Yazılar

Suçsuzum 9. Bölüm

Nazım Şahin‘in yazdığı Suçsuzum öykü dizisinin 9. bölümüdür. Suçsuzum öyküsünü anlayabilmek için önceki bölümleri de okumanız tavsiye ediliyor. Bir iftira sonucu cezaevine düşen Hüseyin’in kendisini aklama çabasını ve yaşadıklarını konu alıyor.

1. bölüm

2. bölüm

3. bölüm

4. bölüm

5. bölüm

6. bölüm

7. bölüm

8.bölüm

Suçsuzum

Hüseyin, gencin intiharından sonra içine kapanmıştı. Cezaevi hayatı yeterince bunaltıcı iken bir de yanı başlarında bu tarz bir olayın cereyan etmesi Hüseyin’ i iyiden iyiye strese sokmuştu. Bir yandan Duran’ ın iftirası bir yandan Safiye ve Dilara’ nın hasreti onu bunalıma sokmuştu. Koğuşta ölüm sessizliği vardı. Selim’ in de tahliye olmasıyla Hüseyin yalnız kalmıştı. Bazı geceler korkuyla uyanıyor, kabuslar görüyordu.

Haftalar geçiyordu. Günlerden çarşamba olmuş, kapalı görüş günü gelmişti. Hüseyin görüşe kimseyi beklemiyordu. O nedenle hazırlanmadı. Kadir Baba ve Mehmet hazırlanmıştı çoktan. Kadir Baba yıllardır görmediği hatta ilk kez göreceği kızına kavuşacaktı. Mehmet de ise farklı bir telaş vardı. Kimseye bir şey çaktırmıyordu ancak içi içine sığmıyordu. Hüseyin koca koğuşta yalnız kalmıştı. Gardiyan kapının mazgalını araladı.

“ Kadir, Mehmet hazırlanın kapalı görüşe gideceksiniz.” dedi.

Mehmet, kapının hemen yanı başına sandalyesini atmış bekliyordu.

“Hazırız, çıkabiliriz.” dedi.

Koğuş kapısı açıldı. Mehmet ve Kadir Baba görüş için ayrıldılar. Hüseyin kendisine bir demli çay koydu. Gazeteden bir makale okumaya koyulmuştu ki kapının mazgalı bir kez daha açıldı.

Avuıkat Görüşü

Gardiyan:

“ Hüseyin avukatın geldi. Çabuk hazırlan seni bekliyor. Hemen kıyafetlerini giy, bekliyorum seni.” dedi.

Hüseyin şaşırmıştı. Safiye, avukat için haftaya gelecek demişti ama hangi gün geleceğini söylememişti. Adeta bir rüzgar gibi çıktı merdivenleri. Hemen pantolon, gömlek giydi. Saçlarına şöyle bir çeki düzen verdi. Parfümünden sıkıp, cezaevi kimliğini de alarak koğuş kapısına yaklaştı. Kapıyı tıklatınca gardiyan yavaşça açıverdi. Güler yüzlü, genç gardiyan, Hüseyin’ i avukat görüşüne götürmeye gelmişti.

“ Hadi hayırlı olsun. İnşallah güzel haberler alırsın.” dedi.

Hüseyin:

“ Saol kardeşim inşallah.” dedi.

Koridorları birer birer geçtiler. Avukat görüşü için ayrılmış, cam bölmelerden oluşan hücreler vardı. Duvarlarda ses kaydı ve kamera kaydı yapıldığına dair bilgilendirme notları vardı. Kamera, avukat ve tutukluyu aynı kareye alacak şekilde ayarlanmıştı. Görüşme odasının kapısında başka bir gardiyan bekliyordu. Avukatına dahi idarenin görmediği, üzerinde “görüldü” mührü bulunmayan hiçbir yazılı belge veremiyordu. Küçücük bir not pusulası vermek dahi yasaktı. Gardiyan sandalyesini görüşme odasının kapısına atmış içeride konuşulanları açık kapıdan dinliyordu.

Avukat Savaş Bey

İşte Savaş bey gelmişti. Kendisi orta yaşlarda, gayet şık giyimli, saç sakal tıraşı olmuş, konuşması duruşu epey düzgün biriydi. Hüseyin, kendisini ilk kez görmüştü. Söze Savaş bey başladı.

“ Hüseyin bey öncelikle geçmiş olsun. Ben Savaş. Deneyimli bir avukatım. Eskiden ceza hakimliği yapmış daha sonra avukatlığa geçmiş bir kişiyim. Bu nedenle bana karşı rahat olabilirsiniz. Eşiniz bana geldiğinde çok üzgündü. Sizin suçsuz olduğunuza inancı tamdı. Anlatılanları dinleyince önce inandırıcı gelmedi. Fakat iddianame çıkınca, sizin emniyette verdiğiniz ifadelerle uyuştuğunu gördüm. Sizin bir iftiraya maruz kaldığınız apaçık ortada.” dedi.

Hüseyin:

“ Öncelikle hoş geldiniz. Malum burası cezaevi çok hoş bir ortam değil ama ne yapalım. Benim sizden ilk ve en önemli isteğim bana inanmanız. Biliyorum siz profesyonel bir avukatsınız. Fakat önce bana inanın istiyorum. Çünkü bana inanmayan biri beni savunamaz. İkinci husus ben emniyette ve savcılıkta verdiğim tüm ifadelerde uyuşturucu nedir bilmediğimi bir iftiraya maruz kaldığımı defaatle anlattım. Lakin kimse beni dinlemedi. Bugün iddianame ile ortaya çıkan şu durumda ise Duran isimli şahsın şikayeti ile tutuklandığım ortadadır. Benim anlam veremediğim konu neden Duran bana iftira attı? Bu komployu sahneye sürdü?”

Avukat Savaş:

“ Hüseyin bey aslında benim de bu konu ile ilgili size soracaklarım var. Ancak ondan önce eldeki verileri ve iddiaları sizle değerlendirelim. Hakkınızda emniyetten gelen raporlarda, Hts kayıtlarında herhangi bir uyuşturucu karteli ile temas etmediğiniz, evinizden alınan dijital meteryalde herhangi bir suç unsuru olmadığı, araçta bulunan uyuşturucu paketlerinde parmak izinize rastlanmadığı, ev aramasında herhangi bir suç unsuru olmadığı görülmekte. Hakkınızda sadece şikayet ve aracınızda bulunan uyuşturucu torbası var. Sizden kan ve idrar örneği alınacak. Uyuşturucu kullanıp kullanmadığınız araştırılacak. Mahkeme bu konu da müzekkere yazmış.”

Hüseyin:

“ Peki Savaş bey, belli ki bu uyuşturucu paketini Duran koymuş ve ardından ihbar etmiş. Bu adama bir şey yapılmayacak mı? Hayatımı çaldı bu adam benim.”

Avukat Savaş:

“ Hüseyin bey biliyorum bana söylemesi kolay ama sakin ol. O sonraki iş. Önce beraatini alalım daha sonra onunla ilgileceğiz. Hatta hatta tazminatlarla onun kirli donuna varıncaya kadar alacağız. Şimdi biz kendimizi aklamaya bakalım. Seni çok öfkeli gördüm. Haklısın ancak yapacak bir şey yok. Zaten iki hafta sonraya mahkeme duruşma günü vermiş. Sen hemen savunma için çalışmaya başla. Bana bittikten sonra faks çek. Eğer mahkemeye getirilirsen orada konuşuruz yok SEGBİS ten bağlanırsan en azından savunma konusunda birlikte hareket ederiz. Senden ricam sen bana bırak. Çok her şeye müdahale etme. Bana güven! ben, senin savunmanı yapacağım.” dedi.

Hüseyin SEGBİS’i ilk defa duymuştu. Ne olduğunu ise yaşayarak öğrenecekti. SEGBİS( Ses ve Görüntü Bilişim Sistemi ) uzaktan duruşmaya katılmak veya ifade vermek üzerine kurulmuş dijital bir sistemdi.

Hüseyin’in aslında söylemek haykırmak istediği o kadar çok şey vardı ki ancak Savaş Beyin emniyet veren havası Hüseyin’i rahatlatmıştı.

Hüseyin:

“ Anladım Savaş bey. Size güveniyorum. Eşim, sizi seçmişse muhakkak bir bildiği vardır. Bunca yolu geldiniz ayağınıza sağlık.”

İlk Duruşmada Seni Buradan Çıkaracağım

Avukat Savaş:

“ Ne demek! bu benim görevim. Her ne kadar profesyonel olsam da inanmadığım, benim kariyerimi lekeleyecek davaları almam. Eşinize ve size inandım. Ben ayrılmak zorundayım. Başka bir müvekkilime daha uğrayacağım. Kendine iyi bak. Şunu da söyleyeyim bir aksilik olmazsa- kesin demiyorum yalnız onu söyleyeyim-, ilk duruşma da seni buradan çıkarırım. Elimden geleni yapacağım.”

Hüseyin:

“ İnşallah Savaş bey. Size güveniyorum.” Dedi.

Hüseyin, Savaş ile tokalaştıktan sonra, koğuşuna doğru gardiyanla beraber gitmeye başladı. Artık içerisindeki karamsar hava dağılmıştı. Avukat Savaş, umut ışığı yakmıştı kendisine. Haftaya açık görüş, ardından da bir sonraki hafta duruşma vardı. Günler çabucak geçsin istiyordu.

Koğuşta Şenlik Var

Koğuşa geldi. İçeri girdiğinde bir de ne görsün? Kadir baba ve Mehmet, radyodan Ankara oyun havalarından “Kesik çayır “ türküsü eşliğinde karşılıklı oynuyorlardı. Mehmet, Hüseyin’in elinden tuttuğu gibi aralarına aldı.

Mehmet:

“ Hadi oğlum hadi. Oklava mı yuttun? Oyna hadi.” Dedi.

O, sert, kabadayı Kadir Baba elinde metal kaşıklar bir döktürüyordu ki görülmeye değer bir manzaraydı.

Kadir Baba:

“ Evlat! biz gençliğimizde az kaşık kırmadık. Bakma öyle şaşkın şaşkın. Oynayalım efkarımız dağılsın.” dedi.

Hüseyin, çok şaşkındı ama hoşuna da gitmişti. Türkünün melodisine bıraktı kendisini. Artık o da hünerlerini gösteriyordu. Şen kahkahalar koğuşun duvarlarında yankılanıyordu.

Az sonra Hüseyin;

“ Hayır mı ağalar neşemizi neye borçluyuz? “ dedi.

Mehmet :

“ Hüso, sorma benim sevgilim nişandan kaçmış, emmimlere sığınmış. Beni görmeye geldi. Senden başkasına varmam, seninim! dedi. İstersen bir ömür seni beklerim dedi. Ben sevinmeyeyim de kim sevinsin?”

Hüseyin:

“ Hay maşallah. Hadi gözün aydın. Bak sana demiştim oğlum, gün doğmadan neler doğar diye. Eee! Kadir Baba, sen neden bu kadar sevinçlisin?”

Kadir Baba:

“ Evlat kızım geldi. Aynı ben. Huyunu anasından yüzünü benden almış. Kocaman kız olmuş. Ayrıca avukatım da kendisi oldu. Beni savunacak. Vekalet verdim. Anası son nefesinde her şeyi anlatmış. Bana kızgın değildi. Beni çok özlemiş. Yıllar sonra ilk kez bir yakınım geldi. Hem de kızım. Biz de insanız evlat.”

Hüseyin koğuşu uzun süreden bu yana ilk kez bu kadar şen görmüştü. Güzel bir günün akşamına erişmiştiler. Artık haftaya çarşambayı iple çekiyorlardı. Herkes sevdiceğini görecek en önemlisi ona dokunabilecekti.

Suçsuzum

Suçsuzum 8.Bölüm

Nazım Şahin‘in yazdığı Suçsuzum öykü dizisinin 8. bölümüdür. Suçsuzum öyküsünü anlayabilmek için önceki bölümleri de okumanız tavsiye ediliyor. Bir iftira sonucu cezaevine düşen Hüseyin’in kendisini aklama çabasını ve yaşadıklarını konu alıyor.

1. bölüm

2. bölüm

3. bölüm

4. bölüm

5. bölüm

6. bölüm

7. bölüm

Suçsuzum

Sıradan bir günün sabahıydı. Herkesin kafası kendi hayatına dönük soru işaretlerinden müteşekkil sarmallarla doluydu. Zaman adeta ağır çekimde hareket ediyordu. Günler geçmiyor gibi geliyordu. Oysaki, Hüseyin 3 ay, Mehmet 17 ay, Selim 26 ay, Kadir Baba ise 47 aydır cezaevindeydi. Zaman geçiyordu ama siz dört duvar arasında bunu fark edemiyordunuz.

Sabah kahvaltıdan sonra Selim ve Hüseyin, Kuran-ı Kerim derslerine devam ettiler. Hüseyin artık tecvid ile okumayı öğrenmişti. Hatta bu konunun şerefine, Balıkesir yöresine ait Hoşmerim tatlısı alarak akşam yemeğinden sonra arkadaşlarına süpriz yapmayı planlamıştı. Tatlıları kantinden gelmişti. Buzdolabı olmadığı için avluya açılan pencerelerin önüne koymuştu. Dışarısı geceleri gayet soğuk oluyordu.

Cezaevi tesbihi

Bir de Selim’e Kuran-ı Kerim eğitimi için küçük bir hediye vermek istemişti. Burası cezaevi idi. Her istediğine ulaşması mümkün değildi. Ve vereceği hediye anlamlı olmak zorundaydı. Bu konuda en anlamlı hediye zeytin çekirdeklerinden yapılan “Cezaevi Tesbihi” idi. Tesbih yapımı için Mehmet’ten yardım aldı. Herkesten gizli tesbih yapımını bitirmişti. Selim’e, akşam yemeğine müteakip, herkesin huzurunda emek verdiği tesbihi takdim edip teşekkür edecekti. Fakat “insan plan yapar, kader gülümser” denir ya, gerçekten de öyle oldu. Öğle saatleri idi. Koğuş kapısının mazgalı aralandı. Hüseyin gazete okuyordu. Birden irkildi. Yemek dağıtım saati değildi henüz. Gardiyan neden gelmiş olabilirdi?

Gardiyan:

“Selim Doğru buraya baksın?”

Hüseyin hemen avluda oturan Selim’e seslendi.

“Selim hocam, sizi gardiyan çağırıyor bakar mısınız?”

Selim ağır adımlarla kapıya ilerledi.

Gardiyan:

Selim Durmaz. Tahliye yazın geldi, sen beni kapıda bekletiyorsun. Hadi gözün aydın. Hazırlan birazdan seni almaya geleceğim. Sana girerken verilen yastık, çarşaf, battaniye ne var ise hazırla. Fazla oyalanma hemen gelirim.” dedi.

Şaşkın sevinçli ama hüzünlüydü

Hüseyin ve Selim şaşkınlıktan ne diyeceklerini bilemediler. Selim ağalamaya başladı. Sakallarından süzülen göz yaşları elindeki Kuran-ı Kerim’e damlıyordu. Hüseyin de Selim’in boynuna sarılıp ağlamaya başladı. Sesleri duyan Mehmet ve Kadir Baba da Selim’in yanına gelmişlerdi. Koğuşta bayram havası vardı. Mehmet ve Hüseyin hemen Selim’in eşyalarını toplamasına yardım etmek üzere üst kata çıktılar. Selim’in eşyalarını siyah battal boy bir çöp poşetine doldurdular. Gardiyanın istediği eşyaları da hazırlayıp kapının önüne indirdiler. Selim şaşkın, sevinçli ama arkadaşlarından ayrıldığı için de, bir o kadar hüzünlüydü. Kolay değil artık koğuş onun evi gibi olmuştu. Oradan dahi ayrılmak insanı hüzne gark ediyordu.

Hüseyin tesbihi çıkardı.

“Selim Hocam bana yıllardır öğrenmediğim en önemli hayat kaynağını öğrettin. Bana Kuran-ı Kerim okumayı öğrettiğin için sana ne kadar teşekkür etsem azdır. Nacizane sana bir hediye vermek istedim. Fakat malum burası cezaevi. Ben de sana, buraya uygun, zeytin çekirdeği tesbih yaptım. Güle güle kullan. Benden sana hatıra kalsın. Hakkını helal et.” dedi ve iki damla yaş gözlerinden süzüldü.

Kur’an-ı Kerim’in Türkçe meali

Selim:

“Ne demek kardeşim. Ben sana bu muhteşem kitabı okumayı öğrettim ama senin işin bitmedi. Hemen bir tane Kuran-ı Kerim’in Türkçe mealini almanı, Yüce Allah’ın bize neler söylediğini anlayarak okumanı istiyorum. Evet, Arapça okumak çok güzeldir. Ama anlamak daha önemlidir. Tesbih için de ayrıca teşekkür ederim. Ömrüm vefa ettiği sürece saklayacağım. Sen de hakkını helal et.” dedi.

Sırayla Mehmet ve Kadir Baba ile de helalleşti. Herkesi hüzün sarmıştı. Koğuşun demir kapısının homurtusu duyuldu. Gardiyan bağırıyordu.

“Selim! Haydi zaman doldu.”

Herkes kapının önünde sıralandı. Cezaevi adetiymiş, alkış kıyamet. Islıklar eşliğinde Selim elinde eşyalarının içinde olduğu iki adet battal boy çöp poşeti ile koğuştan çıktı. Geri dönüp kapıya doğru el salladı ve gardiyan önde o arkada koridorda ilerlemeye başladılar.

Eğitim bitmişti

Cezaevine girişte süpriz, çıkışta süprizdi. Nasip dolmuş, yenecek ekmek kalmamıştı. İşin en ilginç tarafı Kuran-ı Kerim dersi biter bitmez Selim’in tahliye olmasıydı. Demek ki tahliye olması için eğitimin bitmesini takdir etmişti Yüce Yaradan.

Koğuştaki sevinç havası yine eski hüzne dönüşmüştü. Koğuşta 3 kişi kalmışlardı. Akşam yemeğinin dağıtılmasına az kalmıştı.

Hüseyin Kuran-ı Kerim okuyordu. Yine o tanıdık ses geldi. Koğuş kapısı homurdanarak açılmıştı. Gardiyan, önden içeri girerek, 1 battaniye, 1 yastık, 1 takım nevresim bırakmıştı masanın üzerine. Ardından 20’li yaşlarda, 170 boylarında, balık etli, hafif kilolu bir genç koğuşa girdi. Gencin yüzünde hayattan bıkmış bir ifade ve etrafa yayılan yoğun bir karamsarlık vardı. Gözlerinin altı uykusuzluk ve ağlamaktan şişmişti. Yüzü strese bağlı olduğu anlaşılan sivilcelerle kaplıydı. Kolların da faça izleri, elinin üzerinde kuru kafa şeklinde döğme vardı.

Hüseyin:

“Hoşgeldin delikanlı. Ben Hüseyin.” dedi.

Genç hiç oralı olmadı. Defol git başımdan dercesine Hüseyin’in yüzüne bakarak burnunu çekti. Tavırları rahatsızlık vericiydi. Hüseyin gencin bu tavrından hiç hoşlanmadı ve avluya çıktı. Ardından Mehmet gencin yanına gelmişti. Aynı muameleyi Mehmet’de görünce, o da kızıp avluya çıktı. Az sonra yemek dağıtımı için görevliler koğuşun kapısına gelmişti. Genç umursamadı bile. Eşyalarını alıp üst kata çıktı. Hüseyin ve Mehmet şaşkındı. Gencin bu hal ve hareketleri hiç hoş değildi. Yemekleri aldıktan sonra sofrayı kurdular. Üst kata yemek hazır diye seslendiler.

Kadir Baba yılların verdiği tecrübe ile olmalı, gencin pek tekin bir tip olmadığını anlamış, gence selam bile vermemişti. Yemeğe indi. Genç yemeğe inmemişti. Hüseyin dayanamadı. Yanına gitti.

İlk girişim değil

“Birader, sıkıntın nedir bilmiyorum ama biz de senin gibi cezevine ilk girince, şaşkındık. Hadi gel yemek ye.” dedi.

Genç:

Dayı bu benim ilk girişim değil merak etme. Ben yemiyorum size afiyet olsun.” dedi.

Hüseyin daha da şaşırmıştı. Daha fazla bir şey söylemeden yemek masasına geçti.

“Kadir baba, bu gençte bir hal var. Bu benim ilk cezevine girişim değil dedi. Pek tekin bir tip değil bu çocuk. Ne dersin?” dedi.

Kadir Baba:

“Oğul, sen merak etme ben onun gazını alırım. Ya efendi gibi durur ya da defolup gider. Huzurumuzu bozdurmam sen merak etme.” dedi.

Yemek ve sayım işi bittikten sonra herkes yataklarına çekilmişti. Avlu kapıları kilitlenmiş akşam olmuştu. Genç, Kadir Babanın yanına gitti.

“Baba, sen buraların en eskisisin galiba. Oturabilir miyim?” dedi.

Kadir Baba, gözlüğünün altından bakarak, “otur” işareti yaptı.

Genç:

“Baba, sen buranın ağası mısın?”dedi.

Anamı öldürdüm

Kadir Baba:

“Bana bak evlat ben buranın ağası değilim. Ama düzeni ben sağlarım. Sen yol yordam bilmiyorsun anlaşılan. Önce adın ne? Kimsin nesin? Onu anlat bakalım.” dedi. Sesinde ciddiyet, sertlik ve bir o kadar da tehdit vardı. Genç, sert kayaya çarptığını anlamıştı. Belli ki bu adam cinayetten yatıyor diye aklından geçirdi. Biraz daha tavrını yumuşattı.

“Baba estağfurullah. Kusura bakma şaşkınlık işte. Ben Rıfat. Yaşım 22. Anamı öldürdüm. Uyuşturucu parası vermedi. Ben de krizdeyken anamı balkondan itip 10. Kattan aşağı attım.” diyerek anlattı hikayesini. Gayet soğuk kanlıydı. Fakat normal bir insan olmadığı her halinden belliydi.

Kadir Baba, Rıfat’tan tiksinti duyuyordu. Fakat yüz ifadelerine bu durum yansımıyordu.

“Delikanlı, burada hır gür istemem. Efendi gibi otur kalk. Buradaki gariplere ilişirsen, pişman ederim. Senin yaşın kadar benim adam vurmuşluğum var. Bileğine güveniyorsan şimdi kozumuzu paylaşalım. Yok eğer güvenmiyorsan ya dediklerimi yap ya da çek git buradan.” dedi.

Rıfat:

“Anladım baba. Benim kimseyle işim yok. Zaten çok da kalmayacağım. Merak etme.” diyerek yatağına geçti.

Yatağını hazırlamamıştı. Sürekli sigara içiyor hiçbir şey yemiyordu. Alt ranzalardan birine uzanmış, üst ranzanın tabanına bir şeyler yazıyordu. Üstünü bile çıkarmadı. Geldiği kıyafetlerle uyuyakalmıştı. Hüseyin ve Mehmet gencin tavırlarına anlam veremiyordu. Kadir baba ile ne konuştuklarını merak ediyorlar fakat cesaret edip soramıyorlardı. Ardından ışıkları kapattılar. Herkes uykuya geçmişti.

Kadir Baba durumu anladı

Hüseyin sırtında bir ağrı ile uyandı. Gece üzeri açık kalmış ve rüzgar almıştı. Kendi kendine “aşağıdaki pencerelerden biri açık kalmış olmalı” dedi. Aşağı kata indi. Saat 03:30’u gösteriyordu. Pencereyi kapattı. Tuvalete girmek için kapıyı açmaya çalıştı fakat kapı açılmıyordu. Kapının üzerinde 8-9 adet elbise askısının çarşafla bağlandığını ve dışarı doğru sarkıtıldığını gördü. Kapıyı ne kadar çekerse çeksin açılmıyordu. Sonra üst kata çıktı. Yataklara baktığında,  yeni gelen gencin yatakta olmadığını fark etti. Mehmet ve Kadir Babayı uyandırdı. Hepsi birlikte tuvalet kapısına indiler. Kadir Baba durumu anlamakta gecikmedi. Genç intihar etmiş olmalıydı. Kapıya güçlü elleri ile asıldı. Kapı hafif aralandı. İçerideki manzara çok korkunçtu.

Kadir Baba:

“Hüseyin acil butonuna bas çabuk.” dedi.

Hüseyin, Acil butonuna birkaç kez bastı. Kadir Baba, herkesin tuvaletten uzaklaşmasını istedi.

Gardiyan gelmişti.

“Ne var gece gece?” diye çıkıştı.

Kadir Baba:

Gel de kendin bak. Yeni gelen çocuk kendini asmış.” dedi.

Gardiyan paniklemişti. Hemen telsiz ile destek istedi. Birkaç gardiyan daha geldiler. Jandarma da hemen artlarından geldi. Kapıyı zorlayarak açtılar. Genç, çarşafı elbise askılarına bağlayıp kapıdan sarkıtmıştı. Diğer ucunu da ilmek yapıp boğazına geçirdikten sonra kendini boşluğa bırakarak intihar etmişti. Jandarma, savcıya haber vermişti. Yaklaşık yarım saat sonra savcı olay yerine geldi. Tutanaklarını tutup, tek tek herkesin ifadesini aldı. Cesedi torbaya aldıktan sonra eşyalarını da alarak koğuştan çıktılar.

Sabah saat 07:00 olmuştu. Hüseyin ve Mehmet şoktaydı. Renkleri atmış adeta kireç gibi olmuştu. Olanlardan bir anlam çıkaramadılar. Kadir Baba’nın yanına gittiler. Kadir Baba gayet rahat görünüyordu.

Hüseyin:

“Baba ne oldu böyle. Bu herif niye astı kendini?” dedi.

Kadir Baba:

Oğul vicdan her yükü taşımaz. Dün akşam bana, anasını nasıl öldürdüğünü anlattı bu cahil. Uyuşturucu krizine girip anasını balkondan atmış. Vicdanı yakasını bırakmamış demek. Boş verin siz. Şimdi gitsin, hesabını öte tarafta, Allah’a versin. Burada hesap kalmadı. Adam öldü dosya kapandı. Hadi sizde gidip biraz uzanın. Kahvaltıyı ben hazırlarım.”dedi.

Hüseyin ve Mehmet yemeği düşünemiyorlardı. Gördükleri manzara karşısında içleri kalkmıştı. Mideleri bir şey kabul edecek gibi değildi. Fakat bir insan, kendisini doğurup büyüten anasına, bunu nasıl yapabilmişti? Uyuşturucu denen illet, insanı insanlıktan dahi çıkarıyordu. Hüseyin’in bugün cezaevinde öğrendiği iki şey vardı. Vicdan azabı ve uyuşturucunun ne denli vahşi bir katil olduğu.

Devam edecek

Facebook sayfamızı takip ediniz

Herkes Dergisi Resmi Facebook Sayfası

İlgi çeken öyküler:

Bar Perisi

Recep ile Nadan

Hey taksi!

Zamana yolculuk

Bir Hatıra Defteri

Benim Öyküm

Haziran

Yi ha! Bir Anadolu göbeği hikayesi

Rahip

Anlatılmaz yaşanır yıllar geçse bile

İttihat ateşi

Suçsuzum

Suçsuzum 7.Bölüm

Nazım Şahin‘in yazdığı Suçsuzum öykü dizisinin 7. bölümüdür. Aracında uyuşturucu çıkan Hüseyin‘in cezaevinde yaşadıkları ve kendisini aklama çabasını anlatan bu çalışma, yazarın Herkes Dergisi‘ndeki ilk öykü çalışmasıdır. Öyküyü tam anlamı ile anlayabilmek için önceki bölümleri okumanız tavsiye edilir.

1. bölüm

2. bölüm

3. bölüm

4. bölüm

5. bölüm

6. bölüm

Suçsuzum

Sabah, tüm cazibesiyle güneş ışıklarını koğuşun penceresinden içeri salıvermişti. Güneş son günlere nazaran daha parlak ve sıcaktı. Hüseyin, uyandığında hala bir gün önceki haberin etkisinden kurtulmadığını fark etti. Hala cevaplayamadığı sorular vardı zihninde. Çayı demlemiş kahvaltılıkları hazırlamıştı. Selim her zamanki gibi buğulu gözleriyle Hüseyin’in yanına geldi.

“Hüseyin takma kafana. Unutma sana çamur atan önce kendi ellerini kirletir. Merak etme kirli eller saklanamaz. Sen vaktini bu düşüncelerle harcama. Şu duvarlara bak. Senden önce niceleri gelip geçti buradan. Herkes suçlu değildi tabiki. Bak herkes bir şey yazmış duvarlara. Benim en beğendiğim söz senin ranzanın köşesinde pencerenin üzerinde yazılı olan “ Sus ve Sabret”. Sabır zayıflık değildir aksine güçtür. Bir gün gelir sen de aklanır çıkar, gidersin buradan. Sen detaylara takılıp günlerini mahvetme burada.” dedi.

Kendileri sevinememişti

Onlar konuşa dursun mektup dağıtan bayan gardiyan koğuşun kapısına gelmişti. Seslendi “Beyler Mektuplarınızı alın.” Bir anda Hüseyin ve Selim göz göze geldiler. Hemen kapıya koşmuşlardı. Mazgalın arkasından isimleri okundu ve mektuplarını aldılar. Mehmet de yukarıdan sesi duyup koşarak mazgala gelmişti. Ona da sevdiği kızdan mektup vardı. Adanalı Kadir baba yıllardır mektup almamıştı. Beklemiyordu zaten. Mazgal kapandı. Mehmet, Selim ve Hüseyin birbirlerine baktılar. Utanmışlardı çünkü. Kadir Baba’ya mektup gelmeyince kendileri sevinememişlerdi. Onun yanında mektup okumaktan haya ettiler. Tam bu düşünceler çerçevelemişken etraflarını mazgal tekrar açıldı.

“Kadir DOĞAN mektubun var.” dedi bayan gardiyan.

Herkes şaşırmıştı. Hüseyin koşarak Kadir babanın yanına gitti.

“Kadir baba gözün aydın mektubun var. Hadi gel al aşağıda memur hanım seni bekliyor.” dedi heyecanla.

Kadir Baba:

“Oğul yıllar var bana mektup gelmeyeli. Yanlışlık vardır kesin. Sen söyle benim mektubum yok iyi baksın.”dedi.

Hüseyin ısrar edemedi. Bayan gardiyanın yanına gitti.

“Kadir DOĞAN böyle bir mektup beklemediğini söyledi. Yanlış olduğunu düşünüyor. Bir daha bakar mısınız?”dedi.

Bayan Gardiyan:

“Yanlışlık yok. Burası B5 değil mi? Kadir DOĞAN isimli mahkum bu koğuşta değil mi?. Bu mektup ona ait. Kabul etmiyorsa buraya not alıp iade ederim.” dedi.

Kadir baba yukarı kattan aşağıyı dinlemiş olacak ki tam konuşmanın üzerine geldi.

“Ver kızım bakalım.”dedi. Ve mektubu aldı. Koğuşta herkes mektubun kimden geldiğine kilitlenmişti. Hiç kimse kendi mektubunda ne yazdığını merak etmiyordu. Ama cesaret edip kimse bu konuyu kendisine soramıyordu. Kadir Baba, mektubu elinde, avluya sandalyesini atıp, bir köşeye geçmişti. Sigarasını yaktı ve çayından bir yudum aldı. Gözlüklerini takıp mektubunu okumaya başladı. Koğuşun genel efkarı değişmişti. Herkes mektubunu alıp yatağına çekildi. Bir anda koğuşta hıçkırık sesleri yükseldi. Mahpus kurallarından biri de buymuş.

“Mektup alınca da yazınca da ağlanır.”

İddianame daha çıkmamıştı

Hüseyin eşi Safiye den mektup almıştı. Mektup gönderileli 10 gün olmuştu. Aps ile gönderilmesine rağmen ancak eline ulaşmıştı. Çünkü mektuplar PTT den teslim alındıktan sonra Mektup Okuma Komisyonu tarafından okunur, üzerine okundu mührü basılır, ondan sonra dağıtılırdı. Bu nedenle son gelişmelerden mektupta bahsedilmiyordu. Çünkü mektubun yazıldığı tarih itibariyle iddianame daha çıkmamıştı.

Safiye, kendi durumunu ve Dilara’yı anlatıyordu. Dilara parmak iziyle babasına resim yapmıştı. Bu resme ilave olarak bir de fotoğraf koymuşlardı mektubun içerisine. Hüseyin mektubu alıp öptü kokladı. Hıçkırıklarına hakim olamıyordu. Dilara’nın kokusunu özlemişti. Bir anda gözü Mehmet’e ilişti. Mehmet de hıçkırıklar içerisindeydi. Sevdiği kızın düğün tarihi belli olmuştu. Manzara çok hazin ve karamsardı.

Hüseyin saatine baktı. Öğlen olmuştu. Saat 15:00’da telefon görüşü vardı. Yemek vakti gelmişti ama hiç kimsede yemek yiyecek hal kalmamıştı. Selim de bir köşe de ağlıyordu. Hüseyin usulca aşağı avluya indi. Kadir Baba’nın yanına sandalyesini çekti.

“Baba, kimse de yemek yiyecek hal yok. Ne yapalım, yemek de geldi.”dedi.

Kadir Baba:

“Oğul sen yemekleri al akşam hepsini beraber yeriz. Kimseye ısrar etme. Mektup günleri böyle olur. Normaldir.” dedi.

Kadir Baba’nın hikayesi

Hüseyin iki demli çay doldurduktan sonra sigarasını yaktı. Çaylardan birini Kadir Baba’ya uzattı.

“Baba senin hikayenin devamını anlatmayacak mısın?”dedi.

Kadir Baba:

“Oğul sanırım en son İstanbul’da kalmıştık. Rasim Baba beni şöförü yaptı. Yanından hiç ayırmıyordu. Öz oğlu gibi severdi. Hafta da bir gün ormana yürüyüşe çıkardık. Sadece o gün korumalarını yanına almazdı. İkimiz yürüyüşe çıkardık. Ardından da bana, Adana Kebap yaptırırdı. Sonrada geri dönerdik. Yine böyle bir gün Rasim babanın düşmanları pusu kurmuş. Biz spor yaparken ormanda bizi düşürdüler. Üzerimize yağmur gibi mermi yağdı. Oğul düşmanını iyi belleyeceksin. Bu alemde kim belinde ne taşır bileceksin. Çoluk çocuğu üzerimize yollamışlar. Ben belimde iki tane tabanca taşırım. Oracıkta serdim 4 tane çakalı yere. Ama Rasim baba vurulmuştu. Sağ omzundan iki mermi yemişti. Hemen hastahaneye yetiştirdim. Ardından da gidip polise teslim oldum. Adamların dördü de ölmüş. Tüm suçu üzerime aldım. Gerisini de biliyorsun işte.” dedi.

Hüseyin gözleri faltaşı gibi açılmış dinliyordu. Bu melek gibi adam 4 kişiyi gözünü kırpmadan nasıl öldürmüştü?

Nasıl öldürdün o adamları?

“Baba kızmazsan sana bişey soracağım?”dedi.

Kadir Baba:

“Sor bakalım oğul.”

Hüseyin:

“Baba, sen merhametli adamsın. Nasıl öldürdün o adamları?”

Kadir Baba:

“ Oğul sen bu aleme çok uzaksın. Benim yaşadığım alemde merhamet yoktur. Ben onlara merhamet etseydim onlar bana merhamet etmezdi. Ölmemek için öldüreceksin. Zaten Rasim Babayla helalleşip bir daha bu işlere dönmeyeceğimi söyledim. Artık tövbeliyim evlat. Elimdeki kanların ızdırabını çekiyorum her gün.”dedi. Sesinde hüzün ve acı vardı. Belli ki pişmandı.

“Oğul soracaksın biliyorum ama korkuyorsun sanırım. Sor çekinme. Mektup kimden geldi de.”

Hüseyin:

“Vallahi Baba korkmuyorum desem yalan olur?”

Adanalı Kadir Baba:

“Bir sevdiğim vardı Leyla. Bir pavyonda şarkıcıydı. Geçen hafta ölmüş. Mektup da kızımdan. Bir kızım varmış. Yıllarca benden sakladığı bir kızım. Öldü demiş ona. Kızım ölmeden önce beni öğrenmiş annesinden. Şimdi de beni görmek istediğini yazmış. Kapalı görüşe gelecekmiş. Sahi bu arada senin durum ne oğul? İddianamen gelmiş. Anlat bakalım.”

Hüseyin:

“Baba şaşkınım. Bizim mahalleden esnaf Duran diye biri vardı. Beni şikayet eden oymuş. Neden bunu yaptı hala anlamış değilim. Çünkü bana sıkıştığımda borç verdi. Hatta arabamı da ondan aldım. Hep halimi hatrımı sorardı. Kendisi kabzımal. İşçilerinin çoğunu tanırım. Benim dükkandan evlerine çok alışveriş yaptılar.”dedi.

Kötülüğe bulaşmamışsın

Kadir Baba:

Oğul çok safsın. Kötülüğe bulaşmamışsın da ondan anlamıyorsun. Bak evlat sana soru sorayım sen düşün. Bu Duran uyuşturucu kullanır mı? Gece hayatı var mı? Ve en önemlisi etrafında sevilir mi? ” dedi.

Hüseyin:

“Etrafta pek sevilmez. Kendini beğenmiştir. Gece hayatı vardır. İçki içer ama uyuşturucu kullandığını görmedim. Kadınlara da zaafı vardır. Peki ama Kadir baba bunlar onun bana iftira atmasına sebep olamaz ki?”

Kadir Baba:

“Oğul kendini akıllı karşısındakini saf zannedenlerle dolu dünya. İyi niyetli olmak aptallık değildir. Ama bu herif seni öyle sanmış. Bak yiğidim bu adamın son zamanlarda borcu harcı, garip hareketleri var mıydı? İyi düşün. Bir ip ucu muhakkak vardır. Ama sen fark etmemişsindir.” dedi.

Hırsızlık yapan işçi

Hüseyin:

“Baba, benim hırsızlık yaparken yakaladığım işçiyi, Duran yanına aldı. Bende kendisini bu çocuk hakkında uyardım. Ben üstesinden gelirim diye bana ukalalık yapmıştı. Bende önemsemedim.” dedi.

Adanalı Kadir:

“Bu adamın yanına kimler gelir giderdi? Yok mu oğul hiç dikkatini çeken bir tip?”

Hüseyin:

“Abi bazen dükkanın önüne lüks arabalar gelirdi. Meyve kasaları alıp giderdi. Zengin adamlarla oturup kalkmaya başlamıştı son zamanlarda. O günden sonra hareketleri değişti. Astığı astık kestiği kestik bir tip olmaya başlamıştı. Zaten kendini beğenmiş bir tipti iyice ukala olmuştu. Ama bana karşı olumsuz bir tavrı yoktu. Mahalleliye ters cevaplar veriyormuş. Almazsanız almayın size mi muhtacım gibisinden. Benim kulağıma gelirdi ama kendisini tanıdığım için her zaman ki tavrı diye gülüp geçerdim. Hatta bir gün Duran’ın çırak olarak yanında çalıştığı Okan Usta benim yanıma geldi. Oradan buradan laf açılınca kendisi bana “Duran iyice şımardı. Gençliğinde de aynıydı. Tek bildiği ortalığı karıştırmaktı. Şimdi daha ileri gitmiş.” diye dert yanmıştı.”dedi.

Kadir Baba:

“Oğul hala anlamadın mı? Bu herif birileriyle iş tutuyor. Bu nedenle insanlara posta koyuyor. Anlattığın gibi bir adam cesur olamaz. Cesaret başkalarını arkana alınca gösterdiğin şey değil, kendinle baş  başa kalınca gösterdiğin harekettir. Tek başınayken sesi çıkmayan, kalabalık arasında kaybolan silik tipler. Çok gördüm bu çakallardan evlat. Neyse sen şimdi otur, arabana uyuşturucular nasıl girmiş olabilir, onu düşün. Sonra yine konuşuruz. Zaten telefon görüşüne gideceksiniz. Birazdan gardiyan gelir. Hazırlan hadi.”dedi.

Neden?

Hüseyin’in kafası allak bullak olmuştu. Kadir babanın dedikleri çok mantıklıydı. Duran hem uyuşturucuyu arabasına koyup hemde onu şikayet etmiş olabilirdi. Ama neden? Kafasında bu soru sürekli çınlıyordu. Neden???

Koğuşun kapısı aralandı. Gardiyan isimleri okumaya başladı. Telefon görüşü için Mehmet, Selim ve Hüseyin kapının önüne çıktılar. Gardiyan mutat aramasını yaptıktan sonra telefonların olduğu salona götürdü. Her görüşten önce dilekçe ile idareye başvuruyorlardı. Sadece daha önce görüşmek için idareye bildirdikleri numarayı arayabiliyorlardı. Görüşmeler dinleniyor ve kayıt altına alınıyordu. İdare kurallara aykırı bir durum olursa görüşmeye müdahale ediyor hatta konuşmayı sonlandırıyordu. Görüşmeler 10 dakika ile sınırlıydı. Bu nedenle insan ne konuşacağını şaşırıyordu. Hızlı hızlı, özet bir konuşma yapmak zorunda kalınıyordu.

Hüseyin:

“Safiye aşkım nasılsın? Kızımız nasıl?”

Onuncu Yıl Marşı

Safiye:

“İyiyim hayatım. Kızımızda iyi. Onuncu Yıl Marşı’nı ezberledi. Çok zeki bir çocuk. Seni çok özledik. Sen nasılsın? Sağlığın nasıl? Bir şeye ihtiyacın var mı?”

Hüseyin:

“Ben iyiyim aşkım. Bir şeye ihtiyacım yok. Getirdiğin kıyafetler yeterli. Param da var. Sizi çok özledim. Sen ne yapıyorsun? İşler yolunda mı? Dükkan nasıl?”

Safiye:

“İşler iyi hayatım. Geçinip gidiyoruz. Ben dükkanda duruyorum. Kızımıza da annem bakıyor. Tek sıkıntımız senin yanımızda olmayışın. Seni çok özledik.”

Şikayet eden Duran’mış

Hüseyin:

Aşkım iddianame çıkmış. Beni şikayet eden Duran’mış. Peki neden bunu yapmış? Benle derdi ne bunun? Bir şey öğrenebildin mi?”

Safiye:

“Hayatım biliyorum. Neden yaptığı hakkında bir bilgim yok. Avukat araştırıyorum. Bu hafta avukat Savaş Bey senin yanına gelecek. O sana detaylı anlatır. Eğer tamam dersen noterden vekalet verip kendisini tutacağım. Sen şimdi boş ver bunları. Avukat bey gelince sana detaylı anlatır. Süremiz kısıtlı kızımız senle konuşmak istiyor. Seni çok özledi sen onla konuş.”

Dilara:

“Babacığım seni çok özledim. Annem iş için gittiğini söyledi. Çabuk gel olur mu? Geceleri sen yanımda olmayınca, korkuyorum. Uyuyamıyorum. Bana gönderdiğin bebeğe sarılıyorum. Seni çok seviyorum babacığım.”

Hüseyin göz yaşlarını tutamamıştı. Lakin Dilara anlamasın diye göz yaşlarını içine içine akıtıyordu. Boğuk bir sesle:

“Tamam aşkım. Buradaki işim bitsin hemen geleceğim. Anneni sakın üzme tamam mı? Sen benim canımın içisin. Sana neler alacağım neler. Onuncu Yıl Marşını oku bakayım bir duyayım.”dedi.

Dilara sevimli ses tonuyla Onuncu Yıl Marşını okumaya başlamıştı. Safiye ve Hüseyin, Cumhuriyet ve Atatürk’e gönülden bağlı insanlardı. Ve çocuklarını bu değerlere sahip çıkan bir vatandaş olarak yetiştiriyorlardı. Hüseyin’in Dilara’dan beklentisi, Atatürkçü bir doktor olarak yetişip bu ülkenin insanlarına faydalı bir birey olmasıydı.

10 dakika dolmuştu ama Dilara doyamamıştı. Hüseyin kapatmak zorunda olduğunu söyleyince, Dilara ağlamaya başladı. Hüseyin daha fazla kendini tutamıyordu. Son sözü “Hoşça kalın” olmuştu. Süre dolmuş ve hat kopmuştu. Hüseyin telefonun ahizesini yerine koyduktan sonra hıçkırarak ağlamaya başladı. Biran da omzunda bir el hissetti. Beyaz saçlı, orta yaşın üzerinde bir gardiyan ona bakıyordu. Bu sahne karşısında gardiyanda dayanamamış o da ağlamıştı.

“Allah yardımcın olsun kardeş.” diyebildi.

Ve Hüseyin’i B5 koğuşuna götürdü. Az sonra Mehmet ve Selim de gelmişti. Akşam yemeği için sofra kuruldu. Ama kimse de yemek yiyecek iştah yoktu. Herkesin aklında soru işaretleri, hayaller, hicran ve özlem vardı. Cezaevinde bir gün daha böylece sonlanmıştı.

Devam edecek

Facebook sayfamızı takip ediniz

Herkes Dergisi Resmi Facebook Sayfası

İlgi çeken öyküler:

İttihat ateşi

Hey taksi!

Bar Perisi

Rahip

Yi ha! Bir Anadolu göbeği hikayesi

Haziran

Kalan Zaman

Recep ile Nadan

Anlatılmaz yaşanır yıllar geçse bile

Benim Öyküm

Zamana yolculuk

Suçsuzum

Suçsuzum 6.Bölüm

Nazım Şahin‘in yazdığı Suçsuzum öykü dizisinin 6. bölümüdür. Suçsuzum öyküsünü daha iyi kavrayabilmek için ilk bölümden itibaren okumanızı tavsiye ediyoruz.

1. bölüm

2. bölüm

3. bölüm

4. bölüm

5. bölüm

Suçsuzum

Gecenin ilerleyen saatleri idi. Hüseyin bir ara gözlerini araladı. Koğuşların birisinde birisi avazı çıktığı kadar bağırıyordu. Hüseyin önce anlam veremedi. Selim her zaman olduğu gibi yine seccadesi üzerinde namaz kılıyordu. Hüseyin, Selim’in yanına yaklaştı.

“Abi bu bağırma sesleri ne olabilir sence.” dedi.

Selim:

Bizim koğuşun karşısında hücreler var. Terör suçlularından bazılarını hücreye atıyorlar. Onlardan biri olabilir.” dedi.

Hücre denilen yer tam bir cehennemdi. Tek göz oda içerisinde tuvalet ve yatak vardı. Cezaevi kurallarına uymayan veya sorun çıkaranları buraya atıyorlardı. Bir insan uzun süre hücrede kalırsa hafızasını yitirmeye başlardı. Zindan da öte bir şeydi.

Hüseyin, acaba ne yaptı da bu adamı hücreye attılar diye düşüncelere daldı. Sabah ezanı vakti gelmişti. Selim ile birlikte sabah namazını kıldıktan sonra Hüseyin uykuya daldı. Tam gözlerini kapatmıştı ki yine gürültüyle uyandı. Bu sefer kadın sesleriydi. Seslerden anladığı kadarıyla üç tane kadın yüksek sesle marş gibi bir şey söylüyorlardı. Lakin Türkçe olmadığı için ne dediklerini anlamıyordu. Adanalı Kadir baba da sese uyanmıştı. Yerinden doğruldu.

“Ulen bana bakın başlarım şimdi sizin marşınıza. Susun len.” diye bağırdı.

Ardından duvarı yumrukladı. Kadınlar ısrarcıydı pek umursamadılar Kadir babanın tehditini.

Kadir baba sepetinden bir portakal aldı masaya koydu. Elinden hiç düşürmediği kağıt kalemi alıp bireyler yazdı. Kağıdı güzelce portakala sarıp bantladıktan sonra avluya indi. Dev gibi adam, gülle atarcasına, sesin geldiği istikamete doğru portakalı fırlattı. Şarkılar marşlar söyleyen kadınlardan bir anda çığlık sesi koptu. Kadir baba kahkahayı patlatmıştı. Çünkü portakal, kadınların üzerine düşmüştü. Kadınların sesleri bıçakla kesilircesine sükut buldu.

Koğuşların üzerindeki tel örgüler

Kadir babanın not olarak ne yazdığı tam bir muammaydı. Kimse de cesaret edip soramamıştı kendisine. Hüseyin, koğuşların üzerindeki tel örgülerde neden eşyalar olduğunu şimdi anlamıştı. Koğuşlar arasında not alıp göndermek için, notlar çeşitli eşyalar içerisine sarılıp atılıyordu. Bu eşyalar arasında kadın südyeninden tutun da, kalem pile varıncaya kadar oldukça fazla çeşitlilik vardı.

Sayım vakti gelmişti. Gardiyanlar avluya toplandılar. Kendi aralarında konuşuyorlardı. B4’e gelen kadınlar,  koğuş değişikliği için dilekçe vermişler. Daha bir gün olmadan niye değiştiriyorlar anlamadık diyorlardı. Hüseyin, Kadir babaya baktı. Kadir baba pos bıyıklarının altından sinsice gülüyordu. Yazdığı not işe yaramıştı.

Koğuş kapısının mazgalı aralanmıştı. Gardiyan “kitap istekleri olanlar gelsin” diye seslendi. Hüseyin’e dilekçesinde belirttiği kitaplardan hiçbiri gelmemişti. Gardiyan:

“Valla kitap kalmadı. İstediğin kitaplar başka kişilerde. Elimde 72. Koğuş var okursan al. Yoksa haftaya yine dilekçe yaz” dedi.

Hüseyin:

“Tamam tamam alayım. “ diyerek pek de hoşnut olamadan aldı.

Bugüne kadar Orhan Kemal hiç okumamıştı. Demli bir çay alıp, bir de sigara yakıp, avluya sandalyesini attı. Kitabı okumaya başlamıştı. Güneş içini ısıtıyor roman ise Hüseyin’i başka dünyalara götürüyordu. Okumak ne kadar güzel şeydi. Meğer bu yaşına kadar ne kadar boş geçirmişti günlerini. Hani Necip Fazıl Kısakürek merhum derdi ya:

“Tam otuz yıl saatim işlemiş ben durmuşum; Gökyüzünden habersiz uçurtma uçurmuşum.Hüseyin de kendi kendine böyle söylüyordu.

Okumaya devam ediyor

Hüseyin artık okumaya vermişti kendisini. Gözleri kan çanağı oluncaya kadar okumaya devam ediyordu. Cezaevi hayatı 3 bölümden oluşuyordu onun için: Görüş, namaz ve okumak.

Mehmet Hüseyin’in bu okuma aşkına hayran olmuştu. Yanına yaklaştı. Bir sandalye çekti.

“Hüseyin bu ne ya hiç durmadan okuyorsun. Alim olup çıkacaksın buradan.” dedi.

Hüseyin:

“Ne yapalım Mehmet geçmiş yılların telafisi işte. Vakit Yok. Bu arada ben seni bu aralar bayağı sessiz görüyorum. Hatta geçenlerde ağlıyordun sanki.” dedi.

Mehmet:

Senden de bir şey kaçmıyor yeminle. Ne ara gördün be adam. Doğrudur, canım sıkkın Hüseyin.” dedi.

Katile verecek kızım yok

Hüseyin:

“Anlatmak istersen dinlerim Mehmet. Tabiki sen bilirsin. Anlatmak zorunda değilsin.” dedi.

Mehmet:

“Aslında dertleşmek iyi gelir. Benim Urfa da sevdiğim bir kız var. Adı Dilan. Gözümün bebeği. Geçen görüşte annem söyledi. Başkasına sözlemişler. Babası katile verilecek kızım yok demiş. Kahroluyorum be Hüseyin. Ben Dilan’sız  nasıl yaşarım? ”dedi.

Hüseyin:

“Dur bakalım Mehmet. Gün doğmadan neler doğar. Öyle yapıyorum demeyle yapılmaz herşey. Bakarsın senin masum olduğun ortaya çıkar. Düğün dernek olmadan, Dilan’ın elinden tutar kaçırırsın. Olamaz mı yani? ” dedi.

Mehmet:

“Olur tabi. Hüseyin Allah razı olsun. Umut verdin. Moralim nasıl düzeldi anlatamam. Tabi ya! Daha suçlu olduğum kesinleşmedi ki. Çok sağ ol dostum.” dedi. Mehmet biraz olsun moral bulmuş yine yüzünde güller açmıştı.

Hüseyin kaldığı yerden romanına devam etti. Mazgal yine aralanmıştı.

Gardiyan:

“Hüseyin mahkeme evrakın var gel al.” dedi.

Hüseyin romanı sandalyeye bırakıp koşarak ilerledi. En sonunda iddianamesi çıkmıştı. Hemen alındı belgesini imzaladı. Okumaya başladı. Sayfaları hızlı hızlı geçti. Tanıklar bölümüne gelince şok oldu. Kendisini polise ihbar eden kişi mahalleden çocukluk arkadaşı Duran’dı. Ama neden dedi kendi kendine.

“Benim Duran ile bir husumetim yok ki. Aynı mahallede büyüdük. Birbirimize hep yardım ettik. Bana neden bu kötülüğü yaptı? Neden iftira attı? Bana arabayı satan kendisiydi. Yardım etmişti güya.” dedi mırıldanarak.

Hüseyin’in aklı almıyordu bir türlü. Önce bir bardak çay içti. Sakinleşmek için iki tane de sigara yaktı ard arda. Yarın telefon görüşü vardı. Eşi Safiye bir şeyler biliyor olmalıydı. Bu kör düğüm muhakkak çözülecekti.

Artık Hüseyin için zaman durmuştu, akrep ve yelkovan grev yapıyordu sanki. Telefon görüşünü iple çekiyordu.

Devam edecek

Facebook sayfamızı takip ediniz

Herkes Dergisi Resmi Facebook Sayfası

İlgi çeken öyküler:

İttihat ateşi

Recep ile Nadan

Anlatılmaz yaşanır yıllar geçse bile

Rahip

Haziran

Zamana yolculuk

Kurtuluş

Yi ha! Bir Anadolu göbeği hikayesi

Hey taksi!

Gün Karanlık

Benim Öyküm

Toprak ana

Benim Hikayem Biterken Başladı

Suçsuzum

Suçsuzum 5. Bölüm

Nazım Şahin‘in yazdığı Suçsuzum öykü dizisinin 5. bölümüdür. Cezaevine giren Hüseyin’in hukuka ve topluma kendini aklama çabasını içeren bir öyküdür. Öyküyü tam olarak anlayabilmek için ilk bölümden itibaren okumanızı tavsiye ederiz.

1. bölüm

2. bölüm

3. bölüm

4. bölüm

Suçsuzum

O gece sabah olmamıştı sanki. Gece uyku tutmuyordu Hüseyin’i. Yatakta bir sağa bir sola döndü. Koğuşu karanlık bir sessizlik almıştı. Adanalı Kadir babanın horlamasından başka koğuşta tık ses yoktu. Yine diğer gecelerden alışık olduğu Selim’in hıçkırık sesleri yankılandı koğuşta. Hüseyin yerinden doğruldu. Selim’in yanına gitti. Selim, gözleri kapalı dizlerinin üstünde projektörün aydınlığında dua ediyordu. Gözlerinden akan göz yaşları sakallarını ıslatmıştı. Trans halindeydi. Sürekli bir şeyler mırıldanıyor ve hıçkırıklarını kontrol etmeye çalışıyordu. Hüseyin çok etkilenmişti. Aşağı kata banyoya indi. Abdest aldı. Yukarı kata çıkıp battaniyenin üzerine oturdu. Bildiği Arapça bir dua yoktu. Ellerini açtı gönlünden geçenleri dillendirmeye başladı.

“Allah’ım bana bu iftirayı atanları sana havale ediyorum. Ne olur Allah’ım beni ve ailemi koru. Kızım Dilara’ya ve eşim Safiye’ye karşı beni boynu bükük bırakma. İftira atanları ben bilmiyorum, sen biliyorsun. Onlara karşı beni güçlü kıl. İntizarım sana değil. Beni bu hale getirenlere karşı bana yardım et. Bu gecenin sabahında gerçekleşecek olan görüşte bana kötü haberler duyurma.” diyordu.

Evin erkeği güçlü olmak zorundadır

Hüseyin’in de gözlerinden yaşlar çağlayanlar gibi coşmuştu. Artık bir yandan ağlıyor diğer yandan da dua ediyordu. O kadar kendinden geçmişti ki Selim’in aşağı kattan getirip önüne koyduğu mendilleri bile fark etmemişti. Bir anda saçlarında Selim’in soğuk ellerini hissetti. Selim bir yandan saçlarını okşuyor diğer yandan da fısıltıyla birşeyler söylüyordu.

“Aslanım ağla, ağla ki mazlum olduğunu Rabbinin dergahında haykır. Eğer suçun varsa pişkin olursun. Yok eğer mazlumsan gözlerinde, gönlünde ağlar. Yarını düşünüyorsan sana bir tavsiye. Şimdi ağla yarın eşinin ve çocuğunun karşısında ağlama. Çünkü bir evin erkeği güçlü olmak zorundadır. Sen bu evin direğisin. Sen sağlam duracaksın ki evin sallanmayacak. Hadi şimdi git uyu. Sabah dinç görünmen lazım.” dedi.

Hüseyin artık rahatlamıştı. Eski gerginliğinden eser kalmadı. Duası bittikten sonra yerinden kalkıp yatağına yattı.

Sabah olmuştu. Selim yine her zamanki gibi kalkıp kahvaltılıkları hazırlamış, çayı, tavşan kanı demlemişti. O sabah kimsenin uyandırılmaya ihtiyacı yoktu. Kendiliğinden herkes kalkmış, ellerinde traş köpükleri ve traş bıçakları banyoya koşmuşlardı. Bir kişi hariç… Adanalı Kadir babanın gelecek kimsesi yoktu. Onda buruk bir hal vardı. O her zamanki gibi kıyafetlerini giymiş, sigara sarma işlemine hazırlanıyordu. Koğuş ahalisi kahvaltıyı yaptı. Sayıma müteakip beklemeye koyulmuştu. Herkes en güzel kıyafetlerini giymişti. Hüseyin’in ilk görüşü olacağı için üzerindeki kıyafeti, evden çıktığı kıyafetiydi. Özel bir şeyi yoktu. Adanalı Kadir babanın dikkatini çekmişti. Hüseyin’i yanına çağırdı.

İlk görüş günü

“Biraderim gir benim dolaptan bir gömlek seç. Benim yeleklerimden birini giyin. Alt önemli değil. Zaten camın arkasından altın görünmez. Yenge hanım ve yeğenime güzel görün.” dedi.

Hüseyin çok duygulanmıştı bu teklif karşısında. Kabul etti. Kadir babanın beyaz gömleğini ve deri yeleğini giydi. Bir güzel traş olduktan sonra limon suyu ile saçlarına şekil verdi. Adanalı kadir babanın karşısına geçince;

“Gençliğime benzemişsin, bu üzerindekiler benden sana hediye.” dedi.

Hüseyin kabul etmek istemedi ama Kadir baba kaşlarını çatıp “ne demek hayır? Al diyorsam alacaksın” deyince mahcup bir şekilde “tamam abi” diyebildi. Kadir baba katil olabilirdi ama çok babacandı. Kimseyi üzgün göremeye dayanamazdı. Hüseyin, kız istemeye giden delikanlı gibi heyecanlıydı. Nihayet o an gelip çattı. Koğuş kapısının üzerindeki mazgal açıldı. Gardiyan isimleri okuyup hazırlanmalarını istedi. Tahmin edildiği üzere Kadir babaya kimse gelmemişti. O da bu duruma alışmıştı zaten. 10 dakika sonra koğuş kapısı homurdanarak açıldı. Gardiyan mutat aramasını yaptıktan sonra Mehmet, Selim ve Hüseyin’i kapalı görüş salonuna götürmek üzere önlerine düştü.

Safiye solgun ve yorgundu

Hüseyin’e koridorlar o kadar uzun geldi ki sanki bitmeyecek gibiydi. Nihayet salona girdiler. Gardiyan isimleri okuyup salondaki numaralarla ayrılmış bölümlere alıyordu. Hüseyin 2 numaralı bölmeye geçti. Evet, Safiye karşısındaydı. Solgun, gözleri nemli ve de zayıflamıştı. İki tarafı birbirinden ayıran cam bölme o kadar kirlenmişti karşı tarafın yüzü zor seçiliyordu. Telefon ahizesi ile iki taraf görüşüyordu. Telefon yılların kirini üzerinde biriktirmişti. Hüseyin ahizeyi kaldırdı. Zor bela konuşuyordu. Bir de 10 dakika süre kısıtlaması olması onu daha da geriyordu.

“Aşkım nasılsın? Dilara nasıl?” diyebildi. Ağlamamak için dişlerini sıkıyordu.

Safiye:

“İyiyim aşkım, Dilara da iyi. Seni burada görmesini istemediğin için getirmedim. Psikolojisi bozulabilirdi. Bir de babamı götürelim derse sen de, ben de yıkılırız diye getirmedim. Sen nasılsın?” dedi.

Hüseyin

İyiyim hayatım. Alışmaya çalışıyorum. Sağ olsun koğuştakiler el birliğiyle bana yardımcı oluyorlar.” dedi.

Safiye:

“Üzerindeki kıyafetlerden anladım. Senin kıyafetlerin değil. Zaten bu kıyafetlerle de buraya ayak uydurmuşsun. Tam mafya babası olmuşsun.” diyerek gülümsedi.

Hüseyin de gülümsemişti.

“ Sana kıyafet, havlu, iç çamaşırı getirdim. Hesabına 200 tl yükledim. Bir ihtiyacın olursa mektupta yaz. Avukat işini de araştırıyorum. Ben görüşüp sana bilgi vereceğim. Sen merak etme. Sağlığına dikkat et. Biz iyiyiz. Dükkan da iyi. Ben gidip duruyorum dükkanda. Sağolsun çalışanlar da yardımcı oluyor. Dilaraya da annem bakıyor. Aşkım bu da geçecek.” dedi.

Kimin iftira ettiği belli mi?

Safiyenin bu denli vakur oluşu Hüseyin’i rahatlatmıştı.

Hüseyin:

Peki bana kimin iftira attığı belli mi? Kim koymuş o pislikleri arabama belli mi?” dedi.

Safiye:

Yok aşkım iddianame çıkmadan da öğrenmemiz mümkün değil. İddianame çıksın herşey açığa çıkacak. Ben avukat bulayım. Gerisini düşünme” dedi.

Hüseyin’in yüreği güvercin yüreği gibi atıyordu. Heyecanı doruklara çıkmıştı. Ama kendini tutuyordu. Safiye’nin ise yüzünde elem ve özlem vardı. Her ikisininde elleri cam da birbirine dokunmaya çalışıyordu. Zalim cam, buna engel oluyordu. 10 dakika çabucak geçmişti. Gardiyan bağırdı.

Görüş bitti. Herkes dışarı.

Hüseyin ayrılmak istemiyordu. Ama yapacağı birşey yoktu. Zorla yerinden kalktı. Safiye’ye öpücük gönderdikten sonra gardiyana doğru ilerledi. Safiye arkasından bakakalmıştı. Ağlıyordu. Ancak o kadar tutabilmişti kendisini. Hüseyin koridorun başında beklerken az önce tuttuğu hıçkırıklarını serbest bıraktı. Sağanak sağanak akan göz yaşları adeta göl olmuştu.

Ben sizi bir yerden tanıyor gibiyim

Allah’ın takdiri işte ilk gün onu koğuşa götüren gardiyan şimdi görüş sonu koğuşuna geri götürmeye gelmişti. Genç gardiyan hüseyin’in halini görünce usulca sordu.

Ben sizi bir yerden tanıyor gibiyim. Sizin avize dükkanınız var mı?” dedi.

Hüseyin:

“ Evet var. Ama ben sizi hatırlayamadım. Kusura bakmayın. Şuan perişan haldeyim. Kafamı toplamakta güçlük çekiyorum.” dedi.

Genç gardiyan:

“ 4 ay önce sizin dükkandan avize almıştım. Param çıkışmamıştı. Sizde yeni evlilere benden hediyem olsun deyip geri kalan parayı almamıştınız.” dedi.

Hüseyin:

“ Vallahi hatırlayamadım. Kusurabakma.”dedi.

Genç gardiyan hüseyin’e minnettarlık ve elem duyuyordu. Haline çok acımıştı. Bu kadar mahsun bir insanın insanları zehirleyen zehir taciri olabileceğine inanmamıştı.

Genç gardiyan:

Bak abi ben inanmıyorum senin suçlu olabileceğine. Sen buraya ait değilsin besbelli. Ben iş bulamayınca kpss ile buraya atandım. Daha çok olmadı ama nice insan tipleri gördüm. Sen onlardan değilsin. Benim sana inanmam bişeyi değiştirmez biliyorum ama ben sana inanıyorum. Üzülme Allah büyük.” dedi.

Hüseyin:

“ Sağol kardeşim. Yavrumdan ayrı kalmak bağrımı deliyor ama sabretmekten başka bir yolda yok.” dedi.

Erkekler ağlamaz

Beraber koğuşa yürüdüler. Hüseyin kapının önünde mutat arama yapıldıktan sonra tekrar B5 koğuşuna adım attı.

Semaver fokurduyordu. Tavşan kanı çaydan aldıktan sonra mazgal aralandı. Safiye’nin getirdiği kıyafetler tutanakla hüseyin’e teslim edildi. Hüseyin eşofman takımını giydikten sonra Kadir babanın yanına gitti.

Kadir:

“ Evlat ne oldu ağlamaktan gözlerin şişmiş. Napıyun böyle. Ciğerim erkekler ağlamaz diye boşuna dememişler ağlama. Bak benim yıllardır gelenim gidenin yok. Ben ne yapayım.”

Hüseyin:

“ Haklısın abi de. Ağır geliyor suçsuzken iftiraya uğramak. Abi sorması ayıp olmazsa nedir hikayen? Niye buradasın?” dedi.

Kadir:

“ Ciğerim, bedava hikaye yok. Sigara saracağım bana yardım edersen anlatırım.” dedi gülerek.

Hüseyin:

“ Tâbi abi.”dedi.

Avluya masayı sandalyeyi ve semaveri taşıdılar birlikte. Tavşan kanı çay eşliğinde sigara sarmaya başladılar. Kantinde satılan makaron ve 1. Kalite tütünü, sarma makinasıyla sarıp tabakalara istifliyorlardı. Hüseyin için vakit geçirecek bir meşgaleydi. Kadir babanın ufak el radyosundan TRT TÜRKÜ kanalını açtılar. Neşet Ertaş’ın  “ mahpuhanelere güneş doğmuyor” türküsü çalıyordu. Hüseyin bir “of” çekti derinden. Kadir söze başladı.

Kadir Babanın Hikayesi

“Bundan tam 45 sene önce benim kaderim belli oldu ciğer. 15 yaşındaydım. Sanayide çalışıyorum. Babam rahmetli oldu akciğer kanserinden. Bir anam var başkada kimsem yok. Ekmek derdine düştüm anlayacağın evlat. Çalıştığım dükkanda rahmetli bir ustam vardı. İyi adamdı. Garibana babalık ederdi. Bir gün dükkana lüks bir araba geldi. Adam arabadan inip motordan ses geliyor bir bakın dedi. Amma bir görsen adam bize it muamelesi yapıyor. Ufak bir sıkıntısı varmış giderdik. Neyse uzatmayayım. Ben arabayı dükkandan çıkarırken, arabanın aynasını duvara sürttüm. Çocuğum daha. Adam bastı küfürü. Başladı beni tokatlamaya. Ustam koştu geldi. Neyse karşılarız etme eyleme dediyse de adam laftan anlamadı. Kemerini çıkarıp vurmaya başladı. Ben de elimdeki tornavidayı herife sapladım. Ondan sonrası çocuk ıslahevi.

Yaşım küçük olduğundan çok bi ceza almadım. Geri döndüm evime. Ustam rahmete kavuşmuş. Ben günlerce iş aradım. Kahvecinin yanına girdim. Üç beş kuruş kazanıyordum. Oysa bizim kahveci geceleri kahvede kumar oynatırmış.  Zar attırır komisyon alırmış. Bir gece bana kahvede olmamı söyledi. Ben de gittim. 2 katlıydı kahve. 2.katın pencereleri dışarıdan görünmezdi. Neyse kumar başladı. Bende kenardan adamlara bira servis ediyorum. Birden polis bastı. Adamlardan biri yerdeki paraları ve zarı alıp benim cebime koydu. Sesini çıkarma ben oynuyordum de biz sana içeride bakarız dedi. Garibanlık oğul bende he dedim. Kumar oynatmaktan da yattık mı anlayacağın. Cezaevinde bir mafya babasıyla tanıştım. Adı rasim di. Beni pek sevdi. Çıkınca benim yanıma gel dedi. Hapis bitti bizde çıktık. O ara anam da rahmete gitti. Anlayacağın kimsesiz kaldım. Yaş oldu 30. Ardından daha cezaevinden çıkar çıkmaz inzibat alıp askere götürdü. Askerliği de yaptık. Geri döndüm. Adana da kimsem kalmamış. Ne yapayım ne edeyim? Ben de doğruca Rasim babaya gittim. Çok zengindi. Bana yalısında yatacak bir yer verdi. Artık İstanbul’da kalmaya başladım. Onun şoförlüğünü yapıyordum.” dedi.

Hepsi mazgalın başına toplandılar

Kadir konuştukça Hüseyin polisiye film izler gibi pür dikkat onu dinliyordu. Mehmet ve Selim de görüşten dönmüşlerdi. Kapının mazgalı açıldı. Gardiyan kantin malzemelerinin geldiğini söyledi. Hepsi mazgalın başına toplaştılar. Koğuşta bayram havası vardı sanki. Çocuklar gibi şendiler. Tek tek istediklerini aldıktan sonra, tutanakları imzalatıp sürgüyü kapattı gardiyan. Akşam yemeği vakti geliyordu. Sofrayı kurup yemeği beklemeye koyuldular. Akşam yemeği için enfes bir yemek gelmişti. Hakikaten cezaevi yemekleri çok güzeldi. Yemek faslıda kapandıktan sonra sayım yapıldı. Sayım bittikten sonra da herkes yatağına çekilmişti. Hüseyin ile Selim Kuran dersine başladılar. Yatsı namazını da kıldıktan sonra herkes yatağına uzanıp hayalleri ile baş başa kalmıştı.

Hüseyin, Kadir babanın hikayesini düşünüyordu. Hayat ne kadar zalimdi. Melek gibi bir insanı eli kanlı bir katile dönüştürmeyi nasıl becermişti?

Devam edecek

Facebook sayfamızı takip ediniz

Herkes Dergisi Resmi Facebook Sayfası

İlgi çeken öyküler:

Anlatılmaz yaşanır yıllar geçse bile

İttihat ateşi

Recep ile Nadan

Zamana yolculuk

Hey taksi!

Haziran

Rahip

Yi ha! Bir Anadolu göbeği hikayesi

Kurtuluş

Suçsuzum

Suçsuzum 4.Bölüm

Nazım Şahin‘in yazdığı Suçsuzum öykü dizisinin 4. bölümüdür. Suçsuzum öyküsünün olay kurgusunu anlayabilmek için ilk bölümden itibaren okumanız tavsiye ediliyor.

1. bölüm

2. bölüm

3. bölüm

Suçsuzum

Gece saat 03.00 civarıydı. Hüseyin hıçkırık sesiyle uyandı. Gecenin o karanlığında, pencereden içeri vuran projektör ışığında, yerde dizlerinin üzerine oturmuş bir karartıyı fark etti. Biraz daha dikkatlice bakınca Selim olduğunu anladı. Ellerini açmış ağlayarak dua ediyordu. Hüseyin ürkmüştü fakat içini kaplayan garip bir his vardı. Gözlerini tekrar kapattı. Uyumaya çalışıyordu. Birden gözünün önüne Dilara ve Safiye geldi. Anıları canlanmıştı bir anda. Ağlamamak için dudaklarını ısırıyordu fakat nafile gözlerinden yaşlar çağlamaya başlamıştı. Yastığına dökülen damlalar Hüseyin’in astım krizine davetiye çıkarmıştı. Yine o menfur öksürük krizi başlamıştı. Selim yatakta öksürüklere boğulan Hüseyin’in yanına koştu. Hemen bir şişe su uzattı ama durum kötüydü. Hüseyin krize girmiş, mosmor kesilmişti. Hemen alt kattaki ACİL butonuna birkaç kez basarak nöbetçi gardiyanı çağırdı. Hüseyin’i apar topar alt kata indirdi. Gardiyan gözleri uykusuzluktan şiş bir şekilde koğuş kapısının üzerindeki mazgalı açtı.

“Evet ne oldu?”

Selim:

“Yeni gelen arkadaşın astım hastalığı varmış krizi tuttu. İlaç alması gerekiyor memur bey. Adam ölecek. Baksanıza ne hale geldi. Mosmor kesildi. Nefes alamıyor.”dedi.

Gardiyan:

Bu saatte doktor yok. Sabahı beklesin. Dilekçe yazıp acil doktor görüşü istesin.”dedi.

Selim:

“Kardeşim sen anlamıyor musun adam ölüyor. Bak bu adam o saate kadar ölürse senin başına kalır. 112 Acil’den ambulans çağırın. Bir şey yapın.” dedi sinirlenerek.

Gardiyan olayın vahametini mazgaldan uzanarak Hüseyin’in yüzüne bakınca anlamıştı. Selim’in onu tehdit eder şekilde konuşmasına kızmıştı lakin dediği doğruydu. Eğer bu adama bir şey olursa kendisini sorumlu tutacaklardı.

112 Acil 

“Tamam bekleyin geleceğim.”dedi. Alelacele başgardiyanın yanına gitti. Olanı biteni anlatınca başgardiyan Jandarma’ ya ve 112 Acil’e haber verdi. Bu durumdan herkes rahatsız olmuştu. Zira mesai saatleri dışında tutuklu ve hükümlü sevki için Jandarma’dan bir müfreze eşliğinde şehir hastanesine gidiliyor ve geri geliniyordu. Mesai saatleri içerisinde ise cezaevi doktoruna çıkılıyordu. Nihayet 112 Acil ambulansı gelmişti. Cezaevinin dış güvenliğinden ve nakil işinden sorumlu Jandarma bölüğünden bir Uzman Çavuş beraberinde erler ile cezaevinin kapısında bekliyorlardı. 112 Acil ekibi ve yanında gardiyanlar sedye ile birlikte Hüseyin’in bulunduğu B5 koğuşuna geldiler.

Ağır demir kapı homurdanarak açıldı. Hüseyin’i sedyeye yatırdılar. Acil tıp teknisyenlerinden birisi Hüseyin’in yüzüne oksijen maskesi taktı. Hızla ambulansa doğru ilerliyorlardı. Jandarma müfrezesinden iki er ellerinde MP-5 makineli tabancalarıyla birlikte ambulansa bindi. Hüseyin’in tam karşısında oturuyorlardı. Diğer jandarma ekibi kendi araçlarıyla ambulansa eskort ettiler. Hastaheneye varmışlardı. Hüseyin’i acil doktorunun yanına götürdüler. Doktor, Hüseyin’i kontrol ettikten sonra kendisine Ventolin ilacı ve Nebülatör aleti alması için reçete yazdı. Ayrıca hemen oracıkta Ventolin alması için hemşireye talimat verdi.

Bir daha ölsem gitmem hastaneye

Hüseyin ilacın etkisiyle sedyenin üzerinde uyuyakalmıştı. Nebülatördeki ilaç bitince uzman çavuş içeri girerek Acil’den temin ettiği ilaçları ve nebülatörü kendisine verdi. Hüseyin artık yürüyebilmekteydi. Uzman çavuş belinden çıkardığı kelepçe ile Hüseyin’in ellerini kelepçeledi. Önde uzman çavuş, arkasında ve iki yanında birer er ile Hüseyin Jandarma aracına doğru ilerlemeye koyulmuşlardı. Hüseyin olup biteni hayretle izliyordu. Zira doktor bile kendisine kötü gözle bakıyordu. Hastanedeki herkes, kendisini, pis bir uyuşturucu satıcısıymış gibi hissettiriyordu. Bir daha ölsem hastaneye gitmem bu şekilde dedi kendi kendine.

Jandarma eşliğinde kucağında ilaçları ellerinde kelepçeler tekrar cezaevine dönmüştü. Yolda ilk defa ağaçları görmüştü. Meğer ne kadar değerliymiş her gün yanından geçip gittiği ama umursamadığı o ağaçlar. Özgür olmak ne kadar büyük bir nimetmiş.

Cezaevinin kapısında gardiyanlar jandarma ekibini karşıladı ve Hüseyin’i imza atarak teslim aldılar. Başgardiyan bir daha böyle bir şey olmaması için tembihledi Hüseyin’i. Nöbetçi gardiyan ile birlikte B5 koğuşuna geldiler. İlaçları kendisinden alan gardiyan Hüseyin’in üzerini aradı. Ayakkabılarını çıkarıp yere vuran Hüseyin;

İlaçlar siz de mi duracak? Benim krizim ne zaman gelir belli olmaz. Siz bana verseniz de bende dursa. sürekli sizi rahatsız etmiş olmam.”dedi.

Gardiyan:

“Sorayım, tamam derlerse getirir veririm. Sende bu gece bizi öldürdün. Bir daha olmasın zaten.” dedi sert bir tonla.

B5 kapısı birkez daha homurdanarak açıldı. Selim uyumamıştı Hüseyin’i bekliyordu. Hüseyin’i görünce;

“Kardeş nasılsın? iyi oldun mu?”dedi.

“İyiyim sağ ol. Allah razı olsun senden. Sen olmasan komaya girebilirdim.”dedi.

Kahvaltı sofrası kuruldu

Kapının üzerindeki mazgal açıldı. Gardiyan amirlerine sorup ilaçları ve nebülatörü getirmişti. İlaç bittiği zaman dilekçe ve kantin fişi yazarak ilaç isteyebileceğini söyledi. Ve ayrıldı. Saat 06:45 olmuştu. Ekmekçi koğuşlara ekmeği dağıtıyordu. B5 koğuşuna da gelmişti. Dört adet ekmek bıraktı. Hüseyin ve Selim dünden dağıtılan kahvaltılık malzemeleri hazırlıyorlardı. Kendilerinin aldığı malzemelerden de ekleyerek güzel bir sofra kurdular. Tavşan kanı çay demlediler. 07:45’de sayım vardı. Kahvaltıyı 07:45’den önce yapıp sonra sayım veriyorlardı. Hüseyin kahvaltıyı hazırlamakla uğraşırken Selim yukarıya seslendi.

“Arkadaşlar kahvaltı hazır hadi sizi bekliyoruz.”dedi.

Birazdan Mehmet aşağı indi. Elini yüzünü yıkayıp masaya oturdu. Ondan biraz sonra Adanalı Kadir baba merdivenlerden indi. Elini yüzünü yıkayıp, masaya oturdu. Kadir ve Mehmet’in gece olup bitenlerden haberi yoktu. Zira ikisinin de uykusu çok ağırdı. Hiçbir şey duymamışlardı. Kahvaltıyı yaptıktan sonra Kadir, Hüseyin’in yanına geldi. Beraber avluya çıktılar. Ellerinde tavşan kanı birer bardak çay vardı. Kadir, Hüseyin’e bir dal sigara uzattı. Hüseyin sigarayı alıp yaktıktan sonra muhabbete başladılar.

Kadir:

“Kardeş beni sana arkadaşlar anlatmışlardır. 5 Kişiyi öldürdüm. Müebbet aldım. Anlayacağın buraların demirbaşıyım. Senden önce çok adam geldi geçti buralardan. Ama sen bir garipsin. Arkadaşlar uyuşturucu satıcılığından geldiğini söyledi. Ama kollarında morfin izi yok. Uyuşturucu kullanan biri gibi de değilsin. Yanlış anlama ben burada çok adam tanıdım. Katilinden tecavüzcüsüne, hırsızından gaspçısına, torbacısından bilmem neyine kadar bir sürü tip tanıdım. Sen bu tiplere pek benzemiyorsun. Anlat bakalım şu işin aslını sen neden buradasın?” dedi.

Uyuşturucu kişiyi yavaş ve ağır bir ölüme sürükler

Kadir, cezaevinde yıllarını geçirince suçlu profillerinin analizini yapar hale gelmişti. Her suçlu modelinin bir karakteristiği vardı. Uyuşturucu satan tipler mutlaka sattıklarının tadına bakarlardı. Fakat Hüseyin’ de ne esrar ne de eroin kullanmaya matuf belirtiler vardı. Uyuşturucu kişiyi yavaş ve ağır bir ölüme sürükler. Kişiyi zehirleyerek adeta yok eder. Fakat Hüseyin’in astım hastalığı haricinde herhangi bir sıkıntısı yoktu. Gayet sportif ve sağlıklıydı. Kadir hemen teşhisi koymuştu. Hüseyin’in işinde bir iş vardı.

Hüseyin:

Kadir abi vallahi ilk kez birisinden bu sözleri duydum. İnan ne diyeceğimi bilmiyorum. Bir sabah polis evimi bastı. Arama yaptılar. İhbar gelmiş. Arabamı aradılar. Arabanın içinden uyuşturucu çıktı. Vallahi benim değil desem de kimse inanmadı. Sonuç! Alıp buraya getirdiler.” dedi.

Kadir pala bıyıklarını burup bir yandan çayından yudumluyordu.

Bana bak, sana birisi fena tezgah kurmuş delikanlı. Dur bakalım daha çok konuşuruz.” dedi.

Sayım vakti gelmişti. Gardiyanlar içeri girdi sayım yaptıktan sonra, “ALLAH KURTARSIN” diyerek çıkmışlardı.

Zeytin çekirdekleri

Bugün ilk gündü. Akşama kadar ne yapacaktı Hüseyin? Yapacak hiçbir iş yoktu. Gözü Mehmet’e takıldı. Mehmet yemekte yenen zeytinlerin çekirdeklerini toplamış bir pet şişenin içerisine dolduruyordu. Daha sonra pet şişenin içerisine su doldurup çalkalamaya başladı. Mehmet büyük bir şevk ile yapıyordu bunu. Hüseyin’in de bu durum hoşuna gitmişti. Sandalye çekti bir bardak çay alıp Hüseyin’i izlemeye koyuldu. Hava sonbahardan kalma güneşle şen şakraktı. Güneş içini ısıtıyor kuşlar cıvıldaşıyordu. Mehmet pet şişeden çıkardığı zeytin çekirdeklerini alıp Hüseyin’in yanına geldi. Her bir çekirdeği avlunun zeminindeki betona sürterek uçlarını düzleştiriyordu. Bu işi yaparken de yanık sesiyle bir türkü tutturmuştu. Mehmet’in sesi gerçekten çok acıklıydı. İnsanı alıp götürüyordu ötelere.

“Gardaş gitmem Diyarbekir düzüne

Gızlar peri olsa bakmam yüzüne

Çıkıp gurbet ele beni ağlattın

 

Gardaş kalk gidelim Urfa’ya doğru

Gardaş kalk gidelim sılaya doğru

 

Gardaş o dağlarda dağların mı var

Mor sümbüllü güllü bağların mı var

Gurbet elde ağlayan yarin mi var

 

Gardaş kalk gidelim Antep’e doğru

Gurbet benim ciğerimi dağladı

 

Cihan Köprüsü’nü aşıp geçelim

Başpınar’ın karlı suyun içelim

Gurbet kalesini tezce geçelim

 

Gardaş kalk gidelim Urfa’ya doğru

Gurbet benim ciğerimi dağladı.”

Hıçkırarak ağladı

Mehmet söyledikçe ağlıyordu. O ağladıkça Selim de ağlamaya başladı. Bir ara pencereden aşağıyı seyreden Adanalı Kadir baba da gözlerini siliyordu. Hüseyin artık daha fazla tutamadı kendisini. Bağırarak ağlamaya, hıçkırmaya başladı. Mehmet boynuna sarıldı.

“Vallahi bu kadar ağlayacağını bilsem söylemezdim kardaş. Ağlama kurban olayım.”dedi.

Hüseyin sakinleşti. Mehmet çok şaşırmıştı. Zira Hüseyin çok fazla duygulanmıştı. Mehmet söze başladı:

Hüseyin kardaş iyi misin? Bak bir daha türkü söylemem ha. Yapma böyle.”dedi.

Hüseyin :

“İyiyim kardeş. Çok duygulandım kusura bakma. Sormam ayıp olmazsa senin hikayen nedir? Nasıl düştün buralara kardeş? Sen baya sanatçı olacak adamsın. Ne işin var buralarda?” dedi.

Mehmet :

“Kader be Hüseyin. Bir gün yolda yürürken mahallenin dışında mezarlık alanda 3 kişinin bir adamı dövdüklerini gördüm. Önce bana ne yav karışmayayım yolumu değiştireyim dedim. Ama gönlüm el vermedi. Koşarak adamların yanına gittim. “Ayıptır ya bir adamı 3 kişi dövmeye utanmıyor musunuz?” dedim. Adamlar bana küfür edip, sana ne lan dediler. Bu arada içlerinden biri kocaman bir bıçak çıkarıp adama defalarca sapladı. Adamcağız oracıkta can verdi. Kanlar içerisinde yerde yatarken içlerinden bir diğeri de kafama sert bir cisimle vurdu. Ben gerisini hatırlamıyorum. Gözümü hastahane de açtım. Kafam sargı içerisindeydi. Başımda bir polis beni bekliyordu. Neyse uyandıktan sonra polisler benim yerde yatan adamı öldürdüğüme dair görgü tanıkları olduğunu, bıçağın benim elimde olduğunu, üzerinde parmak izlerim olduğunu söyledi. İtiraf etmemi, adamı neden öldürdüğümü anlatmamı istediler. Yalvardım yakardımsa da beni dinlemediler. Sonuç 10 yıl hapis cezası. Ve buradayım.” dedi.

Yemekler kazanlarda yapılıyor

Hüseyin:

“Kardeşim ne diyeyim. Vallahi ağzım açık dinliyorum. Allah’ım açığa çıkarsın karanlıkları.”dedi.

Öğlen yemeği vakti gelmişti. Yemekler büyük kazanlarda yapılıyor her koğuşa çelik kaplarda veriliyordu. Yemeği aldılar. Hazırlık yapıp diğer arkadaşlarla birlikte yemeğe oturdular. Vakit geçmek bilmiyordu. Hüseyin yeni girdiği bu dünyaya alışmaya çalışıyordu. Ama bir türlü aklından Safiye ve Dilara çıkmıyordu. Yapacak bir şeyler bulması gerekiyordu.

Kur’an okumayı çatpat biliyordu. Selim kenarda Kur’an okuyordu. Aklına Selim’e rica edip kendisine Kur’an okumayı öğretmesini istemek geldi. Yeni meşgaleler bulup buradaki zamanın daha hızlı geçmesini sağlaması gerekiyordu.

Selim’in yanına usulca oturdu. Selim kendisinden geçmiş kısık sesle Kur’an okuyordu. Okuması bitince Hüseyin’e;

Hoş geldin kardeş. Ben kimsenin inancına karışmam ama burada vakit geçmez. Bence geçmiş günahlarına tövbe et. Kılmadığın namazlarını kaza et. Kur’an oku. Yoksa çıldırıp kendini öldürmen içten bile değil.”dedi.

Kur’an okumayı öğretir misin

Hüseyin:

“Haklısın abi. Bugüne kadar ihmal ettiğim herşeyi yapmaya çalışacağım. Namazlarımı bayramdan bayrama kılardım. Kur’an okumayı da pek bilmem. Çat pat işte. Rahmetli dedem çok uğraştı öğretmeye ama çocukluk işte. Misket oynamak daha hoş geldi. Hep kaçtım. Dediğin gibi burası çıkmaz yol. Burada öğrenmek nasip olacakmış. Senden rica etsem bana öğretir misin?”dedi.

Selim:

“Hay hay. Ne demek. Burada da sana Kur’an okumayı öğreterek sevap kazanmak nasipmiş bak. Ama önce öğle namazı vakti geldi. Abdest al, namaz kılalım. Diğer arkadaşlara da söyleyeceğim. Namazdan sonra başlarız dersimize.” dedi.

Hüseyin çocukluk günlerine geri dönmüştü. Dedesi abdest aldırır takkesini başına takar ve Kur’an öğretmeye çalışırdı. Abdesti aldıktan sonra namaz için üst kata çıktılar. Yere serdikleri kantinden alınan bantaniyelerin üzerine namaza durdular. Adanalı Kadir baba ve Mehmet de gelmişti. Selim’in sesi bir harikaydı. Adeta ölüyü mezardan çıkaracak kadar kalbe dokunuyordu. Çok hüzünlü bir tınısı vardı. Namaz bittikten sonra Hüseyin ve Selim aşağı indiler. Hüseyin’in ilk dersi başlamıştı. Hüseyin, Arap harflerini yeniden öğrenmek için defterine not tuttu. Azimliydi bu sefer öğrenecekti. İlk dersi fazla uzun tutmadılar. Selim, Hüseyin’in sıkılıp bırakmasını istemiyordu.

Ben ölürsem arkamdan Yasin-i Şerif okuyacak biri kalmaz

Hüseyin’e Kuran-ı Kerim’in Türkçe mealini de okumasını tavsiye etti. Her ne kadar Arapça okumak önemliyse de okuduğunu anlamakta çok önemliydi. Hüseyin Meali alarak bir köşeye çekildi. Fatiha suresinden başlamıştı. Okudukça neden bugüne kadar okumadığını sorgulamaya başladı. Hayat meşgalesi ona unutturmuştu dinini. Dedesinin “Ben ölürüm de arkamdan Yasin-i Şerif okuyacak biri kalmaz. Yaramaz torunum öğren okumayı da arkamdan oku bana.” sözünü hatırladı. Kendinden çok utanıyordu. Mealden epey okuduktan sonra saat 16:00’a gelmişti. Mehmet’in yanına geçti. Mehmet ranzasında oturmuş kitap okuyordu. Kadir Baba ise mektup yazıyordu. Mehmet’e kitapları nasıl isteyeceğini sordu. Mehmet cezaevi kütüphanesindeki kitapların olduğu listeyi Hüseyin’e uzattı. Hüseyin içlerinden 10 tane seçip dilekçe ile isteyecekti. Artık seçtiği kitaplardan hangisi boşta ise o gelecekti. Hüseyin dilekçe yazmaya başladı. Bu ilk dilekçesiydi ve ardı gelecekti. Mehmet:

“Hadi yine iyisin yarın kapalı görüş var. Eşin gelir sanırım. Biraz da olsa hasret giderirsin. Sakın ağlama. Ağlarsan eşin daha çok yıkılır unutma.” diye akıl verdi.

Yedi koca gün sonunda ilk kez eşini görecekti. İçi içine sığmıyordu. Lakin bir yandan da  amansız bir korku sardı Hüseyin’in yüreğini. Acaba annesi Dilara’yı getirecek miydi? Hüseyin, Dilara’ya ne söyleyecekti? Neden buradasın sorusuna ne cevap verecekti?

DEVAM EDECEK

Facebook sayfamızı takip ediniz

Herkes Dergisi Resmi Facebook Sayfası

İlgi çeken öyküler:

Recep ile Nadan

Hey taksi!

İttihat ateşi

Benim Öyküm

Zamana yolculuk

Rahip

Kurtuluş

Yi ha! Bir Anadolu göbeği hikayesi

Haziran

Suçsuzum

Suçsuzum 3. bölüm

Nazım Şahin‘in yazdığı Suçsuzum öykü dizisinin 3. bölümüdür. Suçsuzum öykü dizisi, uyuşturucu ticareti yaptığı iddiası ile tutuklanan Hüseyin’in hikayesini konu alıyor. Haksızlığa uğradığını kanıtlamaya çalışan Hüseyin’in yaşadıklarını daha iyi anlayabilmek için önceki 2 bölümü de okumak gerekiyor.

1. bölüm

2. bölüm

Suçsuzum

Hüseyin’in yüreğini garip duygular almıştı. Ağlamaktan şişen gözleri artık göz yaşı dökemez olmuştu. Öyle ki olur olmaz şeylere gülüyordu artık. Ağlamanın son noktasıydı bu. Gardiyanlar x-ray cihazından Hüseyin’i birkaç kez geçirdi. Ayakkabılarına varana dek el dedektörü ile aradılar. Kayıt işlemleri yapıldı. Hüseyin sürekli aynı bilgileri vermekten yorulmuştu. Kayıt için resmi çekilecekti. Psikolojisi o kadar kötüydü ki sefil haline kahkaha atarcasına gülümsemişti. Resim trajikomikti. Hüseyin sanki düğün salonunda çifte telli oynuyor da, şen gülücükler atıyormuş gibi gülümsemişti kameraya.

Yanına genç, uzun boylu, yağız, kıvırcık saçlı bir gardiyan verdiler. Genç gardiyan Hüseyin ile birlikte kalacağı koğuşa gidiyordu. Cezaevi, labirent gibiydi. Nereden çıkıp nereye girdiğini anlamıyordu Hüseyin. Zira, her koridorun başında ve sonunda demir parmaklıklar vardı. Her demir parmaklığın anahtarları vardı. Genç gardiyanın belinde bir anahtar topu vardı. Gardiyan her koridor geçişinde o topu çıkartıp anahtarı bulmaya çalışıyordu. Eski bir cezaeviydi burası. Duvarların boyası solmuş, zemindeki taş kaplama iyice kararmıştı.

Cezaevi iki temel unsurdan oluşuyor

Özetle, cezaevi iki temel unsurdan oluşuyordu. Beton ve demir… Belki tonlarca demir kullanılmıştı. Her yerde demir parmaklıklar vardı. Pencereden kapılara, koridorlardan koğuş ve hücrelere kadar ağır demir parmaklıklar… Kesif bir yemek ve sigara kokusu sinmişti her yere. Duvarlarda kameralar vardı. İstisnasız her koridorda iki tane vardı. Koridorların başında bir masa, masanın da başında bir gardiyan nöbet tutuyordu. Masanın üzerinde ilaç kutuları dikkat çekmekteydi. Her ilacın üzerinde koğuş numarası ve isim vardı. Gardiyanlar ellerinde radyo, müzik dinleyip kendi aralarında muhabbet ediyorlardı. Cep telefonu olmayan bir hayatları vardı. Zira kesinlikle cep telefonu bulundurmaları yasaktı.

Hüseyin ile genç gardiyan koridorlar arasında ilerlerken genç gardiyan göz ucuyla Hüseyin’i izlemekteydi. Hüseyin şiş gözlerle etrafına bakınıyor, nereye geldiğini anlamaya çalışıyordu. Genç gardiyan Hüseyin ile tek kelime konuşmadı. Fakat Hüseyin’in halinden etkilenmiş görünüyordu. Mesleğe başlayalı daha çok olmamıştı. Ancak gördüğü suçlu profiline Hüseyin, çok da uymuyordu. Tüm suçlulular ben suçsuzum derdi. Gardiyanlara, koğuş arkadaşlarına ve gördüğü herkese “aslında benim suçum yoktu bana iftira atıldı.” derlerdi. Zaten cezaevine girip de suçlu olan görülmemişti bu ana kadar. Herkes suçsuz olduğunu iddia ederdi.

Suç gruplarına göre ayrılmışlar

Genç gardiyan bu duygular içerisinde Hüseyin’i süze dursun, Hüseyin’in kalacağı B5 koğuşunun önüne gelmişlerdi. Ülkedeki terör davaları nedeniyle cezaevleri hınca hınç doluydu. Hata bazı koğuşlardaki terörden tutuklu kişi sayısı koğuş başına elli kişiyi bulmaktaydı. Çoğu koğuşa, ek ranzalar konulmuş, ranzalar 3 kat haline getirilmişti. Koğuş düzenleri suç gruplarına göre ayrılmıştı. Terör suçluları ayrı, adi suçtan tutuklu ve hükümlüler ayrı koğuşlara konulmaktaydı. Cezaevlerindeki bu yoğunluk nedeniyle çıkarılan bir yasa gereği cezaevlerinde beş seneden az cezası kalan adi suçlular, açık ceza evlerine nakledilmişlerdi. Oradaki suçlulardan da büyük bölümü denetimli serbestlik uygulaması ile tahliye edilmişlerdi. Bu nedenle, adi suçlardan tutuklu ve hükümlü olanlara ayrılan koğuşlarda fazla kalan kimse yoktu. Hüseyin’in getirildiği B5 koğuşunda da 3 kişi kalmaktaydı.

Hüseyin B5 yazılı kapının önündeydi artık. Kapının yanında duran panoya baktı. Panonun üzerinde koğuşta kalanların isimleri ve resimleri vardı. Hüseyin artık burada benim de ismim ve resmim olacak sanırım diye içesinden geçirdi. Panonun yanında kalorifer peteği vardı. Peteğin üzerinde ise, üzerinde B5 yazan çamaşır suyu. Hüseyin hiçbir şey anlamamıştı. Genç gardiyan koğuşun önüne geldiğinde, o koridordaki nöbetçi gardiyan da geldi. Kapının üzerinde dört tane kilit vardı. Tek tek açmaya başladı. Kilitler büyük bir gürültüyle açılıyordu. Genç gardiyan Hüseyin’in üzerini aradı. Bağcıkları alınmış ayakkabılarını çıkarmasını ve yere vurarak çırpmasını istedi. Hüseyin kendisine söylenen her şeyi harfiyen yapıyordu. Nihayet kapının tüm kilitleri açılmıştı. Ağır demir kapı homurdanarak açıldı.

Allah kurtarsın

Genç gardiyan, “Hüseyin burası yeni evin. Koğuştaki arkadaşların kuralları sana anlatır. “ALLAH KURTARSIN.” dedi. Cezaevinde duyacağınız meşhur laflardan biridir bu.

Hüseyin koğuşun içindedir artık. Gardiyan üzerine kapıyı kapatıp, tek tek kilitleri kapatmaya başlayınca Hüseyin yine ağlamaya başladı. Gözlerinden akmayan yaş yeniden akmaya başlamıştı. Başını kaldırıp göz yaşlarını silmeye başlayınca karşısında birkaç kişinin yüzüne baktığını, her bir ağızdan “Allah kurtarsın kardeş” dediklerini işitti. Karşısında genç, esmer, siyah saçlı, siyah gözlü, Urfalı Mehmet vardı. Mehmet’in yanında; saçları un gibi beyaz Selim vardı. İkisi birlikte Hüseyin’e su ve mendil uzatıyorlardı. Çok sıcak bir karşılamaydı. Hüseyin’in ağlaması kesilince Mehmet:

Kardeş ağlama artık. Kader bu. Bak hepimiz  aynı haldeyiz. Artık mahpus arkadaşıyız. Kardeşten ötedir bilesin.”dedi.

Selim:

“ Kardeş bu cezaevine herkes suçlu olarak girmez. Mazlumlar da vardır. Senin bir şey söylemene gerek yok. Ağlama artık. Buraya ne kadar hızlı alışırsan o kadar rahat edersin. Git elini yüzünü yıka. Gel çay demledik kahvaltılık malzememiz var bir şeyler ye.” dedi.

Dört duvar

Hüseyin banyoya girip elini yüzünü yıkadı. Banyonun tavanındaki boya nemden dökülmüş, bazı bölümleri yosun bağlamıştı. Banyonun ve tuvaletin demir kapısı pas tutmuştu. Zeminlerindeki fayans yılların kalıplaşmış pisliği ile kaplı sapsarı kesilmişti. Hüseyin banyodaki kırık aynaya bakıp iç çekti. Banyodan çıkıp avluya yöneldi. Farklı bir dünyaydı burası. Dört duvar, sanki göğe ulaşırmışçasına yüksekti. Duvarların üzerinde flaş lambaları, tel örgüler vardı. Tel örgülere takılmış ipler, ayakkabılar, envai çeşit atletler ve kağıtlar vardı. Hüseyin hiçbir şey anlamamıştı. Selim ve Mehmet yerde duran tabureyi işaret ettiler. Mehmet çayı uzattı. Cebinden sigara paketini çıkarıp Hüseyin’e uzattı. Hüseyin sigara içmiyordu. Ama ne olduysa sigarayı geri çevirmedi. İlk nefesi çekince boğulacak gibi öksürük tuttu. İçmemeliydi bu zıkkımı. Ama onca şey yaşamıştı kolay değildi. Bir nefes bir nefes daha derken öksürük kesildi.

Tanışma

Mehmet:

Kardeşim tekrar geçmiş olsun. Allah kurtarsın. Ben kendimi tanıtayım. Adım Mehmet. Urfalıyım. Bekarım. Adam öldürme suçlamasıyla tutuklandım.” dedi.

Selim:

Kardeşim ben de Selim. Yaşım 50. Memleketim Trabzon. Cami imamıyım. Evliyim, bir oğlum bir de kızım var. Nitelikli dolandırıcılık suçlamasıyla tutuklandım. Bir de yukarı da uyuyan Kadir abimiz var. Adanalıdır. Beş kişiyi öldürmekten müebbet hapis almış. Buraların en kıdemlisidir. Uyanınca seninle tanıştırırız. Sert bir adamdır. Fazla muhabbete şakaya falan gelmez. Zaten görünce anlarsın. Anlayacağın eski kabadayılardan…”dedi.

Hüseyin söze girdi. Ağlamaklı ses tonuyla:

Bende Hüseyin. Yaşım 32. Memleketim Nevşehir. Avize dükkanım var. Evliyim bir kızım var. Uyuşturucu satmaktan tutuklandım.“dedi.

Cezaevinde önemli olan konuları Mehmet anlattı

Mehmet :

“Kardeş ben sana ufaktan buradaki düzeni anlatayım. Zaten yaşadıkça öğreneceksin. Seninle dört kişi olduk. Salı günleri koğuşun telefon günü. Telefon görüşmesi için doldurman gereken formlar var. İdareden isteriz sen de eşine mektupta yazarsın. Onun da idareye teslim etmesi gereken evraklar var. Her gün mektup yollayabilirsin. Ama kantinden pul alman gerekiyor.Ben pek tavsiye etmem. Aps ile gönder. Zira normal mektup bir ay da eline ulaşmaz. Aps üç günde gidiyor. Gelen mektupları hemen vermezler. Mektup okuma komisyonu var. Onlar okuyup UYAP’a aktardıktan sonra üzerine “okundu” kaşesi vururlar. Daha sonra hafta da iki kez salı ve cuma günleri getirip dağıtırlar. Onun haricinde ayda bir açık görüşümüz olur.

Hafta da bir kez de kapalı görüş olur. Burada her şey dilekçe ile istenir. Gardiyanlara soru sorma boşuna zira dilekçe yaz derler. Zaten seninle de konuşmazlar. Biz sana ne ihtiyacın olacaksa söyleyeceğiz. Ayrıca biz koğuşa ufak tefek kahvaltılık malzeme alıyoruz. Onu da kendi içimizde sen şunu al ben bunu alayım şeklinde ayarlıyoruz. Hafta da bir kez kantin alışverişi yaparsın. Çarşamba kantin günü. Salı gününden fişleri doldurup veririz. Çarşamba istediklerimiz gelir. Yakınların senin adına PTT den para gönderebilir. Sende bu hesaptan para harcarsın. Burada para geçmez. Zaten kimsede de para bulunmaz. Ne istiyorsan hafta da bir kez kantin fişi ile isteyeceksin. Zira başka günlerde isteyemezsin.” dedi.

Yataklara geçtiler

Bu arada demir kapı yine homurdandı. Genç gardiyan elinde nevresim takımı ve battaniye ile içeri girdi. Masanın üzerine bırakıp dışarı çıktı. Ardından demir kapı homurdanarak kapandı. Ve o zalim kilit şakırtıları duyuldu. Mehmet kısaca yaşanacakları özetlemişti. Ama Hüseyin duymuyordu ki onu. Aklı Safiye ve Dilara’sında idi. Mehmet:

“Yav kardeş sana anlatıyorum. Uyuyor musun? Birazdan avlu kapıları kilitlenecek. Hadi şurayı toplayalım içeri geçelim.”dedi.

Avlu akşam gün batmadan kapanıp, sabah gün doğumunda açılıyordu. Avludaki eşyaları topladılar. İçeri geçtiler. Gardiyanlar avluya açılan koridor kapısından içeri girip, koğuş kapısını arkadan üzerlerine kilitledi. Tekrar avludan ilerleyerek, koridora bağlanan demir kapıyı da kilitleyip ayrıldılar. Hüseyin yatakların olduğu yukarı kata çıkacaktı ki Mehmet:

“Boşuna çıkma 15 dk. sonra sayım var. Yine ineceksin aşağı” dedi.

Elinde tesbih

Hüseyin sayım ne demek anlamamıştı. Az sonra Adanalı Kadir Baba aşağı indi. 1.90 boylarında dev gibi bir adamdı. Pala bıyıkları ve saçları, un gibi beyazdı. Önleri hafif dökülmüş uzun saçlarını usulca sağa taramıştı. Beyaz gömleğinin üstten 3 düğmesi açık, kollar bileklere kadar sıvalıydı. Üzerinde siyah kolsuz bir yelek vardı. Altında çizgili pantolon, ayaklarında yumurta topuk bir iskarpinle ağır ağır merdivenlerden indi. Yüzünde yılların yorgunluğu vardı. Alnında kalın çizgiler, gözlerinin altında torbalar vardı. Kaşları sürekli çatıktı. Bıyıkları o kadar gür ve sıktı ki dudakları görünmüyordu. Elinde siyah tesbih, gelip Hüseyin’in yanında durdu. Koğuş kapısı bir kez daha homurdanmaya başladı. Kilit şakırtıları aldı tüm koğuşu. Gardiyanlar bu sefer yedi kişi gelmişti sayıma. Başlarında başgardiyan vardı. Başgardiyan, bir gardiyana:

“Say” dedi.

Gardiyan:

“Dört” dedi.

Başgardiyan başıyla tamam işareti verdikten sonra, bağırarak “Allah Kurtarsın”dedi. Koğuştakiler de hep birlikte “Amin”dediler. Koğuş kapısı bir kez daha kilitlenmişti üzerlerine.

Bu akşam, Safiye ve Dilarasız ilk akşamıydı. Hüseyin mahsundu. Üst kata çıktı. Mehmet ranzalardan dilediğinde yatabileceğini söyledi. Zira birçoğu boştu. Hüseyin cama yakın olanı istedi. Yatağına nevresimini geçirdi. Battaniyesini nevresimle kapladıktan sonra Mehmet, kendisindeki yedek yastığı Hüseyin’e, kantinden alınca geri vermek şartıyla uzattı. El birliğiyle Hüseyin’in yaşam alanı kurulmuştu. Ancak Hüseyin’in ilk günü olduğu için çok eksiği vardı. Mehmet ve Selim havlu, terlik gibi ihtiyaçlarını karşıladı. Sıcak su belirli saatlerde veriliyordu ve Sıcak su saati gelmişti. Hüseyin Mehmet’ten aldığı şampuanla sıcak bir duş aldıktan sonra, yorucu ve ağır geçen bir günün sonuna gelmişti. Yatağına uzandı. Kafasını yastığa koyar koymaz dalmıştı. Bu gece Cezaevindeki ilk gecesiydi.

4. bölüm

Facebook sayfamızı takip ediniz

Herkes Dergisi Resmi Facebook Sayfası

İlgi çeken öyküler:

Hey taksi!

İttihat ateşi

Haziran

Rahip

Recep ile Nadan

Zamana yolculuk

Yi ha! Bir Anadolu göbeği hikayesi

Anlatılmaz yaşanır yıllar geçse bile

suçsuzum

Suçsuzum 2. Bölüm

Nazım Şahin‘in yazdığı Suçsuzum öykü dizisinin 2. bölümüdür. Suçsuzum öyküsünü anlayabilmek için öncelikle birinci bölümü okumanızı tavsiye ederiz.

1. bölüm

Suçsuzum

Polisler kendi aralarında muhabbete dalmıştı. Maaşlarına yıl başında gelecek zamdan, çocuklarından bahsediyorlardı. Ön koltukta oturan sarışın polis arabayı kullanan arkadaşına biraz acele etmesini söyledi. Ve cebinden Winston marka sigarasını çıkartıp arkadaşlarına ikram etti. Torpidodan çıkardığı çakmakla sigaraları tek tek yakmaya başladı. Hüseyin’in varlığını önemsemiyor gibiydiler. Arabanın içerisi sigara dumanı ile dolmuştu. Hüseyin sürekli ağlıyor, elleri başını sıkıca kavramış bir şekilde, neden bunların yaşandığını düşünüyordu. Kahvaltı da yapamamıştı. Bir anda sabah hissettiği gibi bir boğulma hissi belirdi. Nefes alamıyor sanki boğazını biri sıkıyor gibi oldu. Şiş gözlerle yanındaki polise baktı. Polis sigarayı büyük bir iştahla ciğerlerine çekiyor dumanı da tavana doğru üflüyordu. Hüseyin boğuk bir sesle:

Ben astım hastasıyım. Sigara dumanı beni boğuyor. Lütfen pencereyi açar mısınız? Bir de su var mı? Kriz geldi yine.” dedi.

Polisler şaşırmıştı. Hatta ufak bir panik havası yaşandı. Sarışın polis:

“Tamam birader. İyi misin şimdi? Arkadaşlar araba da su var mı? Sigaraları söndürün camları açın. adam morarmaya başladı.” dedi.

Hüseyin’in yanındaki polis çantasından kapalı bir şişe su uzattı. Şoför olan polis camların hepsini aşağı indirdi. Hüseyin sudan alelacele içmeye başladı. Camdan gelen serin rüzgar yüzüne vurdukça kendine gelmeye başladı. Ama bunlar yetmezdi. Ventolin alması gerekiyordu. Polislere:

“Arkadaşlar benim acil ventolin almam gerekiyor. Yoksa kriz kötüleşir.” dedi.

Ventolin gerekiyor

Sarışın polis şoföre yönelerek:

“Arabayı devlet hastahanesinin aciline sür. Zaten muayene için gitmemiz gerekiyordu. muayeneyi öne alırız diğer işlemlere sonra devam ederiz. Baksana adam ölecek başımız belaya kalacak. Ben şimdi amiri arıyorum. Haber vereyim.” dedi.

Telefonla amirini aradı olanı biteni anlattı. Şoför daha da hızlanmıştı. Sokak aralarında uçarcasına gidiyordu. Devlet hastahanesinin acil kapısına yanaştılar. Arabadan hızla indiler. Hüseyin elleri kelepçeli, bir kolunda sarışın polis diğer kolunda, yanında oturan polisle birlikte acil doktorunun yanına girdi. Polisler doktora kimliklerini göstererek zanlı muayenesi yapılacağını ve zanlının astım krizine girdiğini söyledi. Ve Hüseyin’in kelepçelerini çözdü. Kısa boylu kel doktor umursamaz tavırlarla, Hüseyin’e muayane sedyesine oturmasını söyledi. Gözlerine baktı. Hemşireye hemen nebulatörü hazırlamasını ve içerisine bir tüp ventolin koymasını söyledi. Hemşire doktorun söylediklerini yaptı. Hüseyin yavaşa yavaş toparlanmaya başlamıştı. Doktor:

“Astımdan başka bir hastalığın var mı? Vücudunda yara izi var mı? Daha önce geçirdiğin bir ameliyat vs. var mı?” diye sorular sordu.

Hüseyin:

“Astımdan başka bir hastalığım yok.”dedi.

Acil’den çıktılar

Doktor önünde bulunan formları doldurarak polislere uzattı. Hüseyin’in ilacının bitmesine müteakip, sarışın polis, tekrar kelepçeyi taktı. Hızlı adımlarla acil servisinden çıkarak yeniden ekip arabasına bindiler. Sarışın polis Hüseyin’e:

“Nasılsın şimdi? daha iyisin değil mi?” dedi.

Hüseyin:

“Daha iyiyim teşekkürler.” dedi.

Sarışın polis şoför olan polise:

“Hadi parmak izi ve fotoğraf işlemleri için büroya gidelim.” dedi.

Şoför artık o kadar hızlı kullanmıyordu. Emniyet yerleşkesinin nizamiyesine geldiler. Kapıdaki nöbetçi polis ekip arabasını tanıdı ve bariyeri kaldırdı. Büronun olduğu binaya geldiler. Hüseyin’in elindeki kelepçeyi çözüp binaya doğru ilerlediler. Hüseyin çok bitkindi. Her an bayılabilirdi. Gözler ağlamaktan şişmiş, kumral olan teni iyice beyazlamıştı. Parmak izi alımına bakan polis, Hüseyin’in elini sıkıca tutup, tek tek makinanın cam ekranına bastırdı. Aynı işlemi diğer eline de yaptı. Daha sonra resim çekilme işlemine geçildi. Sağdan, soldan, önden ve arkadan resimleri çekildi. İşlemler bitmişti artık. Sarışın polis Hüseyin’i kolundan tutarak ekip arabasına bindirdi. Artık sorgu için kendi bürolarına gidiyorlardı.

Çürük çıktı

Narkotik büroya geldiklerinde, kapının önünde, ellerinde çay ve simitle muhabbet eden polisler karşıladı onları. İçlerinden biri :

Şu suçsuz arkadaş bu mu? Aldık haberini çakal. Çok masummuşsun anlattı arkadaşlar. Gir nezarete de ne kadar masumsun görelim.” dedi.

Hüseyin:

“Vallahi “ diyebildi sadece. Ayaklarının bağı çözülüp oracığa yığılı verdi.

Sarışın polis:

“ Lan adam amma da çürük çıktı. Su getirin. Çay may bişiler getirin.” dedi.

Polislerden biri çay getirdi, biri su uzattı. Hüseyin gözlerini açtığında başında polisler vardı.

“Sabah kahvaltı yapmadım. Sanırım şekerim düştü.” dedi.

Sarışın polis çay, su ve poğaça uzattı. Hüseyin de sandalye üzerinde sessizce yedi uzatılanları.

Sarışın polis:

“Yemeğin bittiyse kaydını yapalım.” dedi.

Büronun ana girişinde bir masa vardı. Masanın üzerinde büyükçe bir defter gelen herkesin kaydını yapıyorlardı. Sarışın polis:

Nüfus cüzdanındaki bilgileri yazdıktan sonra,

“Müdafiin var mı?” diye sordu.

Hüseyin:

“Yok” dedi.

Sarışın polis:

“CMK (Ceza Muhakemesi Kanunu)’dan avukat atanacak kabul ediyor musun?” dedi.

Hüseyin:

“Ederim.” dedi.

Sarışın polis ev adresini ve haber verilecek kişi bilgilerini doldurduktan sonra Hüseyin’i nezarete götürdü. Hüseyin hayatında hiç nezaret görmemişti. 6 tane bölmeden oluşan bir yerdi. Her bölmenin kapısında demir parmaklıklar ve içerisinde L şeklinde oturaklar vardı. Başka da birşey yoktu. Her odaya bakan kameralar vardı. Hüseyin duvarda saat olmamasına anlam veremedi. Sarışın polis bölmenin birinin kapısını açtı.

“Hadi hüseyin gir buraya. Bir ihtiyacın olursa duvardaki zile bas. Yalnız öyle zırt pırt basma kızarlar.” dedi.

Hüseyin garip duygular içerisinde hücresinde beklemeye başladı. Nasıl olmuştu bu? Kim koydu o lanet pislikleri arabasına? Kimseye kötülüğü dokunmamıştı? İşçilerinden Samet olabilir miydi? Onu kasadan birkaç kez para çalarken yakalayıp uyarmıştı. En son yakaladığında da kovmuştu. İntikam alabilmek için o mu yapmıştı? Ya da  İşçilerinden biri maaşını geç aldığı için mi böyle bir intikam almak mı istedi? Kafasında çılgın sorular vardı. Neden böyle bir intikam almak istesinler ki? Üç kuruş için insan hayatıyla böyle oynanır mıydı? Bu düşünceler içerisinde oturduğu sandalyeye uzandı. Tam dalmıştı ki polislerden birisi kapıyı açtı. Hücreye doğru uzanarak;

“Öğle yemeğin geldi al bakalım.” dedi.

Yalnızlığı ile baş başa kaldı

Köpük tabak içerisinde yemek, bir şişe su ve meyve suyu vardı. Hüseyin yemekleri pek beğenmese de yapacağı birşey yoktu. Hepsini afiyetle yedi. Yediği yemeklerin artıklarını hücrenin girişine koydu. Aynı polis tekrar gelerek çöp poşetine artıkları atmasını istedi. Tuvalet ihtiyacı için Hüseyin’i WC’ye götürdü. Kapıda bekliyordu.  Hüseyin çıktıktan sonra alıp tekrar hücresine kilitledi. Yine yalnızlığıyla baş başaydı Hüseyin. Safiye nasıldı? Kızı Dilara babasını soruyor muydu? Dükkan ne oldu? Yine derin düşüncelere dalmıştı. Saatte  olmadığı için zaman mefhumu ortadan kalmıştı. Sadece gelen yemeklere göre vakti tahmin edebiliyordu. Tekrar derin düşüncelere daldı. Nezarethane sessizliğe bürünmüştü. Aniden bir kadın sesiyle irkildi. Safiye mi annesi Rukiye miydi onu seçemiyordu. Feryadı basıyordu. “Hüseyin’imi gösterin bana iyi mi? Hasta o, ölür.” diyordu. Birazdan bir polis hücreye gelerek :

Hüseyin, eşin ve annen buradalar. Laftan anlamıyorlar. Seni göstermemiz yasak ama gel bunlara iyi olduğunu söyle de gitsinler.” dedi.

Masum olduğundan emindi

Hüseyin koşar adım polisle birlikte büronun girişine vardı. İki kadın ağlaşıyorlardı. Hüseyin “sakin olun ben iyiyim. Haydi siz eve gidin. Size haber verecekler.” dedi. Sarılıp kucaklaştıktan sonra oradan ayrıldılar. Hüseyin ise tekrar nezarete geri döndü. Tahminle saat 17:00 civarıydı.  Akşam yemeği geldi. Hüseyin, öğlen yemeğin de olduğu gibi yemeği yedi ve tuvalet ihtiyacını gördü. Garipti, astım krizi yoktu. Rahattı. Masum olduğundan emin olduğu için mi yoksa nezaretin soğuk yüzü mü onu rahatlattı bilinmez. Gece olmuştu. Hüseyin suyu az içiyordu ki tuvalet için polisleri çağırmasın. Belli olmaz belki azarlanırdı. Ne de olsa kapıda bazı polisler ona iyi gözle bakmadıklarını belli etmişti. Şimdi onlardan birine denk gelir, sonra aralarında tartışma çıkarsa, bundan korkuyordu.

Uyumak için kendini zorluyordu. Peki sorgu işlemi ne zaman olacaktı? Ne zaman buradan çıkacaktı? Muamma… Koğuşun lambaları insanın gözünü delercesine yanıyordu. Ama bir ara uykuya dalmıştı ki bağırma seslerine uyandı. Polisler biriyle tartışıyordu. Zira bağrışmalar her yerde yankılanıyordu. Nöbetçi polislerden birisi bir zanlıyı Hüseyin’in hücresine getirip bıraktı. Torba atar gibi hücreye iti vermiş, “sesin çıkmasın fena olur Coşkun.” diye uyarmıştı. Coşkun garip bir çocuktu. Daha bıyıkları yeni terlemiş on sekizinde bir gençti. Saçları 3 numaraya vurulmuştu. Kafasının arkası baştan başa örümcek ağı dövmesi ile kaplıydı. Boynunda da örümcek dövmesi vardı. Kolları yara içerisindeydi. Sağ kolunun dirsekten bileğe kadar olan kısmında “Sus ve sabret” yazılı dövme vardı. Hüseyin bu yazıyı görünce şok oldu. Korkudan bir şey konuşamıyordu zaten. Sadece Coşkun’a “geçmiş olsun” diyebildi. Coşkun gözleri kısık bir şekilde:

Ben uyuyacağım ses çıkarma.” dedi.

Koğuşta yine yalnızdı

Ve uykuya daldı. Hüseyin korkudan uyuyamıyordu . Sabaha kadar yarı uykulu yarı uyanık bekledi. Sabah olunca polisler nezaretin kapısını açtı. Kahvaltılık olarak ekmek arası kaşar ve meyve suyu getirdiler. Hüseyin ve Coşkun ekmeklerini aldı. Kahvaltılarını yaptılar. Hüseyin kendisini tuvalete zor attı. Geri geldiğinde coşkun yoktu. Muhtemelen sorguya gitmişti. Yine koğuşta yalnızdı. Acaba Safiye ve Dilara ne yapıyorlardı? Sarışın polisin sesiyle irkildi. Onu evden alan polisti bu.

“Hüseyin hadi ifadeye gidiyorsun.” dedi.

Hüseyin yerinden kalktı ve sarışın polis eşliğinde, büronun 3. katına çıktılar. Bir odaya girdi. Oda da bir tane genç bir polis ve saçlarının yanları ağarmış orta yaşlı bir polis vardı. Sarışın polis Hüseyin’i onlara teslim edip ayrıldı. Genç polis diğer polise “komiserim” diye hitap ediyordu. Komiser Hüseyin’e:

“Karşıma otur bakalım. Ben şimdi soru soracağım, sen de dürüstçe yanıtlayacaksın.“ dedi.

Genç polis:

Komiserim CMK ‘dan avukat geldi. Alalım mı?

Komiser:

“Al içeri.”

Avukat:

“Ben avukat Sadi Pek. Barodan atadılar.  Arkadaşa birkaç hususu hatırlatayım. Etkin pişmanlıktan yararlanır, bildiğin her şeyi anlatırsan, bu senin için iyi olur. Daha az ceza alırsın. Savcıdan adlı kontrolle serbest bırakılmanı isteriz. Onun haricinde sormak istediğin bir şey varsa sorabilirsin.“ dedi. Fazla konuşmadı. Yerine oturdu. Cebinden çıkardığı telefonuyla meşguldü.

Etkin pişmanlık

Komiser:

“Evet Hüseyin, duydun. Başlayalım. Etkin pişmanlıktan yararlanmak istiyor musun?

Hüseyin:

“Hayır komiserim. Ne münasebet. Ben suçsuzum. Neyi itiraf edeceğim? Bana ait değil ki o lanet olası pislikler?”

Bu arada genç polis Hüseyin’in gözlerine bakıyordu. Belli ki yalan söyleyip söylemediğini anlamaya çalışıyordu.

Komiser :

“Peki aynen böyle yazıyorum.” dedikten sonra ad, soyad, iş adresi, ev adresi, eşinin ve kızının isimleri vs gibi bilgisayardaki formdan soruları sorarak devam etti. Ve daha sonra;

“Şimdi, bak Hüseyin, hakkında bir ihbar var. Seni tanıyan birisi bu kişi. Bize senin bir uyuşturucu çetesinin torbacılığını yaptığını ihbar etti. Hatta çocuklara sattığını söyledi. Çok mazbut bir tipin olduğu için dikkat çekmiyormuşsun. Ne diyeceksin buna?”

Suçlamalar ağır geldi

Hüseyin:

“Vallahi komiserim, onu söyleyen kişi kim bilmiyorum ama iftiradır bu. Ben hayatımda sigara dahi içmemiş birisiyim. Alkol kullanmam. Astım hastasıyım ayrıca. Uyuşturucuyu görsem tanımam. Ne kullandım ne de birisine sattım. Bir çete ile asla münasebetim olmadı.” dedi. Beyninden vurulmuş gibiydi. Bu suçlamalar Hüseyin’e çok ağır geldi. Kendi çocuğu da vardı. Nasıl bir başka çocuğu zehirlerdi? Bu nasıl bir iftiraydı? Peki ama kim bu iftirayı atmıştı ona?

Komiser:

“Sen Varanlar çetesi’nin torbacılığını yapmakla suçlanıyorsun. Bu çete ile bağın var mı? Bize doğruyu söyle. Ayrıca arabanda bulunan torbadaki madde için ne diyeceksin?”

Hüseyin:

“Komiserim vallahi böyle bir çeteyle bağım yok. Kimdirler bilmem. Hayatımda uyuşturucu kullanan bir kişi dahi tanımadım ben. Ne sattım ne kullandım. Arabama kim koydu hiçbir bilgim yok.” dedi. Avukata baktı. Avukat telefonuyla oyun oynuyordu.  Sorgu umrunda değildi. Bulunmak için gelmiş sadece orada oturuyordu.

42 adet uyuşturucu hap

Komiser, genç polise :

“ Hüseyin’e bir su ile çay getir.” dedi.

Genç polis, su ve çay getirip bıraktı Hüseyin ve komisere.

Komiser:

“Bak Hüseyin. Arabandan 42 adet her biri 1 gram uyuşturucu haplar çıktı. Bunu bize açıklaman lazım. Zaten telefon kayıtların, çete üyeleri ile karşılaştırılacak. Bir bağın çıkarsa başın büyük belada. Bu, arabandan çıkan hap meselesini anlat bari.”

Hüseyin:

“Vallahi suçsuzum. Bilmiyorum ki. Ben arabayı üç ay önce aldım. İşlerim kötüydü. Sıkıntılarım vardı. Bir arkadaştan üç ay önce satın aldım. Borca karşılık kendi arabamı ona verdim, ondan bu arabayı aldım. “

Komiser:

“Yani arabada mı vardı diyorsun. Kimden aldın arabayı?”

Hüseyin:

“Benim dükkana iki sokak ötede marketi olan, Duran’dan aldım. Mahalleden tanışırız. Çocukluk arkadaşıyız. Sağ olsun sıkıştığımı duyunca kendisi teklif etti bana. Ben de kabul ettim.”

Komiser:

“Ne yani çocukluk arkadaşına mı ait o uyuşturucular?”

Hüseyin:

“Bilmiyorum efendim. Ben ondan aldım arabayı. Ben koymadım bu maddeleri. Belki onun bile haberi yoktur.” dedi.

Er ya da geç ortaya çıkar

Saat epey ilerlemişti. Öğle yemeği vakti gelmişti. Komiser sorularını bitirmiş, ifade tutanağının çıktısını Hüseyin’e imzalamıştı. Genç polise Hüseyin’i nezarete götürmesini emretti. Avukat “geçmiş olsun” dedi ve çıktı. Genç polis Hüseyin’e acıyarak bakıyordu. Belli ki Hüseyin’in suçlu olduğuna inanmamıştı. Nezarete inerken konuşmamayı seçti. Ama nezaretin kapısında Hüseyin’e:

Hüseyin bak ben bakacağım Duran olayına sen merak etme. Üzülme suçsuzsan bu er geç ortaya çıkar.” dedi.

Hüseyin’i teselli edip yemeğini verdi. Ve koğuşuna kilitledi. Hüseyin kimin şikayet ettiğini düşünüyordu. Başı zonkluyordu.  Kimdi bu kansız? Neden böyle bir iftira atmıştı? Samet miydi ? Kovduğu için ondan intikam mı alıyordu. Ya da işçilerden biri miydi? Duran neden böyle bir şey yapsın ki? Aralarında husumet yoktu.

Derken akşam olmuştu yine. Kapı açıldı fakat bu sefer yemek gelmemişti. Polisler ” hazırlan, adliyeye, nöbetçi mahkemeye çıkıyorsun.”dediler. Hüseyin şok oldu. Apar topar büronun kapısında bekleyen arabaya bindi. Ellerine kelepçe takıldı. Yüzünü bile yıkayamamıştı. Gözlerin de çapaklar vardı. Adliyenin arka kapısına ekip arabasını çektiler. Yangın merdiveninden Hüseyin’i iki polis kaçırırcasına mahkeme salonuna çıkardı. Olaylar o kadar hızlı gelişiyordu ki Hüseyin rüyada sanıyordu kendisini.

Hüseyin ağlamaya başladı

İşte Hüseyin artık mahkeme salonunda ve sanık sandalyesindeydi. Barodan verilen avukat da oradaydı. Safiye’ye de haber vermişti avukat. O da oradaydı. Ağlıyordu sürekli. Hüseyin ile göz göze gelince Hüseyin de ağlamaya başladı. Ortam çok garipti. Katip Hüseyin’in yüzüne bakmadan, ismini, soyismini ,adresini, eğitim durumunu sordu. Mahkeme salonundan içeri hakim girdi. Hakim önündeki dosyayı açtı. Katip’e bir şeyler yazdırdı. Hüseyin’e ifadeler den başka diyeceği bir şey olup olmadığını sordu. Hüseyin “yoktur” dedi.

Hâkim:

“Tamam, sen çıkabilirsin dedi.” Polisler Hüseyin’i dışarı çıkardı.

Birazdan karar için mahkeme salonuna geri girdi Hüseyin.

Hakim yoktu. Katip:

Hüseyin tutuklu yargılanmak üzere Ceza İnfaz Kurum’una sevk kararı alındı. Geçmiş olsun” dedi. O da ağlayacaktı. Herkes şok içindeydi. Nasıl olmuştu kimse anlayamadı. Safiye iki gözü iki çeşme ağlıyordu. Ama bir yandan da Hüseyin’e destek olabilmek için metin olmaya çalışıyordu.

Ağlama aşkım ben sana inanıyorum. Sen suçsuzsun. Seni seviyorum.“ dedi.

Hüseyin polisler eşliğinde cezaevine götürülmek üzere ekip arbasına bindirildi. Hüseyin artık konuşamaz hale gelmişti. Sürekli ağlıyordu. Onu evden alan sarışın polis de ağlamaya başladı. O da inanmamıştı Hüseyin’in suçlu olduğuna ama yapacak bir şey yoktu. Cezaevi kapısına kadar Hüseyin’e eşlik etti. Kapının önün de gardiyanlara teslim etmeden önce durdular. Sarışın polis:

Bunca yıllık meslek hayatımda çok suçlu gördüm. Sen suçluya benzemiyorsun. Ama yapacak bir şey yok. Merak etme iftira açığa çıkar. Ama sabretmek lazım. Kendine iyi bak. Benden bir isteğin var mi? ” dedi.

Hüseyin:

“Sağ ol abi. Eşim Safiye’ye iyi olduğumu söyle. Kızım Dilara’ya baban iş toplantısına gitmiş ama gelecek desin. Başka bir şey istemem. Bana çok yardımın dokundu Allah razı olsun. İki elim bu iftirayı bana atanın yakasında olacak. Hem bu dünya da hem de öbür dünyada. Kaderde cezaevi de görmek varmış. Suçsuz olarak giriyorum buraya. Neyse selametle kal. Hadi eyvallah.” dedi ve cezaevinden içeri adımını attı.

3. bölüm

Facebook sayfamızı takip ediniz

Herkes Dergisi Resmi Facebook Sayfası

İlgi çeken öyküler:

İttihat ateşi

Recep ile Nadan

Gün Karanlık

Yi ha! Bir Anadolu göbeği hikayesi

Kirli Melek

Benim Hikayem Biterken Başladı

Kurtuluş

Zamana yolculuk

Rahip

Benim Öyküm

Anlatılmaz yaşanır yıllar geçse bile

Haziran

Suçsuzum

Suçsuzum

Nazım Şahin‘in kaleme aldığı Suçsuzum öykü dizisinin 1. bölümüdür.

Suçsuzum

Sabahın çok erken vaktiydi. Hava oldukça soğuk ve kasvetliydi. Yatak odası oda sıcaklığının altına inmiş adeta buz kesmişti. Dışarıda sonbaharın kışa yönelmesinden kaynaklanan sert bir rüzgar vardı. Hüseyin yatağında kıvrılmış, yorganına sıkıca sarılmış, ayaklarını da yorgana gömmüştü. Kronik astım hastasıydı. Sürekli nefes darlığı çektiği için mevsim geçişleri onu çok rahatsız ediyordu. Yine nefesi daralmıştı. Boğulma hissiyle başı zonklayarak yataktan fırladı. Çok yoğun ve derinden öksürüyordu. Yatağının yanı başında duran sudan bir yudum aldı. Ama nafile… Evet yine astım krizi tutmuştu. Koşar adım salona geçti. Salondaki ventolin kutusunu açtı. İçerisinden bir tüp aldı. Nebulatörün fişini alelacele prize taktı.

Maskeyi yüzüne geçirmeden önce haznenin içerisine, tüpün içerisindeki ilacı döktü. Makinenin açma tuşuna basınca derin bir nefes çekti ciğerlerine. İlâç etkisini göstermişti. Rahatlama başladı. Yavaş yavaş gevşiyordu. Gözlerini kapattı tam uyukluyorken kapının kanarya sesi zili acı acı çalmaya başladı. Hüseyin saatine baktı. Saat sabahın 05:00 idi. Bu saatte kim olabilirdi ki? Anlam veremedi. Aceleyle kapıya koştu. Kızı Dilara ve eşi Safiye uyuyorlardı. Onların uyanmasına engel olmak için hızlı davranıp kapıya yöneldi.

– “Kim o?”

– “Açın beyefendi polis.”

Hüseyin şok yaşıyordu. Kapının önünde sivil giyimli üç kişi vardı. Kapıyı açtı.

“Buyrun kimi aramıştınız?

– “Hüseyin Ay siz misiniz?

– “Evet benim.”

İzmir’den Manisa’ya bisiklet yolculuğu

Hakkında gözaltı kararı var

İçlerinden kıdemli olduğu diğer iki polise olan tavrılarından anlaşılan , uzun boylu, sarışın, göbekli polis usulca cüzdanını çıkardı. Diğer iki polis ise etrafı kolaçan ediyordu. Sarışın uzun boylu polis kimliğini gösterdi.

–  “Hakkında gözaltı ve arama kararı var. Evini ve arabanı arayacağız.” dedi.

Hüseyin anlamsızca polislere bakıyordu. Olup bitene bir anlam verememişti. Eşi Safiye geceliği üzerinde koşarak geldi.

– “Ne oluyor burada Hüseyin?” dedi korkulu ve şaşkın gözlerle.

– “Korkma hayatım. Polis arkadaşlar evi arayacakmış. Yardımcı olalım.” 

– “İyi de neden evi arayacaklar? Ne olmuş ki? Suçun neymiş? Hem arama kararını görmeden asla olmaz.” dedi sinirli bir şekilde. Elleri titriyordu.

Uzun boylu sarışın polis :

“Hanımefendi sakin olun. Eşiniz hakkında uyuşturucu satıcılığından ihbar var. Bu nedenle evinizde arama yapacağız ve eşinizi merkeze götürüp ifadesini alacağız. Görmek istiyorsanız mahkemenin arama ve el koyma kararına bakın. Ayrıca savcılık gözaltı kararı da burada buyrun bakın.” dedi.

Safiye dikkatlice evrakları inceliyor olup bitene bir anlam veremiyordu. Hüseyin kesinlikle uyuşturucu kullanmış veya satmış olamazdı. İnsan bunca yıllık kocasını tanımazmıydı. Muhakkak bir yanlışlık vardı.

Diğer iki polis harekete geçtiler. Kapıcı İrfan efendiyi çağırmışlardı. Hazurun olarak yönetici İsmail Bey de sabah namazından çıkıp geldiler. Uykulu gözlerle olup biteni anlamaya çalışıyorlardı. Polisler evi aramaya başladılar. Önce evin krokisini çizdiler. Uzun boylu sarışın olan polis elindeki telsizle merkeze anons geçiyordu. Uyuşturucu arama uzmanı köpekleri Max i getirmelerini istedi. Hüseyin, Safiye, İrfan ve İsmail Bey sadece bakınmayla yetindiler. Hüseyin eşi Safiye’ye :

Sen de üzerini değiştir. Yatak odası da aranacakmış” diyebildi.

İsmail Bey’in aklına Dilara geldi.

“Çocuk uyanıp korkmasın memur bey. İzin verin benim eve çıkarayım.” dedi.

Papin Deneyi ve İfade Ettiği Sosyal Olgu

Evdeki tüm eşyaları salona topladılar

Polisler olumlu karşıladılar bu isteği. Hüseyin kızı Dilara’yı kucakladı. Usulca birkaç kez öptü. Başına gelecekleri biliyormuşcasına kızına doya doya sarıldı. Dilara çok tatlı uyuyordu. Uyanmadı yavrucak. İsmail Bey kucakladığı gibi Dilara’yı babasının kucağından alıp asansöre kendi katının olduğu daireye çıkardı. Polisler bu arada evdeki tüm eşyaları salona toplamışlardı. Evin hali içler acısıydı. Her yeri dağıtmış, döküp saçmışlardı. Safiye ağlamaya başladı.

“Onlar benim çeyizimden eşyalarım. Lütfen zarar vermeyin.” dedi göz yaşlarını silerek.

Sarışın polis:

“Ağlama kardeşim zarar vermeyiz korkma. Biz de işimizi yaşıyoruz. Bunlar tutanak altına alınıyor. Eğer başlarına bir şey gelirse devlet bunu karşılar. Sakin ol lütfen.” dedi ciddi ve kararlı bir ses tonuyla.

Gün Karanlık

Max getirildi

Çok soğuk kanlı ve donuk ifadelerle kaşları çatık işlerini yapıyorlardı. Her şeye bakıyorlardı. Hiçbir ayrıntıyı atlamamak için özenle her şeyi döküp saçıyorlardı. İçlerinden bir poliste tutanak tutuyordu. Diğeri ise uzun boylu sarışın ekip şeflerine yardım ediyordu. Güneş doğmaya başlamıştı. Artık yavaş yavaş hayat akışına başlamış, arabaların gürültüsü artmaya başlamıştı. Kanarya sesi kapı tekrar çaldı. Gelen kısa boylu top sakallı esmer bir polis ve bir köpekti. Max denilen köpek bu olmalıydı. Siyah renkli, gözleri cam göbeği mavi renkli çevik bir köpekti. Max havlamaya başladı. Sarışın ekip şefi salonu işaret etti.

Max salonun ortasındaki eşyaları koklamaya başladı. Eğitmeni olan polis tasmasını çözdü. Max çıldırmış gibi her yanı kokluyor yerinde duramıyordu. Fakat o da ne? Max salonun ortasındaki kar beyaz halının üzerine kakasını bırakmıştı. Eğitmeni polis memuru bir poşet çıkardı cebinden. Hiçbir şey olmamış gibi dışkıyı poşete koyup burayı silersiniz demekle yetindi. Arama 1 saat kadar sürdü. Ev araması bitmişti. Polisler İsmail ve İrfan Bey’e hazurun olarak tutanaklara imza attırdılar. Hüseyin ve Safiye de evrakları imzaladı.

Polisler arabaya inelim dediler. Max ve eğitmeni yanlarında ekip şefleri ile birlikte Hüseyin’i de alıp arabaya indiler. Bu arada apartmandaki insanlar işe gitmek için otoparaka gelmeye başlamışlardı.  Hüseyin’in yanındakilerin ne yaptığını anlamaya çalışıyorlardı. Behzat Bey ve Zekiye Hanım araçlarına ilerledi. Fakat 15 dakika geçmesine rağmen araçlarını çalıştırıp hala siteden çıkmamışlardı. Belli ki Hüseyin’i ve yanındakilerin ne yaptığını anlamaya çalışıyorlardı. Halime teyze pencereye yapışmış Hüseyin’i göstererek evdekilere bir şeyler anlatıyordu. Hüseyin o an kendini sirk maymunu gibi hissetmişti. İnsanlar işlerini bırakmış sanki futbol maçı izler gibi Hüseyin’i izliyordu. Safiye de 4. Kattaki evlerinin penceresinden olup biteni izliyordu. Bir ara alt kat komşuları Nihal Hanım’ın sesini duyar gibi oldu.

Nihal hanım eşi Fatih’e :

Hüseyin de garip bir hava vardı zaten. Çok sessiz, sakin, efendi bir adamdı. Bu kadar düzgün olamaz bir insan diyordum hep. Demek yaptığı kirli işleri gizlemek için bu tavırları takınıyormuş. Eeee insanoğlu her gördüğüne inanmayacaksın. Her sakallıyı deden sanmayacaksın. Yazık Safiye’ye kız kocasının ne biçim bir adam olduğunu bilememiş garibim.” dedi.

Safiye hıçkırıklarını tutamadı. Bunca yıllık komşuları neden bu şekilde düşünmüştü? Acaba dedikleri doğru olabilir miydi? Hüseyin’in son zamanlarda işleri kötüydü. Hüseyin’in avize dükkanı vardı. Aslında evlendiklerinin ilk yıllarında Hüseyin iyi de kazanırdı. Fakat ne olduysa son senelerde işleri bozulmuştu. Yanında çalışan işçilerin parasını veremez hale gelmişti. Borçlarını ödemek için arabasını satmıştı. Eski ucuz bir araba almıştı. Biraz düzelmişti işleri ama yine de borçları vardı. Üstelik yanında çalışan işçileri de homurdanıyordu. Arada tartıştıkları da oluyordu. Safiye kendi kendine olamaz Hüseyin bunu yapmış olamaz diye mırıldanıyordu. Safiye’nin gözü Hüseyin’e takıldı.

Hüseyin 95 model Ford Eskort’u polislere işaret ediyordu. Polis aracı göstererek:

“Bu mu?” dedi.

Hüseyin:

“Evet, buyrun kapıyı açıyorum.” dedi.

Max arabanın içerisine atladı. Herşeyi kokluyor arada da eğitmenine bakıp ödül istiyordu. Eğitmeni cebinden Max’in sevdiği mamadan ona ödül olarak veriyordu. Polisler Hüseyin’den bagajı açmasını istedi. Hüseyin zaten zor açılan bagajı zorlayarak da olsa açtı. İşte ne olduysa o an olmuştu. Max çıldırmıştı. Bagajı sürekli kokluyor, kendi etrafında  dönüyor, patileriyle sol stop lambasını işaret ediyordu. Eğitmen polis arabadan uzaklaşmalarını işaret etti ve ameliyat eldivenlerini giydi.

“Hadi oğlum Max ,aferin sana. Bak oğlum nerede? Hadi oğlum Max.” diyerek hayvanı teşvik ediyordu.

Lewis Carroll’ın Alice Kitaplarında Oyun Teması – 1. Bölüm

Gözleri fal taşı gibi açıldı

Max sol stop lambasını resmen kazımıştı patileriyle. Eğitmen polis stop lambasını, bagajın iç kısmından söktü. Hüseyin boş gözlerle ne olup bittiğini anlamaya çalışıyordu. Stop lambasının kapağını sökülünce ufak siyah bir poşetin oraya özenle yerleştirildiğini görüldü. Yavaşça çekip aldı poşeti. Evet Max ödülü hak etmişti. Arananı bulmuştu. Eğitmen Max’e ödülü verdi ve yavaşça paketi açtı. Paketin içine her biri küçük paketlere konulmuş haplar vardı. Hüseyin ‘in gözleri fal taşı gibi açılmıştı. Nasıl olabilirdi, kendisi bu paketleri ilk defa görüyordu. Çıldıracak gibi oldu. Narkotik polisi küçük paketlerdeki haplardan birini aldı. Alaycı bir ses tonuyla:

“Hüseyin bu uyuşturucu hap. Ne olduğunu biliyor musun bunların ? Bu extacy gibi duruyor. Merkezde anlarız ne olduğunu. Sende ne işi var bunların?” dedi.

Ve paketin içerisindekileri olay yeri inceleme poşetinin içerisine koyup poşetin ağzını sıkıca kapattı. Tutanak tutan polise tek tek neler yaptığını anlattı. Polis tutanağı bitirdi. İmzalaması için diğer polislere ve Hüseyin’e uzattı. Hüseyin şok içerisinde ağlamaya başladı.

Yemin ediyorum ben koymadım onları oraya. Suçsuzum. Vallahi billahi bana ait değil.” diye feryadı bastı.

Polisler Hüseyin’i dinlemiyorlardı artık. Manzarayı izleyen komşular şaşırmış gözlerle polislere bakıyordu. Halime teyze pencereyi açtı.

“Tüh sana be adam. Ayıp değil mi insanları zehirliyorsun? Çoluğunun çocuğunun yüzüne nasıl bakacaksın?” diye bağırdı.

Hüseyin artık hıçkırıklara boğulmuştu. Dizlerinin üzerine çöktü. Sarışın polis Hüseyin’in kolundan sıkıca tutup ayağa kaldırdı. Çok sert davranıyordu. Hüseyin’in rol yaptığını düşünüyordu. Evine çıkıp eşi Safiye’ye veda etmesini bile beklemeden, ince bileklerine kelepçeyi takıp, ekip arabasına bindirdiler. Evden son çıkan polis eşi Safiye’ye Hüseyin’in Kaçakçılık ve Organize Suçlarla Mücadele (KOM) Şube Müdürlüğü Narkotik Büro’ya götürüldüğünü söyledi. Hüseyin iki gözü iki çeşme, üzerinde geceden kalma eşofmanlarıyla narkotik büroya doğru yol alıyordu. Bir yandan kelepçeli elleriyle göz yaşlarını siliyor, bir yandan da eşini ve kızını düşünüyordu. Peki ama kim koymuştu o uyuşturucuları oraya?

2. bölüm

Facebook sayfamızı takip ediniz

Herkes Dergisi Resmi Facebook Sayfası

İlgi çeken öyküler:

Haziran

Kirli Melek

Zamana yolculuk

Yi ha! Bir Anadolu göbeği hikayesi

Anlatılmaz yaşanır yıllar geçse bile

Recep ile Nadan

Kurtuluş

Benim Öyküm