBİ

Türkiye gibi neredeyse dörtte üçü denizlerle çevrili bir toprağa, yani 8000 küsür kilometre kıyıya sahip olup ta denizlere bu kadar sırtını dönen başka millet tanımıyorum. Nereden bakarsanız 1000 senedir Anadolu’da yaşamaktayız, gelin görün ki ne öğrendik? Cesaret edip de denizlere açılabildik mi? Oysa bu ülkenin üç tarafı denizlerle çevrili. Kaç tane deniz hukukçumuzu tanıyorsunuz, kaç tane oşinografi uzmanının ismini duydunuz ya da kaç tane akademisyen size denizcileşmenin öneminden ve gereğinden bahsetti? Kaç tane deniz şairi, ressamı ve de yazarı tanıdınız Cevat Şakir’in yarısı kadar kalem sallamış? Dünya Denizcilik Örgütü’nde aramızdan yükselip de bürokrat olmuş kaç kişi çıkarttık? Hangi kıyı belediyemiz denizin kirletilmemesi ve doğasını korumasıyla ün kazandı? Kaç tane ulusal ya da uluslararası deniz sporları yarışması düzenliyoruz, herhangi birimizin fikri var mı? Kaç tane dev Türk tersanesi sayabilirsiniz, bırakın saymayı olanlarda dahi iş güvenliği sıkıntısı çekmediğimiz? Kaç Türk limanı biliyoruz yüksek kapasiteye sahip bir terminal olarak kullanılabilecek? Global pazar içinde kendine yer edinmiş kaç Türk denizcilik şirketi sayabilirsiniz?

Üç tarafı denizlerle çevrili

2011 Balyoz Davasında sahte delillerle tutuklanıp, 2014’te Anayasa Mahkemesinin hükmüyle serbest kalan bir deniz aşığı, Bahriye subayı tanıyorum, gıyabında. Cem GÜRDENİZ’in “Mavi Uygarlık” kitabı kütüphanenizde güzide bir yeri ele geçirebilecek nitelikte, muazzam bir kitap. Türkiye’nin neden denizcileşmesi gerektiğini, denizcileşmek için neler yapması gerektiğini ve dünya denizcilik tarihini az da olsa merak ediyorsanız şiddetle tavsiye ederim. Metindeki kitap tavsiyemizi de tamamladıktan sonra biraz veryansına başlayabiliriz.

Böyle bir coğrafyada bile denizlerde gelişmeden sanayileşebileceğine inanan saf akademisyenler ve politikacılar var. Sanayileşmiş tüm ulus-devletlere bakın ne limanlarını, ne de rotalarını sayabilirsiniz. Çünkü malumunuz deniz yolu en ucuz taşıma yoludur. Dünya ticaret mallarını deniz yoluyla taşır. Bu nispeten ucuz taşımacılık sektöründe sizin de yer edinip, büyük pazarlara katılabilmemiz için akademilerimiz, gemi inşa mühendisleri, makina mühendisleri, Oşinografi uzmanları vb. gibi daha sayamadığım bir sürü alanda nitelikli öğrenciler yetiştirmeli. Diyelim ki yetiştirdik lakin denizcilik alanında Ar-Ge yapabilecek yeteri miktarda finansal kaynağa sahip değiliz. İşte o noktada devletimizin vizyoner politikacıları devreye girecek ve iş sektörüyle denizcilik konusunda Ar-Ge faaliyetleri icra eden kişileri buluşturacak. Buna binaen de devletimiz daha büyük gemileri inşa edebilmemiz için tersane yapımlarına ön ayak olacak. Sonuçta, devletin üzerine düşen de giderek yükselen denizcilik faaliyetlerini organize etmek için yeni vizyoner bir denizcilik üst politikası oluşturmak.

Az evvel 1000 senedir demiştik ya, 2011 yılında ilk içinde denizcilik ibaresinin geçtiği bir bakanlığa kavuştuk; “T.C. Ulaştırma, Denizcilik ve Haberleşme Bakanlığı” isminde. Şuan ki bakanımız Sn. Feridun BİLGİN. Önceki bakanlarımız ise; Binali YILDIRIM, Habip SOLUK ve Lütfi ELVAN. Bu bakanlar içerisinde denizcilikle en alakalı olan Sn. Habip SOLUK’tur zira diğer bakanlarımızın denizcilikle ilgili bir uğraşları bulunmuyor özgeçmişlerinde. Biz hep denizden korktuk. Ona sırtımızı döndük, garip ve manasız şekilde.

İzninizle biraz tarihe yolculuk yapalım!…

Türkiye bugünlerde 4. “Juan Carlos sınıfı” İspanyol gemisini alacak ve onu modernize ve modifiye edip 8 uçak kapasiteli bir uçak gemisi yapacak. Bu gemi aynı zamanda çıkarma gemisi olarak ta kullanılacak elbet aslına uygun olarak. “USS Nimitz” isimli Birleşik Devletler donanmasına ait bir geminin nükleer yakıt kullanabilme yeteneği sayesinde 20 yıl boyunca yakıt ikmali yapmadan dünya suların dolaşabildiğini biliyor muyuz? Ne hazin ki bir savaş gemisi satın almak için Avrupa yapımı bir sınıfa başvuruyoruz. Biraz aşağıda hissettiğim acizliği, okumaya zahmet edebilenler için 400 küsür sene evvel bu topraklarda nasıl bir üretim gerçekleştirildiğini hatırlatarak açıklamaya çalışacağım.

XVI. yy’ın 30 sene aralıklarla yaşanmış ve Osmanlı Denizciliği adına iki dönüm noktası olayı hatırlatmak isterim. İlki Muradî reis’in yazdığı “Gazavat-ı Hayreddin Paşa” isimli eserine ait (T.C. Deniz Kuvvetleri Komutanlığı, Karargah Basımevi 1995). Eserde Haliç tersanesinin iki mevsimde toplam 90 parça kadırga üretebildiğini yazıyor. Devamında Preveze’de 120 parçalık Osmanlı Donanması ile rakip safı oluşturan Andrea Doria’ya ait 52 parça kadırga, Papa’ya bağlı 30 parça kadırga, İspanya Kralına bağlı 80 parça kadırga, Venediklilere ait 10 fırka’dan oluşan bir kuvvet ve dahasında haçlı “Barça sınıfı” gemilerinin iştiraki 140 adetti, Preveze yakınlarında gönüllü haçlı gemilerinin katılımıyla rakam 500 küsürü bulduğu not edilmiş!… Preveze rakamlarla böyle gözükür.

İnebahtı ve üç tarafı denizlerle çevrili

İkincisiyse, 30 sene arayla İnebahtı’da, Osmanlı Denizciliği büyük bir facia yaşar. Facianın dönüşüyse şöyle gerçekleşir. “Tek bir kış mevsiminde” Samsun’da, Kefken’de, Varna’da, Ahyolu’nda, İğneada’da, Biga’da, İstanköy’de ve tabiki Haliç’te yapılan inşalarla yakılan donanma yerine ziyadesiyle geri getirilir. Sadece Haliç tersanesinde, bir kış içerisinde 234 kadırga ve 8 mavna yapıldığı not ediliyor. Kaynaklar; Svat Soucek “İnebahtı Savaşı hakkında bazı mülahazalar”, Paulino Toledo “İnebahtı: Dünya Egemenliği için Akdeniz’de yapılan son Deniz Savaşı”.

Osmanlı Bahriyesi dahi ünlü amirallerini korsanlardan çıkartmıştır. Denizci yetiştirerek donanmasının kumanda etmemiştir. Bakınız, Kâtip ÇELEBİ’nin “Tuhfetü’l-Kibâr Fî Esfâri’l-Bihâr” (Deniz Savaşları Hakkında Büyüklere Armağan) isimli değerli eserinin bir bölümü öğütleri içermektedir. Bu öğütler içerisindeki ilk madde ise dikkat çekici: “- Kapudan kendi korsan değil ise deniz işinde ve deniz savaşı üzerinde korsanlarla danışıklık edüp dinleye.”

Ticaret ve savaş gemileri üretmek ve bunları sevk ve idare edebilecek kadroları yetiştirmek değildir sadece denizciliğin hedefi, buna mukabil aynı derecede önem arzeden bir diğer husus ise, deniz dibindeki yeraltı kaynaklarına ulaşım ve sondaj tesislerinin yaratılması da denizciliğe dahildir. Enerji kaynaklarına kolay ve verimli ulaşım için de deniz teknolojileri üzerinde durulmalıdır. Cem GÜRDENİZ’ e göre, “Deniz dibi kaynaklarının çıkarılıp, işlenmesi bir sektör olarak içinde hidrografi, oşinografi, jeoloji, sismoloji ve metalürji gibi ciddi alanlarla ilişkilidir. Derin su ya da sığ su delme, çıkartma platform ve sistemlerini imal etmek ve işletmek, denizcilik gücü liginde en üst sıralarda bulunmakla eş anlamlıdır.” (GÜRDENİZ, Mavi Uygarlık, 2015, s. 53)

Son olarak, deniz turizmi, deniz mutfağı, deniz lokantaları, denizcilik kulüpleri, deniz edebiyatı, deniz çevreciliği, müzecilik, bilimsel ve kültürel aktiviteler gibi metine eklenebilecek hayati önem oluşturan ilintili başka konuların da varlığı bize, bu konuya daha önce verdiğimiz değerden daha fazlasını vermemiz gerektiğini ve denizciliği bir üst politika olarak kabul etmemiz gerektiğini gösteriyor. Oysa üç tarafı denizlerle çevrili

Üç tarafı denizlerle çevrili…

Dileğim o ki, tez zamanda boğulma fobimizi yenelim…

Yeni Orta Doğu’da Bölgesel Güç Olmak

İran ve Suudi Arabistan İlişkisi

Herkes Dergisi Resmi Facebook Sayfası

Herkesin Dergisi

Değişen Dünya Düzeni: Post-modern Soğuk Savaşın Ayak Sesleri

Değişen Dünya Düzeni: post-modern soğuk savaşın ayak sesleri

            1989 yılı Kasım ayında Berlin Duvarı’nın yıkılışı, rejim farklılıklarına dayanarak ikiye bölünmüş dünya toplumlarının birleşmesi anlamına gelen sembolik bir hareket olarak görülürken; uluslararası arenada Soğuk Savaş’ın bitmesi, insanlık tarihinde her açıdan belirleyici rol oynayan bir dönemin sona ermesi olarak algılanmıştı. Hatta Francis Fukuyama gibi bazı otoriteler kapitalizmin mutlak zaferiyle sonuçlanan bu yarım asırlık süreci “tarihin sonu”[1] olarak nitelendirmekte bir sakınca görmediler. 90’lı yılların başında bu tarz keskin ve iddialı yorumlar özellikle belirli kesimler tarafından isabetli olarak değerlendirilse de 20. yüzyılın son yılları, bunun sadece bir geçiş dönemi olduğunu ve değişenin bir çağ değil sadece bir döneme ait yöntemler, meselelerin önem hiyerarşisindeki yeri ve aktörlerin göreli konumları olduğunu gösterir nitelikteydi. O dönemde bu durumu görmek istemeyenler –genel olarak Batılı yetkililer- bile 2000 yılında Vladimir Putin’in başa gelmesiyle Rusya’nın güçlenen ses tonunun, hızla ivmelenen gelişiminin farkına vardıklarını inkâr edemez noktaya geldiler. Bugün ise çöküşün verdiği sersemliği hemen hemen on yıl gibi kısa bir sürede atlatan Rusya’nın oyuna tekrar kaldığı yerden katılmak üzere olduğu bütün uluslararası toplum açısından yadsınamaz bir gerçektir.

Rusya masaya geri dönüşünün ilk sert ve net sinyallerini 2008’de, o dönem NATO üyeliği kulislerde konuşulmakta olan Gürcistan’a Güney Osetya ile olan mücadelesinde askeri güçle karşılık vererek ortaya koymuştu. Mesaj netti: “Yakın Çevremde”[2] Batı müdahalesine artık izin vermem! SSCB’nin yıkılışı ve Rusya’nın tekrar ayağa kalkması arasında geçen sürede bazı eski Sovyet Cumhuriyetleri özellikle AB ve çeşitli ikili anlaşmalar aracılığıyla Rus ekseninden uzaklaşmış olsalar da Putin, Gürcistan müdahalesi yoluyla tüm uluslararası topluma bu dönemin artık bittiğini duyuruyordu. Bu açık mesajı alan BM ve Batı devletleri de bu olayı geçiştiren söylemler dışında bir tepki vermeden gündemden düşürürken, Gürcistan’ın NATO üyeliği konusu da yakın gelecekte bir daha ele alınmamak üzere rafa kaldırılıyordu.

Gürcistan krizinden birkaç yıl sonra yaşanan Ukrayna sorunu ise hem süre olarak hem de boyutları anlamında daha geniş bir düzlemde analiz edilmesi gereken bir konu olsa da Rusya’nın mesajı yine aynıydı. AB ile enerji ve siyasi anlamda işbirliği öngören ve genel yoruma göre, Ukrayna’yı AB üyeliği yoluna oturtacak olan anlaşmanın imzalanmasının ülke makamlarında görüşülmesinden kısa bir süre önce Rusya yine hamlesini yaptı. Son ana kadar Ukrayna’yı kendi yörüngesinde tutmak için doğal gaz konusunda tavizler sunan Rusya, vaatlerinin reddedilmesi sonucunda askeri güç kullanımında bir sakınca görmüyor ve Kırım’ı ilhak ediyordu. Bununla da yetinmeyip Ukrayna içindeki Rus yanlılarını silahlandırıp kışkırtarak bir iç savaşın pimini çeken Putin’in kararlılığı artık tartışılmaz boyutlardaydı. ABD ve Avrupalı müttefiklerinin Rusya’ya karşı aldığı ambargo kararı birçok AB üyesinin doğal gaz konusunda bu deve ne kadar bağımlı olduğunun ortaya çıkması açısından bir zaafın açıkça ilanı şeklini alırken ve bu süreçte de kazan geri adım atmayan Rusya oluyordu.

Sürecin son halkasını günümüzde hala sürmekte olan Suriye krizi oluşturuyor kuşkusuz. Esad rejimi karşıtı gösterilerin başında, Türkiye gibi bölgesel müttefiklerinin de desteğine güvenen ABD Başkanı Obama, Suriye’nin geleceğinde Esad’ın yeri olmadığını ve direnirse ABD’nin bu rejimin devrilmesini isteyen gruplara gerekli desteği sağlayarak bunu gerçekleştireceğini söylemekten çekinmiyordu. Obama’nın bu noktada karşısına çıkan ilk engel Amerikan Kongresi’nin bu planın bütçesini onaylamaması olsa da asıl şok, uluslararası müdahale fikrinin BM Güvenlik Konseyi’nde Rusya ve Çin engeline takılmasıydı. Rusya, Orta Doğu’da Soğuk Savaş döneminden kalma en kıymetli müttefiklerinden birini, ABD merkezli bir müdahaleyle göreve gelmiş bir hükümete kaptırma niyetinde değildi. Hem bu sefer yanında bir başka önemli eski dost Çin de bulunuyordu. Bugün görüldüğü üzere Putin’in desteğini arkasına alan Esad’a karşı söylemler yumuşamak suretiyle etkisini yitirmektedir. Bunun yanında, Esad rejimi karşısında savaşan IŞİD, ABD ve Avrupalı müttefikleri açısından bir numaralı tehdit haline gelmiştir. Bu süreçten avantajlı çıkan lokal anlamda Esad olarak görülse de, daha geniş bir perspektifte kazanan, oyuna geri dönüşünü daha da güçlü bir şekilde ispatlayan Rusya olmuştur.

Rusya merkezli bu analizden uluslararası politika anlamında genel sonuçlar çıkarmak gereğinden fazla ileri gitmek olacaktır. Ancak bu dönemde ABD’nin Orta Doğu’daki askeri varlığını azaltmaya karar vermesinin tamamen tesadüfi bir karar olduğunu düşünmek de bir o kadar naif bir yaklaşım olarak değerlendirilmelidir. Gerçekçi Bir bakış açısıyla bakıldığında, bu dönemin Soğuk Savaş sürecinden tamamen bağımsız olarak doğmasının mümkün olmadığı kolayca görülmektedir. Aktörler artık iki süper güç, savaş sonrası yenilenme dönemindeki zayıf Avrupa, sömürge olmaktan yeni kurtulmuş ve uydu olmazsa yok olması neredeyse kaçınılmaz bir Üçüncü Dünya ve kendini ispat aşamasındaki Uzak Doğu güçleri (Çin, Japonya, Güney Kore vb.) değildir elbette. Oyun, artık kurallarını iki devin belirleyebileceği, yanlarına üç devlet daha alıp bütün oyuncuların kaderini oylayabileceği boyutu çoktan aşmıştır. Lakin Orta Doğu ve nükleer gücün dağılımı meselesinin hala oyunun en belirleyici değişkenlerinden ikisi olarak kalması Soğuk Savaş’ın o kadar uzağa gitmediğinin temel göstergesidir. Güç mücadelesinin hala, ikincil aktörlerin kuvvet ve konumları ne kadar değişmiş olursa olsun, temelde ABD ve Rusya arasında cereyan etmesi ise değişenin dönemin kendisi değil, dönemi şekillendiren etmenlerin ve şartların bazıları olduğunun en belirgin işaretidir. Her ne kadar mücadelenin temeli ideolojik olmaktan çıkmış olsa da ve saflar Soğuk Savaş kadar belirgin olmasa da bu tamamen sosyalizmin çöküşüyle önlenemez bir hızla artan küreselleşmenin doğurduğu kaçınılmaz bir sonuçtur. Bunu bir dönemin sonu, yenisinin başlangıcı olarak algılamak ise en iyi ihtimalle sığ, kolaycı bir yaklaşımın ürünüdür.

Sonuç olarak inkâr edilemez boyutta değişen güç dengeleri uluslararası arenayı yeniden şekillendirmiştir. Sadece ideolojik ayrım ortadan kalkmamış, bunun sonucunda şer odağı olarak değerlendirilen düşman da karşı ideoloji olmaktan çıkmış, radikal İslamcı terörizm şeklini almıştır. Ancak yukarıda incelenen üç olayda görüldüğü gibi devletlerin II. Dünya Savaşı sonrasında olduğu gibi etki alanı oluşturma/geri kazanama konusundaki hassasiyeti hala aynı yerinde durmaktadır. Rusya Devlet Başkanı Putin’in son yıllarda sıkça yaptığı gibi BM Genel Meclisi’ndeki konuşmasında yine bir Soğuk Savaş kurumu olan NATO’nun halen daha varlığını sürdürmesinin, genişleme çabasında olmasının anlamsızlığına vurgu yapması ve bazı(!) devletleri halen “blok mantığıyla düşünmek”[3] ile suçlaması içinde bulunduğumuz dönemin post-modern bir soğuk savaştan başka bir şey olmadığını bize açıkça göstermektedir. Bu gerçeği görmezden gelen ülkelerinde sonlarının Gürcistan ya da Ukrayna gibi olması kaçınılmazdır. Bu bağlamda, bu yeni tip mücadeleyle hemen yüzleşmek, Türkiye İran, Mısır gibi bölgesel düzlemde önemli güçlerin yeni düzende daha sağlam pozisyon almalarının tek anahtarıdır. Aksi takdirde, uluslararası sahnede güçlü bir aktör olmanın yolunu açabilecek olan bu tren yine kaçacak ve bir sonraki dönemi beklemekten başka yol kalmayacaktır.

 

CAN DONDURAN

[1] FUKUYAMA, Francis Tarihin Sonu ve Son İnsan, Profil Yayıncılık, İstanbul 2011

[2] Yakın Çevre Doktrini (Yeltsin Doktrini)  1993 yılında ilan edilmiş Rusya’nın yeni dış politika odağının kaybedilen Sovyet Cumhuriyetleri olarak belirlenmesini amaçlayan doktrindir.

[3] Bkz: Vladimir Putin’in BM Genel meclisindeki konuşmasının tamamı. (Erişim Tarihi: 15 Ekim 2015)  https://www.washingtonpost.com/news/worldviews/wp/2015/09/28/read-putins-u-n-general-assembly-speech/

Herkesin Dergisi

İtirafname

Geçtiğimiz akşam Fransa’nın Paris kentinin farklı bölgelerinde gerçekleşen katliamların ardından bu ülkenin vicdanlı insanlarıyla birlikte tüm dünya ülkelerinin halkları yasa bürünmüştür. Hemen ardından sosyal medyada gerçekleştirilen profil resimlerinin Kırmızı-Beyaz-Mavi renklerinden oluşturulması kimi çevrelerce rahatsızlık yaratmıştır. Bu rahatsızlık zaman zaman yerini ucuz milliyetçilik şovuna bırakmıştır. Masum insanların acısını paylaşmaktan başka hiçbir art niyet taşımayan bu uygulamayı sayfalarında gerçekleştiren insanlara, her zaman yaptıkları gibi “vatan haini” damgası yapıştırdılar. Bu damgayı yiyenler arasında ben ve birkaç dostum da bulunmakta…

Dünya genelinde yaşanmakta olan açlığın, sömürünün, katliamların, gözyaşının karşısında her zaman durduğumuz gibi bundan sonra da duracağımızı bir kez daha belirtmek isterim. Buna karşı olmanın hainlik olarak görüldüğü ortamda hainliğimize devam edeceğimizi bir kez daha bildiriyorum.

Hazır burada bunları yazmışken geçmişte de yaptığım hainliklerden biraz bahsedeyim; Amerika’nın bazı eyaletlerinde güvenlik güçlerinin alçakça davrandığı ortamlarda Siyahi olmanın, sömürgeci devletlerin hep başlarına bela olduğu Afrika ülkelerinde çocuk olmanın, Avrupa ülkelerinin en ırkçı mahallelerinde Türk olmanın, bu coğrafyada halen kendilerinden nefret edilircesine utanmadan kara kampanyaların hazırlandığı ve yapıldığı ortamlarda Ermeni olmanın, Kürt olmanın, Zaza olmanın, duvarları işaretlenen evlerde Alevi olmanın, kısacası çoğunluğun olduğu yerde haksızlığa uğramış azınlığın yanında olmanın gururunu yaşadım. Sakıncalı, tehlikeli, alçak, kanı bozuk, hain, adına ne derseniz deyin benzer damgalarla nefes alıp verdik şu aydınlık gibi görünen karanlık çağda…

Gericiliğin, faşizmin karşısında durdum. Gücümün yettiği yere kadar ışık tuttum ve ışık saçan çocuklar yetiştirdim. Yetiştirmeye devam ediyor ve bununla da gurur duyuyorum. Hepsini yan yana koyduğunuz zaman sizden daha belası yoktur bu ülkede…

Peki sonum ne olmalı ?

Asit kuyularına atılmalı benim gibiler… Kent meydanında linç edilmeli ya da sallandırılmalı…
Kurşuna dizilmeliyiz ya da… Ya da bir yerde ömür boyu tutulmalıyız vereceğimiz zararlar düşünülerek… Ya da vatansever bir genç oğlan eline silah alıp beni vurmalı oturduğum Malatya sokakta… Ya da evim yakılmalı tekbir getirilerek ve sloganlar atılarak… Ölünce ülke kurtulacak, vatan sağ olacak…

Şimdilik bu kadar…