Yazılar

Herkesin Dergisi

Jandarma Biz Pasifistiz

’’ Bu karanlığı bir tek pasifisizim alt edebilir. Son beş yılımız bir umudun ölüşünü izlemekle geçiyor. ‘’Odtü Ayakta’’diye başlayan bir umut. Ne zaman güzel bir şeyler olsa Kürt hareketiyle iktidarın arası bozuluyor. Ne zaman elektrik faturalarına zam gelse toplu şehit haberleri geliyor, Doksanlarda ne zaman komünist olduğumuz anlaşılsa bize bölücü terörist derlerdi faşistler .

Pasifizmin gücünü Gezi’de gördük, öyle bir güçtü ki iftiralarla kararabilirdi ancak, Kabataş yalanıyla kararırdı, Cami’de içki içtiler, yalanıyla kararırdı. Doğru belki ilk anda böyle kararır ama hükümet yıllardır solu nasıl bastırdığını keşif edebildi sonunda ve Kürt hareketiyle arasının bozulması sonucu pasifisizmi de toprağa gömmüş oldu. Artık tek faşizm gerçeği var o da Güneydoğu’da sokağa çıkma yasakları, hendekler, ölen zavallı siviller. Hayret içerisinde izliyoruz, gerçek ve yakıcı bir hayret içerisinde. Üzülüyoruz, biliyoruz, ama sesimiz çıkmıyor çünkü bu bizim bilmediğimiz bir direniş yöntemi. Çünkü Jandarma biz pasifistiz.

Bir yandan yazıp çizdiklerimiz yüzünden vatan haini olmakla itham ediliyoruz, bir yandan ise elimize silah alıp doğuya gidip savaşmadığımız için kaypaklıkla. Öyle diyorlar ‘’İki ağaç için ortalığı ayağa kaldırdılar şimdi şehirler yanıyor ama onların gıkları çıkmıyor!’’ İşte biz Gezicilerin gerçek yüzü!. Jandarma biz Pasifistiz! Politikadan anlamıyoruz, Başkanlık sistemi nedir, Özerklik ve Özyönetim nedir bilmiyoruz. Bizim saçma sapan, kafası bir hayli karışık ama kalbi çok temiz bir özgürlük anlayışımz var. Kah Mustafa Keser’in askerleriyiz, Kah Turgut Uyar’ın dizeleri Kah Mustafa Kemal’in 1920’lerdeki çorapları. Kah Nazım Hikmetin 1950’lerdeki çizgili tişörtüyüz. Jandarma biz vallahi pasifistiz! Politik bir senaryomuz yok, anlaşmamız ve mutabakatımız yok, sadece hüzünlerimiz ve sevinçlerimiz var. Kardeşliğe olan salakça bir inancımız var, o bize yeter. Biliyoruz ki bu Kaptilazim’in öksürükleri Jandarma! Kapitalizm ölüyor, başka bir çağ geliyor artık. Kapitalizm petrolle karışık kan kusarak ölüyor, kardeşlerimizin kanı o. Teknoloji ve bilim Nano’yu icat ederek enerji politikalarını tarihe gömdü çoktan, şimdi onun ölümü bu, can çekişmesi. Başka bir hukuk doğacak. Bu karanlık bir çağ ve kapanıyor. Tıp insanın uzun yaşaması için her şeyi buldu ama susuyor. Kimya insanın özgürlüğünü buldu ama susuyor.

Tek çare iyi niyetin evrensel hafıza bulutlarından yeryüzüne yağması ve kardeşliğin kimseye zararı olmadığının artık bi zahmet anlaşılması. Tarlaları beraber ekeriz biz, fabrikaları doğaya ve insanlığa zarar vermeden kurar ve çalıştırırız. Çünkü Jandarma biz harbiden Pasifistiz!

vatan haini

Adımız Haine Çıkmışken…

Savaşların, katliamların, kıyımların her şeyden önce gerçekleri öldürdüğü her dönemde memleketimizin bir bölgesinde daha evvel de olduğu gibi, yine insanlık adına utanç duyulacak vahşetler yaşanmaktadır. 2016 yılına yeni girdiğimiz şu günlerde tek dileğimizin, çocukların özgürce koşup oynayabilecekleri, üzülmeyecekleri, ağlamayacakları ve tepelerine bombaların yağmayacağı, evlerine havan toplarının düşmeyeceği güzel günlerden ibaret olduğunu belirtmiştik. Kaçınılmaz oldu vatan haini damgasının üzerimize yapıştırılması…

Geçtiğimiz akşam Kanal D ekranlarında yayınlanan Beyaz Show adlı programa bir hanımefendi bağlandı ve güneydoğu’da bazı ilçelerde yaşanan katliamlardan söz etti ve buna sessiz kalınmamasının gerekliliğinden söz etti. Bu sözlerin üzerine salonda alkışlar eklendi. Ertesi gün havuz medyası Doğan Medyası‘nı, Beyazıt Öztürk‘ü, konukları ve alkışlayan seyircileri hedef göstermeye başladı. Hepinizin de bildiği üzere Beyazıt Öztürk genelde hiçbir siyasi polemiklerin içine sokmaz kendini. Doğru düzgün işini yapar. Gel de çocukların ölümüne üzülen bir insanı ve derdini akıl yoksunu klinik vaka konumunda olanlara anlat. Geçtiğimiz aylarda Fransa Katliamı sonrasında duygusal anlamda tepkimi ve tavrımı koymak isteyişimi farklı bir şekilde yorumlayıp yine “Fransız, hain, ajan…” gibi suçlamalara maruz kalmıştım. Hatta geçtiğimiz yıllarda konserlerimde farklı milletlerden, farklı kültürlerden ve inançlardan olan halkların ezgilerini icra ettiğim sırada adıma “müslüman düşmanı, siyonist, ermeni tohumu…” vs. gibi eklemeler yapanlar olmuştu. Bizler alıştık. Onlar da zamanla alışırlar.

İşin daha komik tarafı ise Beyazıt Öztürk‘ü tehdit eden ruh hastası, Türk polisi ve askeri olarak karıncayı dahi incitmeyen neslin devamı olduğuna inanıyor. Güler misiniz ? Ağlar mısınız ? Ayrıca sosyal medya üzerinden profil hesaplarımızın özel bölümlerine aşağılayıcı ve hakaret eden cümlelerin ulaştığı şu son dönemlerde yazılan mesajlardan ikisini şuraya yazacağım.

“Alçaksınız ulan hepiniz. Şerefsizsiniz. En itibarlı kurumlarımızı sarsmak yok etmek için her türlü fırsatı kolluyorsunuz. İt gibi pusuda bekliyorsunuz. Dağdaki itlerden ne farkınızı var ? A… s… p..’leri !”
“Bu topraklarda olan gözlerinizi oyacağız. Hiç meraklanma koçum. Yakındır. Az daha sabret.
S……n  Ermeni  dölleri
!

Aslında pek de haksız değil. Bu topraklarda gözümüz var. Trakya’da, Ege’de, Akdeniz’de, Karadeniz’de,
Orta Anadolu’da, Mezopotamya’da… Her vilayette ve her ilçede gözümüz var. Sınırların içinde ve dışında gözümüz var.
Alıp da bir yere götürmek için değil, kalıp da vurulup en dibine gömülmek için…

Neyse…
Sonuç olarak biz pek üzülmüyoruz bize yazılanlara ve edilen hakaretlere…
Son zamanlarda hain olmak şerefin şahıdır. Anlayana nazımız, anlamayana Nazım‘ımız yetsin…

Diyanetin Son Bir Haftaki Saçmalıkları ve Sapıklıkları…

Son günlerde Diyanet İşleri Başkanlığı’na saçma sapan sorulan sorular ve de aynı saçmalıkta alınan yanıtları ben tamamen sizlerin takdirine bırakıyorum. Sevgi ve Saygılarımla…

İran Suudi Arabistan İlişkisi

İran ve Suudi Arabistan İlişkisi

İran ve Suudi Arabistan arasında başlayan gerilimin köklerini dinde ve özellikle mezhepsel ayrımlarda aramak oldukça yanlış bir yaklaşım olacaktır. Elbette kamuoyu desteği için meselenin mezhepsel boyutta ele alınması söz konusu. Ancak, bu kesinlikle gerilimin mezhepsel olduğu anlamına gelmez.

İran’a ambargoların kalktığı bir dönemde İran’a karşı Suudi Arabistan’ın kışkırtıcı tutumu ve sonrasında İran’ın refleksi kesinlikle tesadüf değil. İki boyutta incelemek gerekir. Birincisine göre, Rusya’ya karşı yürütülecek olası bir Proxy war, İran – Suudi Arabistan savaşı üzerinden yürütülmek isteniyor. Bir diğer boyuttan bakarsak, İran’a ambargoların kalktığı bir döneme İran’ın silahlanmada Batı aleminin ürettiği silahları da alması ve Batı’ya bağımlılığını arttırmaktır.

Petrol ve doğalgaz fiyatlarının dibe vurduğu bir dönemde İran ve Suudi Arabistan’ın savaşma ihtimalinin gündeme gelmesi dahi her iki ürünün de fiyatlarını aniden yükseltecektir. Petrol fiyatlarının yükselmesini şuan var olan Rusya – ABD geriliminde ABD istemeyecektir. Rusya’da petrol çıkarıyor ve varil maliyeti yüksek olduğu için petrol fiyatları düşükken Rusya için bir getirisi olmuyor denebilir. ABD bu sebeple petrol fiyatlarının dengelenmesi ve hatta düşük tutulması taraftarı olacaktır. Böyle bir ihtimal da olası bir savaşta gerçekleşemeyeceği için savaş gibi bir tehdit yoktur.

Elbette koşulların değişmesi durumunda tüm söylediklerim boşa çıkabilir. Tüm bu söylediklerim mevcut koşullar dahilinde geçerli. Suudi Arabistan uzun süredir çok büyük paralar harcıyor silahlanmaya ama derin bir politik geçmişe, hafızaya ve kültüre sahip olmadığı için büyük bir sıkıntı yaşayacaktır olası bir savaşta. İran’ın çok derin bir politik hafızası ve kültürü vardır. Bu koşullarda İran savaşa yanaşmayacaktır. 20 sene sonra İran için askeri ve ekonomik koşullar çok daha iyi olacak. Bu şansı İran kaçırmayacaktır ve ekonomik açıdan kalkınma fırsatını çok iyi değerlendirecektir. Elbette bu söylediğim İran’ın politik hafızası ve devlet geleneğini göz ardı etmemesi durumunda geçerli olacaktır.

Son olarak, Türkiye’nin bu gerilimde ve olası bir savaşta durması gereken yere dikkat etmek gerekiyor. Uzun bir ambargo döneminden sonra İran ile ekonomik ilişkileri geliştirmek Türkiye’nin lehine olacaktır. Çok zengin ve yatırıma aç bir bölgede pazarda pay sahibi olmak Türkiye ekonomisini yukarılara taşıyacaktır ve AK Parti hükümetinin ömrünü uzatacaktır. Bu sebeple, Türkiye’nin komşusu ile sıkıntı yaşamamak adına tarafsız kalmayı ve iki ülke arasında bir köprü vazifesi olmayı hedeflemesi gerekiyor. Ne yazıkki şuan görüntü pek o şekilde olacakmış gibi değil. Bu politikanın içerisinde insan nerede derseniz? Politikada insan ne arar? Thomas Hobbes’un dediği gibi “insan insanın kurdudur.”

 

Takım Elbiseli Siyasete Tepki

1968 Adalet Partisi Ankara İl Kongresi’nde, Süleyman Demirel dönemin siyasi hareketliliğini iyi özetleyecek tarihi bir çıkış yapmıştı: ‘’Yollar yürümekle aşınmaz!’’. Süleyman Demirel’in siyasi retoriğiyle uyumlu, zekice ve alaycı bir ifade olan bu sloganik cümle büyük orada haksız çıkmıştı. Gençlik hareketi siyaseti etkilemiş fakat bunun yansımalarının fark edilmesi gecikmiştir.

Belki bugünden baktığımızda söylem, dönemin siyasi felsefesinin – doğruluğu tartışmalı olsa da- güncel siyasi felsefeden ve ifade şeklinden ileri olduğunu anlamamızı kolaylaştırır. Söylem içinde liberal bir öge de barındırmakta olup, ‘’laissez faire, laissez passer’’(bırakınız yapsınlar, bırakınız geçsinler) fikrini bağlama uyarlamıştır.
Aslında her ne kadar Türkiye’deki gençlik hareketleri üzerine söylenmiş bir söz olsa da, aynı dönemde dünyadaki gençlik hareketlerine karşı genel siyasi/muktedir tavrını yansıtmaktadır. Yürüyerek aşınmayan yolların üzerindeki gençler, dünya siyasi tarihi üzerinde ciddi izler bırakmış; ruhsuz politik anlayışını biraz olsun renklendirmeyi başarmıştır. İki dünya savaşından doğrudan veya dolaylı olarak etkilenmiş bu gençlik; aynı zamanda ‘’takım elbiseli’’ siyasete de bir karşı koyuşu da içinde barındırıyordu. Giyim tarzları, cinsel kimliklerini ifade ediş şekilleri, dinledikleri müzikler, inançlara yaklaşımları, kısacası yaşam tarzları statükoya bir tepki olarak doğmuştu. Hareketler, bilinçli bir tepkiden ziyade ‘’dertli’’ oluşlarının bir yansımasıydı ve artık ‘’dertli’’ olmamayı seçiyorlardı. ‘’Bilinçli’’ ve kuralcı olduğu düşünülen bu sistem savaştan başka bir şey getirmemişti. Onlar ise denenmemiş bir yol olan kuralsız olma yolunu seçtiler. Farklı siyasi akımları da uluslararası sahneye çıkaran hareketler, ‘’biz de varız’’ mesajını dünyaya rahatsızlık vermeden iletiyordu.

Gençlik hareketleri gürül gürül gelirken, birleşik bir mücadele yerine –hareketin de ruhuna uygun olarak- dağınık bir görüntü vererek ‘’takım elbiselileri’’ huzursuz etmeye başladılar. Ancak bu rahatsızlık karşılarında onları yerlerinden edecek bir güç görmekten kaynaklı değil, yerleşik düzene bir sivil itaatsizlik olmasından kaynaklanıyordu. Akıllarından düzene etki edebileceği düşüncesi dahi geçmemişti. Ancak bu politik öngörüsüzlük kaleleri sarsılmaya başlayınca, olayları anlama çabasına ve yarar çıkarmaya doğru evrildi. İşte bu noktadan sonra ellerini bulaştırdıkları her iş gibi, gençlik hareketlerinin de eksenini değiştirdiler. Fakat ihmal ettikleri gerçek; onların da değiştiğiydi.
Uluslararası siyaset de insan tarafından yönetilen ve şekillendirilen bir alan olması sebebiyle, bu arenaya da insanlar yön verdi. Sokak, siyasetin üstünde etki bırakarak; dönemin yerleşiklerini yumuşattı ve kısmi de olsa başarıya ulaştı.
Belki yollar aşınmadı ama 68 gençlik hareketleri statüko üzerinde aşındırıcı etki yaptı.

Suat Yılmaz

Mahallemizin İtalyan Restoranı

Bu yaz turizm sektörünün nabzını tutan Bora Özgen, genç sunucu Melek Çerçi ile beraber bir İtalyan restoranına gittik. İlerleyen saatlerde turizm sektöründen Sarak Einy de masamıza dahil oldu. Dürüst olmak gerekir ise masadan aç kalkacağımızı düşünüyordum. Melek Çerçi ile Türk restoranına giderek gecenin sonunda karnımızı doyurma gereği duyacağımızı zannetmekteydim. Lakin Bağdat Caddesi’ndeki Dua Forni tüm ön yargılarımı yıkmayı başardı. Açıldığından bu yana her önünden geçişimizde gidelim dediğimiz ama her defasında sonra gideriz dediğimiz bir mekandı. Antakya ve Urfa mutfağının harmanlandığı bir mutfak kültüründen gelen biri olarak pek cazip görünmüyordu fakat gecenin sonunda aylardır bu mekana daha evvel gelmemiş olmanın pişmanlığı ile masadan kalktım. Mahallemizin İtalyan Restoranı, masadaki herkesi tatmin edecek şekilde ağırladı.

Öncelikle gerçekten İtalyan restoranı olduğunu da belirtmek isterim. Due Forni’nin İtalyan şefi Matteo’nun ve işletmecisi Suat Yılmaz’ın işinde oldukça titiz olduğunu yaşayarak öğrendim. Geçmişte İtalyan yemeği deneyimi hüsran ile sonuçlanan benim gibi binlerce insanın fikrini değiştirebileceklerine emin oldum. Birçok mekanda karşılaşılan gürültü ve karşındaki misafirinin sesini duyamama sorununu burada yaşamıyorsun. Yan masanın sesini bastırarak karşısındakine sesini duyurmaya çalışarak geceyi yorgun bir şekilde bitiren insanlar için huzurla yemek yiyebilme imkanı sunuyorlar. Tasarım konusunda oldukça titiz davranılan Due Forni’den ertesi gün dostlarıma bahsettim ve sonrasında iki büyük İtalyan fırını ile ünlü olduğunu fark ettim.

Öncelikle şarap konusunda tercihi kesinlikle mekana bırakmanızı tavsiye ederim. Yalnızca beyaz şarap, rose ve kırmızı şarap arasında bir tercih yapın ve şarap tercihini mekana bırakarak unutulmayacak bir lezzet serüvenine başlayın. Menüye kararsız gözler ile bakar iken usta şef Matteo’ya tercihi bırakmaya karar verdik. İtalyan restoranı denince akla pizza ve makarna gelmesi sizleri yanıltmasın. Başlangıçlarda Fritto Misto kesinlikle tadılması gereken bir lezzet. Kalamar, karides, mevsim balığı ve sebze kızartmasından oluşan Fritto Misto çok güzel bir yemeğin sizi beklediğinin izlenimini verecektir. Ana Yemekte ise Stinco d’Agnello ile Anadolu insanı gibi İtalyanların da kuzu konusunda hassas olduğunu da hissedeceksiniz. Kırmızı şarap soslu kuzu incik ve naneli risotto olarak Stinco d’Agnello’yu açıklayabiliriz. Büyük bir şölen havasında geçen bir yemeğin ardından birçok lezzet düşkününün aklında ana yemek ve başlangıcın olağanüstü lezzeti sonrasında ara sıcakları, salata ve garnitürleri saymak aklına dahi gelmeyecektir.

Suat Yılmaz Misina

Fritto Misto

 

Son olarak belirtmek isterim ki , Antakya ve Urfa mutfağında büyümüş biri olarak gecenin sonunda doymuş ve lezzet konunda tatmin olmuş vaziyette mekandan ayrıldıysam, İtalyan restoranında ben ne yiyeceğim diye soran insanlar gecenin sonunda mutlu bir şekilde mekandan ayrılacaklardır. İtalyan şöleni sonrasında ayağınız sizleri bir kez daha Due Forni’ye götürecektir.

 

Suat Yılmaz

Stinco d’Agnello

Polat Karayel

Zordur Bu Ülkede Gazeteci Olmak

Zordur Bu Memlekette Gazeteci Olmak

Günler önce sanata, çevreye ve gündeme dair yazılar yazmaya başladığım bu dergide yalnızca gördüklerimi, yaşadıklarımı ve fikirlerimi aktarmaktan başka bir faaliyetim yok. Her ne kadar “Sen insanlara sadece enstrüman çalmayı öğret. Ama asla fikirlerini değil…” diyerek bir de üzerine farklı cümleler kurup edepsizlik eden, terbiyesizlik yapan olsa da…

Gazeteci olmaktan bahsetmişken;
Bazıları vardır ve sadece överler.
Yere göğe sığdıramazlar.
Yöneticilerin yaptıkları hataların, yanlışların, hukuksuzlukların, ayıpların farkında olsalar da vurdumduymaz rolünü başarılı bir şekilde üstlenirler. Yalakalıklarından en ufak bir taviz dahi vermezler. Ne gibi menfaatler beklediklerini pek kestiremesek de, sonunda hayatlarının en rahat noktalarında kendisi gibi düşünmeyenleri lanetlerler, hedef gösterirler. Hakaretler yağdırırlar. Ne hainliklerini bırakırlar ne de şerefsizliklerini. Bir de çıkarlar adil olmaktan söz ederler. Gazeteci olduklarını zannederler…

Bir de öyle ADAM’lar vardır ki,

Hukuku, adaleti ararlar. Günü geldiğinde vicdanlarıyla nasıl yüzleşebileceklerinin hesaplarını yaparak hareket ederler. Hayatlarının her döneminde zindanlara düşebileceklerinin, kim bilir belki de katledileceklerinin ihtimalini de düşünürler. Onurlarıyla yaşarlar. Çıkarılan fermandan zerre kadar korkuları yoktur. Başlarına gelen bu felaketler de korkmadıklarındandır. Geçtiğimiz günlerde önceden kararları belli olan ve gelen talimatlar üzerine gerçekleşen tutuklamalar bunun en güzel örneği olarak gösterilebilir. Bir de zalimleşenlerin unuttukları tarih vardır. Tutuklanan Can Dündar ve Erdem Gül için “Casus” diye bahsedilmeyecek. Fakat bu cesur insanları parmaklıklar ardına gönderenler için ne yazacağı aşikardır diyebilirim.

Nasıl kardeş olacağız ? Birbirimize Nasıl Sarılacağız ?

Sürekli olarak terörist ve hain olmakla itham ettikleri, hedef yaptıkları insanlar öldürülünce
“Bu saldırı hepimize yapılmıştır.” demeyi marifet sayan zavallılar bir yana hepinizin de bildiği gibi dün yine cinayetler işlendi. Bir polis memurumuzu ve bir baro başkanımızı yitirdik. Bu toprağın insanlarını…

Kim bilir belki de, günün birinde aynı ortamda husumete değil de, dostluğa içecekleri ortam olmasını ümit etmişken…

Ama zordur bu rüzgarın esmesi…

Senden olmayan biri ölünce, senin gibi düşünmeyen biri öldürülünce “Oh” dememesini başardığın gün her şey gelişmeye başlar. Nefret kayıplara karışır ve sevgi tohumlarını yeşermiş bulursun zaman geçtikçe…

Şimdilik bu kadar…

Nefreti yok edin, sevgiyle kalın…

merhaba dünya

Merhaba Dünya

Merhaba dünya! İnsanın hayatı boyunca her adımında belirleyici, şekillendirici bir etkisi olan içine doğduğu coğrafyayı seçme hakkının olmaması eskiden beri kanıksanmış bir adaletsizlik gibi gelirdi bana hep. Çünkü sonradan alınan kararlarla başka coğrafyalarda yaşama şansı söz konusu olsa bile içinde yetişilen toplum, vatandaşı olunan devlet, birey üzerinde silinmesi neredeyse imkânsız izler bırakıp onu ölümüne kadar kovalar. En kötüsü de bunu engelleme şansının bulunmamasının yanında, bu izleri tam anlamıyla silmenin nerdeyse mümkün olmayışıdır. Bunları düşünürken, benim dünyayla, içine doğduğum ülkeyle tanışmam geldi aklıma. Çocuk aklımla tam algılayamadığım ama şu an düşüncelerimin üzerinde büyük bir etkisi olduğunu düşündüğüm o birey olma dönemi, bir toplumun parçası olma süreci.

Merhaba dünya! 24 Ocak 1993

İçeride darbe sonrası emekleyen, dış dünyada sona yaklaşmış bir soğuk savaş düzeninin içine doğan bir jenerasyonun son üyelerinden biri olarak geldim dünyaya. Dünya’yı ikiye bölen o malum duvar yıkılmadan birkaç ay önce sadece. Çocukluğuma dair ilk anım bile içine doğduğum ülkenin silinmez izlerinin ben de ne kadar yoğun olacağının açık bir göstergesi aslında, şimdi anlıyorum. Çocukluğumdan gözümün önüne gelen ilk gün, şaşırtıcı belki ama 24 Ocak 1993, soğuk bir pazar sabahı… Mutfakta divana çöküp yüzünü elleriyle kapatarak oturan, gözlerinden yaşlar süzülen babamı hatırlıyorum. Nasıl unutur bir çocuk ilk defa ağlarken gördüğü babasının yüzünü.

Ülkenin alnına sürdüğü leke!

Annem, zorlanarak attığı adımlarla bir sandalyeye zor ulaşmıştı. Televizyonda patlayan bir bombadan, ölen bir yazardan bahsediyordu spiker. Tek düşündüğüm (daha doğrusu tek hatırladığım), ölen kişinin bir şekilde, bir yerlerden yakınımız olduğu fikriydi. Evdeki matem havasını başka türlü anlamlandıramıyordum. O güne dair son hatırladığım ise aslında şimdi bakınca daha da korkunç. 4 yaşından biraz daha küçük aklımla bile bombanın patladığı yerin kısa süre sonra tazyikli suyla yıkanıp, temizlenmesinin mantıksızlığını görebiliyordum. Bunun, delillerin karatılma çabası, bir babanın, eşin, evladın ölümünün ülkenin alnına sürdüğü lekenin, itfaiye hortumuyla “arıtılması” için yapılan bir iş olduğu yıllar geçene kadar aklıma hiç gelmemişti.

Uğur Mumcu ne zaman öldürüldü

Bana böyle merhaba diyen ülkem sonraki süreçte de “çizgisini” hiç bozmadı. Merhaba dünya! Susurluk’ta gerçekleşen bir trafik kazası yüzünden -ki her gün onlarca kaza haberi duyuyorduk, aslında sıradan olmalıydı ama değildi- geceleri ışıkları açıp kapatmaya, balkonda tencereleri birbirine vurmaya başlamıştık. Neredeyse yirmi yıl sonra, Haziran Hareketini (Gezi olayları) izleyen süreçte aynı şekilde tepkisini ifade eden yığınlar, bana aslında bir arpa boyu yol almadığımızın sembolik bir işareti gibi geldi hep. Çocuk bulunan her balkona baktığımda kendimi gördüm. Benim gibi birisi daha ülkesiyle tanışıyordu. Yazık daha neleri görüp anlaması, anlamlandırması gerekecekti. İşi çok zordu…

Sincan’da sokaklarda tanklar vardı!

Bunun üzerinden çok geçmeden, Beşiktaş’ta misafir olarak kaldığım zemin kattaki bir evin penceresinin önünden bir grup adamın yürüdüğünü hatırlıyorum. Annemi bir korku sardı. Yürüyenler “irticacılardı”. Kim oldukları hakkında bir fikrim yoktu ama iyi insanlar olmadıkları evdeki korkudan belliydi. Hemen kapatılan perdenin arasından görebildiğim kadarıyla sakallı, sarıklı, genelde siyah ve üzerlerine bol kıyafetler giyen adamlardı. Bu da bir fikir vermiyordu ama iyi olmadıklarına nerdeyse emindim. Hemen ardından, ben daha irticacıların kim olduğunu çözemeden ve tam biz Avrupa Birliği diye bir şeye üye olmak üzereyken (Tansu Çiller çok yakında olacağımızı söylüyordu televizyonlarda) tankları gördüm.

İzmir’in küçük bir ilçesindeki evimize çok uzakta, Sincan’da sokaklarda tanklar vardı. Ben “keşke bizim evin önünden de geçseler de görebilsem” diye içimden geçirirken evdeki korkuyu fark ettim. Bana göre yine bizimle alakası olmayan bir olay yine bizim evde “sıkıntıya” yol açıyordu. Babam, “biz ordudan çok çektik, sorun ne olursa olsun asker olmadan çözülmeli” diyordu biraz daha kararsız gibi görünen anneme.

İyi olmayan adamlar

İyi olmayan adamlar listesine ordu da eklenmişti (polis zaten nedenini anlamadığım bir şekilde listenin demirbaşıydı). Sebeplerini anlamamakla beraber kimin iyi kimin kötü olduğunu öğrenmeye çalışıyordum hala. Ülkemle tanışma, üyesi olduğum toplumla kaynaşma sürecim devam ediyordu yani…

Ankara’da patlayan o ilk bomba

Merhaba dünya! 1999 yılında bizim evde hep şarkıları dinlenen, (Şafak Türküsü çocukluk favorimdi nedendir bilmem) bir şarkıcıya, Ahmet Kaya’ya çatal fırlatılmıştı ve sanırım suçu Kürt olması ya da Kürtçe konuşmasıydı. Çatal bir bomba kadar kötü değildi tabi, en azından öldürmüyordu ama bizim evi kaygılandırmaya yetti. Bizimkilere göre, ülke hiç iyiye gitmiyordu. Ben ise kim olduğunu bilmediğim Kürtleri (evet, belki de İzmir’in görece izole bir ilçesinde yaşamamdan dolayı hiç Kürt arkadaşım ya da tanıdığım yoktu), “kötü olmayan adamlar” listeme eklemiştim. Aynı yılın Ekim ayında, yine babamı üzen bir bomba patlamıştı ve yine bir yazar ölmüştü. Listelerim artık kafa karıştıran bir hal almıştı.

Uğur Mumcu ve Ahmet Taner Kışlalı gibi…

Artık ölenin yakınımız olmadığını bilecek yaştaydım ve o yaşta bile bu olayı 1993’te soğuk bir kış günü Ankara’da patlayan o “ilk” bombaya bağlayabiliyordum. Benzeri ölümler birbirini izledi. Herkes derin devlet diye bir şeyden bahsediyordu ama Uğur Mumcu ve Ahmet Taner Kışlalı gibi, Gaffar Okkan ve Necip Hablemitoğlu da öldürülmüş ve tanımadığımız halde “bizim evi” üzen ölümler listesine eklenmişti. Bugün dönüp baktığımda, ülkemin benden önceki yakın siyasi tarihini okuduğumda bu ölümlerin çok eskilere dayanan bir listenin benim bildiğim kısmı olduğunu anlıyorum. En acısı da, henüz listenin sonlarına yaklaşmışız gibi durmuyor, bunu da bir süredir net olarak görüyorum. Büyük bir heyecanla girdiğimiz Milenyum da takvim yaprakları hariç pek bir şeyi değiştirmedi. Hâlbuki her şey değişecek gibi bir hava vardı etrafta…

Toplumunu sevme, devletine güvenme güdüsü

Bu yazıyı bugüne kadar uzatıp, yukarıdaki gibi bu toplumun önemli kesimini öleni fiziki olarak tanımamasına rağmen ölümüyle üzen (ve bir kesimi, büyüdükçe gördüğüm üzere sevindiren) onlarca daha isim sayabilirim. Daha öncesine gidip, sizi daha fazla isme de boğabilirim. Aynı şekilde, konuyu daha birkaç gün önce haince katledilen Tahir Elçi’ye bağlayıp, kendisinin son olmasını dileyebilirim (Eminim kendisi de bunu çok isterdi). Ancak amacım bunlar değil. Bunun son olmasını dilemek zaten insan olan herkesin vereceği tepki. Asıl önemlisi ise, seçim yapma şansına sahip olmadan, içine doğduğum toplumun bende yarattığı travmaların ve izlerin bu yöndeki inancımı tamamen silmiş olması.

Sizin hangi ölümlere üzülüp/sevindiğiniz değil mesele. Gerçek sorun, bu ölümlerin çocuklarınızdaki, toplumunu sevme, devletine güvenme güdüsünü yok etmesi. Ne zaman televizyonda bir devlet yetkilisi “bu saldırının failleri mutlaka adalete teslim edilecektir” benzeri bir cümle kursa, hiç düşünmeden o olayı da faili meçhuller listeme eklerim. Çünkü bu cümle benim için “faili/failleri biliyoruz ama ölenin ölmesi işimize geldiğinden bu soruşturmayla hiç uğraşmayacağız” anlamına gelmektedir ve bu, o an devleti yönetene göre değişmez. Çünkü bu, devletin bir kendini koruma refleksi halini almıştır çoktan. Gariptir, kimse gerçekten yadırgamaz aslında…

Can Donduran

merhaba dünya…

80 darbesinin ezdiği kuşağın yetiştirdiği, Özal’ın hazırladığı neo-liberal Türkiye’de büyüyen bizleri apolitik olmakla suçladı hep birçoğunuz. Çok az kişi bunun siyasi bir konumlanma, aslında bir pasif direniş olabileceğini farkına vardı. Öyle bir ülkeyle tanıştırdınız ki bizleri, bir şeyleri değiştirebilmek için siyasi bir pozisyon almamızın nafile bir çaba olacağı umutsuzluğunu daha okul sıralarında içten içe kabullenmiştik aslında. Bugün birer anı gibi anlatılan, “memleketi kurtarmak” isteyen “karşıt görüşlü” gençlerin birbirini sokaklarda dövüp öldürdüğü hikâyeleri, devletin bu çarpık mücadelenin bitmesine uğraşması gerekirken açıkça “taraf” tuttuğu günler, çocuklarınızın içindeki umutları o kadar derine gömdü ki ülke gençliği istisnai bazı hareketlenmeler dışında aşağı yukarı otuz beş senedir neredeyse tepkisiz. (Amacı aynı olan gençlerin birbirine öldüresiye düşman olması ne kadar da saçma değil mi buradan bakınca?)

İnsaniyet sahibi olmak kafidir!

Ne olur öldürmeyin artık! Yalvarırım kim olursa olsun sizi üzmeyen hatta dilim varmıyor ama sevindiren ölümler olmasın bu ülkede. Kimse düşündüğü ya da düşündüğünü özgürce ifade ettiği için “adalete(!) teslim edilmesin. Durdurun bu döngüyü! Haksız bir şekilde tutuklanan bir yazarı, gazeteciyi savununca onun bütün düşüncelerini paylaştığınızı düşünmez kimse. Bombayla öldürülüp, cinayeti devlet tarafından karartılan bir yazar adına adalet istemek için onun kitaplarını okumanız bile gerekmez. İnsaniyet sahibi olmak kâfidir! Tarafınız ne olursa olsun bir kere, size göre “sizden olmayan” için adalet isteyip sonunda başarırsanız daha aydınlık, daha umutlu, gelecekten beklentisi olan evlatlar yetiştirebilirsiniz. Yukarıda saydığım/sayamadığım ölümlerden birine bile “oh olsun” ya da “bana ne” dediyseniz çocuğunuza insanlık adına ne verebilirsiniz ki! Ne olur bunları söylemeyin!

Tükenmişliğin karanlığı…

Merhaba dünya! Benim birey olarak tek başıma bunları düşünmem toplum adına kötü bir sonuç çıkarmaya yetmez belki. Ama düşünün, ne olur canlandırın kafanızda koca bir jenerasyonu hatta öncesindeki ikisini de bu güvensizlik ve umutsuzlukla yetiştirdiğinizi. Anadolu’nun üzerindeki karaltı, kara bulutların değil, bu umutsuzluğun, çaresizliğin, tükenmişliğin karanlığıdır aslında.

Bulutları bir rüzgâr yeter dağıtmaya ama ölümlerle bölünmüş bir toplumu birleştirebilecek bir kudret ne yazık ki yoktur.

Benim hikâyemin özetini okudunuz işte. Buna kendinizinkini de ekleyin ve düşünün lütfen. Hepinize sesleniyorum: Çocuklarınızı üzüntü veren ölümlerin seçildiği evlerde büyütmeyin! Biri tutuklandığından sebebinden önce yapılanın hukuka uygunluğunu sorgulayan çocuklar olmalarını sağlayın, büyüdükçe anlarlar!

Hepinize yalvarıyorum!

Merhaba dünya!Bu coğrafyanın size dayattığı sözde hayatın gerçeklerine aldanmayın! Kendi devletinin polisine, askerine güvenmeyen, olanı biteni anlamak için iyiler ve kötüleri listelemesi gereken çocuklar büyütmek zorunda kalmayın! Bunu kabullenmeyin!

Daha çocuk yaşta,  kendilerini yaşadıkları ülkeden umudu kesmeye mahkûm hisseden bireyler yetiştirmeyin!

Cem İraz’ın yazıları için tıklayınız!

Herkes Dergisi Resmi Facebook Sayfası

Herkesin Dergisi

Lambalı Dede

Çocuklar görmeye uzaydan başlarlar. Çocukların uzayı her gecedir. Yıldırımlar ve bulutlar uzaya dairdir. Gizli olan her şey ordadır. Bir gün bana bunun böyle olmadığını öğretecek birilerini tanıdım. Çocuktum ve herkes uzun boyluydu. Onlar uzun boyluydu. Benden çok şey bilen herkesi tanıyordum. Arabalar geçiyordu, ben arabalara bakıyordum. Onların hepsini uzayda yapmışlardı. Uykum gelince annemi dinliyordum. Dua ediyordum. Sonra öğrendim ki dua etmek pek bir işe yaramıyor . Hayat sağır bir şey, ona bağarıyorum beni duymuyor. Babam maça bakardı. Benim başım dönerdi. İşte o zaman öğrendim yürümeyi. Yürümek tay tay durduğumdan sonra yaptığım şey değildi sanki. Herkes çok haklıydı, bunu öğrendim hayattan. Biraz kahramandılar ama şimdi yorulmuşlar galiba. Ben kahraman değildim. Ne yazık ki değildim. Üstelik haklı olduğum pek konu da yoktu. Ders çalışmadığım için derslerim kötüydü. Çocuklar görmeye uzaydan başlarlar. Yuvarlanan bir konserve kutusuna benziyordum, şişmandım, çilliydim. Sonra hepsi geçti. Büyüyünce geçiyor. İnsanın başka dertleri oluyor işte o zaman da. Kitapları seviyordum. Aslında ilk başta hiç sevmiyordum, sayfalar kocamandı. Yazılar küçücüktü. Bir gün köydeydik. Kimse kalmamıştı yanımda. Herkes gitmişti. Ben dedemle yonca gübreliyor, Gülay ablayla keçileri güdüyordum ara sıra ama hiçbir şey yapmıyordum çoğu zaman. Yazdı. Yukarki evlere çıktım tek başıma, divanın üzerinde bir kitap vardı. Kitabın ilk on sayfası yoktu. Pek canım istemiyordu okumak. Orda oynayacak, oyalanacak başka bir şey aradım. Kitabın kendisinden başka bana bakan bir şey yoktu. Sayfalar ve yazıların küçücük olduğunu gördüm bir kez daha. Divana uzandım yüz üstü . Yakaladım sayfaları eksik kitabı. Dışarısı çok sıcaktı. Dışarı çıksam beynim su olup akardı. Okudum. Üç cümle sonra bir çocuğu tepeden izliyordum . Çocuk kaçıyordu oradan oraya. Gemiler, limanlar, tren istasyonları. Tanımadığı insanlar. Hem korkuyor, hem okuyordum. Kendimi çocuğun yerine koyuyordum galiba. Hayatım çok kısaydı ve çok bağlıydım olduğum köye, gidemezdim. Hem dedem bulursa fena döverdi beni. O gün kaçmak istedim. Ama sadece istemek, ötesi yoktu. Cesur değildim o çocuk kadar. Gerçi o çocuk savaştan kaçıyordu. Biz barış içindeydik. Babaannemi, dedemi aslına bakarsanız seviyordum da. Çocuklar görmeye uzaydan başlarlar. Öyle yazıyordu kitapta ne demek anlamadım. Uzayı düşündüm sadece, tozsuz bir yerdi, hiç soğuk değildi. Geceleri o çocuğun yerine koymaya devam ettim kendimi. Kıyaslıyordum sürekli kendimi onunla. Aslında ben de iyi biriydim. Tamam biraz salaktım ama bunu zamanla yenebilirdim. Sonra o kopuk onbeş sayfada ne yazdığını merak ettim. Hem kim koparmıştı, belki babannem soba tutuşturmuştu. Sonra o on beş sayfayı ve kitabın kapağını hayal ettim. Kitabın adı kaçaktı. Yazarın adı ise benim adım. Kimseye o kitaptan bahsetmedim. O günden sonra nerde ne kadar yazar, nerde ne kadar kitap gördüysem hep baktım, okudum. Lambalı dede varmış dere boyunda. Babaannem yaramazlık yaparsam seni ona veririm diyordu. O kayıp onbeş sayfayı koparan kişiyi bulmuş oldum böylelikle. Lambalı dede çocukları ne yapıyor diye sorduğumda zenginlere satıyor demişti. Eğer böyle olmasaydım bu işime gelirdi ama salak olan bir çocuğu hiçbir zenginin isteyeceğini sanmıyordum. Lambalı dedeyle konuşmaya karar verdim. Bir gece babaannem ve dedem uyuyunca avluya çıktım. Pijamalarımın paçaları çeşmeden yere sızan suda çamur oldu, çok korktum. Paçalarımı yıkayamazdım. O gece dere boyuna inecektim çünkü adı üstünde Lambalı dede gece geliyordu dere boyuna. Şimşirlerden ve avlulardan, cinlerden ve köpeklerden ürksem de dere boyuna yürüdüm o gece. Lambalı dede ordaydı. Kayalıkların üzerine oturmuş dereye bakıyordu. Ay bir lamba gibiydi. O yüzden lambası yok bu gece herhalde, dedim. O zamanlar lambalar gaz yağıyla, fitillerle yanıyordu. Gaz pahalı bir şeydir galiba. Lambalı dedenin yanına gittim. İyi geceler lambalı dede, dedim, galiba beni görmedi, bende korktuğum ve onu korkutmamak için uzaktan seslenmiştim zaten. Kim var orda be! Öyyyt, öyyt!!!! deyip eline bir taş aldı. -Lambalı dede! Lambalı dede!!! Benim! dedim. Sen kimsin be ? dedi. Ödümü kopardın keranacı. Ne ararsın bu saatte dereboyunda. Kızan başına, anacağın babacığın yok mu senin? Lambalı dede ben seni aramaya geldim, dedim. Sen kimsin beya? dedi. Beni tanımazsın, dedim, ben bu sene istanbul’dan yeni geldim. Ben tanırım, dedi, söyle bakayım sen kimin kızanısın? Babamın adını söyledim. Ama, dedim, babam da İstanbul’da tanımazsın onu. Sen kimin yanında kalıyorsun burda? dedi. Dedemin, dedim. Söyle bakem dedenin adı ne bana?. Söyledim. Hü be! dedi. Kızan başına hiç mi korkmazsın buralara tek başına gelmeye! Korkuyorum, dedim. ama gelmem lazımdı. Kitabın ilk onbeş sayfasını bulmam lazım. Söyle bakayım hangi kitapmış o ? Onu sen biliyorsun, dedim Lambalı dedeye. Ona kendi hayallerimden bahsedemezdim. Sonuçta daha yeni tanışıyorduk. Lambalı dede konuyla alakası olmadığı halde bana yaşımı sordu. Anlaşılan kitaptan bahsetmemek için konuyu değiştiriyordu. Lambalı dedeye kitabın ilk onbeş sayfasını ne yaptığını sordum ısrarla. Bana kitaptan haberi olmadığını, hatta hayatında hiç kitap okumadığını söyledi. Onunla o saatte tartışmak olmayacaktı. Eve döndüm. Ve o gün o olaydan sonra yazar olmaya karar verdim iyice. 2 Çok sonraları Lambalı dedeyle kahvelerde karşılaştık. Hep sobanın yanında oturuyordu. Ona oralet ısmarlıyordum. O da geçmiş günlerden bahsedip beni utandırmıyordu. İlk kitabım çıkınca Lambalı dede gelmişti aklıma. Bir cenaze nedeniyle köydeydi. Yine kahveye girdim. Lambalı dede sobanın yanında oturmuş tavandaki televizyona bakıyordu. Yanına gidip oturdum. Bir oralet birde açık çay söyledim. Haberleri izliyordu. Gelen geçen Lambalı dedeye laf atıyordu, o da onları savuşturuyordu bastonuyla. Seksen yaşının üstündeydi ve hala yalnızdı, ailesi bir yangında ölmüş diyorlar. Lambalı dedeye ”Çocuklar görmeye uzaydan başlarlar” dedim, gülümsedi. Bi koşu eve gidip bir kitap kaptım. İçine de ”Lambalı dedeye nice ömürler.” yazdım. Kitabı ona verdim. Bu ne? dedi. Kitap, dedim. Ha buldun mu yoksa? Dedi. Buldum Lambalı dede, dedim alçak sesle. Kıskıs güldü. İyi bir daha kaybetmezsin o zaman! Deyip kitabı koltuğumun altına sıkıştırdı. Ne dediğini biliyor muydu bilmiyorum ama o günden sonra yeniden yazmaya başladım. Şimdi lambalı dedenin öldüğünü bildiğim için kendimi geçmişimle ürkütüyorum çalışırken, böylelikle yazmak daha kolay oluyor.

Can Dündar, Tahir Elçi, Devlet ve Terör

 

savunma

Yeni meydanlar açılmış uzaktaki şehrimde
ben içeri düştüğümden beri.
Ve bizim hane halkı
bilmediğim bir sokakta
görmediğim bir evde oturuyor.

……………………….

Tahir ELÇİ tutuklanmamıştı; Can Dündar tutuklandı. Tahir Elçi bugün öldürüldü; Can DÜNDAR yaşıyor.

Daha önce Tahir ELÇİ hakkında yakalama kararı verildiğinde şöyle yazmışız:

“TAHİR ELÇİ VAKASI
Tarihteki yerini alacak vakadır. Yalnızca bir baro başkanı hakkında yakalama kararı verilmesi yönüyle değil; ayrıca ve aslen Türk yargısını ve politikasını şekillendiren sosyal ve tarihsel unsurların gün yüzüne en belirgin olarak çıktığı bir vaka olması yönüyle de bu vaka tarihteki yerini alacaktır.

Meselenin ilk ayağı, irdelenmemesi halinde ikinci ve asıl olan ayağını kavrayabilmenin imkansız olması nedeniyle irdelenmesi gereken baro başkanı hakkında yakalama kararı verilmesidir.

Teknik detaylara girmeksizin ele alırsak olay gününden itibaren bir baro başkanını hakkında yakalama kararı verilmesi mevzuunun usul ve esas yönünden iki açıdan ele alındığını görmekte olduğumuzu belirtmek gerekir.
Bunlardan ilki meseleyi “Bir baro başkanının kaçma şüphesi olamaz.” argümanı etrafında şekillenen usule ilişkin ele alma şeklidir. Diğer meseleyi ele alma şekli ise “PKK bir terör örgütü değildir.” sözünün ileri sürdüğü tezi gerçeklikte bir temele oturtma/ma biçimine bürünen ele alma şeklidir.

Şüphesiz, işlem usule aykırıdır. Asıl ve toplumsal sorunumuzun tam olarak kendini gösterdiği nokta da işte tam olarak budur. Usule aykırı bir işlem üzerine, dahası bu işlemin yargı erkinin kolları vasıtasıyla gerçekleştirilmesinin üzerine esasa ilişkin olarak değerlendirme yapılması dahi başlı başına masumiyet karinesine aykırıdır. Zira yasak bir yolda doğru adımlarla yürümek asla hedefe ulaştırmaz. Bu yüzdendir ki usul esastan önce gelir. Bu gerçekliğe rağmen esasa ilişkin Tahir ELÇİ’nin eylemini olumlamak şeklinde olsun veya olmasın, her ne yönde değerlendirme yapılırsa yapılsın bu daha o anda, eylemi mahkemece ve mahkeme olarak yargılamaktan başka bir işlev görmemektedir.

Vakanın Türk yargısını ve politikasını şekillendiren sosyal ve tarihsel unsurların gün yüzüne çıkması yönü bu iki ele alma şeklinin mesele karşısında ülkenin hukukçuları tarafından kullanılış biçimine bağlıdır.

Gerek sosyal medyada gerek yüzyüze diyaloglarda görülmektedir ki birçok hukukçu meseleyi esastan değerlendirmekte ve kimisi zıt fikir kimisi ise eylemin suç olmadığına ilişkin değerlendirmelerini beyan etmektedir. Oysa ki şu anda eylemin esasına değil; yargılamanın sıhhatine ilişkin bir işlem tesis edilmiştir. İşlemi bu yönüyle değerlendirmek yeterli ve hatta zorunluyken; eylemi esastan değerlendirmek; usule ilişkin işlemlerin değil esasın değerlendirildiği gözlemi nedeniyle yargı erkini keyfiliklerine alet etmek isteyenlerce usule aykırılıkların olumsuz yöntemle meşrulaştırılması sonucunu doğurmaktadır. Zira devlet ve onun bir parçası yargı sürekli olarak denetlenmelidir. Bu yüzdendir ki hukuk devleti denetimin en etkin biçimde gerçekleştirildiği bir devlet tarzıdır.

En başta hukukçuların, kendi okudukları ve yazdıkları kitaplarda yer alan, meclisin yasalarla düzenlediği ilkeleri, kuralları ve bakış açısını, hukuk nosyonunu koruması lazım gelir. Hukukçuların dahi meselenin esasına doğrudan, tabiri caizse balıklama atladığı bir ortamda; hiçbir şey üretemeyiz. Ancak ve ancak aynı çöplükte farklı çöpler bulmaktan ileri gidemeyiz.

Bu resim; bizlere şunu tekrar ve sert bir şekilde hatırlatmıştır ki; bir ülkenin insanı nasıl olursa avukatı, hakimi, savcısı, milletvekili, mühendisi, doktoru, çöpçüsü, inşaat işçisi de onun kodlarını taşır.

Bir ülkenin avukatı meselelere hangi bakış açısıyla ve ne şekilde yaklaşabilme kabiliyeti ve kapasitesine sahipse o ülkenin bireye yansıyan yönüyle uygulanan hukuku da o kabiliyet ve kapasiteye sahiptir.

Mesele, tarihteki yerini almıştır ve zihniyetimizi değiştirmezsek tarih bizi karanlık sayfalarına gömecektir.

Av.S.Deniz Çelikkaya”

Evet, bugün Tahir ELÇİ öldürüldü. Soruşturma dahi açılmasını gerektirmeyen bir sözü nedeniyle hedef gösterildi, usuli işlemler modern işkence olarak kullanıldı ve hukukla olan bağı kesilerek ruhuna şiddet uygulandı, son olarak da bugün sokakta vurularak öldürüldü.

Can DÜNDAR, bugün yaşıyor. Soruşturma dahi açılmasını gerektirmeyen bir haberi nedeniyle hedef gösterildi, usulü işlemler modern işkence olarak kullanıldı ve hukukla olan bağı kesilerek ruhuna şiddet uygulandı. Ne var ki o tutuklandı.

Bu iki vaka aslında bizlere meselenin çok daha temelde ve artık sökülüp atılmayı bekleyen bir mikrop olduğunu gösteriyor: Terör Suçları

Devletin kişiliğine yönelik her türlü suç tanımı hukukun dışında, hukuka ait olmayan; legalize edilmek amacıyla hukukun maddesine monte edilen ayrıksı otlardan başka bir şey değildir.

Eylemsel anlamda terör doğada mevcut olan bir suç olmadığı gibi; tarihsel ve sosyal gelişimin bu suçun tanımlanması gerektiğirdiğini ileri sürmek de olanaklı değildir. Zira, terör suçları insanlık tarihi boyunca o veya bu şekilde tanımlanmış ve infaza tabi tutulmuştur.

Terör suçları, Hamilton’ın “Ahlak bozucu hizip nefesinin adalet kaynaklarını zehirleyebilmesinin en olası bulunduğu yasama organı üzerinde dürüst bir yargı denetimin gerekliliği aşikardır.” iddasında doğru olarak ifade ettiği şekliyle yasama organının siyasi tanımının yaptırıma bağlandığı suçlardır. Esasen öldürme eylemi, siyasi yapının çekince derecesine göre şiddeti artan şekilde farklı yaptırımlara tabi kılınmaktadır.

‘Terör’ize sonuçlara yol açan eylemleri cezalandırmanın tek ve yegane yolu bu maddi eylemleri suni olarak başkaca bir tanımla ‘Terör’ olarak sınıflandırmak değildir. Anılan öldürme eyleminin devletin devamlılığına bir saldırı olarak gerçekleştirilmesi halinde bu, suçun ağırlaştırıcı nedeni kabul edilebilir. Eylemin ve saikin türü gözetilerek ağırlaştırıcı halin yaptırımları farklı şiddetlerle donatılabilir.

Ancak, bir eylemi siyasi yapıya hakim olanların veya devlet hafızasının ve geleneğinin refleksleriyle değerlendirmesine ve farklı sonuçlarla kategorize ederek, kağıtlara yazdırmak suretiyle legalize etmesine izin vermek çok tehlikelidir.

Bu durum, yukarıdaki her iki örnekte görüldüğü üzere, kişilerin ayağının altından bir anda sehpanın çekilmesine sebep olabilmektedir. O sehpadır ki hukuki güvenlik hakkıdır; siyasi yapıya hakim olanların ve devletin geleneğinin insafına bırakılmış olacaktır.

Başta hukukçular olmak üzere, aklı selim her bireyin “ama”lı cümle kurmadan, mağdurun kimliğini gözleri kapalı değerlendirerek olguya yoğunlaşıp temellerini irdelemesi; artık çöpe atılması gereken, yaptırımı olan yazıları sistemden söküp atmak için çabalaması, seslerini çıkarması, rahatsızlığını haykırması gerekmektedir.
Aksi halde, düştüğümüz bu karanlık çukurdan çıkabilmemiz mümkün değildir.

Türkiye - Rusya - İran ilişkisi

Türkiye – Rusya – İran Üçgeni

Orta Asya ve Orta Doğu’da etkin bir rol oynamak isteyen üç devletin de zaman zaman ortak çıkarları ve aralarında mücadeleler uzun süre devam etti. 2015 itibari ile hala da devam ediyor. 1. Dünya Savaşı ve sonrasında İran’da Rus etkisi hissedilmiştir. Özellikle Şah Rıza döneminde İngiliz ve Rus etkisi hissediliyordu. 2. Dünya Savaşı sonrasında İran üzerinde İngiliz ve Rus etkisi azalırken, deyim yerindeyse adeta bir ABD uydu ülkesi haline geldi. Türkiye – Rusya – İran Üçgeni incelenirken 2. Dünya Savaşı sonrasında ABD faktörü yok sayılamaz.

Şah Rıza’nın hocalara karşı sert tutumu ve onları medreseye kapatması, İran’da laik anlayışın yeşermesinin önündeki en büyük engel olmuştur. İran Devrimi’nde hem baskılar, hem de İran yönetiminin ABD yanlısı politikaları toplumda ABD’ye karşı büyük bir nefret oluşturdu. Bu nefret ilerleyen yıllarda İran’ın hem iç, hem dış politikasında belirleyici bir etken oldu. İran’da radikal görüşlerin güçlenmesinde ABD nefreti önemli bir faktördü. Tıpkı Orta Doğu’da İngiliz etkisine karşı oluşan nefretin bölge dinamiklerini etkilemesi gibi.

Orta Doğu’da Irak’ın ABD’den uzaklaşarak Rusya ve eski düşmanları İran ile yakınlaşmasının da sebebi toplumda son 20 yılda oluşan ABD düşmanlığı oldu. Orta Doğu’da İngilizlerin çekilmesinin en önemli sebeplerinden birisi İngilizlere karşı Orta Doğu halklarının direnç göstermesi ve İngiliz imajının zedelenmesiydi. Yakın zamanda Orta Doğu’da ABD’nin etki alanı zayıflayacak. Keza, Orta Doğu’da son zamanlarda gergin bir dönem yaşanmasının sebebi de dengelerin değişiyor olması.

Suriye’de Rusya’nın diretmesi, Irak’ta ibrenin Rusya’ya doğru dönmesiyle beraber Rusya – İran – Irak – Suriye dörtlüsü ile Türkiye çevrelenmiş oldu. Bu durum ileride Türkiye’nin ibrenin isteyerek veya istemeyerek Rusya’ya doğru dönmesine neden olacaktır. İbrenin Rusya’ya dönmemesi durumunda Türkiye’nin ekonomik açıdan daralma yaşaması ve Kürt Sorunu’nda elinin zayıflamasına neden olacaktır.

Türkiye - İran ilişkileri

Erdoğan ve Ruhani görüşmesi

İran’a karşı ambargonun kaldırılıyor olması, Batı ülkelerinin İran’a karşı bakış açısının değişmesi ile ilgili değil. Aksine, İran’ın Batı’ya karşı daha ılımlı olması gerektiği görüldüğü için ambargolar kaldırılıyor. Türkiye’nin ABD eksenli politikalarının kırılması ve dengeli bir Dış Politika izlemesi akılcı olan yol olarak beliriyor. İhraç ürünlerini çoğunlukla komşu ülkelerine satan Türkiye için güçlü bir çekim noktası oluştu. Türkiye’nin Rus uçağını düşürmesi sonrası Rusya’dan evvel NATO ile iletişime geçmesi Rus cephesinde tepkiye neden oldu. Rus cephesine göre, Türkiye’nin Rusya’dan evvel NATO ile iletişime geçmesi Putin’in Erdoğan ile ipleri koparmasının sebebi oldu.

NATO’nun ve dolayısıyla ABD’nin Türkiye’nin arkasında durmamasına OBAMA’nın bizi ilgilendirmiyor, Türkiye ile Rusya arasında bir mesele açıklaması sonrasında Türkiye açısından Dış Politika’da yeniden yapılanma döneminin başlangıcı olabilir. 1964’te Johnson Mektubu, Türkiye’nin ABD eksenli politikalardan uzaklaşmasına ve merkez-kaç politikası izlemesine neden oldu. Türkiye, bir kez daha Batı tarafından hayal kırıklığına uğratıldı ve yine çok kritik bir noktada yalnız bırakıldı. İlerleyen dönemde Türkiye’nin Rusya, İran ve Suriye’ye karşı direnci kırılacaktır.

Türkiye Rusya İran ilişkisi

Putin ve Ruhani görüşmesi

Bugün Türkiye ile Rusya’nın savaş eşiğinde olduğu dillendirilse de, kısa ve orta vadede Türkiye’nin ABD ekseninden Türkiye – Rusya – İran Üçgeni kurulmasına doğru Türkiye’nin gideceği söylenebilir. Bugün yaşanan gerginlik Türkiye’nin hayal kırıklığı ile ilişkilidir. İlerleyen dönemde birçok siyaset bilimcinin aksine Rusya ile savaş beklemiyorum. Aksine daha sıcak bakıyorum ve Rusya ile ilişkilerin hızlı bir şekilde düzeleceği kanısındayım. AK Parti’nin iktidarını devam ettirebilmesi için ekonomik kalkınma ve istikrar gerekli ve bunun için Rusya ile iyi ilişkiler geliştirmek Türkiye’nin neredeyse tek çaresi olarak masanın üzerinde duruyor.