Yazılar

Demokrasi ve Şehitler Mitingi

Demokrasi ve Şehitler Türkiye’nin Geleceği

Türkiye 7 Ağustos 2016’da bir tarih yazdı. 15 Temmuz’da darbenin püskürtülmesinden sonra ortaya çıkan en büyük gelişme 7 Ağustos’ta Türkiye’nin birlik ve beraberliği oldu. Türkiye’nin milli iradesinin tecellisine darbe vurulmaya çalışıldı. Ancak TSK içerisindeki demokrat askerler, Emniyet içerisindeki darbe karşıtları ve halk darbeye karşı dik duruş sergiledi. Demokrasi ve Şehitler Mitingi’nde Türkiye’nin gelecek senelerinin kodları belli oldu.

Demokrasi ve Şehitler Mitingi

Türkiye’de darbenin ardından yeni bir siyasi atmosfere kavuştu. İç politikada yaşanan gerginlikler ve kutuplaşmalar son buldu. Farklı cephelerde olduğunu zanneden AK Parti, CHP ve MHP tabanı aynı tabanda buluşmayı başardı. Türkiye’nin ortak nokta olduğu her kesim tarafından idrak edilebildi. Özellikle 2011 Genel Seçimleri sonrasında tutumunu sertleştiren Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, yaptığı hatayı fark etti ve Türkiye’nin tüm kesimlerini kucakladı. 7 Ağustos Demokrasi ve Şehitler Mitingi ise bu tutum değişikliğinin ilanı olarak algılanabilir. Kemal Kılıçdaroğlu ilk daveti kabul etmese dahi, birlik ve beraberlik adına bir kez daha Kılıçdaroğlu’na davette bulunarak samimi bir davet olduğunun mesajını verdi ve CHP saflarını iyi niyetine inandırdı.

Recep Tayyip Erdoğan’ın samimiyetinin yanı sıra, Kemal Kılıçdaroğlu ve Devlet Bahçeli’nin samimi tutumu da Yenikapı’daki birlikteliği taçlandırdı.  Kemal Kılıçdaroğlu yaptığı konuşmada suçlayıcı ve agrasif bir tutum sergilemedi. Aksine yapıcı ve birleştirici bir konuşma yaptı. Geçmişte yapılan hatalardan bahsetti ve bundan sonrasında aynı hatalara düşülmemesi gerektiğini vurguladı. Geçmişte hatalar yapıldı fakat biz bugün beraberiz ve yarınları hep beraber inşa edeceğiz mesajı verdi.

Hakimiyet Milletindir

Mustafa Kemal Atatürk’ün “Hakimiyet Milletindir “ sözü Türk Siyaseti’nin gelecekteki ilkeleri arasında yer alacak. Artık millet hakimiyetinin ne kadar önemli olduğu konusunda tüm siyasi partiler birbirinin söylemlerine güveniyor. Bugünden sonra siyasi partiler birbirlerini darbeyi desteklemekle ve vesayeti savunmakla suçlayamayacak. 15 Temmuz gecesi TBMM bombalanırken AK Parti, CHP ve MHP milletvekilleri hep beraber milli iradeyi koruyabilmek adına mecliste kalarak ölümü göze aldılar. 15 Temmuz 2016 sonrasında meclisteki siyasi partiler birbirlerine karşı daha az şüpheyle yaklaşacaklar.

CHP’de ilçe yönetimleri dahi Yenikapı’daki Demokrasi ve Şehitler Mitingi’ne katılım gösterdi. Eski Şişli Belediye Başkanı “Mustafa Sarıgül” ve Şişli İlçe Meclis üyesi “Emir Sarıgül”, Şişli’yi Yenikapı Mitingi’ne davet etti. Hep beraber Türkiye olduğumuzun mesajını verdiler topluma. CHP içerisinde Sarıgül’ün ne kadar önemli bir unsur olduğu ve Genel Merkez için bir güvence olduğu anlaşıldı. Kemal Kılıçdaroğlu’nun ve ekibinin Yenikapı’ya gitme kararını açıklaması sonrası Sarıgül büyük bir destek verdi  ve Kemal Kılıçdaroğlu’nun tabana karşı daha güçlü olabilmesini sağladı. CHP, Mustafa Sarıgül’e güvenmenin ne kadar doğru bir hamle olduğunu bir kez daha görme fırsatı buldu. Yenikapı Demokrasi ve Şehitler Mitingi, CHP içerisinde birlik ve güven konusunda bir fırsat oldu.

15 Temmuz 2016’da ve sonrasında sosyal medya konusunda herhangi bir kısıtlama yaşanmadı. Türkiye’de yayın yasağı ve interneti yavaşlatmanın Türkiye’nin çıkarına olmadığı ve halkın haberdar edilmesinin ülkenin çıkarına olduğu fark edildi. 15 Temmuz 2016 sonrasında internet yavaşlatma ve yayın yasağı gibi yöntemlere başvurmayı talep eden siyasetçilerin iyi niyetinden şüphe edilmesi gerektiğini AK Parti de, CHP de öğrenmiş oldu.

Türkiye, İç Politika’da büyük değişimler yaşanacağının sinyalleri verildiği gibi, Türk Dış Politikası’nda da köklü değişimler yaşanabileceğinin sinyalleri hem Başbakanlık, hem Cumhurbaşkanlığı tarafından hissettirildi. Türkiye’nin ABD ve AB’ye karşı güveni ve yakınlığı her geçen gün azalacak. Geçmişte de dile getirdiğim gibi Rusya ve İran ile yakınlaşmalar hız kazanacak. İncirlik Üssü konusunda AK Parti tabanının tepkili olması ve bu tepkinin desteklenmesi, Türk Dış Politikası’na değişimin ayak seslerinden birisi olarak algılanabilir. Bunun dışında, Başbakanlık Resmi Hesabı’ndan Fethullah Gülen Terör Örgütü gibi, örgütün arkasındaki güçlerinde vurgulanması Türkiye için Batı odaklı politikaların dondurulacağının sinyalleri olarak okunabilir.

Demokrasi ve Şehitler Mitingi’nde idam vurgusu ise kaygı duyulacak bir konu olarak göze çarptı. Geçmişte kumpaslar sonucu insanların neredeyse vatan haini ilan edildiği bir ülkede hukuk reformu gerektiği şüphesizdir. Örnek vermek gerekir ise, Türkiye’de idam cezası olsaydı Ergenekon ve Balyoz’da yargılananlar ve kumpasın mağdurları idam edildikleri için bugün mezarları başında anılacaktı. Gelecekte olası bir hukuksuzlukta temyizi olmayan idam cezası gibi yöntemler toplum vicdanını yaralayacaktır.

 

1993’de katledildiği güne dek Uğur Mumcu bugünlerden bahsetmişti ve bu sebep ile kalleşlerin bombalarıyla öldürüldü. Birçok gazeteci ve CHP milletvekili Fethullah Gülen Cemaati’nin devlete sızmasının tehlikeli olduğunu vurgulamıştı. Ancak geçmişte AK Parti tarafından bu tehlike göz ardı edildi. Fethullah Gülen ve haşhaşileri gibi gelecekte devlete sızması için yeni cemaatlerin, siyasi yapıların veya örgütlerin sızmaması için devlet kadrolarının adaletli bir şekilde dağıtılması gerektiğini Türkiye olarak acı bir şekilde deneyimledik. Bir daha benzer bir sıkıntı yaşamamak için geçmişimizle ve birbirimizle barışarak bu zorlu süreci geride bırakmalıyız.

Eşekli Kütüphaneci

Fakir Baykurt – Eşekli Kütüphaneci

Fakir Baykurt’un kaleme aldığı Eşekli Kütüphaneci adlı roman, Ürgüp’ü görmeye gelen Yunanlı Dimitrios’un gözünden konu edilmektedir. Romanda üç öykü birbirine sarılıdır. Birincisi, Larisalı Dimitrios ile Ürgüplü Azizin, bu kentleri kardeş yapma çabaları. İkincisi Mustafa Güzelgöz‘ün hikayesi. Üçüncüsü ise yöresel bir aşık olan Refik Başaran’ın kısa yaşamıdır.

Fakir Baykurt’un Eşekli Kütüphaneci adlı eseri onun son çalışmasıdır. Romanın ana karakterlerinden birisi Mustafa Güzelgöz’dür. Mustafa Bey’de oldukça yoğun bir kitap sevgisi vardı. Bu kitap sevgisinin herkeste olmasını gerektiğini düşünüyordu. Bunun için elindeki tüm imkanları seferber eder. İlk olarak Harf devrimi sonrasında kütüphanenin rutubetli bir odasına atılmış olan Osmanlıca kitapları çıkartarak kurtarır. Yakın çevresinden eş, dosttan kitap bağışlamalarını ister. Topladığı kitapları eşeğe yükleyerek köy köy dolaşarak halka dağıtır. İki haftada bir gider yenilerini verirdi. Roman, bir bakıma okumanın gerekliliğine vurgu yapar. İnsanların kitap okuyarak kendi ufkunu geliştireceğini, bilgileneceğini, ülkenin daha ileri seviyelere gideceğini hissettirmek ister. Okumak bilgilerimizi geliştirir, olayları kavrama yeteneğimizi ilerletir, bakış açımızın farklı olmasını sağlar.

Okumanın yaşı, cinsiyeti yoktur. Herkes eşit şartlarda olmalıdır. Mustafa Güzelgöz’de bu düşüncede olan birisidir. Bulunduğu çevreye ve yakın köylere okumaları için kitaplar taşır. Her eve her çocuğa kitaplar dağıtır. Kütüphaneler açılır. İnsanların okuma alışkanlıklarını buralarda gerçekleştirmesinin daha güzel ve daha anlamlı olacağını düşünür. Ancak kadınlar bu konuda biraz geri planda kalır. Onlar sadece ev işleri ve çocuklarla ilgilendikleri için kitap okumaya veya başka işlerle uğraşmaya vakit ayırmakta zorlanırlar. Bu durumu gören Mustafa Bey buna bir çözüm bulur. “Makine kullanmayı bilen kadınların yardımıyla dikiş kursları açılır. Kadınların kurs vakitlerinde göz önüne dikiş, nakış, moda, yemek yapımı ve çocuk bakımı ile ilgili kitaplar konarak kadınların ilgi alanlarına ve ihtiyaçlarına yönelik kaynaklar sunulur. Böylece köylü kadınlar kütüphanelere çekilerek okuma alışkanlığı kazandırılmaya çalışılır (İleri ve Talipoğlu, 2007).” Erkekleri ise kütüphane yerine kahvehanelerde zaman geçirmektedir. Mustafa Güzelgöz buna da bir çözüm bulur. Köylüyü kütüphaneye çekebilmek için gurbetçilerden toplanan yardımlarla kütüphaneye radyo konulur. Bu düşünce sonuç verir ve köyün erkekleri kütüphaneye gelmeye başlar. Radyoyu kütüphanede dinlemeye başlarlar. Kütüphanelerin sosyalleşme aracı olarak kullanılması ayrıca önemlidir. Mustafa Güzelgöz’ün bu çalışmaları, o dönem insanları için bulunmaz bir nimet gibidir. Köylere yaptığı yardımlar sayesinde halk daha da bilinçlenerek dünyaya farklı bakmaya başlarlar. Sadece kitap alanında onlara destek çıkmamıştır. Farklı alanlarda da onların yanında olmak istemiştir. O insanları seven, insana değer veren bir karakterdir. Ülkedeki herkesin bilinçli birey olmasından yanadır. Dolayısıyla gencinden yaşlısına herkesin bilgili olmasını ister. Unutulmamalıdır ki okuyan, anlatan bir topluluk her zaman ileri seviyelere taşır kendini. Hatta sadece kendini değil, ülkesini de ileriye taşır, gelecek topluluklara örnek olunmasını teşkil eder. Yapılan işler gerek ülkede gerekse dünyada yankı uyandırır. Bu durumu İleri ve Talipoğlu şöyle açıklamıştır.

“Güzelgöz , 1967 yılında Amerikan büyük elçisinin Ürgüp’e yaptığı gezide, kendisinin karşılayarak yürüttüğü çalışmalar hakkında bilgi verir. Gördüklerinden etkilenen büyük elçi kütüphaneye bir pikap araç hediye eder (İleri ve Talipoğlu, 2007).”

Bürokrasi sistemi de alttan alta romanda işlenmiştir. Devlet kademelerindeki bireylerin doğrular karşısındaki sessizlikleri ve buna itiraz etmemeleri içler acısıdır. Ancak her şeye rağmen Mustafa Güzelgöz’ün ülkesindeki insanlar için hayatını adaması ve yoktan var etmesi büyük başarıdır. Ayrıca Yunan ve Türk dostluğunun çok öncelerden beri var olduğunu yazar zaman zaman okura sunmuştur. Bazı şeylerin öncelerde kaldığını belirtmiştir. Yıllarca ülkemizde yaşayan Yunanlılar daha sonra ayrı topraklarda bir ülke kurmuşlar ve bu aramızda olacak düşmanlığa sebebiyet vermemelidir. Geçmiş geçmişte kalmıştır, yazar bunu çok güzel bir dille okurlarına sunmuştur. İşte bu yüzden Larisalı Dimitrios’la Ürgüplü Aziz’in bulundukları kentleri kardeş kent yapma arzuları da ayrı bir önem taşımaktadır.

Fakir Baykurt’un bu son eseri okunası kitaplar arasında yer almaktadır…

Kaynaklar:

Baykurt, F., 2015, Eşekli Kütüphaneci, Literatür Yayıncılık.

İleri, A. ve Talipoğlu, T., 2007, Eşekle Gelen Aydınlık, Anfora Yayıncılık.

https://tr.wikipedia.org/wiki/Mustafa_G%C3%BCzelg%C3%B6z

Herkes Dergisi Resmi Facebook Sayfası

Hüseyin Rahmi Gürpınar Gulyabani

Gürpınar’ın Şeytan İşi Romanında Toplumsal Meseleler

Fethullah Gülen

Gülen Cemaati’nin Tek Yolu Var

Fethullah Gülen ve cemaati 17-25 Aralık sonrasında tahminlerinden çok daha büyük zorluklar yaşadılar. Büyük ihtimal ile böyle bir zorluk yaşayacaklarını da düşünmemişlerdir. Yolsuzluk Operasyonu sonrasında AK Parti’de çözülmelerin daha güçlü olacağını planlamış olmalılar. Ancak bekledikleri gibi gelişmedi ve AK Parti – Gülen Cemaati arasındaki mücadeleden AK Parti zafer ile ayrıldı. En azından şuan için bu şekilde görünüyor tablo. Fethullah Gülen ve Gülen Cemaati’nin tek yolu var. Her geçen gün cemaat güç kaybediyor ve yok olmaya doğru yaklaşıyor.

Fethullah Gülen’in cemaatin mürşidi olarak üzerine geleni yapması ve devamlılığı esas alması gerekiyor. Fethullah Gülen’in kendisini öne atması dışında hiçbir yol cemaatin devamlılığını sağlamayacaktır. Ancak Fethullah Gülen bu seçeneği pek de düşünüyormuş gibi değil. Bu koşullarda Gülen cemaati yok olmaya mahkum, çünkü Gülen’in vefatı sonrasında cemaati birarada tutabilecek bir irade mevcut değil.

Fethullah Gülen’in Türkiye’ye dönmesi ve teslim olması gerekiyor. Fethullah Gülen, ömrünün kalanını cezaevinde geçirmeyi göze alabilmesi gerekiyor. Müridlerini kurtarabilmesi için, Gülen’in teslim olması gerekiyor. Gülen’in cezaevine girmesi ve ömrünün son günlerini cezaevinde geçirmesi, cemaatin yüz sene sonra da devam edebilmesi anlamına geliyor. Müridleri bu yolda cezaevine girmeyi dahi göze alabilir iken, Gülen’in ABD’de yaşamına devam etmesi Gülen’in itibarını zedeliyor. Gülen sonrasında cemaat yok olacak ve operasyonlar başarıya ulaşacak.

Gülen’in samimiyet, dürüstlük ve liderlik gereği teslim olması ve suçsuz dahi olsa bir bedel ödenecekse bunu ödemek için kendisini ortaya atması gerekiyor. Ancak, Gülen nefsinin ve politik hesaplarının arasında kayboluyor şuan. Eğer cemaat masum ise Gülen’in bu fedakarlığı yaparak yüzlerce sene sonra dahi cemaatini ayakta tutabilmesi gerek. Aksi halde, Gülen’in vefatı sonrasında cemaatin devamlılığı olmayacaktır. Yerel ve küçük yapılanmalar halinde birbirinden tamamen bağımsız bir yapı olarak varlığını devam ettirmeye çalışacaktır cemaat. Elbette sonrasında o yapılanma da yok olmaya yüz tutacaktır.

Fethullah Gülen’in kişisel ikbalini bir kenara bırakarak Türkiye’ye geri dönüş yapması ve teslim olması gerekiyor. Eğer bu hamleyi yapmaz ise cemaat, Fethullah Gülen’in hataları sebebi ile yok olacaktır. Geçmişte AK Parti ile ilişkileri dizayn ederken yapılan hatalar sonucunda bugünleri yaşayan cemaat ayakta kalabilmek istiyor ise mürşid olarak görülen Fethullah Gülen’in en kısa sürede yurda dönmesi ve teslim olması gerekmektedir.

8 Mart kadın

8 Mart

Cinsiyetçi algının toplumsal yaşamda gittikçe egemen olmaya başladığı bir dönemde “8 Mart Dünya Emekçi Kadınlar Günü” ‘ nü kutlamak her geçen yıl daha da önemli bir hale geliyor. Ne yazık ki ülkemizde son yıllarda cinsiyet ayrımcılığı konusunda oldukça geriledik.

Gazi Mustafa Kemal ATATÜRK‘ün 5 Aralık 1934 yılında kadınlara seçme ve seçilme hakkını verdiği andan öncesi ve sonrası
Kültür, Sanat, Eğitim, Siyaset ve birçok alanda kadınlarımızın ilerlemesinde, ulus olarak etkin bir rol oynadığımız aşikardır. O yıllarda birçok Avrupa ülkesini arkamızda bıraktığımızı gururla söyleyebiliriz. Cumhuriyetimizin kuruluşundan itibaren kadınlarımızın elde ettikleri kazanımlar, ne yazık ki son yıllarda kesintiye uğramaktadır. Özellikle de günümüzde kadınlara karşı gerçekleşen şiddet, tecavüz ve cinayet olaylarında dramatik bir artışın olduğu görülmektedir. Hangi birini sayalım ?

Sadece geçtiğimiz yıl, ülkemizde yüzlerce kadın erkekler tarafından öldürüldü. Yüzlerce kadına tecavüz edildi. Kadınlarımız töre cinayeti kurbanı oldular. Cinsiyetçi şiddete karşı bir sürü dava açıldı. Bu davaların bazı sonuçları, toplumdaki cinsiyetçi algının körüklenmesine sebep oldu. Bazı yargıçların katillere “iyi hal indirimleri” ve ‘beraat’ kararı vermesi buna en büyük örnektir.

Bunca hadise yaşandıktan sonra geçtiğimiz yıllarda “Ailenin Korunması ve Kadına Karşı Şiddetin Önlenmesine Dair” bir yasa çıkarıldı.
Bu yasa hazırlandıktan sonra, özellikle de siyasi iktidara yakın birçok kadın dernekleri de bu durumdan oldukça memnun durumda.
Gerçekten bu yasanın kadına yönelik şiddeti engelleyeceğine veya azaltacağına inanıyorlar mı ?

Bu yasa kadın ve erkek arasındaki tüm eşitsizlikleri giderecek mi ?
Bu yasa kadının hayatın her alanına özgürce katılabilmesini sağlayacak mı ?
Bu yasa kadınların sosyoekonomik anlamda güçlenmesinde etkili olacak mı ?
Bu yasa kadınların ekonomik anlamda bağımsızlıklarını elde etmelerini sağlayacak mı ?
Bu yasa kadının sosyal ve ekonomik tüm haklarını güvence altına alıyor mu ?

Ve son olarak,
Bu yasa kadınlarla erkekler arasındaki ayrımcılığı yok ediyor mu ?

Yasayı tüm yönleriyle sorgulamamız gerekmektedir. Ancak bütün bu sıraladıklarım gerçekleşirse insani kalkınma ve refah düzeyi konusunda ilerleyebiliriz. Kadına yönelik şiddet ve cinayet oranlarında azalmalara ve yok oluşlara da tanık oluruz. Ve bütün bunların temelinde “Eğitim” yer almaktadır. Eğitimsizlik insanın her türlü yanlışları yapmasına neden olur. Bilinçli bir toplumu inşa etmek de, bilinçli insanların ellerindedir. Dikta rejimlerine doğru yol almaya başlamış siyasi iktidarlar, bilinçli toplumların var olmasından büyük rahatsızlık duyarlar. Bu nedenle bilinçli insanların karanlığa sövmek yerine ortalığı mumlarla yakıp aydınlatması gerekmektedir. Bu şartlarda, kadınların özgürce yaşayabileceği bir ulus olabilmek için çaba harcamak, artık her zamankinden daha önemli bir hale gelmiştir.

Kadın veya erkek, dil, din, ırk ve düşüncelerimiz ne olursa olsun, dostluk ve barış içinde, özgür, mutlu ve huzurlu bir ülkede yaşamamız dileğiyle,
“Tüm emekçi kadınlarımızın ve dünya emekçi kadınlarının gününü en içten dileklerimle kutluyorum.

Nude Dressing Her Hair

Nude Dressing Her Hair

İnsanı, doğayı ve eşyaları birçok boyutuyla inceleyen, sanatta eskiye dayalı tüm fikirleri yerle bir ederek farklı bir anlayışı ortaya koyan ve Empresyonizm / İzlenimcilik akımına karşı bir tepki olarak çıktığı varsayılan “Kübizm” akımının öncülerinden biri olan Pablo Picasso‘nun günümüzde değeri milyonlarca dolar değerindeki tablolarını duymuşsunuzdur.

İlham perisi olarak tanımladığı sevgilisi Dora Maar’ın
Dora Maar Au Chat…

Saint Lazare Hastanesi’ndeki bir mahkumu anlattığı düşünülmekte olan
Femme Aux Bras Crosies…

Pierrette’in Düğünü…

Bir meyhaneye ücretsiz yemek karşılığında yaptığı “Au Lapinm Agile” gibi eserlerinin yanı sıra sayamadığım ve sanat koleksiyoncuları, iş adamları tarafından satın alınan onlarca tablosunun yanı sıra bir de “Nude Dressing Her Hair”
(Saçını Tarayan Çıplak Kadın)
adlı tablosu bulunmaktadır.

Bu eser, bugün İstanbul Kaçakçılık Suçlarıyla Mücadele Şube Müdürlüğü tarafından gerçekleştirilen operasyonun sonucunda ortaya çıktı. Tablonun sahte olup olmadığının belirlenmesi için Mimar Sinan Üniversitesi’ne gönderildi. Orijinal olduğuna dair kanıtlanması durumunda ve yurtdışındaki koleksiyonerin belgeleri sunması durumunda tablo iade edilecek. Sunmaması durumunda ise müzelerin birinde sergilenecek. Eğer eserin sahteliği söz konusuysa, kalbim dayanmayacak…

İlerlemecilik

İlerlemecilik Yanılgısı

Kompleks düşünsel yapımız tarihsel süreçlerle eşgüdümlü bir büyüme skalasına sahiptir. Özellikle bilginin birikimselleştiği dönemden itibaren; yani yazının kullanımının başlaması, insan hafızasının alamayacağı bilgilerin kendi hafızası dışında harici bir hafıza yaratılmasını sağlamıştır. Bu harici hafıza ile birlikte bilginin saklanması kolaylaşmıştır. Sözün uçup yazının kalması bundandır. Bilginin saklanabilir olması, insan beyninin bilgi yığınları içinden istediğini seçebilmesine ve bunları daha etkili kullanmasına vesile olmuştur. İlerlemecilik nedir?

İlerlemecilik

Bu devrimle beraber aslında bir devrimin daha gerçekleştiğini söylemek yanlış olmaz. İnsan ilişkilerinin karmaşıklaşması da aynı milada dayanır. Elbette bunların öncesinde insan nüvesi gereği, diğer canlılardan farklı olarak karmaşık ilişkilere sahipti fakat bu dönüşüm daha keskin bir gerçekliği ortaya çıkarttı.

Tarihsel süreç içerisinde devlet mekanizmasının oluşturulması ve güçlendirilmesi de bu ilişkiler ağının karmaşıklaşmasında etkili olmuştur. Özellikle karşılıklı taahhütler altına girilmesi ve bunun bir güven sorunsalına dayanması bu süreci hızlandırmıştır. Hukukun ortaya çıkışı da bu bağlamda değerlendirilebilir. Verdiğimiz sözlerin uçup gitmesi fakat yazıların yerli yerinde kalması, insanın kendi dışında bir güven mekanizması oluşturmasına neden olmuştur. Dini ve örfi değerlerin, insan üzerindeki yaptırımının belirsizliği ve göreliliği başka bir dayanak ihtiyacını kuvvetlendirmiştir. İlk bakışta yararlı gibi görülebilecek bu ‘’gelişmeler’’ aslında doğallıktan uzak ve karmaşık durumların ortaya çıkmasına sebep olmuştur.

Kendi doğal seleksiyon mekanizmamızın ortaya çıkışı ve bunda zekâ faktörünün önemli bir yer işgal etmesi, bizim ‘’ilerlemeci’’ tarih anlayışımızı desteklemiştir. Ancak bu ‘’gelişmeler’’ neticesinde ortaya çıkan bilgi yığınları arasında gerekli ve gereksiz olanlar karışmıştır. İşte bu noktada insan ilişkilerinin karmaşıklaşması sağlıklı bir lineerden uzaklaşma sürecini başlatmıştır. Ancak bunun farkına varıp eleştiri getirmek yerine; sağlıksız ilişkiler üzerinden yorumlar yapılıp, karmaşık ilişkilerin ‘’gelişkinliğin’’ bir göstergesi olduğu şeklinde güzellemeler yapılmıştır. Aslında, karmaşık olanın ‘’ileri’’ olduğu yanılgısı yeni değildir.

Her konu hakkında yapılan düzenlemeler ve bunların kaydedilmesi ‘’düzen’’ olarak adlandırılsa da; düzen aslında karmaşıklığa takılan bir maske olmaktan öteye geçemiyor. Eğer gerçek bir ilerlemeci tavır ortaya koyacaksak, bunu güven esasına dayandırmaktan başka bir çaremiz yoktur. Tüm bunları yazıya dökmek, kendi içinde kurgusallık yaratmaktan öteye geçemiyor. Tıpkı bu yazının düşünsel bir rahatlamadan öteye geçmemesi gibi…

Facebook sayfamızı takip ediniz

Herkes Dergisi Resmi Facebook Sayfası

İlgi çekebilecek kısa yazılar:

Anarşizm ve liberalizm farkları

Osmanlı Devleti’nde İttihat ve Terakki

Suriye ve Katar üzerinde İran etkisi

Sıcak gri

Polat Karayel

Buradayız Ahparig

Buradayız ağabeyim…

Cennete gitmek isteyenlerin cehenneme çevirdikleri bir dünyada, kan coğrafyasında adına umut dediğimiz nefesimizi tüketip yaşıyoruz. “Acılar insanı olgunlaştırır.” derler ya hani, çektiğimiz acılarla birlikte daha da öğreniyor ve olgunlaşıyoruz. Acılarda bilgileri buluyoruz ve yaşananlara yürekten bakınca cehennemi görmek kaçınılmaz oluyor. Sen ki, halkının acısını kocaman yüreğinle görebilen ve bu acıyı ömrü boyunca taşıyan bir insandın. İnatla savunduğun değerlerin, direnişin ve devrimciliğin gücüne güç katıyordu. Senden önce de,
sen varken de sürüyordu. Senin ardından da sürdürüyorlar vahşetlerini…

Öldürülen bebeler, yaka paça götürülen gazeteciler, öldüresiye tartaklanan öğrenciler, intihara sürükledikleri atamadıkları öğretmen meslektaşlarım…

Şimdi buraya yazmaya devam edersem sayfalar yetmeyecek…

Bizim kuşağı göklerden izlemişsindir. 2013’ün haziran ayındaki Gezi Direnişi’ni izleyince, yaşamı hep güzelliklere dolayacak, gittikleri her ortamı cennete çevirecek bu güzel kardeşlerini gördükçe umut dolu o gözlerinin nasıl da parladığını, bu çocuklarla nasıl da gurur duyduğunu tahmin edebiliyorum. Seni yitirdiğimiz gibi yitirdiğimiz kardeşlerimiz de oldu. Katiller halen olduğu gibi yine pusudaydı. Ali İsmail, Mehmet, Abdullah, Ethem, Ahmet ve daha adlarını saymadığım onlarca çocuk ve genç…

Bir de Berkin vardı. Kara kaşına, gözüne ve gülüşüne canlarımızı vereceğimiz…

Her yeri yakıp yıkıyorlar. Vuruyorlar, öldürüyorlar. Soyuyorlar, sömürüyorlar. Ve bütün bunların üzerine alçakça durmadan sırıtıyorlar. E-posta adresime gelen ve vahşet içeren mesajlar da onu gösteriyor ki, belki bizim de yanımız senin yanı başın olur. Bilemeyiz.
Birlikte söyleriz Anadolu’nun kayıp türkülerini…

Bingyol, Adana Ağıdı, Sarı Gelin ve daha nicesini…

Şimdilik,
Buradayız Ahparig !

Mehmet Başkan

PKK’ya AK Partililer Söz Söyleyemez

PKK ile mücadele edildiği edildiği iddia ediliyor. Hatta, bir canlı yayına bağlanan izleyici çocuklar ölmesin dedi diye, programın sunucusu bir başka yayında özür dahi dilemek zorunda kaldı. 1990’lı yıllarda yaşadıklarımıza çok yakın bir hakikat bu. Terör ile mücadelenin popülizm birbirine karıştırıldı. AK Parti’nin kabahatli olması da, bu popülizmin en önemli sebeplerinin başında geliyor.

Geçmişte AK Parti büyüklerinin sözleri ile AK Parti – PKK ilişkisinin seviyesini anlamak için incelenebilir. İlk olarak, Sayın Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın bir sözü var: “PKK ile görüşen arkadaşı ben gönderdim. Sıkıntısı olan bana söylesin.” Başbakan Ahmet Davutoğlu’nun sözüyle devam edelim. “ Kürtçe yasağını biz kaldırdık, bana Serok Ahmet diyorlar.” Sayın Bülent Arınç’ın sözleri ile devam edelim. “Sayın Öcalan demeyi ve PKK bayrağı açmayı suç olmaktan çıkardık.” Bülent Arınç’ın deyimi ile partinin yeni yetmelerinden Yalçın Akdoğan’a ise “Öcalan’ın olayları okuma kabiliyeti ve tecrübesi var.”  Öcalan’ın imajının iyileştirilmesinde AK Parti yönetiminin çok büyük emekleri geçti. AK Parti’nin önemli isimlerinden Beşir Atalay’ın sözüyle devam edelim. “Öcalan’ın mesajları bizim de düşüncemiz”. PKK ile AK Parti’nin fikir birliği içerisinde olmaları hiç kimseye rahatsızlık vermedi ama bir akademisyenin durun demesi AK Parti tabanı için ihanet olarak algılandı. İhanet olarak algılatıldı. Ne yazık ki artık Türkiye’de büyük bir çoğunluk olayları algılamıyor, algılamaları gerektiği gibi algılatılıyor.

Onlarca AK Partili ismin bu tür beyanı var ancak paylaşmaya değer görmüyorum. En tepeyi göstermek yeterli olur. AK Parti’nin senelerce PKK’yla koyun koyuna olması ve PKK’yı itibarlı bir konuma getirmesi hiç kimsenin hafızasından silinmesin. Habur’da zafer edasıyla PKK’lı teröristler sınırda karşılanıp seyyar mahkemelerde yargılanıp serbest bırakılırken susan AK Partililer sakın ola barış isteyen akademisyenlere ve sanatçılara laf söylemeye kalkmasınlar. Herkesin onları eleştirme hakkı var, en azından benim onları eleştirme hakkım var çünkü ben PKK’ya yardım ve yataklık yapmadım. Ancak geçmişte PKK’ya yardım edenlerin bugün insanları linç etmeye hakkı yok.

Barış istemek, çocuklar öldürülmesin demek vatan hainliği ise en büyük vatan haini tüm AK Partililerdir. Ancak, barış istemek vatan hainliği değildir, bu sebeple AK Partililer için de vatan haini denemez. AK Partililer bugünlerde her ılımlı mesaj vereni vatan haini ilan ettikleri için suçlular. İşlerin daha da çözülmez hale sokulmasına neden oldukları için suçlular. PKK silahlanırken, mühimmat depolayıp hendekler hazırlarken sessiz kalanların bugün kesinlikle diğer kesimlere teröre destek oluyorsunuz demeye hakkı yok.

PKK hakkında herkesin söz söyleme hakkı var şuan ama AK Parti yönetiminin de, tabanının da söz söylemeye hakkı yok. 1 sene evvele dek PKK güzellemeleri yapan partinin çatısı altında olup da PKK’ya laf söylemeye kalktığında dur bakalım hele derler.

Dede Fatih Kolçak

Başkanlık, Ankara ve Alkolizm

Keşke canımız sıkılsa yine eve geldiğimizde, Halk Tv açmasam ben, Cnn Türk’te gece haberlerine hiç bakmasam artık. Bu gün Kadıköy’e bir kadın dostum alkolik olduğu için sevgilisinden ayrılacağını söyledi bana. Bundaki tuhaflığı hemen fark ettiğinizi biliyorum. Beni alkolik olduğum için terk eden yüzlerce kadın hiç olmamış gibi bir kadın bana bir dost olarak bunu dedi. ‘’İyi olur, ayrıl tabi.’’ diyemedim. Çünkü bütün alkolikler kardeştir! Alkolikler bu dünyanın en büyük ümmetidir! Ayak üstü konuştuk ve konuyu değiştirdim. Sizce Alkolikler mi iyidir, yoksa bütün iyi insanlar bir gün mutlaka alkolik mi olurlar? Bence alkolik olmak için bu dünyaya fazla iyi gelmek imanın birinci şartıdır. Alkolikler ilk alkole başladıklarında kötülüklerini allkolde boğmak için içerler, o yüzden gevşek gevşek gülümser insan bir bira dahi içince.

Bütün alkoliklerin gözleri kanlıdır ama itiraf edelim ki hepsi Che Guevara gibi bakar bu evrene, çok büyük laflar ederler; anneleri anlarlar, çocukları severler, polisin sürüklediği devrimci kızlar için üzülürler, hiddetlenirler, bir kadeh sırf o yüzden daha fazla içerler o akşam. Alkolikler iyi insanlardır, ama alkolik oldukları için değil! Ben tedavi olalı üç yıl oldu, endişelenmeye gerek yok o yüzden artık, ben spor yapıyorum, çikolatalı süt içiyorum, haşlanmış yumurta yiyorum her sabah mutlaka. Ve ne yaparsam yapayım bu hayatta bana her şey kafamın iyi olduğu zamanları hatırlatıyor. İçimdeki kötülüğü boğamıyorum öyle kolay kolay, o yüzden ahlakla elimi kolumu bağlıyorum, sporla kendimi hırpalıyorum. İnsan tanrılar kadar koy götüneci olamıyor bu hayatta, Savaşlara üzülüyor, çocuklara üzülüyor, hatta kedilere köpeklere bile üzülüyor yaşlanınca. İnsan vicdansız olan herkese önemli şeyler anlatmak ister. Bir alkolikle sevgili olmak nasıldır bilirim , çünkü ben hayatım boyunca alkoliktim.

Sevişmemek nedir bilirim, uyumamak, kavga edememek nedir bilirim. Çünkü alkolikler olgun olurlar. Küçük şeyleri kafaya takmazlar. Sadece savaşlara üzülürler. Sadece çöken sosyalist bloğa ve Filistin’e üzülürler ama senin küçük dertlerine üzülmezler. Dünyanın başına gelmiş en büyük kötülük alkoliklerin politika yapmaktan vazgeçmeleridir, Devlet Başkanı olmaya üşenip bira içmeye gitmeleridir yaz akşamı serinliklerinde, eğer onlar üşenmeseydiler enternasyonel çoktan kurulurdu. . Ve ertesi sabaha üç bira kalacak kadar huzur olabilir ancak bu dünyada, tek kurtuluş emekli olup yalnız ölmektir. Ve muhakkak rakı parasını çıkaracak bir taş vardır, Taşın suyunu çıkarmak çok basittir, ama devlet başkanı olmak, bir süre büyük yalanlar söylemek, hatırlamak ve unutmak çok zordur. Bağırmak ve gece ikide uyumak, sabah yedide kalkıp protokollere katılmak, uçakla ayık yolculuk etmek, parti MYK’sına fırça atmak ve hesap vermek çok zordur, bakanlar kurulunu toplamak çok zordur, hemde içki içilmeyecek ise o sofralarda. O yüzden devlet protokollerinde fıçılarla viski olmalı mutlaka, dünyada bulunan her aç başına bir yolluk istikak olmalı. Devlet başkanı olabilmenin birinci koşulu iyi içici olup dağıtanlardan olmamak olmalı!

Dünyanın kapitalizmin vahşetinden kurtulması için başka hiçbir çare kalmadı. Oysa Ankara’da kimse kimsenin alkolikliğinden rahatsız olmaz. Çünkü Ankaralı alkolikler düzenlidirler, Sabah işe gitemeye mecburdurlar, akşam kurulan rakı sofralarına kadar tutar herkes kendini. Ankara’da, Ankara bir bedel olduğu için alkol mübah görülür bütün yalnız kadınlara ve adamlara. Kimse kimsenin iki kadeh rakısını sorgulamaz, böylelikle bir gün mutlaka herkes alkolik olur Ankara’da. Ama ihtiyatlıdırlar, asla sarhoş olmazlar, ertesi güne ayık olmak zorundadırlar çünkü. Üstelik vicdanlarını rahatlamak için Ruslardan ve Fransızlardan, onların ne kadar çok içen bir toplum olduğundan hiç bahsetmeden içerler, bütün suç Ankara’da olduğu için suçluluk hissetmeden içerler. Onlarda devlet başkanı olmazlar asla, çünkü bürokrattırlar zaten, risk alamazlar siyasete girmek için.

Ankara’da kışlar çok soğuk geçtiği için herkes birbirine değer verir, ve konyak ikram ederler, Rumeli Çorbacısı’nda işkembe ısmarlarlar. Ankara her ne kadar ayıkların cehennemi olsa da bir o kadar sarhoşların cennetidir.

Can Donduran

Devlet ve Güvenlik

Yurttaşlarının güvenliği, ortaya çıktığı günden bu yana devletin sorumluluk alanına düşen en öncelikli konulardan biridir. Hatta biraz da yüzeysel bir bakışla, “devlet” kavramının doğuşuna, bireylerin güvenlik ihtiyacını karşılayacak bir mekanizmaya duyulan gereksinimin yol açtığını söylemek yanlış olmaz. Bireylerin, can güvenliği mülkiyet hakkı vb. bazı temel haklarının korunması karşılığında, bugün “anayasa” olarak adlandırdığımız toplumsal bir sözleşme aracılığıyla, sınırsız özgürlüklerinin bir kısmını devrederek ortaya çıkardığı yapıdır devlet. Devlet gücünün insan eliyle kullanılma zorunluluğu ister istemez bazı ülkelerde dönem dönem aşırıya kaçmış ve bugüne geldiğimizde fazlaca sorgulanır olmuştur. Diğer boyutlarını bir tarafa bırakırsak, günümüzdeki temel sorun, zaten bireyin özgürlüklerinin sınırlanması yoluyla güvenliklerini sağlama amacıyla doğan devletin hala yurttaşlarının özgürlüklerini, can güvenliğini sağlamak “bahanesiyle” sınırlamaya çalışmasıdır.

Devlet ve güvenlik

Totaliter rejimlerde görülen, Orwell ve Huxley’in eşsiz distopyalarına konu olan bu eğilimin Soğuk Savaş’ın sona ermesiyle birlikte yok olacağı düşünülürken aksine; süratlenen küreselleşme ve neo-liberal politikalar sonucu insanlığın geldiği nokta geçmişi aratacak boyuttadır. Dünyanın her kösesinde, gelişmişlik seviyesi her ne olursa olsun, bütün devletlerde bu tür bir eğilim ve bu eğilime paralel yasal düzenlemeler ya da eylemler göze çarpmaktadır.

Doksanlı yıllardaki lokal örnekler bir yana, 11 Eylül saldırıları sonrası ABD’de Kongre tarafından onaylanan Patriot Act bu yöndeki endişeleri bütün Dünya’da alarma geçiren ilk adım oldu. İstihbarat teşkilatlarının yurttaşları gözetleme yetkilerinin artırılması, genişletilen yetki alanlarının muğlak tanımlanması, hak ve özgürlük çerçevesinin can güvenliği çemberinin baskılanması sonucunda daralmasına işaret ediyordu. Bu yöndeki diğer bir güncel adım da Fransa’dan geldi. Paris saldırıları, Charlie Hebdo saldırısıyla sarsılan devletin en temel sorumluluklarından birini yerine getirmekteki yetersizliğini bütün çıplaklığıyla gücü kullananların yüzüne vurdu. Tıpkı İkiz Kuleler’in yerle bir olması gibi. Devletin refleksi yine aynıydı: Radikal önlemleri izleyen “şimdilik” üç aya uzamasına karar verilmiş olağanüstü hal uygulamaları. Hâlbuki birey, sınırsız özgürlüğünden anayasa ve yasalar aracılığıyla devlet lehine feragat ederken karşılığında can güvenliğinin sağlanacağının garantisini almıştı. Bugün ise devlet, kendi yetersizliğini gizlemek adına “Benim için özgürlüğünden biraz daha vazgeç, bu sefer kesin ölmeni engelleyeceğim” demektedir ve acı olan bir kesimin koşulsuz bir biçimde buna itaat etmesidir. Size borcunu zamanında ödemeyen birisi gelip, “bana biraz daha borç ver bu sefer kesin ödeyeceğim” derse muhtemelen cevabınız evet olmaz. Ama bunu yapan devlet olunca, bunu yıllar içinde mütemadiyen yapmış olmasına rağmen, hayır diyememek hatta bu talebi neredeyse doğal karşılamak; birey olma bilincinin ve yurttaşla devlet ilişkisi noktasındaki algının zamanla sistematik bir biçimde erozyona uğratılmasının sonucudur.

1990’lı yıllarda, bugün birçoğumuzun eleştirdiği Türkiye’nin de refleksi aynı yönde şekillenmişti. Ülkenin bir bölümünde güvenliği sağlamaktan aciz olan devlet, öncelikle o bölgede yaşayan vatandaşları olmak üzere tüm bireylerin özgürlüklerinin sınırlarını biraz daha daraltmak suretiyle terörle mücadele ettiğini söylüyordu. OHAL uygulamaları bir yana, bu olay medya eliyle o kadar normalleştirilmişti ki, bölge dışında yer alan büyükşehirlerde riskli olarak nitelenen noktalarda çöp kutusu bile bulunmuyordu. Bu uygulamalar yasal olsa bile devletin varoluş mantığıyla çelişiyor ama çok küçük bir azınlık hariç kimse bunun devlet gücünün aşırı ve yersiz kullanımı olduğunu dillendirmiyordu.

O gün buna göz yummanın, sessiz kalmanın bir faydası olmadığı bugün itibarıyla net bir biçimde ortaya çıkmıştır. Devletin aczi öyle bir boyuttadır ki artık ülkede sokağa çıkılamayan şehirler, gömülemeyen ölüler ve okula gidemeyen çocuklar mevuttur. En kötüsü de yurttaşların bir kısmı, devletin yetersizliğini yüzüne vurup buna dur demek yerine bu uygulamalara uydurulan kılıfları savunmakla o kadar meşgul ki zaten alacaklı olduğu birine biraz daha borç verdiğini fark edemeyecek durumda. İşlevsizliği defalarca ispatlanmış bu sessizlik kendine hala taraftar buluyor ve hep de bulacak aslında. Temel sorun, sessiz kalmadığını iddia edenlerin sesini ne kadar yükselttiği ve etkisini hangi boyutlarda gösterebildiğidir. Terör kabul edilemez, onaylanamaz bir şiddet biçimidir lakin özgürlük kaybına uğramadan çözümü mümkündür. Devletin her fırsatta vatandaşlarının özgürlüklerinin bir kısmını daha çalması ve bu noktada bir tepkiyle karşılaşmaması ise geri dönülemez, sonu karanlık bir yolda atılmış adımdan başka bir şey değildir.

İnsan tarihte bir kere sınırsız özgürlüklerinin sınırlanmasını kabul etmiş ve bu yolla devleti ortaya çıkarmıştır. Bu noktadan sonra, hiçbir sebeple sahip olduğu özgürlükten vazgeçmeye razı olmamalıdır çünkü Benjamin Franklin’in dediği gibi “güvenliği için özgürlüğünden vazgeçmeye hazır toplumlar ne güvenliği ne de özgürlüğü hak ederler ve sonunda ikisini de kaybederler.”