Yazılar

Recep ile Nadan

Recep ile Nadan – Bölüm 10 / Esnaf Lokantası

Recep ile Nadan öykü dizisini ilk defa okuyorsanız, daha iyi anlamanız açısından, aşağıdaki linkleri kullanarak 1, 2 ve 3.  4. ve 5. bölümleri okumanız faydalı olacaktır. Recep ile Nadan, gözlem yeteneği ile ortaya çıkmıştır. Türkiye’nin yeni ekonomik elitlerinin gençlerini konu alıyor.

Hikayenin önceki bölümlerini linkte bulabilirsiniz

Recep ile Nadan

Onunla yürüdüğüm, konuştuğum veya onun bana baktığı sıradan bir an, dünyadaki yer çekimi kuvvetini boşa çıkartıyordu. Aklımda sonsuz pembe-beyaz çiçek tozları, yanımda Yaren, dünyada olabilecek diğer şeyler tamamen umrumdışıydı. Kelimelerle tarif etmek imkansız ama o yanımdayken; “Kuzey Kore düğmeye bastı. Ülkemize nükleer füze atacakmış!” deseler, “Tamam.” deyip, Yaren’e bakmaya devam ederdim. Çarşıya kadar geldik ve benim kafamın içinde çiçek tozları olduğundan dolayı yemeği nerede yiyeceğimize dair tek bir ihtimal dahi düşünmemiştim.

– Ee nerede yiyoruz?

– Ya ben hiç düşünmedim onu. Zaten buraları da çok iyi bilmem. Sen nereye istersen oraya gidelim. Canın bir şey çekiyor mu?

– Ya aslında uzun süredir bir şey yemek istiyorum ama bilmem sen sever misin?

– Nedir? Ben fazla yemek seçmem zaten. Her şeyi yiyebilirim.

– Ya ben uzun zamandır işkembe çorbası içmiyordum. Bildiğim bir yer var. Hem buranın şeftali kebabı da meşhur. Oranın kebabı da güzel. Olur mu?

Uzat da kolunu keseyim

Olmaz mıydı? Düşünün ki; bir insan size gelip, “Canım sıkıldı, uzat da kolunu keseyim.” diyecek ve siz bir saniye dahi tereddüt etmeden kolunuzu uzatacaksınız. Düşünemediniz değil mi? Ben de düşünemedim; Zira  ben işkembe çorbasını değil içmek, kokusuna dahi dayanamazdım. Şeftali kebabının ne olduğuna dair ise tek bir fikrim yoktu. Ama Yaren isterse yerdim, kusardım ve bir daha yerdim. 

Beklentiyi yüksek tutmak kötüdür. Romantik bir yemek hayal ederken, esnaf lokantasında işkembe içip, kebap yemek normalde moralimi bozardı ama zerre umursamadım. Hatta Yaren’in buralara gelecek kadar samimi bir kadın olmasına içten içe seviniyordum bile. Oturduğumuz anda burnuma gelen işkembe kokusu dışındaki her şey harikaydı ama bir daha kızın karşısında komik duruma düşemezdim. Bütün kredilerimi kullanmış, “bitti” dediğim anda şansım yaver gitmiş ve beraberliği zor kurtardığım maçta 90+5. dakikada gol yememeye çalışan Anadolu takımı gibi canhıraş bir mücadeleye girmiş durumdaydım.

Gerekirse burnumu keser atar ama asla falso vermezdim. Tabi bu kararlılığım işkembe çorbası önüme gelene kadar sürdü. Yüzümün halini çok merak ediyordum. Sağa-sola baktım ama aynaya benzer bir nesne yoktu. Kadınların çantasında neden ayna taşıdığını o an anladım. Çaresizce kaşığı elime aldığımda, Yaren çorbasına sirke, sarımsak suyu ve pul biber üçlüsü çektiriyordu. Her birini eklediğinde midemden  “Oley! Oley! Oley!” sesleri yükseliyordu. Bana bakıp gülümsedi ve “Sen işkembe seviyor muydun? Sormadım bile kusura bakma.” dedi. Artık bu işin geri dönüşü yoktu. O çorba, o mideye inecek ve Recep o çorbayı sevecekti.

Yaren’e odaklandım

İlk kaşıktan sonra sadece Yaren’e odaklandım ve yaradana sığınıp, çorbadan art arda kaşıklar aldım. Bir süre sonra da alışmış, hatta sevmiştim bile. Onunla yaptığım her şeyi sevebilirdim. Çorba faslını gayet güzel atlatmıştım. Midem ve beynim arasındaki her yeri Yaren ile doldurduğumdan dolayı, herhangi bir kaza ihtimali yoktu. Sıra kebaba gelmişti. Şeftali kebabı masaya geldiği anda mideme sağlam bir aparkat yemiş gibi oldum. Beklenti insanı öldürür. Beklenti adamı yere serer…

Recep ile Nadan

Recep ile Nadan

Kebap ile köfte karıştırılıp, üzerine tavuk serpilmiş ve 1500 barlık bir presin altında ezildikten sonra alelacele sarılmış gibi duruyordu… Zar zor bir adet attım ağzıma. Zaten işkembe işkencesinden yorgun düşen midem artık; “Recep beni bir sal be babacığım!” diye bağırıyordu. Fazla bozuntuya vermeden, izin alıp masadan kalktım. Hızlı adımlarla WC’ye gittim. Bir tuvalette “WC” yazıyorsa, insan orada rahat asla edemez. Yerken Yaren’i ne kadar düşündüysem, kusarken de Nadan’ı o kadar düşündüm. Mide ve vicdanın bir bağlantısı var.

Biraz rahatlar gibi olmuştum ve yüzümü-ağzımı bol su ile yıkadım. Hani bir şekilde yüzünüzü yıkarsınız ama tuvaletten çıktığınızda yüzünüzü yeni yıkamış gibi görünmek istemezsiniz ve ne yaparsanız yapın, o “yeni yüz yıkamışlık” durumu yüzünüzden silinmez…. Tüm huzurum kaçtı ve hiç derdim yok gibi bir de buna gerilmiştim. Aynı günde kadın olmanın zorluğunu ikinci kez anlıyordum. Bunu yüzlerinde makyaj varken yapmak gerçekten çok zordur.

Kırmamak için söylenen yalanlar

Masaya döndüm ve her şey normalmiş gibi davranmaya başladım; Fakat bir parça kebap dahi yiyemezdim. Yaren sorunca da, “Ben otelde yemiştim zaten, doydum ama kebap çok güzelmiş” dedim. Birini kırmamak için söylenilen yalanlardan dolayı yanacaksak, kimse cennete gidemezdi sanırım. Kahveleri söyledik ve artık biraz sohbet etmek, onu tanımak, onunla ilgili gerekli-gereksiz her detayı öğrenmek istiyordum.

– Ne yaparsın? Yani, bugüne kadar hep burada mıydın? Nerede okudun? Ailen nerede?

– Ay biraz heyecanlandım. Ben çok anlatamam kendimi. Çok da soru var, nereden başlasam ki?

– Ya kusura bakma. Ben birden aklımdaki bütün soruları döktüm. Yani cevaplamak durumunda da değilsin tabi ama en azından biraz anlatsan çok sevinirim.

– Yok. Anlatırım ya. Sadece heyecan yaptım biraz. Ben aslında…..

11. bölüm

Facebook sayfamızı takip ediniz

Herkes Dergisi Resmi Facebook Sayfası

İlgi çeken kısa yazılar:

Hayat Sende’nin 15.200 belgeseli

Hintlilerin ve Parsilerin ölü gömme gelenekleri

Sepya rengine dönen rengarenk anılarımız

Lewis Carroll yaşamı ve eserleri üzerindeki etkisi

Sürgün ve Türkiye

Güney Amerika’da oligarşi ve diktatörlük

Aşk en güzel kafa yapan uyuşturucudur

Köy okulları yardım projesi

Recep ile Nadan

Recep ile Nadan – Bölüm 4

Recep ile Nadan öykü dizisini ilk defa okuyorsanız, daha iyi anlamanız açısından, aşağıdaki linkleri kullanarak 1, 2 ve 3. bölümleri okumanız rica olunur.

Bölüm 1

Bölüm 2

Bölüm 3

Recep ile Nadan 4

Böyle anları sadece romantik filmlerde olur zannederdim. Bildiğim bir duygu değildi bu. Muharrem beni sarsa sarsa kendime getirdi.

– “Ne aşkı? Ne diyorsun? Ne oluyor Recep?”

Ben de bilmiyordum ki… Radyoyu açtığın anda sevdiğin şarkı çalması hissinin uzun vadeye yayılması gibi bir şeydi. En heyecanlı mahalle maçında gol attığındaki sevinci sürekli tekrara düşmesi gibi. Daha önce görmediğim, adını dahi bilmediğim birinin beni bu hale getirmesinin mantık ile açıklanacak bir yanı yoktu. Haliyle açıklayamadım ben de.

Beni apar-topar odaya çıkarttılar. Sürekli yüzüme bakıyorlardı. Özellikle Muharrem çok korkmuştu. Beni hiç böyle görmemişti, ben de kendimi… Odadaki gergin havayı Furkan dağıttı. Herkese tek tek eğlenmeye geldiğimizi, daha gördüğümüz ilk kızda hemen koyvermememizi söyledi. Kendime geleceğim yoktu ama onları da bu durumla meşgul etmek istemedim. Kıyafetlerimizi değiştirip yemeğe indik. Otelde bir sürü milletten insan vardı. Galiba bu ecnebiler genel olarak bizlerden daha güzel. Bunun “komşunun bahçesindeki meyve” olayı olduğunu sanmıyorum. Bildiğin daha güzeller işte. Acaba sırf bu yüzden mi muasır medeniyeler seviyesine bir türlü çıkamıyorduk? Babam ve tayfasını hatırlayınca sorunun bu olamayacağını anladım. Zar zor bir kaç lokma yiyebildim. Aklımda sürekli “o” vardı. Kimdi? Ne yapardı? Onu bir daha nasıl görecektim? Muharrem’in kulağına eğilip; “Abi o kızı bulmamız gerek!” dedim. Beni anlasa anlasa Muharrem anlardı. “Tamam, hallederiz.” deyip, otelde keşif yürüyüşüne çıkma konusunda çocukları ikna etti. Reis’i ne kadar seviyorsam, Muharrem’i de o kadar seviyorum vallahi.

Arizona Kertenkelesi

Yemekten sonra adeta bir sırtlan sürüsü gibi otelin içerisinde dolaşmaya başladık. Bizimkiler, gittikleri her nargile kafede yaptıkları gibi “Arizona Kertenkelesi” misali ortamdaki dişileri süzüyor, bense hala o’nu arıyordum. Alt tarafı 3-4 saat olmuştu, çok uzağa gitmiş olamazdı ama hiçbir yerde de göremiyordum onu. Hoş, görsem de ne yapacağım hakkında tek bir fikrim de yoktu. Çaresiz havuz başına oturup, bir şeyler içiyorduk ki, yine gördüm o’nu. İlk gördüğüm anda yaşadığım saçma zaman kaymasını tekrar yaşamaya dayanabilir miyim bilmiyordum…

Öykü dizisinde 5. bölüm

Herkes Dergisi Resmi Facebook Sayfası

Sosyal Liberalizm

Sosyal Liberalizm

19. yüzyılda büyük bir çıkış yaşayan liberalizm, kapitalizm ile paralel bir şekilde gelişmiştir. Kapitalin serbest dolaşımı ve ticari imkanlar açısından kapitalizmin liberalizme ihtiyacı vardı. Nitekim, kapitalizmin dünyanın büyük bölümünde ekonomik altyapı olabilmesinde liberalizmin büyük bir payı oldu. Marksist açıdan bakılacak olur ise ekonomik altyapı, siyasal üstyapıyı belirler. Bu açıdan baktığımızda da, kapitalizmin siyasal üstyapı olarak liberalizme ihtiyaç duyduğu kabul edilebilir. Sosyal Liberalizm ve Klasik Liberalizm arasındaki farkı ekonomiden ziyade insan hakları ve sosyal haklar belirliyor.

Sosyal liberalizm

Liberalizm ile sosyal liberalizmin gelişimi ise paralel olmadı. 19. yüzyılda kapitalizmin en vahşi yüzü Avrupa’da yaşandı. Çalışma koşullarıın zorluğu ve sosyal yaşamın arka planda bırakılması, sosyal liberalizm zaafiyetini doğurdu. Ancak, sosyalizmin tohumlarının filizlendiği 19. yüzyılda sistemin devam edebilmesi için kapitalizmin dizginlenmesi ve işçi sınıfını sosyal haklarının genişletilmesi elzem bir ihtiyaç olarak belirdi. Kapitalizmin doruğu olan emperyalizmin neticesinde 1. Dünya Savaşı‘nın yarattığı yıkım, sosyalist şuur açısından uygun bir zemin hazırladı. Kapitalizmin devamlılığı için sosyalizm dizginlenmeliydi ve bunun bir tek yolu vardı. O da, sosyal liberalizm ile Avrupa ülkelerinde liberalizmi ekonomik boyutun ötesine taşımaktı.

Öncelikle 20. Yüzyıl‘da Batılı devletlerin çoğunda ve birçok gelişmekte olan ülkede devlet müdahalesinde bir artış görüldü. Bu devlet müdahalelerinin büyük bölümü, sosyal refah biçiminde görüldü. Yoksulluk, hastalıklar ve cehalet ile mücadele etme ve bu şekilde yönetimlerin vatandaşların refah sağlama teşebbüsleri yoğunlaştı. 19. Yüzyıl’da tipik minimal bir devlet söz konusu iken, 20 Yüzyıl’da tipik bir refah devleti görülmüştür ve bu durum modern devleti oluşturmuştur.

Devletler sosyal devlet çerçevesinde ulusal verimliliği arttırma ve sağlıklı işgücü amaçlamıştır. Elbette bu esnada daha güçlü askeri güce sahip olma arzusuna da kapılmışlardır. Askeri gelişimin yanı sıra, genel oy hakkının verilmesi işçi sınıfının taleplerini arttırmış ve köylü sınıfının sosyal reform talepleriyle siyasal yapıya baskı uygulanmıştır. Seçim baskıları sonucu Avrupa hızlı bir demokratikleşme süreci yaşadı. Bu talepler neredeyse toplumun her kesimi tarafından dile getirilmiştir. Sosyalistler, liberaller, muhafazakarlar, feministler ve hatta faşistlerin neredeyse tek ortak noktası bu toplumsal taleplerde birleşmiştir. Liberaller içerisinde özellikle modern liberaller bu talepleri daha arzulu yaptı. Bu anlayış, bireysel sorumluluk ve kişisel çabanın erdemlerini yücelten klasik liberalizmin zıt yönünde gelişmiştir.

Liberal anlayıştaki fırsat eşitliği kapsamında refah anlayışı savunuldu modern liberaller tarafından. Eğer bazı bireyler ve gruplar mevcut sosyal koşullardan dolayı zarara uğruyor ise, o zaman devletin zararları minimum düzeye indirmesi veya ortadan kaldırması gerektiği şiddetli bir dille savunuldu. 20. Yüzyıl’da liberal partiler toplumsal refahı savunmuşlardır. Bu görüş Avrupa’da İngiltere‘de 1. Dünya Savaşı’ndan evvel yükselişe geçti.İngiltere’de Asquith Liberal hükümeti tarafından ortaya atıldı. Yaşlılık maaşı ve kısıtlı da olsa ücretsiz sağlık hizmeti, işsizlik maaşı gibi birçok yeniliği hayata geçirmişlerdi. Modern liberal Wiliam Beveridge tarafından 1942‘de kaleme alınan Beveridge Raporu‘na göre İkinci Dünya Savaşı sonrasında sosyal haklar liberal Avrupa’da daha da genişletilmişti. Bu reformlar, “beşikten mezara dek sosyal haklar” olarak görülen ve yaşamın her aşamasını içeren geniş haklar içeriyordu.

Sosyal liberalizm, klasik liberalizm ile sosyalizm arasındaki derin çizginin ta kendisini oluşturuyordu. 21. Yüzyıl’da Türkiye’de de birçok kapitalist tarafından dile getirilmeye başlayan iyileştirmeler, büyük tartışmalara neden oluyor. 2016’da Ali Koç, işçilerin durumunun iyileştirilmesini ısrarla dile getirerek Türkiye‘de 21. Yüzyıl reformlarının fitilini ateşleyecek sermaye sahibi olarak görülüyor. Sosyal Liberalizm, Türkiye ve diğer gelişmekte olan ülkelerde kapitalizmin devamlılığı için bir güvencedir. Bu sebeple, sistemin devamlılığı için üretimde yer alan işçi sınıfının durumunun iyileştirilmesi ve sisteme karşı olası bir baş kaldırının önüne geçilmesi gerektiği bir ihtiyaç olarak hükümete sunuluyor.

Son olarak, John Rawls A Justice Theory(Bir Adalet Teorisi, 1970) adlı eserinde, “hakkaniyet olarak eşitlik” anlayışına dayalı refah uygulamalarını ve yeniden paylaşımı savunmuştur. Rawls’a göre, eğer insanlar sosyal konum ve koşullarının farkında olmasaydı; eşitlikçi bir toplumu yoksulluktan sakınma arzusu zenginliğin cazibesinden daha güçlü olduğundan eşitsizlik olana göre daha “hakkaniyetli” görürlerdi. Bu sebeple Rawls farklılık ilkesini önerir, bir başka deyişle, sosyal ve iktisadi eşitsizliklerin, çalışma güdüsünün sağlanması için belli bir ölçüde eşitsizliğe olan ihtiyacın farkında olmakla birlikte en az variyetli olanların menfaatini gözetecek şekilde ele alınması gerektiğini iddia eder.

Herkes Dergisi Resmi Facebook Sayfası

Yeni Orta Doğu’da Bölgesel Güç Olmak

Toplumsal Sorun Üzerine

8 Mart kadın

8 Mart

Cinsiyetçi algının toplumsal yaşamda gittikçe egemen olmaya başladığı bir dönemde “8 Mart Dünya Emekçi Kadınlar Günü” ‘ nü kutlamak her geçen yıl daha da önemli bir hale geliyor. Ne yazık ki ülkemizde son yıllarda cinsiyet ayrımcılığı konusunda oldukça geriledik.

Gazi Mustafa Kemal ATATÜRK‘ün 5 Aralık 1934 yılında kadınlara seçme ve seçilme hakkını verdiği andan öncesi ve sonrası
Kültür, Sanat, Eğitim, Siyaset ve birçok alanda kadınlarımızın ilerlemesinde, ulus olarak etkin bir rol oynadığımız aşikardır. O yıllarda birçok Avrupa ülkesini arkamızda bıraktığımızı gururla söyleyebiliriz. Cumhuriyetimizin kuruluşundan itibaren kadınlarımızın elde ettikleri kazanımlar, ne yazık ki son yıllarda kesintiye uğramaktadır. Özellikle de günümüzde kadınlara karşı gerçekleşen şiddet, tecavüz ve cinayet olaylarında dramatik bir artışın olduğu görülmektedir. Hangi birini sayalım ?

Sadece geçtiğimiz yıl, ülkemizde yüzlerce kadın erkekler tarafından öldürüldü. Yüzlerce kadına tecavüz edildi. Kadınlarımız töre cinayeti kurbanı oldular. Cinsiyetçi şiddete karşı bir sürü dava açıldı. Bu davaların bazı sonuçları, toplumdaki cinsiyetçi algının körüklenmesine sebep oldu. Bazı yargıçların katillere “iyi hal indirimleri” ve ‘beraat’ kararı vermesi buna en büyük örnektir.

Bunca hadise yaşandıktan sonra geçtiğimiz yıllarda “Ailenin Korunması ve Kadına Karşı Şiddetin Önlenmesine Dair” bir yasa çıkarıldı.
Bu yasa hazırlandıktan sonra, özellikle de siyasi iktidara yakın birçok kadın dernekleri de bu durumdan oldukça memnun durumda.
Gerçekten bu yasanın kadına yönelik şiddeti engelleyeceğine veya azaltacağına inanıyorlar mı ?

Bu yasa kadın ve erkek arasındaki tüm eşitsizlikleri giderecek mi ?
Bu yasa kadının hayatın her alanına özgürce katılabilmesini sağlayacak mı ?
Bu yasa kadınların sosyoekonomik anlamda güçlenmesinde etkili olacak mı ?
Bu yasa kadınların ekonomik anlamda bağımsızlıklarını elde etmelerini sağlayacak mı ?
Bu yasa kadının sosyal ve ekonomik tüm haklarını güvence altına alıyor mu ?

Ve son olarak,
Bu yasa kadınlarla erkekler arasındaki ayrımcılığı yok ediyor mu ?

Yasayı tüm yönleriyle sorgulamamız gerekmektedir. Ancak bütün bu sıraladıklarım gerçekleşirse insani kalkınma ve refah düzeyi konusunda ilerleyebiliriz. Kadına yönelik şiddet ve cinayet oranlarında azalmalara ve yok oluşlara da tanık oluruz. Ve bütün bunların temelinde “Eğitim” yer almaktadır. Eğitimsizlik insanın her türlü yanlışları yapmasına neden olur. Bilinçli bir toplumu inşa etmek de, bilinçli insanların ellerindedir. Dikta rejimlerine doğru yol almaya başlamış siyasi iktidarlar, bilinçli toplumların var olmasından büyük rahatsızlık duyarlar. Bu nedenle bilinçli insanların karanlığa sövmek yerine ortalığı mumlarla yakıp aydınlatması gerekmektedir. Bu şartlarda, kadınların özgürce yaşayabileceği bir ulus olabilmek için çaba harcamak, artık her zamankinden daha önemli bir hale gelmiştir.

Kadın veya erkek, dil, din, ırk ve düşüncelerimiz ne olursa olsun, dostluk ve barış içinde, özgür, mutlu ve huzurlu bir ülkede yaşamamız dileğiyle,
“Tüm emekçi kadınlarımızın ve dünya emekçi kadınlarının gününü en içten dileklerimle kutluyorum.

Herkesin Dergisi

Recep ile Nadan – Bölüm 3

Hikayeyi ilk defa okuyorsanız, daha iyi anlamanız açısından, aşağıdaki linkleri kullanarak 1. ve 2. bölümleri okumanız rica olunur.

Recep ile Nadan – Bölüm 1

Recep ile Nadan – Bölüm 2

Recep ile Nadan 3

Ben gördüğüm ilk cafeye dalmak istesem de, o ısrarla; “Cuqqa’ya gidelim ya. Orası daha iyidir.” Dedi. Hayır, kalabalıktan kendi iç sesini bile duymadığın, bayat çaya 5 lira verdiğin ve etrafta sana benzeyen, tek tip yaratıkların olduğu bir mekan için neden bu kadar ısrar edilir ki? Ama sırf daha fazla konuşmasın da, gökkuşağı desenli eşarbı beni hipnoz etmesin diye itiraz etmedim. Geldik, oturduk, kahve – tatlı eşliğinde okuldaki kızlar, kıyafetleri, çeyizi, tatile gitmek istediği otelleri dinledim. İki saat içinde bütün hayat enerjim emilmişti. Çok umursadığımdan değil ama insan nezaketen de olsa karşısındaki insana bir “Nasılsın?” diye sormaz mı acaba? Ayrıca, benim bu kızla ne işim var? Nasıl bir ortak noktamız olabilir? Birlikte bir ömür değil, bir hafta nasıl geçer? “Hıı hıı. Evet.” Diyerek 2 saat geçirdim ve çabucak eve geldim. Bütün keyfim kaçmıştı ama yarın yola çıkacaktık ve bu konuya üzülecek zaman değildi. Serkay adlı şarkıcının şarkılarını açıp, uyuyakaldım. Sabah uyandığımda adeta bir ırz düşmanına evrilmiş, “Kimin karısı – kızıyla AVM’lerde basılsam?” diye düşünür olmuştum. Neyse ki; yüzümü yıkayınca geçti. Allah muhafaza, o ne biçim bir şeydi?

Nurullah aradı ve on dakika içinde geleceğini söyledi. Üstümü giyinip, bir hışımla indim aşağı. VIP minibüs kiralamışlar sırf havalimanına gitmek için. Bu çocuklar gerçekten çılgın dostum! 2016’nın en hareketli şarkıları eşliğinde havalimanına gittik. Ve tabi şarkıları dinlerken oturduğumuz yerden yapmaya çalıştığımız dans figürleriyle adeta mini birer Adnan Rocktar olmuştuk. Tatil eğlenceli geçeceğe benziyordu ve biz şimdiden gayet mutluyduk. Son zamanlardaki kafa karışıklığım bu güzel tatille bir nebze de olsa geçecekti…

Havalimanına varınca herkes bavullarını aldı ve VIP girişine geçtik. Resmen baştan – sona krallar gibi bir tatil olacaktı. Bekleme salonunda, kumar parası ezmeye gittiği her halinden belli olan 3-5 iş adamı görünümlü ağabey vardı. Beklerken onlarla sohbet ettik. Neticede biz de geleceğin iş adamlarıydık ve böyle ilişkiler kurmak her yerde önemliydi. Tabi benim konuştuğum adamın 4 tane marketi varmış ve bana tek faydası, kayınpederin kuruyemişlerini markete bağlamak olur. Allah’ım! İstemeden bile olsa ne kadar hayırlı bir damadım. Acaba kaderime boyun eğmeye şimdiden mi başladım? Düşünmeden edemiyordum. Muhabbet ilerledikçe ağabey bana; “İlk defa gidiyorsan bilmende fayda var. Kumarhaneden kadın çıkartmaya kalkma! Ya tomarla paran gider, ya da temiz bir sopa yersin. Bazı yerlerde telefonların çekmeyebilir. Girmeden aramalarını ona göre yap da sonradan başın ağrımasın.” Tarzında tonla kart zampara nasihati verdi ki; aklımda bunların hiçbiri olmamasına rağmen, belki işime yarar bir şekilde diye bilinçaltıma işlenmişti. Hoş, benim bilinçaltımda da ne işlenecek yer kalmıştır ya…

Uçağın kalkma vakti geldi ve hepimiz yerlerimizi aldık. Başta Muharrem biraz korksa da, sonraki dakikalarda sakinleşti ve gayet eğlenceli bir yolculuk geçirdik. Ercan Havalimanı’na indiğimizde yine bir VIP minibüs tarafından karşılandık ve otele kadar bırakıldık. “Kalite böyle bir şey be kardeşim…” diye koltuklarımız kabaracaktı ki; önümüzde bir Mustang durdu. Sonra Porsche, sonra Maserati, Jaguar… Resmen fakirdik. Hiç uzatmadan, kaçar gibi otele giriş yaptık.

 

Muharrem ve Furkan ile birbirimize laf sokarken sağ tarafımda bir şey gördüm… 26 senedir böyle bir şey görmemiştim.  Zaman durdu gibi ama akıyordu, insanlar ağır çekimde hareket etmeye başladı, kımıldayamadım. Olduğum yere çivilendim. Kafamın arkasına üçüncü kez tokat atan Muharrem bile korkmaya başlamış ve artık önüme geçip, beni sarsıyordu. Sonunda gözlerimi ondan almayı başarabildim ve bir saniyeliğine Muharrem’e baktım. Göz bebekleri kocaman olmuştu. Gerçekten korkuyordu adam ama yapacak bir şey yoktu; Zira ben de hareket edemiyordum. Ben 9.9 şiddetinde sarsılırken, o görüş alanımdan çıktı…

Bense sadece; “Muharrem ben galiba aşık oldum olm…” diyebildim.

Öykünün devamı için linki tıklayınız

Recep ile Nadan – Bölüm 4

Polat Karayel

Buradayız Ahparig

Buradayız ağabeyim…

Cennete gitmek isteyenlerin cehenneme çevirdikleri bir dünyada, kan coğrafyasında adına umut dediğimiz nefesimizi tüketip yaşıyoruz. “Acılar insanı olgunlaştırır.” derler ya hani, çektiğimiz acılarla birlikte daha da öğreniyor ve olgunlaşıyoruz. Acılarda bilgileri buluyoruz ve yaşananlara yürekten bakınca cehennemi görmek kaçınılmaz oluyor. Sen ki, halkının acısını kocaman yüreğinle görebilen ve bu acıyı ömrü boyunca taşıyan bir insandın. İnatla savunduğun değerlerin, direnişin ve devrimciliğin gücüne güç katıyordu. Senden önce de,
sen varken de sürüyordu. Senin ardından da sürdürüyorlar vahşetlerini…

Öldürülen bebeler, yaka paça götürülen gazeteciler, öldüresiye tartaklanan öğrenciler, intihara sürükledikleri atamadıkları öğretmen meslektaşlarım…

Şimdi buraya yazmaya devam edersem sayfalar yetmeyecek…

Bizim kuşağı göklerden izlemişsindir. 2013’ün haziran ayındaki Gezi Direnişi’ni izleyince, yaşamı hep güzelliklere dolayacak, gittikleri her ortamı cennete çevirecek bu güzel kardeşlerini gördükçe umut dolu o gözlerinin nasıl da parladığını, bu çocuklarla nasıl da gurur duyduğunu tahmin edebiliyorum. Seni yitirdiğimiz gibi yitirdiğimiz kardeşlerimiz de oldu. Katiller halen olduğu gibi yine pusudaydı. Ali İsmail, Mehmet, Abdullah, Ethem, Ahmet ve daha adlarını saymadığım onlarca çocuk ve genç…

Bir de Berkin vardı. Kara kaşına, gözüne ve gülüşüne canlarımızı vereceğimiz…

Her yeri yakıp yıkıyorlar. Vuruyorlar, öldürüyorlar. Soyuyorlar, sömürüyorlar. Ve bütün bunların üzerine alçakça durmadan sırıtıyorlar. E-posta adresime gelen ve vahşet içeren mesajlar da onu gösteriyor ki, belki bizim de yanımız senin yanı başın olur. Bilemeyiz.
Birlikte söyleriz Anadolu’nun kayıp türkülerini…

Bingyol, Adana Ağıdı, Sarı Gelin ve daha nicesini…

Şimdilik,
Buradayız Ahparig !

Herkesin Dergisi

Jandarma Biz Pasifistiz

’’ Bu karanlığı bir tek pasifisizim alt edebilir. Son beş yılımız bir umudun ölüşünü izlemekle geçiyor. ‘’Odtü Ayakta’’diye başlayan bir umut. Ne zaman güzel bir şeyler olsa Kürt hareketiyle iktidarın arası bozuluyor. Ne zaman elektrik faturalarına zam gelse toplu şehit haberleri geliyor, Doksanlarda ne zaman komünist olduğumuz anlaşılsa bize bölücü terörist derlerdi faşistler .

Pasifizmin gücünü Gezi’de gördük, öyle bir güçtü ki iftiralarla kararabilirdi ancak, Kabataş yalanıyla kararırdı, Cami’de içki içtiler, yalanıyla kararırdı. Doğru belki ilk anda böyle kararır ama hükümet yıllardır solu nasıl bastırdığını keşif edebildi sonunda ve Kürt hareketiyle arasının bozulması sonucu pasifisizmi de toprağa gömmüş oldu. Artık tek faşizm gerçeği var o da Güneydoğu’da sokağa çıkma yasakları, hendekler, ölen zavallı siviller. Hayret içerisinde izliyoruz, gerçek ve yakıcı bir hayret içerisinde. Üzülüyoruz, biliyoruz, ama sesimiz çıkmıyor çünkü bu bizim bilmediğimiz bir direniş yöntemi. Çünkü Jandarma biz pasifistiz.

Bir yandan yazıp çizdiklerimiz yüzünden vatan haini olmakla itham ediliyoruz, bir yandan ise elimize silah alıp doğuya gidip savaşmadığımız için kaypaklıkla. Öyle diyorlar ‘’İki ağaç için ortalığı ayağa kaldırdılar şimdi şehirler yanıyor ama onların gıkları çıkmıyor!’’ İşte biz Gezicilerin gerçek yüzü!. Jandarma biz Pasifistiz! Politikadan anlamıyoruz, Başkanlık sistemi nedir, Özerklik ve Özyönetim nedir bilmiyoruz. Bizim saçma sapan, kafası bir hayli karışık ama kalbi çok temiz bir özgürlük anlayışımz var. Kah Mustafa Keser’in askerleriyiz, Kah Turgut Uyar’ın dizeleri Kah Mustafa Kemal’in 1920’lerdeki çorapları. Kah Nazım Hikmetin 1950’lerdeki çizgili tişörtüyüz. Jandarma biz vallahi pasifistiz! Politik bir senaryomuz yok, anlaşmamız ve mutabakatımız yok, sadece hüzünlerimiz ve sevinçlerimiz var. Kardeşliğe olan salakça bir inancımız var, o bize yeter. Biliyoruz ki bu Kaptilazim’in öksürükleri Jandarma! Kapitalizm ölüyor, başka bir çağ geliyor artık. Kapitalizm petrolle karışık kan kusarak ölüyor, kardeşlerimizin kanı o. Teknoloji ve bilim Nano’yu icat ederek enerji politikalarını tarihe gömdü çoktan, şimdi onun ölümü bu, can çekişmesi. Başka bir hukuk doğacak. Bu karanlık bir çağ ve kapanıyor. Tıp insanın uzun yaşaması için her şeyi buldu ama susuyor. Kimya insanın özgürlüğünü buldu ama susuyor.

Tek çare iyi niyetin evrensel hafıza bulutlarından yeryüzüne yağması ve kardeşliğin kimseye zararı olmadığının artık bi zahmet anlaşılması. Tarlaları beraber ekeriz biz, fabrikaları doğaya ve insanlığa zarar vermeden kurar ve çalıştırırız. Çünkü Jandarma biz harbiden Pasifistiz!

Herkesin Dergisi

Recep ile Nadan – Bölüm 2

Hikayeyi daha iyi anlayabilmeniz açısından, linke tıklayıp ilk bölümünü okumanız önerilir.

Recep ile Nadan

Bavulumu hazırladım. Nadan’a “İyi geceler.” yazdım ve uyumaya hazırdım. Nedense tatilden çok, tatil dönüşü kafamı kurcalıyordu. Askerde geçen 5 aylık sürede devamlı tatil hayalleri kurarken, hayalini kurduğum şeyi yaşayacakken içimde en ufak bir heyecan kırıntısı yoktu. Döndüğümde hayatımın nasıl değişeceğini düşünerek uyudum. Sabah kahvaltısında annem halimi fark etmiş olacak ki; “Neyin var aslanım? Niye suratın asık?” diye sordu. Kafamdan geçenleri anneme anlatma konusunu düşünür gibi oldum ama alacağım cevapları harfi harfine bildiğim için, “Yok bir şeyim anne. Yorgunum biraz.” diye geçiştirdim. İnsanın içindekileri annesine bile dökememesi çok acı değil mi? Ya da, döksen bile annenin asla seni anlamaya çalışmayacak olması… Neden böyle hissettiğimi bilmiyorum. Neden bunları şimdi düşündüğümü de…

Kalkıp, çocukların yanına geçtim. Onlar da gece yola çıkmak üzere hazırlanmıştı ve zaman dolsun diye cafede takılıyorlardı. Hepsinde bir tatil heyecanı hasıl olmuştu bile. Fakat bendeki tatsızlık onların da dikkatini çekti. Arkadaşlarımın aileleri, benim aileme nazaran biraz daha rahat, anlayışlı ve daha az katıydı. Bu yüzden; onların üzerinde herhangi bir baskı, hayatlarının seneler önce çizilmiş rotası veya atacakları adımın tam olarak zamanı yoktu. Benimse gerçekten az zamanım kalmıştı ve hepi-topu 15 gün sonra kalan zamanım da sona erecekti. En iyi arkadaşım Nurullah beni bir köşeye çekip; Anlıyorum seni kardeşim. Askerlikten sonra birden böyle haberler alman, hayatının değişmesi canını sıkıyor. Normaldir. Herkese olur böyle şeyler. Sen Allah’a güven, gerisini bırak. Bak şimdi önümüzde koca 15 gün var. Hepimiz senin için geldik, toplandık buraya. Bunları düşünüp, kendini sıkmanın sana faydası yok. Hadi asma artık suratını da eğlenmemize bakalım. Bir daha nasıl bir araya gelebilecek bu kadro? diye sordu. Nurullah’ın hitabeti gerçekten güzeldi. Etkileyici konuşuyordu. Ama gel gelelim, içinde bulunduğum durumu o bile anlayamazdı. Hem , sanki dünya karmasını kurmuştu kancık…Anca öyle anlık konuşurdu moral vermek için… Ama yine de haklı olduğu noktalar vardı. Kendimi sıkmam olacakları engellemeyecekti. Olacak olan, olurdu…

Akşam saati yaklaştı. Hepimiz evlere dağılıp, gerekli yol hazırlıklarını yapacaktık. Ben ise; Nadan’ın okul çıkışına gidip, onunla çay içecektim. Çok gergindim; Çünkü Nadan’ı görmeyeli neredeyse altı ay olacaktı. O süre zarfında ya daha da şişmanlamışsa, ya aylardır konuşmadıklarının hepsini içinde biriktirip, bir saat içinde bana G3 mermisi gibi takır takır saydıracaksa? Sanırım askerlik beni daha kaygılı ve düşünen bir insan yapmıştı. Geride kalan 25 senede düşünmediğim ne varsa, onlar için tasalanır olmuştum. Düşünmeyince daha kolaydı aslında…

Nadan okulun kapısında göründü. Araba yolun karşısındaydı ve o da bunu görüyordu. Buna rağmen olduğu yerde durdu ve benim akan trafikte “U dönüşü” yapıp,  onu tam durduğu kaldırımdan almamı bekledi. Sanki Kuruyemişçi Molla Ömer Amca’nın kızı değil de, Akitanya Düşesi Eleanor haspam ya… Neyse birkaç korna ve küfür eşliğinde döndük ve aldık çaresiz. “Yeaa Receeeap! Canım nassııl özlemişiiim!” diye bir giriş yaptı. Hayır, insan 6 aydır görmediği sözlüsünü, yıllardır görmediği ve aslında çok da umurunda olmayan ilkokul arkadaşıyla tesadüfen karşılaşmış gibi mi karşılar lan? Bir de önce “Selam-un Aleyküm” derdi eskiden, ne olmuş bu kıza 6 ayda? Acaba 2 senelik Çocuk Gelişimi okuyunca bir şekilde gelişimine kaldığı yerden devam etmeye mi çalışıyordu? Ben baya donup, kaldığım için; “Receep!? Canım noldu?” diye sarstı beni Nadan. “He? Yok bir şeyim dalmışım ya. Ben de özlemişim canım ya. Hadi gidelim madem.” dedim. Allah affetsin eşarbında gökkuşağının her rengi bulunuyordu ve Nadan’a kafamı çevirdiğimde 3-4 saniyelik geçici körlük yaşıyordum. Mümkün mertebe yola bakarak cafeye kadar idare etmek, ikimizin de hayrına olacaktı. Bu süre zarfında o da bana klasik; “Nasıldı? Çok yordular mı? Yemekler iyi miydi?” soruları soruyordu ki, zaten telefon görüşmelerinde her birini 3-5 sefer sormuştu… Bir an önce en yakındaki cafeyi bulmalıydım…

Öykü dizisinin devamı için linki tıklayınız

Recep ile Nadan – Bölüm 3

Recep ile Nadan

Recep ile Nadan

BÖLÜM 1


Es-Selamu Aleykum.

İsmim Recep. 26 yaşında dini bütün, itikadı yarım bir Türk genciyim. Babam ticaretle uğraşıyor. Dolayısı ile ben de ticaret ile iştigal etmekteyim. Çocukluğumda futbolcu veya otobüs şoförü olmak istiyordum fakat futbolcu olmamı babam, otobüs şoförü olmamı da annem istemedi. Babamın tonla para döküp, gönderdiği özel üniversitenin turizm bölümünü 6 sene gibi bir sürede bitirdim. Eğlenceli zamanlardı. Arkasında R4BIA logosu ve Osmanlı Tuğrası olan spor aracımla oradan oraya koşturup duruyordum. Peder Bey sağ olsun, Cumaları ve sohbetleri aksatmamam şartı ile sağlam da harçlık veriyordu. Bir takım haylazlıklar yapıyorduk biz de tabi.

Üniversitenin 2. senesinde, 20 yaşıma basınca valide hanım, Peder Bey’e; “Oğlan okuyor ama bir yandan da askerlik yaşı geldi. Ben oğlana bizim Emine’nin kızı Nadan’ı isteme niyetindeyim Bey. Ne dersin bu işe?” deyince, Peder Bey de çok geçmeden; “Hayırlısıysa olur inşallah Hanım.” deyiverdi… Aileler tanıştı, kaynaştı. Okullar bitince nişan-düğün yapılması kaydı ile söz de kesildi. Aslında Nadan’ı tanıyordum. Tanımak derken; İmam Hatip Lisesi servisinin camından arkadaşları ile Mustafa Ceceli eşliğinde çığlıklar atarken bir-iki kez denk gelmiştim. Bunun dışında ilk görüşüm o akşamdı. Daha sonra da üniversite boyuca dönem sonlarında karne hediyesi niyetine ve bayramlarda, aile bayramlaşmasında gördüm. Yani yılda üç-beş seferi geçmediği için bana çok fazla bir sıkıntısı olmuyordu. Sadece, sms ve whatsapp üzerinden biraz ilgi ve romantizm bekliyordu benden. Bu biraz canımı sıkıyordu ama çok da sorun etmiyordum. Zira o yazdığında ya ders çalışıyor, ya da dükkanda oluyordum sözde… Akşamları telefonla konuşmasına müsaade edilmemesi de benim işime yarıyordu tabi.

Nadan, hafif balıketli, kahverengi gözlü, zannedersem kahve tonlarında bir saç rengine sahip, fazla konuşmayan ama sanki konuşmaya başlasa hiç susmayacakmış gibi duran, mutaassıp bir aile kızıydı. Neden bilmem, sanki onunla kapalı bir mekanda baş başa kalsak bana “Sen 3 milyar, beş yüz milyon, sen bu parayı ne yaptın?” diyecekmiş gibi geliyordu. Tabi ben halihazırda öğrenciyken böyle şeyleri düşünmeyip, öğrenciliğin keyfini çıkartıyordum. Pek az kişi İstanbul’da benim gittiğim kulüplere gitmiş, benim girdiğim mekanlara girmiştir. Tek sorunum; bu anları fotoğraflayamamak ve evden aranırsam, mekan dışına çıkmak zorunda oluşumdu ama o kadar da olacaktı. Saman altından az su yürütmedik zamanında yeğeeen…

Üniversite bitince ne yapmak istediğimi düşünecek bir zamanım bile olmadı. Babam, önce apar topar askere gönderdi beni. Ama yazıcı olduğum için askerliğim rahat geçti. 5 ay sonra geriye geldiğimde de kendisinden beklemediğim bir babacanlık ile; “Okulun bitti, askerliğin de bitti. Artık adam oldun ve hayat şimdi başlıyor. Ama önce dile benden bir yer, seni oraya 15 gün tatile göndereyim. Döndüğünde de nişanını yapar, Sultanahmet’teki dükkanın başına geçiririz seni.” dedi. Tatile gerçekten ihtiyacım vardı aslında. Hemen nereye gideceğimi düşünmeye başlamıştım bile. Ama o aradaki “nişan ve dükkanın başına geçme.” kısmı nedense biraz canımı sıkmıştı. Aslında bir gün elbet o günün geleceğini biliyordum fakat nedense biraz korktum, panikledim, üzüldüm. Hani öleceğini bilirsin ama yine de ölüm geldiği zaman çaresiz kalırsın ya? Aynen öyle işte…

Arkadaşlarımı aradım. Akşamına nargilecide buluştuk. Tatil planından bahsettim ve hepsi onay verdi. Ama nereye gidecektik? Yurt dışı görmeyi istiyorduk fakat dördümüzün de İngilizcesi pirezınt simpıl tens’ten ibaretti. Rezil-rüsva olurduk gavur ellerde. Biz de, her zeki Türk genci gibi “Yurt dışına çıkamıyorsak, yurt dışı bize gelsin.” dedik ve rotayı yavru vatana çevirdik….

Akşam evde Peder Bey ile konuştum. Sağolsun 2 gün içinde otel ve biletleri ayarladı. “Gitmeden git bir Nadan’ı gör ama.” dedi. Sonra da aklınca; “Bak bunlar son bekar günlerin. Orada ne yaparsan yap ve buraya geldiğinde artık gerçek bir adam gibi yaşayıp, yuvanı kurup, tövbeni edip, ibadetine başlayacaksın…” diye ultimaton verdi. Ulan Beylikdüzü’ndeki daireye yerleştirdiği metresini bilmesem, inanacağım da, yine de Peder Bey’e; “İmam osurursa, cemaat sıçar Peder Beeey!” denmiyor tabi… Anlamış gibi yapıp, kafa salladım. Odama geçip, bavulumu hazırladım. Nadan yine whatsapp’tan yazmıştı. Beni özlemiş… Kız gerçekten durumu o kadar kabullenmiş ki; 5 sene boyunca kendisine “Günaydın, İyi geceler, İyiyim. Sen?” dışında hiçbir şey yazmamış, toplasan 10 kez, 1 veya 2 saat görüştüğü adamı özleyebiliyordu. Neyse, en azından kaçınılmaz sonum geldiğinde evimde bana itimadı ve sevgisi sonsuz bir cariyem olacaktı. Biraz da iyi yönünden bakmam gerekiyordu.


Recep ile Nadan – Bölüm 2