Yazılar

Mehmet Başkan

Neo-90’lar Süreci

1990’lı yılların Türkiyesi hakkında çok uzun bir girizgah yapmaya lüzum yok. Tek bir kelime veya tek bir olay ile insanların vatan haini ilan edilebildiği veya devlet politikası hakkında eleştirel bir kelam edenin cadı ilan edildiği bir dönem olduğundan bahsetmek yeterlidir. Ancak biz bu dönemi geride bıraktığımızı zannediyorduk.

Özellikle AK Parti’nin iktidara geldiği ilk senelerde liberalleşme konusunda olumlu adımlar atıldığı ve sivilleşme konusunda önemli adımlar atıldığı görülüyordu. Türkiye için büyük kazanımlar söz konusuydu, bir sarsıntı sonrasında askerin kışladan çıkacağı korkusunun silindiği bir dönem olarak AK Parti dönemi hatırlanacaktı. Ancak demek zorunda kaldık, “ancak” diyorum. Tüm kazanımlar neredeyse bir senede yok edildi. AK Parti hükümetinin politikalarına en ufak bir eleştirel yaklaşımı olanın vatan haini ilan edildiği bir dönem yaşanmaya başlandı.

Medya o kadar nüfuz altına alındı ki, medya eleştirisi yapmaktan iktidar eleştirisi yapmaya vakit bulunamaz oldu. Oysa eleştirdiğimiz medyanın bu şekilde olmasının sorumlusu medya değil, medyayı bu hale getirenlerdir. Hükümet yanlısı yayınların hiçbir şekilde hükümet rotasından dışarı çıkmaması, hükümet karşıtı yayınların hiçbir olumlu gelişmeyi olumlu karşılamaması ülkenin gerilmesinde önemli bir rol oynadı.

Beyazıt Öztürk’ün programında yaşananlar da 90’ların bir yansımasıdır. Programda “çocuklar ölmesin” vurgusunun yapılması dahi bir vatan hainliği olarak algılandı. Günlerdir süren bir yıpratma süreci başlatıldı. 1990’larda politize olmuş sanatçılar ve televizyoncular vatansever veya vatan haini ilan ediliyordu. Ancak, neo-90’lar sürecinde durum daha da vahim. Kariyeri boyunca siyasetten kaçınmış bir sunucu dahi politik sebeplerden dolayı vatan haini ilan edildi. Politikadan uzak durmak da politik sebeplerden dolayı yıpratılmamak için yeterli olmuyor artık.

Neo-90’lar orjinalinden de daha sert yaşanıyor. Ahmet Kaya’nın vatan haini ilan edilmesi bir politik temele dayanmaktadır ve kendi içerisinde bir tutarlılığı vardır. Doğru bir hareket olmasa da kendi içerisinde bir tutarlılığa sahiptir. Ancak, Beyazıt Öztürk’ün vatan haini ilan edilmesinin herhangi bir tutarlılığı yok. Politikadan ve politik söylemlerden kaçmaya çalışan bir sunucunun politik sebeplerden dolayı kariyerinin bitirilmeye çalışılması kesinlikle çok daha tehlikelidir. 90’larda yayılan bu virüse karşı Türkiye bir direnç kazanmıştı ama virüs kendisini yeniledi ve bu defa politik duruşu olmayan apolitik insanları da vatan haini ilan edebilme özelliğine büründü. Bu defa tedavi etmek çok daha zor olacak.

İnsanların bir çırpıda vatan haini ilan edilmesi, ülkede vatanperverliğin içini boşaltıyor. Barış kavramı çok daha evvel içi boş bir kavram halini almıştı ki bunu daha evvel bir yazıda kaygıyla belirtmiştim. Bu defa da vatanperverlik kavramının içi boşaltıldı. Vatanperver olmak ile biat etmek kaynaştı ve tek kavram halini almaya başladı. Türkiye’nin dahili ve harici politikalarından birini eleştirmek, AK Parti hükümetine yapılan bir saldırı olarak algılanıyor, aslında daha da ötesinde devlet mekanizmasına bir saldırı olarak algılanıyor. Bu çok daha tehlikeli bir durum.

Neo-90’lar bir süre daha devam edecekmiş gibi görünüyor. AK Parti hükümeti süresince de ara verilmesinin pek mümkün olduğu inancında değilim. AK Parti hükümeti her geçen gün daha sert politikalar ile gelmeye başladı. Neredeyse 10 sene boyunca çözmeye uğraştığı sorunların varlığını dahi reddeden bir tavır takınmış vaziyetteler. AK Parti hükümeti devam ettiği sürece, gerilen toplumu AK Parti’den başka hiçbir aktör yumuşatamaz. Elbette bunun için AK Parti yanlısı medyanın gevşemesi ve arkasındaki AK Parti politikalarının yumuşaması gerekmektedir.

AK Parti hükümetinin korkudan uzaklaşması ve çok daha kendine güvenmesi gerekiyor. AK Parti hükümeti korktukça desteği azalıyor ve bunun farkına varmaları gerekiyor. Aksi halde, iktidarı elde tutmalarının imkanı yok, en azından barış içerisinde iktidarını sürdürebilmesinin imkanı yok. Türkiye’de %49 istikrar umuduyla yeniden AK Parti’ye oy verdi ve yanıldıklarını anladıklarında bir daha istikrar denilerek kendilerine oy verilmeyecektir. Bu sebeple AK Parti neo-90’lar sürecini sonlandırması ve barış ortamını sağlamak adına adımlar atması gerekli.

Herkesin Dergisi

Jandarma Biz Pasifistiz

’’ Bu karanlığı bir tek pasifisizim alt edebilir. Son beş yılımız bir umudun ölüşünü izlemekle geçiyor. ‘’Odtü Ayakta’’diye başlayan bir umut. Ne zaman güzel bir şeyler olsa Kürt hareketiyle iktidarın arası bozuluyor. Ne zaman elektrik faturalarına zam gelse toplu şehit haberleri geliyor, Doksanlarda ne zaman komünist olduğumuz anlaşılsa bize bölücü terörist derlerdi faşistler .

Pasifizmin gücünü Gezi’de gördük, öyle bir güçtü ki iftiralarla kararabilirdi ancak, Kabataş yalanıyla kararırdı, Cami’de içki içtiler, yalanıyla kararırdı. Doğru belki ilk anda böyle kararır ama hükümet yıllardır solu nasıl bastırdığını keşif edebildi sonunda ve Kürt hareketiyle arasının bozulması sonucu pasifisizmi de toprağa gömmüş oldu. Artık tek faşizm gerçeği var o da Güneydoğu’da sokağa çıkma yasakları, hendekler, ölen zavallı siviller. Hayret içerisinde izliyoruz, gerçek ve yakıcı bir hayret içerisinde. Üzülüyoruz, biliyoruz, ama sesimiz çıkmıyor çünkü bu bizim bilmediğimiz bir direniş yöntemi. Çünkü Jandarma biz pasifistiz.

Bir yandan yazıp çizdiklerimiz yüzünden vatan haini olmakla itham ediliyoruz, bir yandan ise elimize silah alıp doğuya gidip savaşmadığımız için kaypaklıkla. Öyle diyorlar ‘’İki ağaç için ortalığı ayağa kaldırdılar şimdi şehirler yanıyor ama onların gıkları çıkmıyor!’’ İşte biz Gezicilerin gerçek yüzü!. Jandarma biz Pasifistiz! Politikadan anlamıyoruz, Başkanlık sistemi nedir, Özerklik ve Özyönetim nedir bilmiyoruz. Bizim saçma sapan, kafası bir hayli karışık ama kalbi çok temiz bir özgürlük anlayışımz var. Kah Mustafa Keser’in askerleriyiz, Kah Turgut Uyar’ın dizeleri Kah Mustafa Kemal’in 1920’lerdeki çorapları. Kah Nazım Hikmetin 1950’lerdeki çizgili tişörtüyüz. Jandarma biz vallahi pasifistiz! Politik bir senaryomuz yok, anlaşmamız ve mutabakatımız yok, sadece hüzünlerimiz ve sevinçlerimiz var. Kardeşliğe olan salakça bir inancımız var, o bize yeter. Biliyoruz ki bu Kaptilazim’in öksürükleri Jandarma! Kapitalizm ölüyor, başka bir çağ geliyor artık. Kapitalizm petrolle karışık kan kusarak ölüyor, kardeşlerimizin kanı o. Teknoloji ve bilim Nano’yu icat ederek enerji politikalarını tarihe gömdü çoktan, şimdi onun ölümü bu, can çekişmesi. Başka bir hukuk doğacak. Bu karanlık bir çağ ve kapanıyor. Tıp insanın uzun yaşaması için her şeyi buldu ama susuyor. Kimya insanın özgürlüğünü buldu ama susuyor.

Tek çare iyi niyetin evrensel hafıza bulutlarından yeryüzüne yağması ve kardeşliğin kimseye zararı olmadığının artık bi zahmet anlaşılması. Tarlaları beraber ekeriz biz, fabrikaları doğaya ve insanlığa zarar vermeden kurar ve çalıştırırız. Çünkü Jandarma biz harbiden Pasifistiz!

Suat Yılmaz

Mahallemizin İtalyan Restoranı

Bu yaz turizm sektörünün nabzını tutan Bora Özgen, genç sunucu Melek Çerçi ile beraber bir İtalyan restoranına gittik. İlerleyen saatlerde turizm sektöründen Sarak Einy de masamıza dahil oldu. Dürüst olmak gerekir ise masadan aç kalkacağımızı düşünüyordum. Melek Çerçi ile Türk restoranına giderek gecenin sonunda karnımızı doyurma gereği duyacağımızı zannetmekteydim. Lakin Bağdat Caddesi’ndeki Dua Forni tüm ön yargılarımı yıkmayı başardı. Açıldığından bu yana her önünden geçişimizde gidelim dediğimiz ama her defasında sonra gideriz dediğimiz bir mekandı. Antakya ve Urfa mutfağının harmanlandığı bir mutfak kültüründen gelen biri olarak pek cazip görünmüyordu fakat gecenin sonunda aylardır bu mekana daha evvel gelmemiş olmanın pişmanlığı ile masadan kalktım. Mahallemizin İtalyan Restoranı, masadaki herkesi tatmin edecek şekilde ağırladı.

Öncelikle gerçekten İtalyan restoranı olduğunu da belirtmek isterim. Due Forni’nin İtalyan şefi Matteo’nun ve işletmecisi Suat Yılmaz’ın işinde oldukça titiz olduğunu yaşayarak öğrendim. Geçmişte İtalyan yemeği deneyimi hüsran ile sonuçlanan benim gibi binlerce insanın fikrini değiştirebileceklerine emin oldum. Birçok mekanda karşılaşılan gürültü ve karşındaki misafirinin sesini duyamama sorununu burada yaşamıyorsun. Yan masanın sesini bastırarak karşısındakine sesini duyurmaya çalışarak geceyi yorgun bir şekilde bitiren insanlar için huzurla yemek yiyebilme imkanı sunuyorlar. Tasarım konusunda oldukça titiz davranılan Due Forni’den ertesi gün dostlarıma bahsettim ve sonrasında iki büyük İtalyan fırını ile ünlü olduğunu fark ettim.

Öncelikle şarap konusunda tercihi kesinlikle mekana bırakmanızı tavsiye ederim. Yalnızca beyaz şarap, rose ve kırmızı şarap arasında bir tercih yapın ve şarap tercihini mekana bırakarak unutulmayacak bir lezzet serüvenine başlayın. Menüye kararsız gözler ile bakar iken usta şef Matteo’ya tercihi bırakmaya karar verdik. İtalyan restoranı denince akla pizza ve makarna gelmesi sizleri yanıltmasın. Başlangıçlarda Fritto Misto kesinlikle tadılması gereken bir lezzet. Kalamar, karides, mevsim balığı ve sebze kızartmasından oluşan Fritto Misto çok güzel bir yemeğin sizi beklediğinin izlenimini verecektir. Ana Yemekte ise Stinco d’Agnello ile Anadolu insanı gibi İtalyanların da kuzu konusunda hassas olduğunu da hissedeceksiniz. Kırmızı şarap soslu kuzu incik ve naneli risotto olarak Stinco d’Agnello’yu açıklayabiliriz. Büyük bir şölen havasında geçen bir yemeğin ardından birçok lezzet düşkününün aklında ana yemek ve başlangıcın olağanüstü lezzeti sonrasında ara sıcakları, salata ve garnitürleri saymak aklına dahi gelmeyecektir.

Suat Yılmaz Misina

Fritto Misto

 

Son olarak belirtmek isterim ki , Antakya ve Urfa mutfağında büyümüş biri olarak gecenin sonunda doymuş ve lezzet konunda tatmin olmuş vaziyette mekandan ayrıldıysam, İtalyan restoranında ben ne yiyeceğim diye soran insanlar gecenin sonunda mutlu bir şekilde mekandan ayrılacaklardır. İtalyan şöleni sonrasında ayağınız sizleri bir kez daha Due Forni’ye götürecektir.

 

Suat Yılmaz

Stinco d’Agnello

Polat Karayel

Zordur Bu Ülkede Gazeteci Olmak

Zordur Bu Memlekette Gazeteci Olmak

Günler önce sanata, çevreye ve gündeme dair yazılar yazmaya başladığım bu dergide yalnızca gördüklerimi, yaşadıklarımı ve fikirlerimi aktarmaktan başka bir faaliyetim yok. Her ne kadar “Sen insanlara sadece enstrüman çalmayı öğret. Ama asla fikirlerini değil…” diyerek bir de üzerine farklı cümleler kurup edepsizlik eden, terbiyesizlik yapan olsa da…

Gazeteci olmaktan bahsetmişken;
Bazıları vardır ve sadece överler.
Yere göğe sığdıramazlar.
Yöneticilerin yaptıkları hataların, yanlışların, hukuksuzlukların, ayıpların farkında olsalar da vurdumduymaz rolünü başarılı bir şekilde üstlenirler. Yalakalıklarından en ufak bir taviz dahi vermezler. Ne gibi menfaatler beklediklerini pek kestiremesek de, sonunda hayatlarının en rahat noktalarında kendisi gibi düşünmeyenleri lanetlerler, hedef gösterirler. Hakaretler yağdırırlar. Ne hainliklerini bırakırlar ne de şerefsizliklerini. Bir de çıkarlar adil olmaktan söz ederler. Gazeteci olduklarını zannederler…

Bir de öyle ADAM’lar vardır ki,

Hukuku, adaleti ararlar. Günü geldiğinde vicdanlarıyla nasıl yüzleşebileceklerinin hesaplarını yaparak hareket ederler. Hayatlarının her döneminde zindanlara düşebileceklerinin, kim bilir belki de katledileceklerinin ihtimalini de düşünürler. Onurlarıyla yaşarlar. Çıkarılan fermandan zerre kadar korkuları yoktur. Başlarına gelen bu felaketler de korkmadıklarındandır. Geçtiğimiz günlerde önceden kararları belli olan ve gelen talimatlar üzerine gerçekleşen tutuklamalar bunun en güzel örneği olarak gösterilebilir. Bir de zalimleşenlerin unuttukları tarih vardır. Tutuklanan Can Dündar ve Erdem Gül için “Casus” diye bahsedilmeyecek. Fakat bu cesur insanları parmaklıklar ardına gönderenler için ne yazacağı aşikardır diyebilirim.

Nasıl kardeş olacağız ? Birbirimize Nasıl Sarılacağız ?

Sürekli olarak terörist ve hain olmakla itham ettikleri, hedef yaptıkları insanlar öldürülünce
“Bu saldırı hepimize yapılmıştır.” demeyi marifet sayan zavallılar bir yana hepinizin de bildiği gibi dün yine cinayetler işlendi. Bir polis memurumuzu ve bir baro başkanımızı yitirdik. Bu toprağın insanlarını…

Kim bilir belki de, günün birinde aynı ortamda husumete değil de, dostluğa içecekleri ortam olmasını ümit etmişken…

Ama zordur bu rüzgarın esmesi…

Senden olmayan biri ölünce, senin gibi düşünmeyen biri öldürülünce “Oh” dememesini başardığın gün her şey gelişmeye başlar. Nefret kayıplara karışır ve sevgi tohumlarını yeşermiş bulursun zaman geçtikçe…

Şimdilik bu kadar…

Nefreti yok edin, sevgiyle kalın…

Herkesin Dergisi

Lambalı Dede

Çocuklar görmeye uzaydan başlarlar. Çocukların uzayı her gecedir. Yıldırımlar ve bulutlar uzaya dairdir. Gizli olan her şey ordadır. Bir gün bana bunun böyle olmadığını öğretecek birilerini tanıdım. Çocuktum ve herkes uzun boyluydu. Onlar uzun boyluydu. Benden çok şey bilen herkesi tanıyordum. Arabalar geçiyordu, ben arabalara bakıyordum. Onların hepsini uzayda yapmışlardı. Uykum gelince annemi dinliyordum. Dua ediyordum. Sonra öğrendim ki dua etmek pek bir işe yaramıyor . Hayat sağır bir şey, ona bağarıyorum beni duymuyor. Babam maça bakardı. Benim başım dönerdi. İşte o zaman öğrendim yürümeyi. Yürümek tay tay durduğumdan sonra yaptığım şey değildi sanki. Herkes çok haklıydı, bunu öğrendim hayattan. Biraz kahramandılar ama şimdi yorulmuşlar galiba. Ben kahraman değildim. Ne yazık ki değildim. Üstelik haklı olduğum pek konu da yoktu. Ders çalışmadığım için derslerim kötüydü. Çocuklar görmeye uzaydan başlarlar. Yuvarlanan bir konserve kutusuna benziyordum, şişmandım, çilliydim. Sonra hepsi geçti. Büyüyünce geçiyor. İnsanın başka dertleri oluyor işte o zaman da. Kitapları seviyordum. Aslında ilk başta hiç sevmiyordum, sayfalar kocamandı. Yazılar küçücüktü. Bir gün köydeydik. Kimse kalmamıştı yanımda. Herkes gitmişti. Ben dedemle yonca gübreliyor, Gülay ablayla keçileri güdüyordum ara sıra ama hiçbir şey yapmıyordum çoğu zaman. Yazdı. Yukarki evlere çıktım tek başıma, divanın üzerinde bir kitap vardı. Kitabın ilk on sayfası yoktu. Pek canım istemiyordu okumak. Orda oynayacak, oyalanacak başka bir şey aradım. Kitabın kendisinden başka bana bakan bir şey yoktu. Sayfalar ve yazıların küçücük olduğunu gördüm bir kez daha. Divana uzandım yüz üstü . Yakaladım sayfaları eksik kitabı. Dışarısı çok sıcaktı. Dışarı çıksam beynim su olup akardı. Okudum. Üç cümle sonra bir çocuğu tepeden izliyordum . Çocuk kaçıyordu oradan oraya. Gemiler, limanlar, tren istasyonları. Tanımadığı insanlar. Hem korkuyor, hem okuyordum. Kendimi çocuğun yerine koyuyordum galiba. Hayatım çok kısaydı ve çok bağlıydım olduğum köye, gidemezdim. Hem dedem bulursa fena döverdi beni. O gün kaçmak istedim. Ama sadece istemek, ötesi yoktu. Cesur değildim o çocuk kadar. Gerçi o çocuk savaştan kaçıyordu. Biz barış içindeydik. Babaannemi, dedemi aslına bakarsanız seviyordum da. Çocuklar görmeye uzaydan başlarlar. Öyle yazıyordu kitapta ne demek anlamadım. Uzayı düşündüm sadece, tozsuz bir yerdi, hiç soğuk değildi. Geceleri o çocuğun yerine koymaya devam ettim kendimi. Kıyaslıyordum sürekli kendimi onunla. Aslında ben de iyi biriydim. Tamam biraz salaktım ama bunu zamanla yenebilirdim. Sonra o kopuk onbeş sayfada ne yazdığını merak ettim. Hem kim koparmıştı, belki babannem soba tutuşturmuştu. Sonra o on beş sayfayı ve kitabın kapağını hayal ettim. Kitabın adı kaçaktı. Yazarın adı ise benim adım. Kimseye o kitaptan bahsetmedim. O günden sonra nerde ne kadar yazar, nerde ne kadar kitap gördüysem hep baktım, okudum. Lambalı dede varmış dere boyunda. Babaannem yaramazlık yaparsam seni ona veririm diyordu. O kayıp onbeş sayfayı koparan kişiyi bulmuş oldum böylelikle. Lambalı dede çocukları ne yapıyor diye sorduğumda zenginlere satıyor demişti. Eğer böyle olmasaydım bu işime gelirdi ama salak olan bir çocuğu hiçbir zenginin isteyeceğini sanmıyordum. Lambalı dedeyle konuşmaya karar verdim. Bir gece babaannem ve dedem uyuyunca avluya çıktım. Pijamalarımın paçaları çeşmeden yere sızan suda çamur oldu, çok korktum. Paçalarımı yıkayamazdım. O gece dere boyuna inecektim çünkü adı üstünde Lambalı dede gece geliyordu dere boyuna. Şimşirlerden ve avlulardan, cinlerden ve köpeklerden ürksem de dere boyuna yürüdüm o gece. Lambalı dede ordaydı. Kayalıkların üzerine oturmuş dereye bakıyordu. Ay bir lamba gibiydi. O yüzden lambası yok bu gece herhalde, dedim. O zamanlar lambalar gaz yağıyla, fitillerle yanıyordu. Gaz pahalı bir şeydir galiba. Lambalı dedenin yanına gittim. İyi geceler lambalı dede, dedim, galiba beni görmedi, bende korktuğum ve onu korkutmamak için uzaktan seslenmiştim zaten. Kim var orda be! Öyyyt, öyyt!!!! deyip eline bir taş aldı. -Lambalı dede! Lambalı dede!!! Benim! dedim. Sen kimsin be ? dedi. Ödümü kopardın keranacı. Ne ararsın bu saatte dereboyunda. Kızan başına, anacağın babacığın yok mu senin? Lambalı dede ben seni aramaya geldim, dedim. Sen kimsin beya? dedi. Beni tanımazsın, dedim, ben bu sene istanbul’dan yeni geldim. Ben tanırım, dedi, söyle bakayım sen kimin kızanısın? Babamın adını söyledim. Ama, dedim, babam da İstanbul’da tanımazsın onu. Sen kimin yanında kalıyorsun burda? dedi. Dedemin, dedim. Söyle bakem dedenin adı ne bana?. Söyledim. Hü be! dedi. Kızan başına hiç mi korkmazsın buralara tek başına gelmeye! Korkuyorum, dedim. ama gelmem lazımdı. Kitabın ilk onbeş sayfasını bulmam lazım. Söyle bakayım hangi kitapmış o ? Onu sen biliyorsun, dedim Lambalı dedeye. Ona kendi hayallerimden bahsedemezdim. Sonuçta daha yeni tanışıyorduk. Lambalı dede konuyla alakası olmadığı halde bana yaşımı sordu. Anlaşılan kitaptan bahsetmemek için konuyu değiştiriyordu. Lambalı dedeye kitabın ilk onbeş sayfasını ne yaptığını sordum ısrarla. Bana kitaptan haberi olmadığını, hatta hayatında hiç kitap okumadığını söyledi. Onunla o saatte tartışmak olmayacaktı. Eve döndüm. Ve o gün o olaydan sonra yazar olmaya karar verdim iyice. 2 Çok sonraları Lambalı dedeyle kahvelerde karşılaştık. Hep sobanın yanında oturuyordu. Ona oralet ısmarlıyordum. O da geçmiş günlerden bahsedip beni utandırmıyordu. İlk kitabım çıkınca Lambalı dede gelmişti aklıma. Bir cenaze nedeniyle köydeydi. Yine kahveye girdim. Lambalı dede sobanın yanında oturmuş tavandaki televizyona bakıyordu. Yanına gidip oturdum. Bir oralet birde açık çay söyledim. Haberleri izliyordu. Gelen geçen Lambalı dedeye laf atıyordu, o da onları savuşturuyordu bastonuyla. Seksen yaşının üstündeydi ve hala yalnızdı, ailesi bir yangında ölmüş diyorlar. Lambalı dedeye ”Çocuklar görmeye uzaydan başlarlar” dedim, gülümsedi. Bi koşu eve gidip bir kitap kaptım. İçine de ”Lambalı dedeye nice ömürler.” yazdım. Kitabı ona verdim. Bu ne? dedi. Kitap, dedim. Ha buldun mu yoksa? Dedi. Buldum Lambalı dede, dedim alçak sesle. Kıskıs güldü. İyi bir daha kaybetmezsin o zaman! Deyip kitabı koltuğumun altına sıkıştırdı. Ne dediğini biliyor muydu bilmiyorum ama o günden sonra yeniden yazmaya başladım. Şimdi lambalı dedenin öldüğünü bildiğim için kendimi geçmişimle ürkütüyorum çalışırken, böylelikle yazmak daha kolay oluyor.

Can Donduran

Ulus Devlet ve Üniter Yapı Sarmalında Türkiye

“Ulus devlet” ve “üniter yapı” bugün çok geniş bir kitle tarafından aynı anlamları ifade eden kavramlar gibi algılanmakla beraber; yine sayıca azımsanmayacak bir kitle bu kavramlara bir çeşit kutsiyet atfederek çağın gerekleri doğrultusunda konu olmaları gereken tartışmaların önüne geçmek için büyük bir çaba sarf ediyor. Hâlbuki bu kavramları uygun bir yolla tartışıp, içinde bulunduğumuz dönemin şartları ışığında yorumlamak hem söz konusu devletin hem de toplumun sağlıklı bir şekilde devamı açısından büyük önem arz etmektedir.

Öncelikle şu noktanın altı çizilmelidir ki üniter yapı, sadece idari bir anlama işaret eder. Tek bir merkezden yapılan kanun ve düzenlemelerle yönetilen; yerel yönetimlerin yetki sınırlarının yine bu merkezce uygun görülen konu ve alanlarla belirlendiği devletler üniter devletlerdir. Bir diğer değişle federatif bir yapıya sahip olmayan devletler üniterdir. Fransa, İspanya ve Türkiye gibi üniter devletlerde yerel ve bölgesel yönetimlerin yetki alanları karşılaştırıldığında ortaya çıkacak olan fark bize asıl meseleyi gösterecektir. Tartışılması gereken konu,  üniter yapının gerekliliği ya da başka bir yöntemle yer değiştirmesi değil, gücün merkezden çevreye doğru yayılması suretiyle merkeziyetçi yapıyı yeniden yorumlayarak, farklı bölgelerdeki kitlesel yabancılaşma ve memnuniyetsizlik durumunu azaltmaya çalışmak olmalıdır aslında.

Can Donduran

www.herkesindergisi.com

Bu noktada önemle vurgulamak gerekmektedir ki üniter yapı bir ulus devlet inşası için önemli olmakla birlikte kuruluş dönemlerindeki aşırı merkeziyetçi anlayış, zamanla o devletin ayakta kalabilmesi açısından sorunlar oluşturduğundan tekrar yorumlanmaya mahkûmdur. Daha açıklayıcı olması adına bu bağlamda Türkiye ve kuruluş aşamasında yakından izlediği model olan Fransa örneklerini incelemekte fayda var kanısındayım.

Tarihsel anlamda, Avrupa’daki din merkezli Otuz Yıl Savaşları’nı izleyen süreçte 1648 tarihli Vestfalya Antlaşması ile ortaya çıktığı varsayılan ulus devlet yapısı, 1789 Fransız İhtilali ve yine Fransa’da başlayıp bütün Avrupa’ya hatta Dünya’ya yayılan 1848 Devrimi (Halkların Baharı) ile güçlenmiştir. “Fransa hapşırırsa Avrupa nezle olur” diyen ünlü Avusturya lideri Matternich’i haklı çıkarırcasına bir hızla yayılan ulus devlet dalgası önce Balkanlar üzerinden Osmanlı’ya nüfuz etmiştir. Daha sonra Batı’ya eğitim almaya giden genç küçük burjuva Osmanlılar bu aydınlanmanın etkisini İstanbul’a taşımışlardır (Genç Osmanlılar, Jön Türkler). Bu etkileşim Osmanlı Devleti’nde bir süre devam edan reformları tetiklemiştir. Bu bağlamda, Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluş aşamasında Fransa’yla fazlaca benzerlik göstermesi anlaşılmaz bir durum değildir. Üniter ulus devletin bayrağını Avrupa’da taşıyan Fransa, sahip olduğu burjuvazi önderliğinde bir ulus inşası sürecini takip etmiştir. Benzer şekilde hareket eden Türkiye’nin Fransa’dan farklı olarak önce bir burjuva kesimi yaratması gerekmekteydi ki Cumhuriyet’in ilk yıllarındaki iktisadî çalışmaların odağında da bu konu yer alıyordu. Fakat asıl önemli noktayı ulus inşa etme süreci oluşturmaktaydı. Bu süreç, hem bu iki örnek de hem de diğer birçok ülkede, içeride bir tür asimilasyonu kaçınılmaz kılar. İşte tam olarak bu noktada içerideki farklı kimlikleri bir millet benliğinde bir araya getirmek için Türkiye, yakın zamana kadar bir alt kimlik olan Türk etnik kimliğini bu asimilasyona bir platform olarak kullanırken; Fransa, oluşum aşamasındaki iç farklılıkları eritmek adına, manevi değerleri öne çıkaran bir yol izliyordu. Fransız milliyetçiliğinin modern anlamda en önemli düşünürü Ernest Renan’ın Sorbonne’da verdiği ünlü konferansta (1882) söylediği gibi; din, dil, ırk ya da coğrafi koşullar gibi etmenler bir ulus oluşturmaya yetmez. Bir ulusun inşası ancak geçmişte paylaşılmış zafer ve beraber çekilmiş acılar, bunları paylaşmaya dair mevcut toplumsal uzlaşı ve de bunu ileride de paylaşmaya dair istek ve iradenin olmasıyla mümkündür. Aksi takdirde hiç kimse bir diğerine konuştuğu dil, inandığı din, ait olduğu ırk ya da üzerinde yaşadığı toprak parçası sebebiyle zorla sen bu ya da şu millete aitsin diyemez.[1]

Ulusun Fransa’da manevi değerler üzerinden Türkiye’de ise etnik kimlik üzerinden tanımlanması bu iki ülke arasındaki farkların ilkini oluştururken, ikinci fark ise bu güçlü merkeziyetçi yapının zaman içindeki kaçınılmaz evrimine gösterdikleri dirençtir. Kuruluş aşamasında gerekli, geçici bir tutum olması gereken katı merkeziyetçi anlayış 1950li yıllardan itibaren Fransa’da yavaş yavaş törpülenirken, Türkiye’de varlığını neredeyse aynı sertlikle bugüne kadar sürdürmüştür. 1981’de Fransız lider Mitterrand “Fransa’nın kurulabilmesi için geçmişte güçlü ve merkeziyetçi bir iktidara ihtiyaç duyulmuştur. Bugün dağılmaması için, siyasal iktidarın ağırlıklı olarak yerel yönetimlere bırakılması zorunlu hale gelmiştir” derken “milletin bölünmez bütünlüğü” vurgusuyla 1982 Anayasası, milletin Türkiye’de hala monolitik yani tek parça olarak algılandığını göstermektedir. Fransız Anayasası 75. Maddesinde “Bölgesel diller Fransa’nın ortak mirasına dâhildir[2] demektedir. Bölgesel yönetim esasıyla idare edilen üniter yapılı bir ulus devlet olan İspanya’nın Anayasası 2. Maddesinde “Bu anayasa; İspanyol Milleti’nin dağılmaz birliği, bütün İspanyolların ortak ve bölünmez ülkesi üzerine kurulmuştur” dedikten sonra “Bu anayasa, İspanyol Milleti’ni oluşturan milliyetlerin ve bölgelerin özerkliğini ve bunların arasındaki dayanışmayı tanır ve garanti eder”[3] vurgusu yapmaktan çekinmez. Bu örneklerin yanında, Türkiye’nin hala anayasal düzlemde bu ve benzeri birçok farklılığı inkâr çabası ya da görmezden gelmesi, toplumun bir bölümünü uzaklaştırmaktan başka bir şeye yaramamaktadır. Evet, Türkiye, birçok devlet gibi, bu konuda bayrağı Fransa’dan almıştır. Ama bu bayrağı Fransa elinden bırakıp Jakobenlikten ve katı merkeziyetçilikten uzaklaşma çabalarına hız vermişken bu bayrağı taşımaya inat etmek hiç de akıl kârı değildir.

Bu noktada Türkiye özelinde bir konuya daha dikkat çekmek gerekmektedir. Cumhuriyet’in ilk yıllarından itibaren süregelen, asimilasyona yönelik çabalar genellikle Müslüman (daha çok Sünni) olan topluluklar açısından işe yaramış görünürken Kürtler en baştan beri bu sürece dönemsel olarak değişen şiddetlerde direnmişlerdir. Gayrimüslim azınlıklar için ise süreç daha sert ve sancılı işlemiştir. Yabancı sermayenin yerlileştirilmesi amacıyla uygulamaya konan 1942 tarihli Varlık Vergisi ve 6-7 Eylül 1955 pogromu, ulus inşasına engel olarak görülen, Müslüman olmayan (Rum, Yahudi ve Ermeni) azınlığın ülkeden sistematik bir biçimde temizlenmesi adına atılmış başarılı(!) adımlardır. Tarihin her dönemiyle karşılaştırıldığında bugün Anadolu’daki gayrimüslim sayısının genel nüfusa oranının en düşük seviyede olması, bu sistematik dışlama ve temizlik politikasının çok net bir sonucudur.

Son olarak üzerinde durulması gereken nokta ise I. Dünya Savaşı sonrası ABD Başkanı Wilson’ın uluslararası topluma sunduğu on dört prensipten biri olan “halkların kendi kaderini kendi tayin etme ilkesi”(self-determination) Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluşundaki en büyük meşruiyet dayanaklarından birini oluşturmuştur. Aynı prensibe dayanarak Hatay’ı topraklarına katan Türkiye’nin bugün kendi içerisindeki halkların taleplerine kulaklarını kapatması hiçbir açıdan tutarlılık göstermemektedir.

İdrak edilmesi gereken nokta sudur ki devlet bölünmez bir bütün olabilir ve öyle kalmak için var gücüyle çalışır. Ancak millet farklı bütünlerden oluşmuş bir topluluktur. Oluşumundaki esas, tamamen bireylerin bu milleti oluşturma ve sürdürme istek ve iradesidir. Bu istek ya da irade yoksa ortada öyle bir millet de yoktur. Farklı bölgelerden gelen taleplere merkezden çözüm aranması yerine, katı merkeziyetçiliğin güçlendirilmesi (ya da gücünün muhafaza edilmeye çalışılması), mevcut talep ve memnuniyetsizliklerin yok sayılması yolunun seçilmesi, hem söz konusu millet içerisinde bir bölünmeye yol açacağı gibi hem de kaçınılmaz olarak o devletin sonunu hazırlar. Temel sorun merkeziyetçilik değil, bu konuda yumuşamaya ve her türlü tavize karşı olan tutumdur. İstemeyen birine zorla “sen bu millettensin, bu millete aitsin” diye baskı yapmak, onu bu baskıyı üzerinde kuran unsurlara düşman etmekten başka bir şeye yaramaz. Bugün bu katı merkeziyetçi yapıda ısrar edip, bölgesel talep ve eğilimleri yok sayanlar, yerel yönetimlerin yetkilerinin artırılmasına şiddetle karşı çıkanlar ve bunların gerekliliğini savunanları vatan hainliğiyle suçlayanlar, çağın siyasi ve toplumsal açıdan gerisinde kalmış olanlardır. Osmanlı’nın son döneminde yıkılmasındansa emperyalist boyunduruk altında yaşamını sürdürmesini dileyen, bağımsız bir devlet kurmak için yola çıkanları yine vatan hainliğiyle suçlayıp haklarında ölüm fermanı çıkaranlardan bir farkları yoktur. Unutulmamalıdır ki, yerel yönetimlerin alanlarının genişlemesi, kitlesel yabancılaşmayı önlemek, demokrasinin derinliğini artırmak ve toplumsal çatışmanın önüne geçmekten başka bir değişime yol açmaz. Ama bu katı merkeziyetçi tutumda ısrar etmek, bu ülkenin yok olmasına sebep olabilecek bir ateşe odun taşımaktan başka bir anlama gelmemektedir.

Ernest Renan’ın yukarıda bahsedilen konuşmasında vurguladığı gibi “milletin varlığı her gün yinelenen bir plebisittir…” Aidiyet duygusu yok olmuşsa ya da bazı taleplere bağlı olarak şekilleniyorsa ve/veya bu plebisitin sonucu egemen güç açısından olumsuz çıkıyorsa, bireyleri bir millete ait olmaya veya taleplerinden vazgeçmeye zorlamak hem haksız hem de yersiz bir çabadır.

 

 

[1] RENAN, Ernest, Qu’est-ce qu’une nation?, Conférence faite en Sorbonne le 11 mars 1882 https://fr.wikisource.org/wiki/Qu%E2%80%99est-ce_qu%E2%80%99une_nation_%3F (Erişim Tarihi: 25.11.2015)

[2] Fransa Anayasası Md.75-1 http://www.assemblee-nationale.fr/connaissance/constitution.asp#titre_12

[3] İspanya Anayasası Md.2 http://noticias.juridicas.com/base_datos/Admin/constitucion.tp.html#a2

ÜTOPYALAR GÜZELDİR

Pınar Uzun CHP

Yol Uzun Gençlik Bir

“Yol Uzun Gençlik Bir” diyerek yola çıktılar. Yolun hem uzun hem engelli olduğunun farkında oldukları halde, bunların hiçbirine aldırmayıp birliği sağladılar. Örgütlendiler, çalıştılar, çabaladılar ve başardılar.

Ve Kadıköy’de PINAR UZUN dönemi…

1991 yılında İstanbul’da doğan, tahsilini Yıldız Teknik Üniversitesi – İktisadi ve İdari Bilimler Fakültesi İktisat bölümünde gerçekleştiren bu genç kardeşimiz Parıltı Göremeyen Çocuklara Destek Derneği‘nde görme engelli çocuklara ve Atatürkçü Düşünce Derneği‘nde de her yaş grubundan öğrencilere gönüllü öğretmen olarak belirli zamanlarda ders vermiştir.
15 Yaşından beridir Cumhuriyet Halk Partisi – Kadıköy ilçesinde aktif olarak çalışmıştır.
Erken dönemde Lise Komisyonu Başkan Yardımcılığı, ardından Lise Komisyonu Başkanlığı, ve sonrasında da Kadıköy Gençlik Örgütü Lise ve Üniversite Örgütlenmelerinden Sorumlu Yöneticilik Görevini Üstlenmiştir. Kadıköy’de yıllarca emek harcamış olan yoldaşlarıyla birlikte gençlik örgütünde mücadelesini sürdürmüştür.

Siyasi partilerin çoğunda şahıslar birileri tarafından belirli görevlere getirilirler. Adından söz ettiğimiz siyasi partide de bu durum yıllarca yaşanmıştır. Parti içi demokrasilerin tartışılmaya açılması gereken ortamlarda böylesine güzel haberler duymak insanları mutlu ediyor.
Onlar güzel bir iş başardılar.

Fakat ne yazıktır ki, aynı ilçenin belediye meclis üyeliği görevinde bulunan bir hanımefendi, Pınar Uzun kardeşimizin gençlik kolları başkanlığı seçimlerinin zaferi ardından sevinen ve kutlama yapan büyükleri, teyze-amca, abla-ağabey ayırmaksızın taşkınlık yapmakla suçlamıştır. İnsanların Pınar Uzun‘un zaferini kutlama hakları bulunmaktadır. Böyle bir yasak da söz konusu değildir. Taşkınlık yapmakla suçlamış olduğu bu güzel insanlar,
o hanımefendiyi belediye meclis üyeliğine seçmiş insanlardır. Kendi istekleri gerçekleştiğinde adına demokrasi diyecekleri, gerçekleşmediğinde ise bu ve benzeri suçlamalara başvurdukları böyle bir dönemde bu gençler emeğin hak ettiği değere inandılar.

Aydınlığı, dürüstlüğü ve ilkeli siyaseti benimsediler. Demokrasiye, eşitliğe inandılar.
Harcadıkları çabalar sonucunda Cumhuriyet Halk Partisi – Kadıköy ilçesinde kimsenin ötekileştirilmeyeceği bir yönetimin oluşturulacağının sözünü verdiler. Sözlerini gerçekleştirecekleri günleri görebilmek dileğiyle…

Kim bilir; Belki de yıllar sonra yeniden bir kadın başbakanın bu ilçeden yetişmesi umuduyla…

Herkesin Dergisi

Yahudi Cemiyeti, Mustafa Kemal Atatürk ve İnönü

1930’lu yıllar Yahudiler için oldukça zordu. Özellikle, Avrupa’da Yahudi karşıtı söylemler yerini fiziki saldırılara ve tehditlere bırakmıştı. Türkiye’de Yahudi karşıtlığı gelişmeye başlasa dahi Avrupa ülkelerindeki boyuta ulaşmamıştır. Avrupa ülkeleri, özellikle Almanya, Yahudileri farklılaştırmak, ayırmak ve kovmak istiyordu. Türkiye ile  arasındaki en keskin fark da budur. Türkiye, Yahudileri Türkleştirmek ve kültürel bütünleşme beklerken, Avrupa ülkeleri yönetim ve toplumla bütünleşmiş Yahudileri ayrıştırmak istiyordu. 1934 atmosferinde değerlendirildiğinde Türkiye’nin tutumu diğer Avrupa ülkelerine göre daha yumuşak olarak değerlendirilir.

Turancılar tarafından pompalanan anti-semit düşünce, Kemalizm’in arkasına saklanmış durumdaydı. Farklılıkları devlet tarafından kaygıyla izleniyordu. Nitekim, ilerleyen dönemlerde Turancı ve Türkçülere karşı ağır yasal yaptırımlar uygulanmıştır. Anti-semit kesim tarafından Kemalizm ideolojisi, paravan olarak kullanıldı. Hatta, 1934 Trakya Olayları’nın devlet desteğiyle olduğu algısı yaratıldı ve dönem için büyük bir algı yönetimi gerçekleştirildi. Oysa, Trakya Olayları’nda İsmet İnönü saldırganlara karşı sert bir tutum sergilemiştir. “Yahudileri İsmet İnönü’den Mustafa Kemal Atatürk kurtardı” algısı yaratıldı. Bu algı, birçok Yahudi tarafından da benimsendi. Türk toplumu gibi, Yahudi cemiyeti de bu algının etkisi altında kaldı.

Avrupa’da Yahudiler anti-semit akımlarla mücadele ediyorken, Türkiye Yahudileri ise özellikle Batı Anadolu’da anti-semit yayınlar ve Almanya etkisindeki ırkçı propagandalar ile başa çıkmaya çalışıyordu. Tam da bu dönemde, Türkleştirilmek istenen Kürt nüfusun Güney Doğu Anadolu Bölgesi’nde yoğunlaşmış olmasına çözüm olarak Mecburi İskan çıkarıldı. Devlet gerekli gördüğünde göçe zorlayabilecekti. 14 Haziran 1934’te, yani Yahudi karşıtlığının zirve yaptığı bir dönemde kanunu çıkması, doğal olarak Yahudi cemiyetinde tedirginliğe neden oldu. Batı illerinde kanunun Yahudiler için çıkarıldığı algısının oluşması, yerel yetkililerin anti-semit hareketlere kayıtsız kalmasına neden oldu.

4 Temmuz 1934’e kadar hükümetin saldırılara kayıtsız kalması ve yerel yetkilileri bu hususta ciddi manada uyarmaması ve müdahale etmemesine akılcı bir açıklama getirilemiyor. Diğer azınlıklar gibi, Yahudileri de dizginleyebilmek ve uyarı anlamında sessiz kalınmış olması ihtimal dahilinde. Ancak, Trakya Olayları hükümeti korkutmuş olmalı ki, o dönemden sonra anti-semit akımların aleyhinde açıklamalar daha da sıklaştı. Sık sık Yahudi cemiyetinin Türkiye’ye sadakati ve Türkiye’ye katkıları anlatıldı. CHP’nin yayın organı Ulus Gazetesi, bu konuda özellikle hassasiyet gösterdi. Yahudi mültecilerin dahi Türkiye çıkarları için canla başla çalıştığı Hüseyin Cahit Yalçın tarafından vurgulandı. Anti-semit yasa tasarıları sunan Sabri Toprak, hem CHP hem Ulus Gazetesi tarafından ayıplandı.

“Mustafa Kemal Atatürk Yahudileri koruyor, İsmet İnönü Yahudi karşıtı” algısının altının boş olduğunu anlamak için çok süre geçmesine gerek kalmadı. 1938’de 1. Cumhurbaşkanı Mustafa Kemal Atatürk’ün vefatı sonrası İsmet İnönü Cumhurbaşkanı oldu, Başbakan Celal Bayar ise yerini Refik Saydam’a bıraktı. Ancak, Yahudi karşıtlarına karşı engelleyici tutum aynı şekilde İsmet İnönü döneminde de devam etti. Mustafa Kemal Atatürk’ün vefatı ve liderlerin değişmesi, Yahudi cemiyeti açısından herhangi bir değişime sebep olmadı. 2. Dünya Savaşı’nda Cumhurbaşkanı İnönü’nün “Türkiye, kuvvetlilerin zayıfları yutmasına müsaade edemez” açıklaması unutulmamalıdır.

İsmet İnönü, medya tarafından ilerleyen yıllarda Nazi sempatizanı olarak gösterilse de, savaşta böyle bir tutum sergilememiştir. Almanya, Türkiye’ye Ege’de toprak vaat etti. Sebebi ise Almanya’nın Irak, İran ve Afganistan’a Türkiye üzerinden ulaşma gayesini gerçekleştirebilmekti. İnönü yönetimi, her ne pahasına olursa olsun bu talebe olumsuz yanıt verdi. Türkiye’nin bu tavrı, uzun vadede Orta Doğu’nun İngiliz ve Fransız etkisinde kalmasını sonrasında ise ABD’nin bölgeye müdahil sağladı. Almanya ile dostluk paktı imzalandı ama bu anlaşmada dahi İngilizler ile yapılan anlaşmaların taahhütlerinin devam ettiği vurgulandı. İnönü yönetimi, medyanın ve bazı akademik çevrelerin bahsettiği gibi Almanya’ya imtiyazlar tanımamıştır ve Türkiye’deki Yahudi cemiyetinin de can ve mal sağlığının güvencesini muhafaza etmiştir. Mustafa Kemal Atatürk ve İsmet İnönü, Yahudi Cemiyeti konusunda özellikle Trakya Olayları sonrasındaki yıllarda titiz davranmıştır.

Kurbağalı Dere taştı

Kurbağalı Dere’ye Davet

Sevdalısı olduğumuz ve en güzel yıllarımızı geçirdiğimiz Kadıköy’ün yıllardır bitmeyen sorunlarından birisi de Kurbağalı Dere’dir. Kısaca bu derenin geçmişinden birazcık bahsedeceğim;

Kayışdağı eteklerinden Moda’ya kadar uzanmakta olan, Sazlıdere – Ayvacık – Acısu gibi birkaç dereyle bağlantısı bulunan, Feneryolu, Kızıltoprak, Bahariye ve Fikirtepe semtlerinin arasında olan bu dere 67.000 metre uzunluğa sahiptir. 17.yy’da şehzadelere ve paşalara ait konakların da bulunduğu bu bölge için Cennet ifadesi kullanılırdı. Bu deredeki kurbağaların sesini duyan florya ve saka gibi kuşların yoğun bir şekilde kurbağalara eşlik ettiği bilinmektedir. Yine bir zamanlar aynı bölgede bulunan Kuşdili Çayırı’nın da isminin bundan dolayı verildiği biliniyor…

Son yıllarda bu derenin yanlış yapılaşmalar, eksik alt yapılar ve benzeri durumlar yüzünden kirli bir görünüme bürünmesi söz konusu oldu. Kimi zaman ıslah çalışmalarına gözlerimizle şahit de olduk. Fakat bunun yetersiz kalındığı ne yazık ki gözlerden kaçmıyor. Bu problemin çözülmesi için gerekli ve kararlı adımlar niçin atılmıyor ? Hangi sebepten olduğu tartışılır, Kadıköy halkı, bu terk edilmişlik ile cezalandırılmaya mı çalışılıyor ? Üstelik bu da yetmezmiş gibi sanatın ve bilimin katledildiği bu coğrafyada TÜBİTAK bu dereyle ilgili bir açıklamada bulunuyor. Temiz olduğunu, içme kalitesinde olduğunu belirtiyor.

O halde kendilerini kurbağalı dereden bir bardak su içmeye Davet edelim mi ?
Ne dersiniz ?