Yazılar

Futbol ve Taraftar

Futbol ve Taraftar

Bir süredir İngiltere’de Premier Lig ve Championship maçların tamamına yakınını izlemeye çalışıyorum. İngiliz futbolunun uluslararası turnuvalarda başarı elde edememesini bir sorun olarak da görmüyorum. Taraftarı tatmin eden bir futbol anlayışı sahaya yansıdığı sürece hiçbir sorun olduğunu düşünmüyorum. 70,000 nüfusu olan küçük bir kasabanın takımı 15,000 kişiye stadyumda maçını oynayabiliyorsa önemli olan uluslararası turnuvalarda başarı değildir. Futbol ve taraftar arasındaki ilişkiyi keyif ve heyecan üzerinden değerlendirmek, futbolda devamlılığı ve katılımı sağlamanın yoludur.

15 Mart 2017’de Atletico Madrid kendi evinde 0-0 berabere kalarak Şampiyonlar Ligi’nde çeyrek finale adını yazdırdı. Deplasmanda 2-4 biten maçın rövanşında kendi evinde sıkıcı bir futbolla izleyenleri uyutmayı başardı. 14 Mart 2017’de ise Juventus, Porto’yu elemeyi başardı. Deplasmanda alınan farklı galibiyet sonrasında Juventus kendi evinde hem stadyumdaki taraftarları hem de TV başında izleyenleri uyuttu. Porto, ilk yarıda 10 kişi kalmasına rağmen Juventus’un ataklarına maruz kalmadı. Juventus, 1-0 galibiyet ile yetinmeyi ve rölantide oynamayı tercih etti. İtalyan futboluna karşı uzun yıllardır bir sempatim olsa dahi, Juventus’un o futbolunu dayanılmaz buldum. Bir futbolsever olarak Atletico Madrid ve Juventus tarzı takımların başarısının futbolun seyir keyfini düşürdüğünü düşünüyorum. Atletico Madrid ve Juventus tur atlamaya çok yakın olmalarına rağmen hücum yapmayı risk olarak görüyorlar. Oysa taraftar güzel futbol izliyor ve bu beklentiyle takip ediyor.

Sporun Tarihi ve Sporda Şiddet

Endüstriyel futbol ve taraftar

Leicester ve Monako‘nun tur atlaması futbolseverler tarafından olumlu karşılanmıştır çünkü makineleşmiş futbol değil, heyecan ve coşkulu futbolun başarılı olması tercih edilir. Barcelona’nın futbolseverler tarafından cazip bir takım olmasının da en önemli nedenlerinden birisi makine gibi işleyen bir sistem ile coşkulu bir futbolu birleştirmeyi başardığından dolayıdır. Bayern Münih, Real Madrid, Barcelona ve Manchester United dörtlüsünün yanına yeni bir takım henüz yazılacak durumda değil, hatta Manchester United son senelerde oldukça başarısız ama yine de ilk dört arasında yer alıyor. Dört büyük takımın sportif başarının yanında, göze hoş gelen futbollarıyla da olumlu bir görüntü çizmelerinden dolayı başı çekiyorlar. Jose Mourinho, Manchester United’ın ideal hocası değil çünkü futbolu İngiliz futbolseverlerin beklediği futbol değil.

Robben - Ribery - Müller

Futbolda yalnızca tur atlamak ve kupa kaldırmaya odaklanmış kulüpler uzun vadede başarılı olamıyorlar. Taraftarı tatmin edebilmek için güzel bir futbol ortaya koyabilmek gerekiyor. Atletico Madrid ve Juventus bu nedenle hiçbir zaman en üst seviyeye ulaşamayacaklar. Juventus neredeyse her sene lig şampiyonu olmasına rağmen AC Milan kadar itibar görmeyecek. Son senelerde eski gücünde olmayan Porto’ya karşı deplasmanda kazanılan galibiyet sonrası Çeyrek Final bileti alınmış denilebilirdi fakat buna rağmen Juventus, seyircileri tatmin etmek yerine topa sahil olmak ve kısa pas ile zaman geçirmekten öteye geçmedi. Juventus ve Atletico Madrid gibi takımlar en üst seviyeye ulaşabilmek için kendilerini test etmek zorundalar. Ancak bu tür karşılaşmalarda dahi bu teste girmeye cesaret edemiyorlar.

Sporun tarihi ve Türkiye’de spor kültürü

Ersun Yanal ve taraftar

Futbol konusunda Türkiye’nin yaşadığı sorunlar ise daha da derin. Passolig uygulaması bahane edilse de, asıl sebep takımların oynadığı futbolun keyif vermemesi. Ersun Yanal’ın yarattığı Trabzonspor göze hoş gelen bir futbol oynatıyor ve Fenerbahçe taraftarı olmama rağmen keyifle oturup izliyorum maçlarını. Fenerbahçe – Konyaspor maçına bilet hediye edilmesine rağmen Cuma akşamını sinirlenerek geçirmemek için gitmeyeceğim. Hem Fenerbahçe hem Konyaspor’un çok sıkıcı bir futbol oynamasından dolayı maç bana cazip gelmiyor.

Kulüpler taraftarı stada çekebilmek ve marka değerini arttırmak için büyük yatırımlar yapmasa da olur. Göze hoş gelen bir futbol oynatmaları ve oyunun çok sık durmamasını sağlamaları yeterli olacaktır. İki stoper arası paslaşma sonrasında topun sağ beke atılması ve sonrasında kaleciye topun atılmasını seyretmek için para ödemekten de öte, zaman ayırmak istemiyor artık insanlar. Bu sene Trabzonspor seneyi başarılı bir sonuçla tamamlamayacak fakat oynadığı futbolla taraftarını tatmin edecek. Trabzonspor maçları bir süredir boş tribünlere oynanıyordu ama güzel futboldan dolayı yeniden stadyum dolacak. Elbette benzer sözleri Sergen Yalçın’ın Kayserispor’u için de söylenebilir. Kayserispor yönetimi geçmişte stadyuma taraftar çekmek için döner ve ayran hediye etmek yerine göze hoş gelen futbol oynatmayı tercih etseydi, bugün daha farklı bir Kayserispor’dan bahsediyor olacaktık.

İran’da son şah Muhammed Rıza

Futbol ve Taraftar

İngiliz futbolunda bir takım, 90 dakika boyunca maçı soğutmaya çalışır ise maçtan puan dahi alsa kendi taraftarından ve medyadan tepki görür. Oysa Trabzonspor ile Alanya’nın oynadığı karşılaşmada Alanyaspor’un amacı futbol değil, kaleci 30. dakikadan itibaren maçı soğutmaya ve yuvarlanmaya başladı. Karşılaşma 0-0 bittiğinde ise Alanyaspor taraftarı ve spor medyası Alanyaspor kalecisini göklere çıkardı. Futbolun gelişmesi için futbolun oynanmasına sahada engel olan tüm unsurlar futbolseverler ve yöneticiler tarafından istenmeyen görüntüler olarak kabul edilmeli.

Futbolseverlere müşteri muamelesi yapan kulüpler, müşteri olarak gördüğü insanlara verdiği paranın karşılığı olan hizmeti verirken de aynı profesyonellikte ve ticari ilişki içerisinde olması gerekiyor. Stadyumda sosisli veya köfte yemek istediğinde 10 TL veren bir taraftarın izlediği futbol olarak da müşteri olarak görülmesi gerekiyor. Taraftara güzel futbol sunmamak ve sonra iyi gün taraftarı diye çemkirmek hiç kimsenin hakkı değil. Sahada ne yaptığını düşünmeden dolaşan ve yan pas yapan futbolcuları izlemeye hiç kimse mecbur değil.

Facebook sayfamızı takip ediniz:

Herkes Dergisi Resmi Facebook Sayfası

Bayram, Yalnızlığa Baş Kaldırıdır

Donald Trump Dönemi

Donald Trump Dönemi

Uluslararası Politika odaklı Amerika Birleşik Devletleri, özünden uzaklaşmıştı. 1. Dünya Savaşı da, 2. Dünya Savaşı da Amerika Birleşik Devletleri açısından Eski Dünya‘nın meseleleri olarak görülüyordu. Nitekim, her iki savaşa da Amerika Birleşik Devletleri sonradan müdahil olarak liberal düzeni koruma gereği duyduğu için mecburen girmek zorunda kaldı. İkinci Dünya Savaşı sonrasındaysa Sovyet Rusya tehlikesi, Amerika Birleşik Devletleri’ni özünden kopmak zorunda kalmıştı. ABD’de bu politikaların içerideki tepkilerine kulak veren bir siyasetçi ortaya çıktı. O isim Donald Trump oldu. Trump Dönemi hem ABD hem dünya için revizyonlarla dolu bir dönem olacak.

Trump Dönemi ve Amerikan Politikası

Donald Trump, Başkanlık süreci boyunca Amerika Birleşik Devletleri’ni bürokrasiyle mücadele ederek de olsa şekillendirecek, son nefesine dek bu böyle olacak. Amerika Birleşik Devletleri yeniden iç pazarına ve iç politikalarına yönelecek. Orta Doğu’da sınırları belirlemek ve emperyalizmin fedaisi olmaktan öte, vatandaşın kaygılarına odaklanan bir devlet haline gelmeyi hedefliyor. Donald Trump, bir kumar oynamadı. Aksine Donald Trump halkın taleplerini doğru okumayı başardı ve cesurca bunu dillendirdi. Donald Trump, “unutulan insanlar” olarak bahsettiği yerlileri yok eden, Amerikalılar kimliğini alan ve gerçek toprak sahibi haline gelenlerin kaygıları dikkate alacak. Amerika Birleşik Devletleri’nde Beyaz Amerikalılar dışında Latin Amerika kökenliler, Arap kökenliler, Afrika kökenliler sınır dışı edilecek algısı yaratılıyor ama öyle bir şey gerçekleşmeyecek. Yalnızca, Amerika Birleşik Devletleri’nde kaçak olarak çalışanların sınır dışı edileceğinden bahsediyor. Tüm devletlerin üzerine düşen görevlerden birisini yerine getireceğini vaat ediyor yalnızca. Geçmişte Recep Tayyip Erdoğan da Türkiye’de kaçak çalışan Ermenilerin sınır dışı edilmesinden bahsetmişti.

Donald Trump, kimlik inşaası ve kalkınma odaklı politikalarla Başkanlık sürecini tamamlayacaktır. İç yatırımlara ABD’nin yönelmesi, uluslararası piyasada “Dolar Krizi” habercisi olarak yorumlanabilir. Çin’in iç piyasaya yönelik yatırımlarının ve üretimlerinin artması, Çin‘in büyük bir sarsıntı yaşamadan yoluna devam edebilmesini sağlayacaktır. Ancak Türkiye gibi sıcak para girişine muhtaç olan ülkeler için Donald Trump Dönemi hayırlara vesile olmayacaktır. Gelişmekte olan ülkelere Amerikan dolarının yatırılmasından ziyade paranın Amerikan pazarında kalmasının gündeme gelmesi dahi Türkiye ve benzeri ülkelerde korku yarattı.

Trump Dönemi ve NATO

Donald Trump, Başkan seçilmeden evvel NATO hakkında oldukça sert açıklamalar yaptı. NATO’nun işlevsizliği ve gereksizliği gündeme getirildi. Ancak bu açıklamalardan NATO’nun lağvedileceği anlamı çıkarılamaz çünkü bu konuşmadan anlaşılması gereken nokta Avrupa için güzel günlerin geride kaldığıdır. Amerika Birleşik Devletleri, NATO’nun maddi ve manevi yükünü 2. Dünya Savaşı‘ndan bu yana tek başına sırtlıyor ve Amerikan halkı için de devlet için de büyük bir yük oluyor. Avrupa ülkeleri askeri harcamaları minimum tutarak sağlık ve eğitim alanında büyük bir yol kat etti. Amerika Birleşik Devletleri, artık eski kıtanın daimi koruyucusu olarak var olma gibi bir niyete sahip değil.

Kalkınmacı bir politika izleyecek olan Amerika Birleşik Devletleri, kaba bir söylemle Avrupa’ya ne halin varsa gör tehdidini savuruyor. NATO’da artık ABD tek başına yükü sırtlama niyetinde değil, eski kıtanın da elini taşın altına koymasını bekliyor. Adolf Hitler ve Mussolini tehditleri ortadan kaldırıldığından bu yana, Amerika Birleşik Devletleri zorunlu olarak Kapitalist ekonomik yapının ve liberal siyasal yapının bekçisi görevini üstlendi. Ancak ilk andan itibaren ABD bu durumdan hoşnut olmadı, aksine bu düzen Avrupa kıtasını askeri açıdan tembelleştirdi ve kolaya kaçmaya alıştırdı. Askeri harcamaları ABD’nin yapacağına inanarak refah odaklı bir anlayışa büründü. Amerikan halkının bu durumun sonucundan dolayı yaşadığı sıkıntıları doğru teşhis eden Trump, ABD halkının oylarını almayı başardı.

Trump’ın Başkanlık konuşması sonrasında attığı tweet ise gelecek hakkında ufak bir ipucu niteliğinde.

 

 

 

Trump Dönemi ve Suriye

Obama’nın Orta Doğu politikasında önemli bir farklılık vardı. Obama, Orta Doğu politikasında işbirliği için devletleri değil, örgütleri işbirliği için tercih etti. Türkiye’nin Amerika Birleşik Devletleri ile ilişkisinin zayıflamasının altında yatan en önemli sebeplerin başında da Obama’nın bu anlayışı geliyor. Obama, Suriye’de PYD ile işbirliği yapma yoluna gitti ve bu işbirliği Türkiye’nin ABD’ye karşı güvenini zedeledi. Türkiye’nin Rusya ile son dönemlerdeki yakınlaşmasının en önemli sebeplerinden birisi ABD’nin bu tutumudur. ABD’nin doğrudan bir örgütü destekleyerek meşru devleti yok sayması, Amerika’nın itibarını zedeledi. Bunun yanında, muhalifleri Orta Doğu’da Amerika’nın piyonu durumuna düşürdü imaj açısından. Suriye Devlet Başkanı Beşar Esad‘ın stratejisine ek olarak, Rusya – İran – Çin üçlüsünün pratikte işbirliklerinin tatbikatını sağladı.

Obama’nın bu yanlış politikasının sonucunda ABD açısından tehdit olabilecek üç önemli devletin birbirlerine karşı yaşadıkları güvensizlikler azaldı ve gelecekte ABD açısından sorun yaratabilir. Donald Trump ise Orta Doğu’da yeniden devletleri muhattap olarak alacaktır ve bu hamle, ABD’ye yeniden Türkiye ile yakın ilişkiler imkanı sağlayacaktır. Suriye’nin kuzey bölgelerinde PYD yerine Türkiye üzerinden silahlı mücadele yürütülme yoluna gidilebilir. Beşar Esad’sız bir Suriye planını bir kenara bırakmak, ABD açısından uluslararası bir başarısızlık olarak algılanmamalı. Aksine “MAKE AMERICA GREAT AGAIN!” politikası gereği ABD’nin içe dönüşünün sembolü olacaktır ve ABD’nin güvenilirliğini arttıracaktır. George Bush ve Obama döneminde ABD’nin kötü imajının ve güvenilmez bir devlet olduğu algısının güçlenmesi sonrası böyle bir reaksiyonun ortaya çıkması, ABD açısından bir kazanım olacaktır.

Trump Dönemi ve Rusya

Radikal İslam ve İslami terör ile mücadele konu başlığına Trump’ın yönelmiş olması, Rusya ile ortak bir noktada buluşabilme açısından önemli bir fırsat olacaktır. Dünya yeni bir Soğuk Savaş evresine mi girdi sorusunun sorulduğu ve tartışıldığı bir dönemde İslami Terör ile mücadele için Rusya ve ABD’nin birlikte hareket edebilmesi, hem ABD ekonomisi hem de küresel ekonomi açısından büyük bir önem arz ediyor. İran ile yapılan nükleer anlaşmaya Trump döneminde sadık kalınacaktır ve İran ile ilişkiler en kötü ihtimal ile stabil tutulacaktır. Astana Zirvesi, Trump Dönemi’nin nasıl olacağı ile ilgili önemli bir ipucu verecek. Astana Zirvesi sonrasında ABD – Rusya – İran üçlüsünün ortak bir noktada buluşamasa dahi kazanımlar olması, Yeni Soğuk Savaş korkusunu bir nebze olsun zayıflatacaktır ve piyasalara olumlu yönde etkisi olacaktır.

Trump Dönemi ve Recep Tayyip Erdoğan

Recep Tayyip Erdoğan, Donald Trump’ın anlaşabileceği bir insan, çünkü Donald Trump kalıcı sistemler ve düzenli ilişkiler talep eden bir Başkan olacak. Recep Tayyip Erdoğan gibi, diğer ülkelerde de uzun süre aynı isimlerin yönetmesinin Trump’ın tercihi olduğu söylenebilir. Trump’ın Özgürlük yerine Medeni kavramını kullanarak ABD’nin ilişkileri için ufak bir ipucu veriyor. Kırılgan yönetimleri olan ülkelerden ziyade devamlılığı olan siyasi liderler ile daha iyi ilişkiler kuracak. Amerika Birleşik Devletleri Başkanları özgürlük kavramına ve iyi ilişkiler kurduğu devletlerdeki özgürlüklere önem veren bir anlayışa sahipti ama Donald Trump için önemli olan devamlılık ve istikrardır.

Recep Tayyip Erdoğan’ın Türkiye’de uzun yıllardır iktidarda olması ve toplumsal bir tabanının olmasının uzun süreli bir ilişki vaat ettiği için Trump için önemli bir yer edecektir. Fethullah Gülen’in Türkiye’ye iadesi konusunda Donald Trump’ın olası bir hamlesi Türkiye tarafını çok şaşırtmamalı. Fethullah Gülen’in Türkiye’ye iadesi için işkence yapılmaması ve cezaevi şartlarının iyileştirilmesi gibi şartlar ortaya konabilir özellikle son zamanlarda şiddet görüntülerinin basına yansımasından dolayı. Gülen’in iadesi ihtimali, Türkiye’nin Rusya ile yakınlaşmasını durdurması için önemli bir adım olabilir. Fethullah Gülen meselesi, Türkiye için imkansız olarak görünmüyor fakat bu konuda Türkiye’nin üzerine düşecek iyileştirmeleri gerçekleştirmesi gerekir.

Trump Dönemi, Türkiye ve İsrail’de istikrarlı yönetimlerin devamını sağlayacaktır. Orta Doğu’da terör örgütleri veya muhalif örgütler yerine devletlerin aktör olarak görülecek olmasından dolayı, Obama dönemindeki gibi her iki devlet de ABD ilişkilerinde sorun yaşamayacaktır. Hem İsrail’de Netenyahu, hem Türkiye’de Recep Tayyip Erdoğan, Donald Trump Dönemi’nde yerlerini sağlamlaştıracaklardır.

İlgi çekebilecek yazılar:

Modern liberalizm ve modern liberalizmin özellikleri

Tek millet muhafazakarlığı

İran dış politikası üzerinde Rusya etkisi var mı?

Sevgili ile Sevgisiz

Sevgili ile sevgisiz

Sevgili, birçok zaman büyük bir duygusal bir yüktür. Çok defa bu yükü yaşadım ve beni çok yordu. Onlar sevgiliydi, seviyorlardı. Beni seviyorlardı, gözlerimi seviyorlardı, umursamazlığımı seviyorlardı, kaçışlarımı seviyorlardı, şehri seviyorlardı, yorganı seviyorlardı, pırasayı seviyorlardı. Kısacası seviyorlardı. Sevdiler ve bu sevgi bana yük oldu. Sevgili ile sevgisiz oluruz, tıpkı diğer aşıklar gibi…

Yalnızlığınızı satacak, sevgili satın alacaksınız!

Sevgiyi dillendirdim

Onlar bana sevgili oldu ama ben onlara `sevgisiz` olabildim. Beni çok da güzel sevdiler, haklarını yiyemem bu konuda ama ben kendimi sevmek zorunda hissettim. Sevebilmek için büyük mücadele verdim ama düşünceler gibi bir sistem içerisinde üzerinde çalışılarak sevilemiyor. Ben “sevgisiz” oldum, onları sevmedim ama onlara sevdiğimi çok sık dile getirdim. Çok da güzel sevgiyi dillendirdim, birçok zaman söylerken kafamın başka yerlerde olduğunu ve söylemem gerektiği için söylediğimi anladılar.

Ben sevemedim onları, sadece onları da değil. Sadece onları sevmemiş olsaydım belki bir sıkıntı olmayacaktı. Ben siyasal sistemi sevmedim, medyada içi boş adamları sevemedim, yorganımı da sevemedim. O insanların kokusu çıksın diye çok yıkadım, çok değiştirdim ama çıkmadı hiçbirinin kokusu. Zamanla birbirine karıştı kokular ve kokuları da ayırt edemez oldum. Yorganı sevemediğim için yorgandan kurtulmaya karar vermek de bir seçenek oldu benim için. Bu sebeple üstüm açık yattım. O çok sevdikleri  kaçışlarımı yorganıma da yaptım, yorganım da benden çok çekti. Yorganımı da bıraktım en sonunda, o da tattı bunu. Üstelik ben pırasayı da bir türlü sevemedim. Zorla pırasayı sevdirmeye çalıştılar, tükürdüm pırasayı ve masayı da berbat ettim. Herkes gördü zorla pırasanın da sevilmeyeceğini. Zorla sevilmiyor, ne pırasayı ne de bir kadını zorla sevemiyorum.

Evimizdeki Konsomatris

Sevgili ile sevgisiz olduk

Beraber birçok kadınla Sevgili ve Sevgisiz olduk. Çok güzel bir ikiliydik birçoğu ile, mütemadiyen sevilmek istedim ve istediğim gibi oldu da. Ancak hayal ettiğim ve tasarladığım gibi sevemedim. Sevemedikçe daha fazla zorladım kendimi, belki de “beni sevmeyecek misin” diyen bakışlar ile onlar zorladı sevmem için. Zorlamamıza rağmen sevemedim ve bir gün hiç beklenmedik zamanlarda ortadan kayboldum. Birkaç cümle oyalayayım kendimi dedim ama yok, dürüst olmalıyım. Ben sevmeyi çok da hayal etmedim, sadece kendimi rahatlatmak için “sevilmeyi hayal ettim” dedim.

Sevgili ile Sevgisiz” olmak kolayıma geldi büyük ihtimal ile. Sevilmemek seninle ilgili değildir ve bu sebeple üzemez kolay kolay. Ancak sevmemek seninle alakalıdır ve sevgisizliğin yarattığı boşluk senin içindedir. Seven için her şey daha kolay, bir sevginin varlığı kesinlikle bir sevgi kiyafetsizliği kadar hissizleştiremez. Sevilmemek insanı üzebilir, belki de kırabilir. Ancak sevmemek, hissizleştirir. Çok süslü kelimelere de gerek yok hissizliği anlatmak için.

Penisli Yargı ve Hakim Olamayan Avukatlar

Sevmenin ve sevilmemenin

Sevmek üzerine binlerce şair yazmıştır, her birinin sevgisini hayranlık ile okuduk. Ancak sevmemenin şiirini yazamadılar, yazamazlar da. Sevmemek bir boşluktur ve boşluğu anlatamazsın, süslü cümleler ile hissizliği kaleme alamazsın. Shakespeare’den aşkı okuduk, Attila İlhan’dan sevmenin ve sevilmemenin şiirlerini okuduk, Nazım Hikmet ile kusursuz sevmenin şiirlerini okuduk ki o Nazım’ın üç farklı kadına şiiri var. Her bir şiirinde ise bu adam bir başkasına göz ucuyla dahi bakamaz, nasıl da güzel seviyor deriz. Ancak sevgisizliği yazamıyorlar. Hiç bırakmayacakmış gibi sevip, bir zaman sonra bir başka kadını sevebilmişler. İşte bu sevgi takdir edilesi bir duygudur. Bir insanın yaşayabileceği duyguların en güzeli olmalı sevgi.

Çok da uzatmaya gerek yok sevgisizliği. Sevgili ile Sevgisiz beraber çok mutlu olabilir, bir gün ikisi de sevgili olursa. Unutmamalı ki sevgisiz de bir gün sevgili olacak, o güne dek sevmeli ve sevmenin bir sanat olduğunu unutmadan sanatkarlığı konuşturmalıdır.

Facebook sayfamızı takip ediniz.

Herkes Dergisi Resmi Facebook Sayfası

İlgi çeken kısa yazılar:

Hey taksi 3. bölüm

Veronika

Pablo Escobar ve Kolombiya

Herkes Dergisi yayınevlerine ilk yazarını çıkarttı

Sosyal Liberalizm

Sosyal Liberalizm

19. yüzyılda büyük bir çıkış yaşayan liberalizm, kapitalizm ile paralel bir şekilde gelişmiştir. Kapitalin serbest dolaşımı ve ticari imkanlar açısından kapitalizmin liberalizme ihtiyacı vardı. Nitekim, kapitalizmin dünyanın büyük bölümünde ekonomik altyapı olabilmesinde liberalizmin büyük bir payı oldu. Marksist açıdan bakılacak olur ise ekonomik altyapı, siyasal üstyapıyı belirler. Bu açıdan baktığımızda da, kapitalizmin siyasal üstyapı olarak liberalizme ihtiyaç duyduğu kabul edilebilir. Sosyal Liberalizm ve Klasik Liberalizm arasındaki farkı ekonomiden ziyade insan hakları ve sosyal haklar belirliyor.

Sosyal liberalizm

Liberalizm ile sosyal liberalizmin gelişimi ise paralel olmadı. 19. yüzyılda kapitalizmin en vahşi yüzü Avrupa’da yaşandı. Çalışma koşullarıın zorluğu ve sosyal yaşamın arka planda bırakılması, sosyal liberalizm zaafiyetini doğurdu. Ancak, sosyalizmin tohumlarının filizlendiği 19. yüzyılda sistemin devam edebilmesi için kapitalizmin dizginlenmesi ve işçi sınıfını sosyal haklarının genişletilmesi elzem bir ihtiyaç olarak belirdi. Kapitalizmin doruğu olan emperyalizmin neticesinde 1. Dünya Savaşı‘nın yarattığı yıkım, sosyalist şuur açısından uygun bir zemin hazırladı. Kapitalizmin devamlılığı için sosyalizm dizginlenmeliydi ve bunun bir tek yolu vardı. O da, sosyal liberalizm ile Avrupa ülkelerinde liberalizmi ekonomik boyutun ötesine taşımaktı.

Öncelikle 20. Yüzyıl‘da Batılı devletlerin çoğunda ve birçok gelişmekte olan ülkede devlet müdahalesinde bir artış görüldü. Bu devlet müdahalelerinin büyük bölümü, sosyal refah biçiminde görüldü. Yoksulluk, hastalıklar ve cehalet ile mücadele etme ve bu şekilde yönetimlerin vatandaşların refah sağlama teşebbüsleri yoğunlaştı. 19. Yüzyıl’da tipik minimal bir devlet söz konusu iken, 20 Yüzyıl’da tipik bir refah devleti görülmüştür ve bu durum modern devleti oluşturmuştur.

Devletler sosyal devlet çerçevesinde ulusal verimliliği arttırma ve sağlıklı işgücü amaçlamıştır. Elbette bu esnada daha güçlü askeri güce sahip olma arzusuna da kapılmışlardır. Askeri gelişimin yanı sıra, genel oy hakkının verilmesi işçi sınıfının taleplerini arttırmış ve köylü sınıfının sosyal reform talepleriyle siyasal yapıya baskı uygulanmıştır. Seçim baskıları sonucu Avrupa hızlı bir demokratikleşme süreci yaşadı. Bu talepler neredeyse toplumun her kesimi tarafından dile getirilmiştir. Sosyalistler, liberaller, muhafazakarlar, feministler ve hatta faşistlerin neredeyse tek ortak noktası bu toplumsal taleplerde birleşmiştir. Liberaller içerisinde özellikle modern liberaller bu talepleri daha arzulu yaptı. Bu anlayış, bireysel sorumluluk ve kişisel çabanın erdemlerini yücelten klasik liberalizmin zıt yönünde gelişmiştir.

Liberal anlayıştaki fırsat eşitliği kapsamında refah anlayışı savunuldu modern liberaller tarafından. Eğer bazı bireyler ve gruplar mevcut sosyal koşullardan dolayı zarara uğruyor ise, o zaman devletin zararları minimum düzeye indirmesi veya ortadan kaldırması gerektiği şiddetli bir dille savunuldu. 20. Yüzyıl’da liberal partiler toplumsal refahı savunmuşlardır. Bu görüş Avrupa’da İngiltere‘de 1. Dünya Savaşı’ndan evvel yükselişe geçti.İngiltere’de Asquith Liberal hükümeti tarafından ortaya atıldı. Yaşlılık maaşı ve kısıtlı da olsa ücretsiz sağlık hizmeti, işsizlik maaşı gibi birçok yeniliği hayata geçirmişlerdi. Modern liberal Wiliam Beveridge tarafından 1942‘de kaleme alınan Beveridge Raporu‘na göre İkinci Dünya Savaşı sonrasında sosyal haklar liberal Avrupa’da daha da genişletilmişti. Bu reformlar, “beşikten mezara dek sosyal haklar” olarak görülen ve yaşamın her aşamasını içeren geniş haklar içeriyordu.

Sosyal liberalizm, klasik liberalizm ile sosyalizm arasındaki derin çizginin ta kendisini oluşturuyordu. 21. Yüzyıl’da Türkiye’de de birçok kapitalist tarafından dile getirilmeye başlayan iyileştirmeler, büyük tartışmalara neden oluyor. 2016’da Ali Koç, işçilerin durumunun iyileştirilmesini ısrarla dile getirerek Türkiye‘de 21. Yüzyıl reformlarının fitilini ateşleyecek sermaye sahibi olarak görülüyor. Sosyal Liberalizm, Türkiye ve diğer gelişmekte olan ülkelerde kapitalizmin devamlılığı için bir güvencedir. Bu sebeple, sistemin devamlılığı için üretimde yer alan işçi sınıfının durumunun iyileştirilmesi ve sisteme karşı olası bir baş kaldırının önüne geçilmesi gerektiği bir ihtiyaç olarak hükümete sunuluyor.

Son olarak, John Rawls A Justice Theory(Bir Adalet Teorisi, 1970) adlı eserinde, “hakkaniyet olarak eşitlik” anlayışına dayalı refah uygulamalarını ve yeniden paylaşımı savunmuştur. Rawls’a göre, eğer insanlar sosyal konum ve koşullarının farkında olmasaydı; eşitlikçi bir toplumu yoksulluktan sakınma arzusu zenginliğin cazibesinden daha güçlü olduğundan eşitsizlik olana göre daha “hakkaniyetli” görürlerdi. Bu sebeple Rawls farklılık ilkesini önerir, bir başka deyişle, sosyal ve iktisadi eşitsizliklerin, çalışma güdüsünün sağlanması için belli bir ölçüde eşitsizliğe olan ihtiyacın farkında olmakla birlikte en az variyetli olanların menfaatini gözetecek şekilde ele alınması gerektiğini iddia eder.

Herkes Dergisi Resmi Facebook Sayfası

Yeni Orta Doğu’da Bölgesel Güç Olmak

Toplumsal Sorun Üzerine

Eşekli Kütüphaneci

Fakir Baykurt – Eşekli Kütüphaneci

Fakir Baykurt’un kaleme aldığı Eşekli Kütüphaneci adlı roman, Ürgüp’ü görmeye gelen Yunanlı Dimitrios’un gözünden konu edilmektedir. Romanda üç öykü birbirine sarılıdır. Birincisi, Larisalı Dimitrios ile Ürgüplü Azizin, bu kentleri kardeş yapma çabaları. İkincisi Mustafa Güzelgöz‘ün hikayesi. Üçüncüsü ise yöresel bir aşık olan Refik Başaran’ın kısa yaşamıdır.

Fakir Baykurt’un Eşekli Kütüphaneci adlı eseri onun son çalışmasıdır. Romanın ana karakterlerinden birisi Mustafa Güzelgöz’dür. Mustafa Bey’de oldukça yoğun bir kitap sevgisi vardı. Bu kitap sevgisinin herkeste olmasını gerektiğini düşünüyordu. Bunun için elindeki tüm imkanları seferber eder. İlk olarak Harf devrimi sonrasında kütüphanenin rutubetli bir odasına atılmış olan Osmanlıca kitapları çıkartarak kurtarır. Yakın çevresinden eş, dosttan kitap bağışlamalarını ister. Topladığı kitapları eşeğe yükleyerek köy köy dolaşarak halka dağıtır. İki haftada bir gider yenilerini verirdi. Roman, bir bakıma okumanın gerekliliğine vurgu yapar. İnsanların kitap okuyarak kendi ufkunu geliştireceğini, bilgileneceğini, ülkenin daha ileri seviyelere gideceğini hissettirmek ister. Okumak bilgilerimizi geliştirir, olayları kavrama yeteneğimizi ilerletir, bakış açımızın farklı olmasını sağlar.

Okumanın yaşı, cinsiyeti yoktur. Herkes eşit şartlarda olmalıdır. Mustafa Güzelgöz’de bu düşüncede olan birisidir. Bulunduğu çevreye ve yakın köylere okumaları için kitaplar taşır. Her eve her çocuğa kitaplar dağıtır. Kütüphaneler açılır. İnsanların okuma alışkanlıklarını buralarda gerçekleştirmesinin daha güzel ve daha anlamlı olacağını düşünür. Ancak kadınlar bu konuda biraz geri planda kalır. Onlar sadece ev işleri ve çocuklarla ilgilendikleri için kitap okumaya veya başka işlerle uğraşmaya vakit ayırmakta zorlanırlar. Bu durumu gören Mustafa Bey buna bir çözüm bulur. “Makine kullanmayı bilen kadınların yardımıyla dikiş kursları açılır. Kadınların kurs vakitlerinde göz önüne dikiş, nakış, moda, yemek yapımı ve çocuk bakımı ile ilgili kitaplar konarak kadınların ilgi alanlarına ve ihtiyaçlarına yönelik kaynaklar sunulur. Böylece köylü kadınlar kütüphanelere çekilerek okuma alışkanlığı kazandırılmaya çalışılır (İleri ve Talipoğlu, 2007).” Erkekleri ise kütüphane yerine kahvehanelerde zaman geçirmektedir. Mustafa Güzelgöz buna da bir çözüm bulur. Köylüyü kütüphaneye çekebilmek için gurbetçilerden toplanan yardımlarla kütüphaneye radyo konulur. Bu düşünce sonuç verir ve köyün erkekleri kütüphaneye gelmeye başlar. Radyoyu kütüphanede dinlemeye başlarlar. Kütüphanelerin sosyalleşme aracı olarak kullanılması ayrıca önemlidir. Mustafa Güzelgöz’ün bu çalışmaları, o dönem insanları için bulunmaz bir nimet gibidir. Köylere yaptığı yardımlar sayesinde halk daha da bilinçlenerek dünyaya farklı bakmaya başlarlar. Sadece kitap alanında onlara destek çıkmamıştır. Farklı alanlarda da onların yanında olmak istemiştir. O insanları seven, insana değer veren bir karakterdir. Ülkedeki herkesin bilinçli birey olmasından yanadır. Dolayısıyla gencinden yaşlısına herkesin bilgili olmasını ister. Unutulmamalıdır ki okuyan, anlatan bir topluluk her zaman ileri seviyelere taşır kendini. Hatta sadece kendini değil, ülkesini de ileriye taşır, gelecek topluluklara örnek olunmasını teşkil eder. Yapılan işler gerek ülkede gerekse dünyada yankı uyandırır. Bu durumu İleri ve Talipoğlu şöyle açıklamıştır.

“Güzelgöz , 1967 yılında Amerikan büyük elçisinin Ürgüp’e yaptığı gezide, kendisinin karşılayarak yürüttüğü çalışmalar hakkında bilgi verir. Gördüklerinden etkilenen büyük elçi kütüphaneye bir pikap araç hediye eder (İleri ve Talipoğlu, 2007).”

Bürokrasi sistemi de alttan alta romanda işlenmiştir. Devlet kademelerindeki bireylerin doğrular karşısındaki sessizlikleri ve buna itiraz etmemeleri içler acısıdır. Ancak her şeye rağmen Mustafa Güzelgöz’ün ülkesindeki insanlar için hayatını adaması ve yoktan var etmesi büyük başarıdır. Ayrıca Yunan ve Türk dostluğunun çok öncelerden beri var olduğunu yazar zaman zaman okura sunmuştur. Bazı şeylerin öncelerde kaldığını belirtmiştir. Yıllarca ülkemizde yaşayan Yunanlılar daha sonra ayrı topraklarda bir ülke kurmuşlar ve bu aramızda olacak düşmanlığa sebebiyet vermemelidir. Geçmiş geçmişte kalmıştır, yazar bunu çok güzel bir dille okurlarına sunmuştur. İşte bu yüzden Larisalı Dimitrios’la Ürgüplü Aziz’in bulundukları kentleri kardeş kent yapma arzuları da ayrı bir önem taşımaktadır.

Fakir Baykurt’un bu son eseri okunası kitaplar arasında yer almaktadır…

Kaynaklar:

Baykurt, F., 2015, Eşekli Kütüphaneci, Literatür Yayıncılık.

İleri, A. ve Talipoğlu, T., 2007, Eşekle Gelen Aydınlık, Anfora Yayıncılık.

https://tr.wikipedia.org/wiki/Mustafa_G%C3%BCzelg%C3%B6z

Herkes Dergisi Resmi Facebook Sayfası

Hüseyin Rahmi Gürpınar Gulyabani

Gürpınar’ın Şeytan İşi Romanında Toplumsal Meseleler

Gezi direnişi fotoğrafları

Gece, Naylon Çadır ve Bizim Çocuklar

gezi-direnis-fotograflari-kemalaslan4 (1)

 

Bir ses duyacağız . Bir ses bağıracak şarkıların arasından, Sonra sabahlara kadar uyumayıp kalacağız orda ,ortalık yerde. Kimse eve gitmeyecek.
Sende gitme!

Bir ucu uzaya dayanan bir bir ihtimale inanıyoruz hayat boyu. Günü dünden mi takip edeceğim yoksa yarından mı, büyüyünce insan bilemiyor bunu pek.

Büyük vurulmalar, büyük kaçmalar anlatacağım bir gece ama o gece bu gece değil anlaşılan, uykum geliyor seni görünce, sakinleşiyorum. Dilim tutulduğu için değil susmak zevk veriyor diye susuyorum. Eskiden sana rastlasaydım mektup yazardım. Eskiden sana rastlasaydım senin için ölme ihtimalim bile vardı ama geç geldiğin bir varil başındayız.
Ben kırkıma merdiven dayamış hayatı boyuyorum, saçmalıkları örtüyorum çocuklar görmesin diye.

Aldırış etmediğim öyle çok bakış var ki hayatta bu bir şey sanılıyor, sen de öyle sanıyorsun. Seni önemsemek marifet değil, kolay iş. Ama ben yapamam bunu.

Şimdi biraz daha büyüdüğünü düşünüyordun ama küçücüksün hala sen.
Sen Devrim olabileceğine inanıyorsun mesela ben devrimcilere inanıyorum sadece.
Devrimciler kendilerine inanırlar .
Tıpkı dua edenlerin sonunda kendilerine inanmayı becerebildikleri gibi.

Ben de dua ediyorum.
Dualarımın sarı tarlaları ve ufukları yok, uçurumları yok, bir yalancının duaları benim dualarım.

Bazen hakketen çocuklar iyi ki var diyorum bu hayatta.
Bunu öylesine demiyorum ama gerçekten iyi ki varlar çocuklar bu dünyada.
İnsanlar o kadar kocaman şeylere sahip ki, eğer biraz yer açılıyorsa bu çocuklar var diye öyle dinine yandığım, yoksa herkes birbirini ezer, çarpar birbirine.
Birbiriyle görüşmemeyi öğütleyen binalara inanırlar.
Birbirine inanmayan her şeye katlanabilirler farkında dahi olmadan.

Sana geçenlerde, aşk ney, diye sordum.

En çok üzerine konuştuğun şey bu diye sordum, en çok üzerine düşündüğün şey diye sordum.
Ben yapamıyorum, aklım kumaş bitiş yerlerine, fırfırlara çok takılıyor.
Ne zaman huzuru bulsam bana mutluluğu vaat eden bir kadınla tanışıyorum.
O beni tanıyor belki.
Sen beni tanıyorsun belki
Oysa o kadar az ihtiyacın var ki buna, bu bildiklerime hayat hakkında.

Bir ses duyacağız.
ve herkes gece eve gitmek yerine burda sabahlamayı tercih edecek o gece.
Bir ses duyacağız ve termosuyla gelecekler parklara, çekirdekleriyle, uyku tulumları ve büskivi kartonlarıyla, geceye inanacağız.
Gecenin kendisiyle sarhoş olacağız, gençken bana bunu deselerdi inanmazdım ama savaşırdım bunun için.
Şimdi oldu, yaptılar İstanbul’da. Ben yoktum. Sen de yoktun besbelli.

Bir ses duyacağız.
Bu daha hiç bir şey

Bu dahası bir başlangıç
Bu daha başlangıç
ve mücadeleye devam!

 

İlerlemecilik

İlerlemecilik Yanılgısı

Kompleks düşünsel yapımız tarihsel süreçlerle eşgüdümlü bir büyüme skalasına sahiptir. Özellikle bilginin birikimselleştiği dönemden itibaren; yani yazının kullanımının başlaması, insan hafızasının alamayacağı bilgilerin kendi hafızası dışında harici bir hafıza yaratılmasını sağlamıştır. Bu harici hafıza ile birlikte bilginin saklanması kolaylaşmıştır. Sözün uçup yazının kalması bundandır. Bilginin saklanabilir olması, insan beyninin bilgi yığınları içinden istediğini seçebilmesine ve bunları daha etkili kullanmasına vesile olmuştur. İlerlemecilik nedir?

İlerlemecilik

Bu devrimle beraber aslında bir devrimin daha gerçekleştiğini söylemek yanlış olmaz. İnsan ilişkilerinin karmaşıklaşması da aynı milada dayanır. Elbette bunların öncesinde insan nüvesi gereği, diğer canlılardan farklı olarak karmaşık ilişkilere sahipti fakat bu dönüşüm daha keskin bir gerçekliği ortaya çıkarttı.

Tarihsel süreç içerisinde devlet mekanizmasının oluşturulması ve güçlendirilmesi de bu ilişkiler ağının karmaşıklaşmasında etkili olmuştur. Özellikle karşılıklı taahhütler altına girilmesi ve bunun bir güven sorunsalına dayanması bu süreci hızlandırmıştır. Hukukun ortaya çıkışı da bu bağlamda değerlendirilebilir. Verdiğimiz sözlerin uçup gitmesi fakat yazıların yerli yerinde kalması, insanın kendi dışında bir güven mekanizması oluşturmasına neden olmuştur. Dini ve örfi değerlerin, insan üzerindeki yaptırımının belirsizliği ve göreliliği başka bir dayanak ihtiyacını kuvvetlendirmiştir. İlk bakışta yararlı gibi görülebilecek bu ‘’gelişmeler’’ aslında doğallıktan uzak ve karmaşık durumların ortaya çıkmasına sebep olmuştur.

Kendi doğal seleksiyon mekanizmamızın ortaya çıkışı ve bunda zekâ faktörünün önemli bir yer işgal etmesi, bizim ‘’ilerlemeci’’ tarih anlayışımızı desteklemiştir. Ancak bu ‘’gelişmeler’’ neticesinde ortaya çıkan bilgi yığınları arasında gerekli ve gereksiz olanlar karışmıştır. İşte bu noktada insan ilişkilerinin karmaşıklaşması sağlıklı bir lineerden uzaklaşma sürecini başlatmıştır. Ancak bunun farkına varıp eleştiri getirmek yerine; sağlıksız ilişkiler üzerinden yorumlar yapılıp, karmaşık ilişkilerin ‘’gelişkinliğin’’ bir göstergesi olduğu şeklinde güzellemeler yapılmıştır. Aslında, karmaşık olanın ‘’ileri’’ olduğu yanılgısı yeni değildir.

Her konu hakkında yapılan düzenlemeler ve bunların kaydedilmesi ‘’düzen’’ olarak adlandırılsa da; düzen aslında karmaşıklığa takılan bir maske olmaktan öteye geçemiyor. Eğer gerçek bir ilerlemeci tavır ortaya koyacaksak, bunu güven esasına dayandırmaktan başka bir çaremiz yoktur. Tüm bunları yazıya dökmek, kendi içinde kurgusallık yaratmaktan öteye geçemiyor. Tıpkı bu yazının düşünsel bir rahatlamadan öteye geçmemesi gibi…

Facebook sayfamızı takip ediniz

Herkes Dergisi Resmi Facebook Sayfası

İlgi çekebilecek kısa yazılar:

Anarşizm ve liberalizm farkları

Osmanlı Devleti’nde İttihat ve Terakki

Suriye ve Katar üzerinde İran etkisi

Sıcak gri

Polat Karayel

Buradayız Ahparig

Buradayız ağabeyim…

Cennete gitmek isteyenlerin cehenneme çevirdikleri bir dünyada, kan coğrafyasında adına umut dediğimiz nefesimizi tüketip yaşıyoruz. “Acılar insanı olgunlaştırır.” derler ya hani, çektiğimiz acılarla birlikte daha da öğreniyor ve olgunlaşıyoruz. Acılarda bilgileri buluyoruz ve yaşananlara yürekten bakınca cehennemi görmek kaçınılmaz oluyor. Sen ki, halkının acısını kocaman yüreğinle görebilen ve bu acıyı ömrü boyunca taşıyan bir insandın. İnatla savunduğun değerlerin, direnişin ve devrimciliğin gücüne güç katıyordu. Senden önce de,
sen varken de sürüyordu. Senin ardından da sürdürüyorlar vahşetlerini…

Öldürülen bebeler, yaka paça götürülen gazeteciler, öldüresiye tartaklanan öğrenciler, intihara sürükledikleri atamadıkları öğretmen meslektaşlarım…

Şimdi buraya yazmaya devam edersem sayfalar yetmeyecek…

Bizim kuşağı göklerden izlemişsindir. 2013’ün haziran ayındaki Gezi Direnişi’ni izleyince, yaşamı hep güzelliklere dolayacak, gittikleri her ortamı cennete çevirecek bu güzel kardeşlerini gördükçe umut dolu o gözlerinin nasıl da parladığını, bu çocuklarla nasıl da gurur duyduğunu tahmin edebiliyorum. Seni yitirdiğimiz gibi yitirdiğimiz kardeşlerimiz de oldu. Katiller halen olduğu gibi yine pusudaydı. Ali İsmail, Mehmet, Abdullah, Ethem, Ahmet ve daha adlarını saymadığım onlarca çocuk ve genç…

Bir de Berkin vardı. Kara kaşına, gözüne ve gülüşüne canlarımızı vereceğimiz…

Her yeri yakıp yıkıyorlar. Vuruyorlar, öldürüyorlar. Soyuyorlar, sömürüyorlar. Ve bütün bunların üzerine alçakça durmadan sırıtıyorlar. E-posta adresime gelen ve vahşet içeren mesajlar da onu gösteriyor ki, belki bizim de yanımız senin yanı başın olur. Bilemeyiz.
Birlikte söyleriz Anadolu’nun kayıp türkülerini…

Bingyol, Adana Ağıdı, Sarı Gelin ve daha nicesini…

Şimdilik,
Buradayız Ahparig !

Mehmet Başkan

PKK’ya AK Partililer Söz Söyleyemez

PKK ile mücadele edildiği edildiği iddia ediliyor. Hatta, bir canlı yayına bağlanan izleyici çocuklar ölmesin dedi diye, programın sunucusu bir başka yayında özür dahi dilemek zorunda kaldı. 1990’lı yıllarda yaşadıklarımıza çok yakın bir hakikat bu. Terör ile mücadelenin popülizm birbirine karıştırıldı. AK Parti’nin kabahatli olması da, bu popülizmin en önemli sebeplerinin başında geliyor.

Geçmişte AK Parti büyüklerinin sözleri ile AK Parti – PKK ilişkisinin seviyesini anlamak için incelenebilir. İlk olarak, Sayın Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın bir sözü var: “PKK ile görüşen arkadaşı ben gönderdim. Sıkıntısı olan bana söylesin.” Başbakan Ahmet Davutoğlu’nun sözüyle devam edelim. “ Kürtçe yasağını biz kaldırdık, bana Serok Ahmet diyorlar.” Sayın Bülent Arınç’ın sözleri ile devam edelim. “Sayın Öcalan demeyi ve PKK bayrağı açmayı suç olmaktan çıkardık.” Bülent Arınç’ın deyimi ile partinin yeni yetmelerinden Yalçın Akdoğan’a ise “Öcalan’ın olayları okuma kabiliyeti ve tecrübesi var.”  Öcalan’ın imajının iyileştirilmesinde AK Parti yönetiminin çok büyük emekleri geçti. AK Parti’nin önemli isimlerinden Beşir Atalay’ın sözüyle devam edelim. “Öcalan’ın mesajları bizim de düşüncemiz”. PKK ile AK Parti’nin fikir birliği içerisinde olmaları hiç kimseye rahatsızlık vermedi ama bir akademisyenin durun demesi AK Parti tabanı için ihanet olarak algılandı. İhanet olarak algılatıldı. Ne yazık ki artık Türkiye’de büyük bir çoğunluk olayları algılamıyor, algılamaları gerektiği gibi algılatılıyor.

Onlarca AK Partili ismin bu tür beyanı var ancak paylaşmaya değer görmüyorum. En tepeyi göstermek yeterli olur. AK Parti’nin senelerce PKK’yla koyun koyuna olması ve PKK’yı itibarlı bir konuma getirmesi hiç kimsenin hafızasından silinmesin. Habur’da zafer edasıyla PKK’lı teröristler sınırda karşılanıp seyyar mahkemelerde yargılanıp serbest bırakılırken susan AK Partililer sakın ola barış isteyen akademisyenlere ve sanatçılara laf söylemeye kalkmasınlar. Herkesin onları eleştirme hakkı var, en azından benim onları eleştirme hakkım var çünkü ben PKK’ya yardım ve yataklık yapmadım. Ancak geçmişte PKK’ya yardım edenlerin bugün insanları linç etmeye hakkı yok.

Barış istemek, çocuklar öldürülmesin demek vatan hainliği ise en büyük vatan haini tüm AK Partililerdir. Ancak, barış istemek vatan hainliği değildir, bu sebeple AK Partililer için de vatan haini denemez. AK Partililer bugünlerde her ılımlı mesaj vereni vatan haini ilan ettikleri için suçlular. İşlerin daha da çözülmez hale sokulmasına neden oldukları için suçlular. PKK silahlanırken, mühimmat depolayıp hendekler hazırlarken sessiz kalanların bugün kesinlikle diğer kesimlere teröre destek oluyorsunuz demeye hakkı yok.

PKK hakkında herkesin söz söyleme hakkı var şuan ama AK Parti yönetiminin de, tabanının da söz söylemeye hakkı yok. 1 sene evvele dek PKK güzellemeleri yapan partinin çatısı altında olup da PKK’ya laf söylemeye kalktığında dur bakalım hele derler.

Dede Fatih Kolçak

Başkanlık, Ankara ve Alkolizm

Keşke canımız sıkılsa yine eve geldiğimizde, Halk Tv açmasam ben, Cnn Türk’te gece haberlerine hiç bakmasam artık. Bu gün Kadıköy’e bir kadın dostum alkolik olduğu için sevgilisinden ayrılacağını söyledi bana. Bundaki tuhaflığı hemen fark ettiğinizi biliyorum. Beni alkolik olduğum için terk eden yüzlerce kadın hiç olmamış gibi bir kadın bana bir dost olarak bunu dedi. ‘’İyi olur, ayrıl tabi.’’ diyemedim. Çünkü bütün alkolikler kardeştir! Alkolikler bu dünyanın en büyük ümmetidir! Ayak üstü konuştuk ve konuyu değiştirdim. Sizce Alkolikler mi iyidir, yoksa bütün iyi insanlar bir gün mutlaka alkolik mi olurlar? Bence alkolik olmak için bu dünyaya fazla iyi gelmek imanın birinci şartıdır. Alkolikler ilk alkole başladıklarında kötülüklerini allkolde boğmak için içerler, o yüzden gevşek gevşek gülümser insan bir bira dahi içince.

Bütün alkoliklerin gözleri kanlıdır ama itiraf edelim ki hepsi Che Guevara gibi bakar bu evrene, çok büyük laflar ederler; anneleri anlarlar, çocukları severler, polisin sürüklediği devrimci kızlar için üzülürler, hiddetlenirler, bir kadeh sırf o yüzden daha fazla içerler o akşam. Alkolikler iyi insanlardır, ama alkolik oldukları için değil! Ben tedavi olalı üç yıl oldu, endişelenmeye gerek yok o yüzden artık, ben spor yapıyorum, çikolatalı süt içiyorum, haşlanmış yumurta yiyorum her sabah mutlaka. Ve ne yaparsam yapayım bu hayatta bana her şey kafamın iyi olduğu zamanları hatırlatıyor. İçimdeki kötülüğü boğamıyorum öyle kolay kolay, o yüzden ahlakla elimi kolumu bağlıyorum, sporla kendimi hırpalıyorum. İnsan tanrılar kadar koy götüneci olamıyor bu hayatta, Savaşlara üzülüyor, çocuklara üzülüyor, hatta kedilere köpeklere bile üzülüyor yaşlanınca. İnsan vicdansız olan herkese önemli şeyler anlatmak ister. Bir alkolikle sevgili olmak nasıldır bilirim , çünkü ben hayatım boyunca alkoliktim.

Sevişmemek nedir bilirim, uyumamak, kavga edememek nedir bilirim. Çünkü alkolikler olgun olurlar. Küçük şeyleri kafaya takmazlar. Sadece savaşlara üzülürler. Sadece çöken sosyalist bloğa ve Filistin’e üzülürler ama senin küçük dertlerine üzülmezler. Dünyanın başına gelmiş en büyük kötülük alkoliklerin politika yapmaktan vazgeçmeleridir, Devlet Başkanı olmaya üşenip bira içmeye gitmeleridir yaz akşamı serinliklerinde, eğer onlar üşenmeseydiler enternasyonel çoktan kurulurdu. . Ve ertesi sabaha üç bira kalacak kadar huzur olabilir ancak bu dünyada, tek kurtuluş emekli olup yalnız ölmektir. Ve muhakkak rakı parasını çıkaracak bir taş vardır, Taşın suyunu çıkarmak çok basittir, ama devlet başkanı olmak, bir süre büyük yalanlar söylemek, hatırlamak ve unutmak çok zordur. Bağırmak ve gece ikide uyumak, sabah yedide kalkıp protokollere katılmak, uçakla ayık yolculuk etmek, parti MYK’sına fırça atmak ve hesap vermek çok zordur, bakanlar kurulunu toplamak çok zordur, hemde içki içilmeyecek ise o sofralarda. O yüzden devlet protokollerinde fıçılarla viski olmalı mutlaka, dünyada bulunan her aç başına bir yolluk istikak olmalı. Devlet başkanı olabilmenin birinci koşulu iyi içici olup dağıtanlardan olmamak olmalı!

Dünyanın kapitalizmin vahşetinden kurtulması için başka hiçbir çare kalmadı. Oysa Ankara’da kimse kimsenin alkolikliğinden rahatsız olmaz. Çünkü Ankaralı alkolikler düzenlidirler, Sabah işe gitemeye mecburdurlar, akşam kurulan rakı sofralarına kadar tutar herkes kendini. Ankara’da, Ankara bir bedel olduğu için alkol mübah görülür bütün yalnız kadınlara ve adamlara. Kimse kimsenin iki kadeh rakısını sorgulamaz, böylelikle bir gün mutlaka herkes alkolik olur Ankara’da. Ama ihtiyatlıdırlar, asla sarhoş olmazlar, ertesi güne ayık olmak zorundadırlar çünkü. Üstelik vicdanlarını rahatlamak için Ruslardan ve Fransızlardan, onların ne kadar çok içen bir toplum olduğundan hiç bahsetmeden içerler, bütün suç Ankara’da olduğu için suçluluk hissetmeden içerler. Onlarda devlet başkanı olmazlar asla, çünkü bürokrattırlar zaten, risk alamazlar siyasete girmek için.

Ankara’da kışlar çok soğuk geçtiği için herkes birbirine değer verir, ve konyak ikram ederler, Rumeli Çorbacısı’nda işkembe ısmarlarlar. Ankara her ne kadar ayıkların cehennemi olsa da bir o kadar sarhoşların cennetidir.