Yazılar

Kurtuluş

Kurtuluş 14. Bölüm

Çağlar Yıldırım’ın yazdığı Kurtuluş öykü dizisinin 14. bölümüdür. Deniz’in dünyasını anlatan öyküyü tam manası ile kavrayabilmek adına ilk bölümden itibaren okumanızı tavsiye ederiz.

1. bölüm

Kurtuluş

Kapıyı tekmeleyerek içeri giren dallamaya söverek uyandım. Kuş seslerinden anladığım kadarıyla gün yeni doğuyordu. Paza yerinden sıçrayıp gözlerini ovuşturmakla meşguldü, ne olduğunu anlayamamıştık.

‘’Toparlanın beyler gidiyorsunuz.’’

Derin bir oh çektim çünkü burada geçirdiğim fazladan bir dakika yüzünden ciddi anlamda stres yaşıyordum. Eve gidince yapacağım ilk şey güzel bir duş almak olacaktı, apar topar odadan çıktık gerisini sorgulamaya niyetim yoktu. Uykulu gözlerle yüzüme bakan Paza’ya en güzelinden bir küfür salladım nedenini hiç bilmesem de rahatlamıştım. Kapının önünde duran araca atladık, marşa bastı ve harekete geçtik. Sikindirik Kayaş yollarında süratle ilerliyorduk bunca hadiseye rağmen ön koltukta büyük bir kayıtsızlıkla uyumaya çalışan Paza’ya imrenerek baktım. On beş dakika sonra Mamak Belediyesinin önüne geldik ‘’atlayın’’ komutunu seve seve yerine getirdim.

Leş gibi kokuyoruz

Hala bir bok anlamama rağmen çok da sikimde olmadığına kanaat getirdim, yarı baygın Paza ağzının içinde bir şeyler geveledi ve ilk gördüğüm taksiye el ederek Olgunlar’a sürmesini söyledim. Leş gibi kokuyoruz, taksicinin araladığı camdan içeri dolan temiz hava iğrençliğimizi en acımasız haliyle yüzümüze vuruyor. Yolculuğun bir an önce bitmesi için yalvarıyorum, Olgunlar’a gelip yaşadığım binayı görünce rahat bir nefes aldım. Cebimden ne çıkarsa sallayıp dışarı attım kendimi, apartman kapısına doğru koşup kilidi çevirdim hızlı adımlarla merdivenlerden çıktık. Kapıyı açıp içeri girdiğimde evimi özlediğimi hissettim. Temiz havlumu ve kıyafetlerimi alıp duşa girdim, keyfim istediğince sıcak suyun altında kalıp derimi parlattım. Duştan çıktığımda vişneli duş jelinin kokusu da evin içine yayıldı, benden sonra Paza duşa girdi üstümüzden büyük bir pislik kalkmıştı.

‘’Sence Orhan ne yapmaya çalıştı yani bizi anlamsız ve boş yere iki gün tutmaya çalışmasının ona ne gibi faydası olabilir?’’

‘’Ne bileyim Deniz ya! Orhan’ında amına koyayım sülalesinin de onu bunu siktir et kova, kola şişesi falan var mı?’’

‘’Vay puşt ne ara tırnakladın lan?’’

Gülümseyerek yüzüme baktı.

‘’Sen bi rahat olsana, güven kardeşine.’’

Gevezelik etme

Kovanın ağzına kadar su doldurup iki buçuk litrelik kola şişesini götünden kestim, bira kapağından çıkardığım folyo ile muşur yapıp düzeneği kurdum. Paza da tohumları ayırıp tütünü yakmakla meşguldü. Muşura malzemeyi basıp ikişer kapak vurduk yine zehir gibi olmuştum.

‘’Cigaralıkta iyiymiş haa Paza.’’

‘’Tabi lan bok cigarayla işim olur mu benim, eroin gibi kafası var namussuzun.’’

‘’Orospu çocuğu seni.’’

‘’Hadi gevezelik etme iki kapak daha vuralım gideceğim işim gücüm var.’’

İkişer kapak daha vurduk sonra Paza gitti istediğim kafayı yakalamıştım gerçekten esaslı cigaraydı. İnceden müziği açıp uzun zamandır okumak istediğim kitabı elime aldım. Ağzında sigarayla mavi zemin üzerine basılmış Cortazar’ın yüzünü uzun uzadıya inceledim büyük adammış doğrusu. Saatlerce okudum beynim ağrıyana, kelimeler birbirine girip anlam karmaşası yaratana kadar hatta Cortazar ‘’hadi yeter artık bi siktir git’’ diyene dek okudum. Akşamı ettim, değişik bir şeyler yapmaya ihtiyacım vardı, uzun zamandır dışarı çıkmıyordum mekânda içmeyeli hayli olmuştu. İhtiyatlı davranıp el cigaramı sardım ardından sokağa bıraktım kendimi. Barları gezip ortamı kolladım, güzel hatunların peşini kovaladım. Olgunlar’ın arka sokaklarına kıyı köşe bilinmedik barlara dadandım, hızlı takılmak istiyordum.

Her zamanki gibi fazla kaçırmıştım

Farkında olmadan alkolün dozunu her zamanki gibi kaçırmıştım, neden bilmiyorum ama alkol beni tanıyamadığım saldırgan bir herife çeviriyordu bu yüzden kuytu bir köşe bulup sakinleşmek için cigaradan iki duman çektim. Kulaklarım ısınmaya başladığı sıra Sakarya’ya doğru yola koyuldum gayet sakindim. Nefes’e girip orda da üç bira salladım bok gibi para vardı cebimde ne istesem içerdim ama neden birada ısrar ediyordum? Nefes’ten çıkıp aşağıdaki parkta iki duman daha cigara vurdum işte şimdi gerçekten nereye gideceğimi bilmiyordum. Uzun zamandır piyasada takılmasam da kendini özletmemişti, sonra Dimbozlu’yu düşünmeye başladım. Gözlerindeki vahşilik beni bir yere kadar tedirgin edebilirdi daha çok acıyordum çocuğa, körpe yaşta Orhan denen orospu çocuğunun eline düşecek kadar ne yaşamış olabilirdi.

Bir aşağı bir yukarı yürüdüm çocuğu düşünürken, sarhoşlara laf atıp kavga etmeyi de düşündüm fakat yeterli enerji ve isteğe sahip olmadığımı fark edince vazgeçtim. İlahi bir güce sahip olsaydım Ankara’yı kökünden havaya uçurabilirdim şu dakika. Normal şartlarda dahi yaşamı hayli zorlaştıran bu şehir yalnızken hiç çekilmiyordu ya da ben yalnız kalmaktan korkuyordum. Her neyse bu gece bir şekilde yalnızlıktan sıyrılacaktım şansı kendim yaratacaktım. Tekrar mekânlara dadandım, gözüme kestirdiğim hatunların içki tercihlerini dikkatle inceledim. Birkaç votka ısmarlama girişimi başarısızlıkla sonuçlanınca özgüvenim yerle yeksan olmuş şekilde tekrar sokağa vurdum kendimi. Formdan düşmüştüm, biraz pratik lazımdı çok zorlamanın da anlamı yoktu.

Üzerime emanet almamıştım

Taksiye atlayıp Botaniğe sürmesini söyledim yol üstünden içkimi almayı da ihmal etmedim yarım cigaralığım daha vardı en azından bu gece kafayı kurtaracaktım. Botaniğin merdivenlerinden inerken ruhuna tecavüz ettikleri Atakule’ye göz kıptım. Çocukluk anılarım gözümde canlandı her Pazar mutlaka ziyaret ederdik babamın elimden tutup beni oraya götürmesini ve kumpir ısmarlamasını beklerdim bütün hafta. Düşüncelere dalmışken iki kere düşme tehlikesi geçirdim, daha dikkatli yürümem gerekiyordu o yüzden zihnime hücum eden tüm anılara koca bi siktir çektim. Havuza kadar inip sürekli oturduğum banktaki yerimi aldım, bir biradan çekiyordum bir de cigaradan. Üzerime emanet almamıştım bu saatten sonra çıkaracağım tüm taşkınlardan ben sorumluydum ağzımı yüzümü sikseler kalkıp bir tane yumruk sallayacak gücüm kalmamıştı. Telefonu açıp internete bağlandım ne dinleyeceğimi bilmiyordum kafam fazlasıyla karışmıştı bugün, öylesine bi şarkı açtım Bağzıları söyledi ben dinledim.

‘’Büsbütün kaybettim
Bana dokunmayın sakın
Bunların düzenine sokayım’’

Cebime davrandım

Normalde takılmadığım türden şarkılarda olsa keyifle dinledim, az da olsa beni yansıttığını düşünüyordum çünkü. Cigaralığım bitti paketten boş sigara çıkarıp yaktım, hala bir şişe biram vardı. Yeni şişeyi açıp peş peşe üç yudum aldım, bacaklarımın arasına yerleştirdiğim şişeyi oraya sabitledikten sonra gerindim. Hava ufaktan serinlemişti, bir hışırtı duydum şiddetini giderek artırıyordu. Cigaralıktan dolayı tribe bağladığımı düşündüm fakat hışırtı yerini tıpırtıya bırakmıştı. Cebime davrandım koca boşluğu avuçlayınca emaneti evde unuttuğum aklıma geldi, sese aldırmadım biramdan yudumlamaya ve sigaramdan dumanlanmaya devam ettim. Bıkkın bir ruh halinde ve güçten düşmüşken olay istemiyordum, tıpırtı sesi gittikçe yaklaşıyor ve sol kulağımı yalıyordu.

‘’Selam genç fazla sigaran var mı?’’

Gözlerim açıldı sesin geldiği yöne doğru baktım ayakta zor duran bir adamla karşı karşıyaydım. Gözlerim doldu var ile yok arasında gidip geldim belli belirsiz birkaç cümle döküldü dudaklarımdan, Kemal abi saçma sapan bir tebessümle beni izliyordu.

‘’Ee hadi ama var mı yok mu uzun ettin sende.’’

‘’Olmaz mı abi olmaz mı hiç.’’

Yutkundum sevdiği o türküyü açıp yine uzun ve hiçbir sonuca varmayan muhabbetlerimize başladık. Güneş doğmaya yakın ‘’bak serseri’’ dedi ve kayboldu, eyvallah diyebildim eyvallah abi.

Devam edecek

Facebook sayfamızı takip ediniz

Herkes Dergisi Resmi Facebook Sayfası

İlgi çeken öyküler

Cavalacoz Kerhanesi

Kirli Melek

Toprak ana

Zamana yolculuk

Recep ile Nadan

Haziran

Yi ha! Bir Anadolu göbeği hikayesi

bir hatıra defteri

Bir Hatıra Defteri 2. Bölüm

Cem İraz’ın eseri olan Bir Hatıra Defteri hikayesinin 2. bölümüdür. Öyküyü tam manası ile kavrayabilmek için öncelikle ilk bölümü okumanızı tavsiye ederiz.

1. bölüm

Bir Hatıra Defteri

İlhan, her gün biraz daha yaşlanıyordu. Saçlarına aklar düşmüştü. Derdini, sıkıntısını dinleyecek birini aramaktaydı. Kendini çıkılmaz bir yolun içinde hissetmekteydi. Ağlamıyordu, ağlasa kendini tutamazdı. O, içinde yaşıyordu her şeyi. Mutluluğunu, mutsuzluğunu, sevincini, kederini hemen hemen her şeyini hep içinde yaşıyordu. Eskisi kadar konuşmuyordu. Eve de pek gitmez olmuştu. Eve gidince bunalmaktaydı. Kafasını dağıttığı tek yer iş yeriydi. Sabahtan akşama kadar çalışmaktaydı. Akşam iş çıkışı her zaman gittiği meyhaneye gider birkaç duble rakı içerdi. Kendi kederini, sıkıntısını içtiği rakıda unuturdu. Kendi kendine masasında duran rakıyla konuşur: “Beni anlayan, bana her şeyi unutturan sensin.” derdi. İlhan, iki üç saatte olsa geçici bir mutluluğa ya da hissettiği o acıyı unutmaya razıydı. Meyhanede çıktığında gece 1-2 olurdu. Eve de gitmediğinden bakımsızlaşmaya başlamıştı. Saçları uzamış, sakallarından suratı görünmez hale gelmişti.

İlhan, üniversiteden arkadaşının evine gider orada kalırdı. Kendisini belki de masasındaki rakı kadar anlayan ama bu sefer kanlı canlı bir dostu olduğunu bilirdi. Ertan, İlhan’ın en yakın arkadaşlarından birisidir. İlhan’ın bu durumuna çok üzülmekteydi ama elinden bir şey gelmemekteydi. İlhan, Ertan’ın yanına çoğu kez sarhoş bir şekilde gelmeye başlamıştı. Ertan’a hep şu sözleri edince Ertan, İlhan’ın sarhoş olduğunu anlardı:

Çekip gitmek istiyorum

“Yazmadı değil mi? Değer miydi peki buna? Keşke beni duyabilse be abi… Kimse onun gibi bana bakmadı biliyor musun? Ben de kimseye ona baktığım gibi bakmadım. Onun bakışları çok farklıydı… Kimseyi sevemem ben onu sevdiğim gibi. Elimden uçup gitti be Ertan… Terk etti beni… Tutamadım onu yanımda. Oysaki ben onunla vardım onu adeta yaşıyordum. Şu halime bak be Ertan, saçlarım bile beyazladı. İçimden hiçbir şey yapmak gelmiyor. Dünyanın en güzel kadınını getir yanıma koy, dönüp ilgilenmem bile çünkü benim sevdiğim, benim sevdiceğim o kadınlar değil… Kimse kalmadı benim hayatımda artık.

Çekip gitmek istiyorum şu şehirden. Bana ne dedi biliyor musun? Beni bir daha arama, sorma, yazma. İstemiyorum seni. Suçum neydi peki? Onu aldatmışım. Hayali insanlarla ben onu nasıl aldatabilirim. Ne görüştüm ne yazıştım böyle bir şeyin olmadığını o da biliyor ama bu ayrılığın adını kesinleştirmek adına güzel bir fırsatı değerlendirdi belki de. Evet ona gereken ilgiyi gösteremedim, suçumu kabul ediyorum. Madem seviyordun niye gerçek sevgini belli etmedin ki kıza? Bu soruyu kendi kendime sordukça çok kızıyorum. Gitti benim bebek kokulum, benim güzel yüzlüm. Abi, bensiz mutlu olacaksa tek olsun o zaman ben ona da razıyım. Onun mutluluğu belki beni de mutlu eder bilemeyiz ki. Acaba şuan ne yapıyordur?

O soğuk havalara dayanamaz

Yazmak geliyor içimden yazamıyorum. Çünkü yazmaya cesaretim yok. Bana, beni bir daha arama dediği için yazacak yüzüm de yok. Çok üzdüm onu çok… Havalarda artık soğumaya başladı soğukta hasta olmasın sakın? O, soğuklara dayanamaz ki çabuk hasta oluyor. Vücudu dirençsiz. Saçlarını kurutmadan dışarı çıkıyor, sonra başım ağrıyor derdi acaba yine öyle mi yapmakta? Böbrek taşı düşürecekti defalarca doktora git diye yalvarmıştım acaba bunun için en son ne yaptı? Evde mutsuzdu, alışamamıştı evdekilere arası nasıl acaba evdekilerle? Ertan sana bir şey diyeyim mi, acaba o da şuan beni düşünüyor mudur?

Düşünse yazardı zaten dersin sen şimdi… Hiçbiriniz beni anlayamazsınız abi, bu acıyı yaşamadan bilemezsiniz. Ben onunla büyüdüm be Ertan! Onunla büyüdüm be abi. Sakallarım çıkmamıştı daha onu ilk tanıdığımda. Üniversiteye bile gitmiyorduk daha. O, benim ilkim olmuştu ama sonum olmadı. Mutlu olmaya çalışmak yerine ben hep mutsuz olmayı tercih ettiğimdendir belki de. Mutsuzluğu seviyorsun sen derdi bana. Hahhh! Kim bilir haklıdır belki de be Ertan? Kim mutsuz olmayı ister şu hayatta?”

Ertan, İlhan’ın elindeki sigarayı alıp söndürdü. Sarhoş olduğunu bildiği için hiç üstelemeden dediği her şeye kafasını salladı ve onu dinledi. Sonra dinlenmesi gerektiğini söyleyip uyuması için odasına kadar eşlik etti. İlhan, yatağına girer girmez uyumaya başladı…

Devam edecek

Facebook sayfamızı takip ediniz

Herkes Dergisi Resmi Facebook Sayfası

İlgi çeken öykü çalışmaları

İttihat ateşi

Kirli Melek

Haziran

Recep ile Nadan

Rahip

Zamana yolculuk

İttihat Ateşi

İttihat Ateşi 9. bölüm

Mehmet Başkan‘ın yazdığı İttihat Ateşi öykü dizisinin 9. bölümüdür. Düzen ve Adalet Cemiyeti adı ile harekete geçen sekiz arkadaşın yaşadıklarını konu alan öykünün önceki bölümlerini de okumanız tavsiye edilir.

1. bölüm

2. bölüm

3. bölüm

4. bölüm

5. bölüm

6. bölüm

7. bölüm

8. bölüm

İttihat Ateşi

Orhan ve Cemal kendi aralarında konuşurken Düzen ve Adalet Cemiyeti‘nin uzun bir süre yazmaya ve fikirlerini yazıya dökmeye yoğunlaşması gerektiğini aralarında konuştu. Kısa bir süre sonra odaya Niyazi ve Kemal de geldi. Salonda tavla oynayan ikili, tebessümle odaya girdi. Her zaman olduğu gibi Kemal tavlada kazanmıştı. Niyazi’ye göre Kemal usta bir tavlacıdır. Öğrencilik yıllarında da Kemal’in bileğini büken pek olmazdı. Kemal’in hücum ve savunmayı birlikte yapabilmeyi becermesi ve talihi birleştiğinde netice tahmin edileceği gibi zafer oluyordu. Niyazi’ye göre tavla ve hayat arasında büyük bir benzerlik vardır. İnsanlar tavla oynarken ister istemez karakterini yansıtır. İşte Kemal de karakteri gereği savunmada açığı en aza indirerek hücum yapmaya müsait idi. Bu nedenle, oyunda da düşünce yapısını yansıtabiliyordu.

Kısa süreli bir tavla muhabbetinin ardından Niyazi ve Kemal’e dergi fikrini söylediler. Henüz kimse ile birliktelik kurmasalar da, şimdiden derginin 8 yazarı da hazırdı. Kemal dergi fikrine sıcak yaklaştı. Düşüncelerini yapısal bakımından ortaya koyabilmek için yeni bir mecmua fikrinin faydalı olacağını savundu. Niyazi de Kemal ile aynı fikirde olduğunu söyledi. Dört arkadaş, bu fikri diğer arkadaşlarına da söylemek için herkesi salona çağırdılar. Enver bulaşıklı ellerini havluya silerek salona doğru söylenerek geldi. Beş dakika sabredemediniz diyerek güldü. Orhan, yedi arkadaşına da hitap eden bir konuşma yapma niyetindeydi. “Sekiz arkadaş çıktığımız bu yolda artık sekiz arkadaştan da öte, yol arkadaşıyız.” dedi. Düzen ve Adalet Cemiyeti ile fikirlerini tüm yurda tanıtma amaçlarının gerçekleşebilmesi için öncelikle bir dergi çıkarmaları gerektiği fikrini söyledi.

“Öncelikle Cemal ile bu konuyu konuştuk. Her ikimizin de bu fikir aklına yattı. Ardından odaya gelen Niyazi ve Kemal’e fikrimizi söylediğimizde ise onlar da bizim ile aynı görüşte olduklarını söylediler. Atacağımız her adımda tamamımızın fikri çok önemli. Bu nedenle, hepimizin içine sineceği bir çalışma planı hazırlamamız gerekiyor. Kendi aramızda bu düşünceyi masaya yatırmalıyız.” dedi.

Dergi için ince eleyip sık dokumalıyız

Enver, Selim, Mustafa ve Kenan da dergi fikrinin kendilerine de mantıklı geldiğini söyledi. Dergi fikri konusunda Selim kaygıları olduğunu söyledi. “Henüz ismini belirlemediğimiz derginin nitelikleri ve amacını doğru belirlemek gerektiğini belirtti. Aksi halde, cemiyetleşme projemizi olumsuz yönde dahi etkileyebilir. Böyle bir netice ile karşılaşmamak için ince eleyip sık dokumalıyız” dedi. Niyazi, derginin ilkeleri ve Düzen ve Adalet Cemiyeti ilkelerinin uyuşması gerektiğini vurguladı. Nitekim, henüz cemiyet ilkelerini ortaya koyabilmiş değiliz. Öncelikle cemiyet ilkelerini belirlememiz, vizyon ve misyonumuzu tam anlamı ile somutlaştırmamız gerekiyor.” dedi.

Selim ise derginin isminin İttihat Ateşi olması fikrini ortaya attı. Dergi ve cemiyet isminin aynı olmasından ziyade, cemiyetin sloganı olarak planlanan İttihat Ateşi isminin dergi isminde kullanılabileceğini söyledi. Derginin isminden de anlaşılacağı gibi, dergi ve cemiyetin maksatlarından birisinin İttihat ve Terakki Cemiyeti hakkında neredeyse yüz yıldır yürütülen karalama çalışmasını bertaraf etmenin amaçlar arasında yer alması gerektiğini savundu. Mustafa ise Türk toplumunun tarihi ile barışmasının ve şimdiye dek memlekete hizmet vermiş her bireyin korunması ve anılmasının toplumu birleştireceğini dile getirdi.

İlke ve kuralları belirleme

Niyazi arkadaşlarını bir an evvel cemiyet ilkeleri ve kurallarını belirlemek için harekete geçmeleri gerektiğini söyledi. Kaybedilen her dakika memleketin ulaşacağı huzuru geciktireceğini söyledi. Selim ise telaşa gerek olmadığını, doğru zaman ve doğru yerde belirmek gerektiğini söyledi. Acele ile hareket edilmemesi gerektiğini savundu. “Romantizm, devlet yönetiminde hezimet, toplumda ise infiale yol açabilecek sonuçlar doğurur.” dedi. Ardından bir ekleme de yapmak istedi. Selim, “Niyazi’nin söylediği gibi bir an evvel ilke ve kuralları belirlememiz gerekiyor. Ancak kesinlikle telaş ile hareket etmemeliyiz.” diyerek sözlerini bitirdi.

Niyazi, “sözlerim romantizm kırıntıları dahi içermiyor eğer bu şekilde algılandı ise bu kesinlikle benim hitap konusunda bir kusurumdur.” diyerek romantizm ve telaş konusunda Selim ile aslında aynı fikirde olduğunu belirtti. Sekiz genç de mülkiye tedrisatından geçen ve hem iç hem dış politikada teorik açıdan yeterli seviyeye ulaşmış gençlerdi. Bu nedenle, birbirlerini teorik açıdan olmasa da zaman zaman pratikte eleştirmesi olağan kabul edilirdi. Eleştiri ve fikir ayrılıklarının olmadığı yerde yeterli düşünce üretiminin gerçekleşmeyeceği anlayışına sahiplerdi.

Mustafa ise herhangi bir yanlış anlamaya mahal vermemek adına toparlayıcı cümleler kurmayı tercih etti. “Toplumda eleştiri bir saldırı olarak algılanıyor ve ben bu anlayışa sonuna kadar karşıyım.” dedi. Bir insanın bir insanı zarar vermek için eleştirmeyeceğini savundu. Enver ise “birlikte yaşamak, farklılıklara anlayışla yaklaşmayı gerektirir ve yanlış görülenlerin dile getirilmesine dayanır.” dedi. Neredeyse yarım saat süren istişare sonrasında ilke ve kuralları belirleme fikrine yöneldiler.

Niyazi, akşam yemeğinden sonra Düzen ve Adalet Cemiyeti’nin ilke ve kurallarının belirlenmesi için oturmalarını teklif etti. Oturumun açılışında o oturum için geçerli olacak bir Başkan seçilmesinin de ihmal edilmemesini Kenan hatırlattı. İradenin tek bir kişinin omuzlarına yüklenmesinin hatalar ve metal yorgunluğu doğuracağı düşüncesinden dolayı her oturumda ayrı bir Başkan seçilmesi, cemiyetin ilkeleri arasında yer alacağına Mustafa kesin gözüyle baktığını söyledi. Düzen ve Adalet Cemiyeti için artık harekete geçmek için yapısal bakımdan son engeller kalkıyor. Tek maksadı Türk milletinin daha iyi bir konuma gelmesi olan sekiz genç, siyaset ve gerçekleri ile sıcağı sıcağına tanışacak…

10. bölüm

Facebook sayfamızı takip ediniz

Herkes Dergisi Resmi Facebook Sayfası

İlgi çeken öyküler:

Kurtuluş

Suçsuzum

Zamana yolculuk

Anlatılmaz yaşanır yıllar geçse bile

Hey taksi!

Yi ha! Bir Anadolu göbeği hikayesi

Recep ile Nadan

Haziran

Rahip

Benim Öyküm

İttihat Ateşi

İttihat Ateşi 5. bölüm

Mehmet Başkan‘ın yazdığı İttihat Ateşi öykü dizisinin 5. bölümüdür. İttihat ve Terakki Cemiyeti‘nin yeniden harekete geçtiği bir serüveni anlayan öyküyü kavrayabilmek için İttihat Ateşi öykü dizisinin önceki 4 bölümü de okumanızı tavsiye ederiz.

1. bölüm

2. bölüm

3. bölüm

4. bölüm

İttihat Ateşi

Yirmi milyon insanın yaşadığı bir kentte güvenli hissetmek zordur. Nitekim sekiz genç de bu kaygıyı hissedenler arasında yer alıyor. Şuur sorunu olan insanların her geçen gün hadsizleşmesi ile beklenmedik tehditler artmaya başladı. Enver bu konuda daha rahat davransa da, Niyazi için durum hiç de olağan değil. Bu konu için Niyazi, “örgütlenmiş cehalet ile mücadelede ittihatlı davranmakta fayda var” diyor. Keyifli geçen eski İstanbul gezisi, Süleymaniye Cami’sinde kılınan yatsı namazı ile sona erdi. Gecenin sonunda yorgunluk yüzlerinden okunuyordu. Sekiz arkadaş da bir an önce kendisini yatağa atmak için sabırsızlanıyordu. Haz alınarak geçen günlerin yorgunluğu dahi tatlı olur. Bundandır ki hiçbiri yüzü asık bir şekilde yorgunluğunu hissettirmedi.

Koğuş kalk

Her sabah 7’de kalkan gençler, bu defa 10’a doğru uykudan uyanabildi. Evvelki gün eski İstanbul’da adım atmadık yer bırakmayınca yorgunluk ağır bastı ve uyanamadılar. Önceki gün kalkıp kahvaltıyı hazırlayan Enver dahi uykuya düşmüştü ve uyanamamıştı. Selim günün ilk uyanan ismi oldu. Uyanır uyanmaz evin içinde “koğuş kalk” diye bağırmaya başladı. Çocukken Tayyar eniştesi o şekilde bağırarak uyandırır ve gülermiş. O zamanlar Enver ve hala çocukları küçükmüş gülerek karşılıyorlarmış. 30 yaşında adamları o şekilde uyandırınca aynı tepki olmayabilir. Orhan, “bir sabah da güzel bir kadının güzel sesi ile uyandırılalım” diyerek güldü. Mustafa bu muhabbetin ortasındayken çalan telefon ile irkildi. Tanımadığı bir numara görünce heyecanlandı. İş arama sürecindeki her insan gibi o da belki bir iş görüşmesidir diye heyecanlandı.

– Merhaba

– Ben Birgören Holding İnsan Kaynakları Sorumlusu Pınar Akpınar, firmamıza yapmış olduğunuz başvuru incelendi. Yarın görüşmeye gelebilir misiniz?

– Elbette, isterseniz daha erken de gelebilirim. Bugün de müsaitim.

– Pekala, İnsan Kaynakları Müdürü Selcan Hanım’ın programına bakıyorum şimdi.

– Teşekkürler, bekliyorum.

– Selcan Hanım’ın programında 15:00 uygun görünüyor. Sizin için uygun mudur?

– Elbette. Teşekkür ederim.

Güney Amerika’da oligarşi ve diktatörlük

İşsizler kervanı

Mustafa gelen iş telefonu sonrasında keyifle kahvaltı masasına oturdu. Niyazi, “hayırdır Mustafa? Gelen telefonla güzel bir haber aldın herhalde” dedi. Enver, “haberler iyi herhalde, İttihat Ateşi artık kendisini göstermeye başladı” diyerek gülümsedi. Mustafa’nın gözlerinin içi gülmeye başladı. İşsizler kervanında uzun süre kalmayacak ve yeniden geçim sıkıntısını aza indirerek yaşamına devam edebilecek.

Mustafa kahvaltıdan kalkar kalkmaz iş görüşmesi için hazırlıklara başladı. İlk an afallamamak için Enver ile evde İngilizce konuşmaya başladı. Enver, İngilizce seviyesi olarak grubun en iyisi idi. Bu nedenle, grupta herhangi bir çeviri işi olan kontrol amacı ile Enver’in kapısını çalardı. Enver, İngilizce öğretmeni olan arkadaşı Murat’ın bir anısını anlatmaya başladı. Bir sınavda 5 senedir İngilizce gören öğrencisinin sayıları dahi bilmemesini sınav kağıdı üzerinden kendisine gösterdiği günü anlattı. Kısa bir İngilizce pratiğinin ardından Mustafa giyinmeye başladı. Mustafa üzerini giyinirken Niyazi, eğitimin ailede başladığını ve temelin ailede atıldığını söyledi.

Abdülhamit’e kadar Osmanlı Sultanları

Öğretmen otoritesinin sarsılması

Okullarda on binlerce tüm enerjisini öğrencileri için harcayan öğretmenler varken öğrencilerin bir türlü istenilen seviyeye gelmemesi neden olabilir? İşte bu soru senelerdir Niyazi’nin üzerinde senelerdir düşündüğü bu sorunun yanıtı, senelerce bulunamadı. En sonunda ise Niyazi, sorunun aile temelli olduğu konusunda karar kıldı. Okullarda şiddeti bitirmek ile öğretmenin otoritesini yok etmenin aynı olarak görüldüğü eğitim sisteminde öğrencinin öğretmeninin otoritesini kabul etmesi imkansız bir seçenek olarak görülmeli. Enver eğitim konusunu uzatmadan araya girdi.

– Yeter, Mustafa bugün iş görüşmesine gidecek. Ruh halini karamsarlığa mahkum etmeyelim bu konular ile. Güzel bir gün olacak…

Her dört gençten birinin işsiz olduğu bir ülkede iş bulabilme ihtimali, gençler için mutluluğun anahtarı olarak görülmeye başladı. Gençler için iş bulmak, mucize olarak görülüyor. Bir kişinin alınacağı bir pozisyon için binlerce başvurunun olması, durumun ne kadar vahim olduğunu ortaya koyuyor. Cumhurbaşkanı en az üç çocuk isterken, gençler için aile kurabilmek çok zor bir hayal halini aldı. İşsizlik ile mücadele eden gençler düzen kurabilmek ve aile kurabilmek için uygun fırsatları yakalamaya çalışıyor. İş sahibi iki kişinin uyuşması ve evlenmesi, dörtte birinin işsiz olduğu bir genç nüfusta, pek de yüksek bir ihtimal değil.

Çaldıran Savaşı önemi ve sonuçları

Bir bağırma sesi duyuldu

Mustafa görüşmeye gitmek için artık kendisini hazır hissetmeye başladı. Evden çıkmadan evvel arkadaşları ile vedalaştı ve görüşme sonrasında haberdar edeceğini söyledi. “Bana şans dileyin, hepinizi seviyorum, görüşmek üzere.” diyerek Mustafa evden çıktı. Ayakkabılarını temizledikten sonra giydi ve iş görüşmesi için evden çıktı. Mustafa apartmandan çıktıktan kısa bir süre sonra bir bağırma sesi duyuldu. Mustafa’nın tüm arkadaşları dışarıya koştu, Mustafa’nın vurulduğunu ve kanlar içerisinde yerde yattığını gördüler.

– Sizi seviyorum, kendinize iyi bakın!

– Henüz veda yok Mustafa’m! Yola yeni çıktık!

6. bölüm

Facebook sayfamızı takip ediniz

Herkes Dergisi Resmi Facebook Sayfası

İlgi çeken öyküler:

Haziran

Kirli Melek

Zamana yolculuk

Recep ile Nadan

Rahip

Yi ha! Bir Anadolu göbeği hikayesi

Anlatılmaz yaşanır yıllar geçse bile

Gün Karanlık

Benim Hikayem Biterken Başladı

Kurtuluş

Kurtuluş 11. bölüm

Çağlar Yıldırım‘ın sevilen eseri Kurtuluş öykü dizisinin 11. bölümüdür. Öncelikle öykünün ilk 10 bölümünü okumanız öyküyü kavramanız konusunda faydalı olacaktır.

1. bölüm

2. bölüm

3. bölüm

4. bölüm

5. bölüm

6. bölüm

7. bölüm

8. bölüm

9. bölüm

10. bölüm

Kurtuluş

Gölgeler uyudu. Kemiklerim sızlıyor. Sardığım üçlüleri bir kenara fırlatıp, eroine koşmak istiyorum. Evet, bağımlıyım. Utanmıyorum, sıkılmıyorum. Bağımlı olmaktan korkmuyorum, kıyısından köşesinden yaşayamam çünkü. Paçalarım pisliğe bulaşmalı. Bu yüzden yardım için uzanan bütün elleri geri çeviriyorum, psikolojik destekler, alkol ve uyuşturucu tedavileri bir başkasının olabilir. Uyumamak için direndiğim her saniye, ağrı olarak saplanıyor beynime. Hava sıfırın altında bir derece, buz tutan asfaltın üzerinde dans eden sarhoşlara imrenerek bakıyorum.

Ankara küçülüyor gözümde, bir müptezel Cinnah 19 Apartmanı’nı dinamitleyerek havaya uçuruyor. Ankara daha da küçülüyor. Genç bir travesti Güvenpark’ın orta yerinde sikini kesip kalabalığa fırlatıyor. Ankara biraz daha kırmızı. ‘’işte böyle,’’ dedi kalabalığın arasından titrek bir ses. ‘’İşte böyle kaybettik insanlığımızı.’’ Ankara daha da ürkek. Ne yapacağımı düşünürken, elimde kalan son Skunk’ı sarıp sağlam bir fişek çıkardım. Titreyen çenem, taşıyamadığım kollarım ve bacaklarım ayrı gezegenlere savruldu, tek istediğim daha fazla çikolata. Kuruyan ağzım haplanmama bir türlü müsaade etmeyince,  boğazımda takılı kalan küçük şeytanı arka arkaya şiddetli iki öksürükle avucumun içine tükürdüm.

Daha fazlasına ihtiyaç duyduğum zamanlarda hep böyle bir aksilik olur. Olduğum yerden güçlükle kalkarak mutfağa gittim, dolapta kötü günler için sakladığım soğuk biralardan birini açtım. İlk yudum ağzımın içini yeterince ıslattı, hapı ikiye bölüp arka arkaya yuttum. Midemin içinde küçük iki patlama. Midemin içinde bir çocuk ve iki küçük patlama. Kanayan tırnaklarım ve irili ufaklı kesiklerin bıraktığı izler bedenimi terk ediyor. Hiç olmadığım kadar temizim. Dövmeler akıp gidiyor göğsümün üzerinden, siyah mürekkebi elimin tersiyle silerek leke kalmaması için çaba sarf ediyorum. Temizim artık. Sizin gibiyim işte, eğer farklı kılan buysa.

İhtiyacımız olan her şeyi alacağız

Kapı çaldı. Yığıldığım yerden kalkamadım. Tekrar çaldı. Kilit döndü. Kilit döndü. Kilit Döndü. Dil boşa düştü. Ağır adımlarla gözümün önünden geçti, kısılan gözlerimi açmaya çalıştım ama boşuna. Sol yanağımda hissettiğim sıcaklık, beynimi kavurdu. Çağan’ın avucu işte.

‘’Deniz,’’ dedi Çağan ve konuşmaya devam etti.

-‘’Benim bir sikim yok’’ diyerek başladığı serüvenine Bay Faletti’nin zoruyla devam eder Bravo. Gözlerini sıkı sıkı kapat, birazdan Pelageya’nın çatlak topuklarında son yolculuğumuza çıkacağız.

+Daha fazla Cennet Tozuna* ihtiyacımız var Çağan.

– Yetinmeyi bilmediğimiz her mesele gibi. Merak etme ihtiyacımız olan her şeyi alacağız, Matmazel Emma’nın** kıllı vajinasını parmaklarken bu konuyu tekrar gündeme getireceğim. Akşam olmak üzere, daha önemli sorunlarımız var Sartre gibi.

+ Siyanür havuzunda boğulmayı tercih ederim, çıplak ayaklı çocuklardan bahsediyordum ve bir takım müptezel taifesi.

– Her yerdeler, çıplak ayakları zihinlerimizi döverken dilsiz bir travestinin çığlığıyla yırtılıyor gece. Açlık ordusu yürüyor***, evsizler tarafından kuşatılmış bir şehirde kimse sıcak yatağı hak etmiyor demiştin hatırlıyor musun?

+Soğuması için bırakmalısın artık!

-Son nefes Deniz! Sıcak yataklar mezarımız olacak.

+ Diri bir penisi kavrayacağı sıra, elleri yanıyor yaşlı fahişenin. Gırtlağında takılı kalan spermi tükürerek doğruluyor. Omurgası dimdik ve kıllardan kurtulmuş açık alnıyla efeleniyor pezevengine. ‘’Sömürdüğün yeter kahpenin dölü!’’

– Cennet Matmazel Emma’nın tozlu ayakları altındadır.

*Kokain

**Morfin

***Nazım HİKMET

Bin yıllık uykudan uyanıyoruz

+ 12’nin uğruna inanır mısın?

– Kutsallık ve grup seks üzerine sabaha kadar nutuk çekebilirim!

+ Bin yıllık bir uykudan uyanıyoruz, anamız gülerek sıçıyor bizi. Öksürüğü kodeinle bastırmak gibi tuhaf çözümler arayarak yaşamaya çalışıyoruz. Gözlerini kapa, Pelageya diriliyor.

– İsyan!

+İşte başlıyoruz, aceleye getirmeden tüm evreni yeniden inşa edeceğim. Altı gün değil gerekirse altı bin yıl harcayıp nakış nakış işleyeceğim.

– Dağdan inme vakti geldi.

+ after the night when i wake up 
i’ll see what tomorrow brings
 *

-Siyahların diyarından gelen bir çığlık kulaklarımı kanatıyor, sese kulak ver. Bileklerimden süzülen kan, Çartkov’a ilham veriyor. Başka neye yarar ki insan?

+Sessizlik lütfen.

Yenileceğiz gayet iyi biliyorsun, zafere ulaştığımızı zannettiğimiz anda çaresizliğin çirkin tırnaklarını şah damarımıza yiyerek can vereceğiz. Bir çocuk ağlayacak arkamızdan, bakire bir orospunun çıkardığı o velet acıyacak halimize.

+Pavel sert adımlarla salonun ortasına doğru yürüdü. Kulak kesildim, sesi bir alçalıp bir yükseliyordu ‘’Yoz kültür, mahvedecek…’’ Daha sonra bir bardak votka ikram ederek sakinleşmesini sağladım. Çıldırmış gibiydi, geçtiğimiz yüzyıldan ders çıkarmamız gerektiğini söylüyordu.  Son komünist öldü işte, ellerin titriyor sakinleş biraz, sen öldürmedin onu. Doğru düzgün yapmaya çalıştığın her işi eline yüzüne bulaştırdığının farkındayım, mantıklı cümleler kurmak zorun değiliz, anlamaya çalışma.

-Rasputin’in buruşuk aletiyle kutsayacağım hepinizi. İnsanların neden bu kadar kötü yaşadıklarını anlamak için, yaşama nasıl başladıklarına bakmak gerekir** demişti Nataşa.   Sahi göğüs uçlarını kesen bir kadın ne kadar masum olabilir? En son hissettiğin acı neydi?

*Fever Ray

** Gorki

+İğneyi batıracak yer bulamadığında aynanın karşısına geçip kendini izlersin, saatler sürer bu. Çürüyen vücuduna, kurtlanmaya başlamış kollarına ve tırnaklarına acıyarak dokunursun. Alnından başlayıp koltuk altına doğru ilerleyen ıslaklık felaketin habercisidir, kriz kapıda demektir. Ayaklarına, parmak uçlarına bakıp batıracak bir yer ararsın, titremenin şiddeti arttıkça risk de artar. İşte hissedebileceğin en büyük acı o an boynundan içeri girer, sonrası yok.

-Sabaha az kaldı elini çabuk tut.

+ Güneş doğduğunda burada olmayacağız nasılsa. Para birimlerinizi tanımıyorum, çizdiğiniz sınırların üzerini karalıyorum, kutsal saydığınız bayrakları götümü silmek için kullanıyorum ve aşağılanmış, dışlanmış bir eşcinsel adına yapıyorum tüm bunları. Körü körüne bağlı kaldığınız tüm değerleri kökünden dinamitleyerek gerçek özgürlüğü sunacağım size.

Sana merhamet edecek kişi değilim

– Dinlemeyecekler seni, söylediğin her şey saçmalıktan ibaret. Öleceksin ve kokuşmuş cesedini sahiplenen bile olmayacak, her yıl bu saatlerde birkaç müptezel saygı duruşuna geçecek o kadar. Göz kapaklarını kaldıramıyorsun, hareketlerin yavaşladı, konuşurken farkında olmadan kelimeleri iki üç defa tekrarlayıp, yuvarlıyorsun. Kuşatıldın, son et parçası kemiğinden sıyrılırken gözlerin hiç olmadığı kadar büyüyecek, çabuk bitmesi için yalvaracaksın. Sana merhamet edecek kişi ben değilim, bunu gayet iyi biliyorsun Deniz. Zevk almaya bakacağım.

+Tanrı’nın sesi bu! Zerdüşt* orda işte!

-Elimizde kalan son kurşun, sık ona!

+ Zerdüşt böğürerek yere yığıldı. Boğazından fışkıran solucanlar, toprağa karışarak hayat buldu.

– Artık sıra sende, serum lastiğini uzat ve gömleğinin kolunu sıyır!

+ Dilinin altında bir fare cesedi taşıyorsun.

-Hazır mısın?

+Evet!

* Nietzsche

-İlk önce üşüyeceksin, koltuk altından girip göbeğini gıdıklayan bir sonbahar rüzgârını düşün, sakın korkma. Kasılma ve titremeler geldiği zaman pişman olacaksın. Ölüme bir adım kaldığını bilmek seni dehşete düşürecek işte en acı veren evre budur sık dişini, geri dönüşün olmayacak nasıl olsa.

+Korkmuyorum, piçler için çıkıyorum yola. Görmem gereken hesaplar var, Tanrı bekletilmeyi sevmez hadi yap şu işi.

-Saat 05.45, bu doz yeterli olacaktır senin için.

+’’Ağızları açık birer mezardır.

        Dilleriyle aldatırlar.’’

 ‘’Engerek zehri var dudaklarının altında.”
“Ağızları lanet ve acı sözle doludur.”
“Ayakları kan dökmeye seğirtir.
 Yıkım ve dert var yollarında. *

Çıplak ayaklı çocuklar yola koyuldu Deniz, hoşça kal.

+Ben Akhilleus,

                             Hoşça kal.

*Yeni Ahit

12. bölüm

Facebook sayfamızı takip ediniz

Herkes Dergisi Resmi Facebook Sayfası

İlgi çeken öyküler:

Benim Öyküm

Recep ile Nadan

Kirli Melek

İttihat ateşi

Gün Karanlık

Zamana yolculuk

Anlatılmaz yaşanır yıllar geçse bile

Yi ha! Bir Anadolu göbeği hikayesi

Haziran

Haziran

Haziran 5. bölüm

Çağlar Yıldırım‘ın sevilen eseri Haziran öyküsünün 5. bölümüdür. Haziran öyküsünün ilk 4 bölümünü okuduktan sonra bu bölümü okumanızı öneririz.

1. bölüm

2. bölüm

3. bölüm

4. bölüm

Haziran

Döndüğünde Naki arabayı istop ettirmiş keyifle sigarasını içiyordu, Sami’yi görünce arabayı çalıştırıp gülümsedi, yola koyuldular eve gitmeden önce markete uğrayıp yeşillik ve peynir aldılar. Şirintepe’ye vardıklarında bazı gecekonduların yıkıldığını görünce içi ezildi, duruma yakındı.

‘’Hiç sorma abi kentsel dönüşüm bahanesiyle yaşam alanlarımızı talan ediyorlar, ölü fiyatına arsayı sahibinden alıyorlar binayı dikince ev fiyatları alıp başını gidiyor almak bir kenara dursun işçi, emekçi biri kirasını bile karşılayamaz.’’

‘’Sonumuz ne olacak çok merak ediyorum.’’

‘’Direneceğiz başka çare yok dört beş kere teklif geldi en sonunda üç daire vermeyi bile teklif ettiler ama kabul etmedim, komşularla konuşuyorum oturduğunuz yerleri vermeyin mumla ararsınız yoksa diye birkaç kişinin kararını etkiledim ama mahallenin tümüne söz geçirmek ne mümkün.’’

‘’Sen üstüne düşeni yap için rahat olsun en azından, seni dinlemeyenlerde çilesini çeksin yapacak bir şey yok.’’

‘’Gönül el vermiyor abi işte ne hali varsa görsün diyemiyorsun.’’

Okudum maalesef

O akşam oturup saatlerce muhabbet ettiler rakının nasıl bittiğini anlamadılar bile, Naki sazın teline vurdukça içinden bir şeyler koptu gecenin karanlığına karıştı, yanık bir sesi vardı, yürekten söylüyordu Naki’yi dinleyen birinin yüreğinin sızlamaması mümkün değildi, kendiyle ilgili bir konu açılınca üzerinde durmak istemedi kısa cümlelerle geçiştirdi. Okuduğu kitapları görünce Sami’nin ağzı açık kaldı, evin her tarafı kitaplarla doluydu, hepsini okuyup okumadığını sordu, yorgun bir ses tonuyla ‘’Okudum maalesef’’ dedi. Neden maalesef dediğini anlamadı, bunaltmamak için sormadı da, yaşanmışlığın ağırlığı vardı üzerinde, her hareketinde ve her konuşmasında bir bilgelik vardı.

‘’Dert ortağı’’ sayılırız artık dedi, abisi olsun istermiş kısmet değil işte, kısmetten öte köy yoktur derler. Tasalanmaması için teselli vermek istedi, kan bağı olmasa da kendisini abisi saymasını istedi, laf olsun diye değil gerçekten istedi bunu. Saat geç olduğundan eve gitmek istemedi, sabah güzel bir kahvaltı yaptıktan sonra eve doğru yola koyuldu. Naki kendisini bırakmak istediğini söylese de geri çevirdi teklifi, yürümek istiyordu. Giderken gözüne çarpan birkaç kitap oldu okumak istediğini söyledi seve seve verdi. Ne zaman isterse burada ki kitapları sormadan alıp okuyabileceğini söyledi.

Kitabı açıp okumaya başladığında hayatının değişeceğini bilemezdi, çok şey öğrendi. Yıllarını okumadan geçirdiği için kızdı kendine, akşama kadar okuyor işporta saati gelince takıları tezgâhı alıp Kızılay yolunu tutuyordu, akmasa bile damlıyordu. Günlük bazen elli, bazen yetmiş, bazen yüz lira kadar kazanıyordu bereket versin ne kalsa kardır. Çocuklarla birbirlerine iyice ısındılar politika, felsefe tartışıp memleketin ahvali üzerine kafa yordular. Haftaların, ayların nasıl geçtiğini anlamadı, kendindeki değişikliklere şaşırmaktan Sevim’i ve Mahir’i ihmal ettiğinin farkında değildi, suçluluk duygusu içini kemiriyordu.

Tek kelime edemedi

Bir gün bürodan eve dönerken binanın önünde nakliye aracı olduğunu gördü, komşulardan biri taşınıyor zannetmişti ama eve çıkınca gerçeklerle yüzleşmesi acı oldu. Sevim gözleri nemli kapıyı açtı tek kelime etmedi, dona kalmıştı suçluluk duygusu her yanını sardı. İçeri girdiğinde icra memurları, götürülecek eşyaların listesini çoktan yapmışlardı, hamallar taşımaya başladığında engellemeyi düşündü ama ne fayda zorluk çıkarırsa polis gelirdi, o zaman işlerin iyice sarpa saracağını biliyordu.

İki saat sonra evde halılardan ve yataklardan başka eşya kalmadı, ne kadar banka varsa kulağını çınlattı, sinirle kredi kartını cüzdanından çıkartıp parçaladı, sonucu değiştirmeyeceğini bile bile. O günden sonra evdekilerle arasında soğuk rüzgârlar esti, işportadan gelen para ev masrafını anca karşılıyor başka bir işe yaramıyordu, borcu borçla kapatmayı denedi, iyice eline yüzüne bulaştırdı. İki hafta sonra Sevim valizini hazırlayıp Mahirle birlikte Samsun’a babasını yanına döneceğini söylediğinde beyninden vurulmuşa döndü, yalvarsa da ikna edemedi, kararlıydı Sevim. İşinden atıldı, karısını ve çocuğunu ihmal etti, ‘’ne iyi bir baba olabildim ne de iyi bir eş sonucuna katlanmam gerekiyor’’dedi.

AŞTİ’den uğurlamak da varmış

Sevimi suçlayamazdı ‘’yüzüme tükürse yeridir’’ diye hak veriyordu üstelik. Karısını ve çocuğunu AŞTİ’de uğurlamak da varmış, otobüs Samsun’a doğru hareket ederken arkasından baka kaldı. Eve gittiğinde alışık olmadığı sinir bozucu bir sessizlik kaplamıştı her yeri daha fazla evde duramayarak Naki’ye gitti o gece. Kapıda Sami’yi görünce şaşırmıştı habersiz gelmeyeceğini iyi bilirdi içtenlikle buyur etti.

‘’Hoş geldin abim, buyur geç içeri.’’

‘’Hoş buldum kardeş.’’

‘’Hayırdır abi ne oldu? Dokunsam ağlayacaksın.’’

‘’Hiç sorma başıma neler geldi, rezil bir adamım.’’

‘’Dur bakalım, peşin hükümlü olma anlat hal çaresi buluruz.’’

‘’Zor biraz Naki, hanım çocuğu alıp memlekete döndü daha fazla dayanamadı kadın.’’

‘’ Niye peki özel değilse tabi.’’

‘’Niye olacak kardeşlik eve bakamadım icra geldi onu geçtim evdekileri unuttum kendi derdime.’’

‘’İçer miyiz o zaman?’’

‘’Doldur içelim.’’

İnce Memed

Hal çaresi bulunamadı boğazlarına kadar çaresizliğe battılar, Naki saz çaldı Sami içti ‘’karımı, çocuğumu bezdirdiysem daha iflah olmam’’ dedi. O gece Naki icra geldiğini duyunca, ‘’Gel buraya taşın tek yaşıyorum zaten, boşuna kira ödeme durumları toparla bir süre, yengeyi getirirsin o zaman’’ dedi. Mantıklı geldi ertesi gün birkaç parça eşya alıp oraya taşındı, işporta, büro, eylem, eğitim derken geldiği noktaya inanamaz oldu. O sıralar Naki Sami’ye ‘’İnce Memed’i okudun mu?’’ diye sordu, okumadığını söyleyince, eline tutuşturdu tuğla gibi dört tane kitabı, ‘’nasıl bitireceğim?’’ diye kara kara düşündü fakat kitaba başlayınca sular seller gibi okuyup iki haftada bitirdi. Kitap üzerine Naki ile günlerce tartıştılar. Naki bir gün tartışma esnasında öyle bir şey söyledi ki Sami onu hiç unutamayacaktı ‘’Abdi Ağlar tarih boyunca hep var oldu ve olmaya devam edecek önemli olan İnce Memed ruhlu olabilmek*.’’

Emeğine ve emeğin mücadelesine daha sıkı sarıldı, gözü açılmıştı artık güç ellerindeydi. Mayıs ayı geldiğinde daha çok çalışmaya başladı, havalar ısındığı için işler iyiye gidiyordu, günlük kazancı biraz olsun artmıştı, bu sırada sürekli Samsunu arayıp Mahirle konuştu onu ne kadar çok özlediğini söylese de ‘’Ben de seni özledim baba’’ dediğini duyamadı.

Sevimin öfkesi geçmişe benzemiyordu işleri yoluna sokmaya başladığını söyledi ama inandıramadı, ‘’Sorun para pul değil hala anlamak istemiyorsun, başka bir adam oldun eski Sami yok’’ dedi.

Facebook sayfamızı takip ediniz

Herkes Dergisi Resmi Facebook Sayfası

İlgi çeken öyküler:

İttihat ateşi

Recep ile Nadan

Anlatılmaz yaşanır yıllar geçse bile

Kirli Melek

Zamana yolculuk

Gün Karanlık

Benim Öyküm

korkuyu beklerken

Korkuyu Beklerken özeti ve analizi

Korkuyu Beklerken, Oğuz Atay‘ın hikâyelerini yayınladığı eseridir. Kitaba adını veren “Korkuyu Beklerken” ve “Beyaz Mantolu Adam” adlı hikâyeleri bu derlemede önemli yer tutar. Oğuz Atay, Tutunamayanlar, Korkuyu Beklerken, Günlükler gibi ölümsüz eserler verdi. Korkuyu Beklerken analiz ve özet bakımından birçok emsale sahip. Ancak internette yayınlanan birçok çalışma, yeterli seviyede değil. Cem İraz, bu eksikliği gidermek üzerine çalışmalar yürüttü.

Korkuyu Beklerken

Korku, kişinin kendi düşüncelerinin sebep olduğu bir duygudur. Bu düşüncelerin içeriğinde “tehlike” olduğu için korku reaksiyonu verir. Bu nedenle aynı durumla karşılaşan değişik kişiler, farklı düşünceleri neticesinde farklı reaksiyonlar verebilirler. Korku hissi oldukça rahatsız edici olduğu için korkuyu hisseden kişiler bu hissi uyandıran “nesne” veya “durumdan” mümkün olduğu kadar kaçmaya çalışırlar. Korkuya neden olan durumdan mümkün olduğunca uzak kalmaya başlandığında insan, hareket serbestliğini kendi kendine kısıtlar. Hikayede karakter hakkında pek bilgi sahibi olunmamaktadır. Metinde aktarıldığı kadarıyla bizler bilgi sahibi olmaktayız. Liseyi Kâzım Cemal’de bitirdiğini, küçükken kabakulak olduğunu, suçiçeği hastalığına yakalandığını, babasının Temyiz Mahkemesinde kâtip, annesinin ev hanımı olduğunu, gidip geldiği birkaç akrabası olduğunu, yalnız yaşadığını, ufak bir yazıhanesi olduğunu metinden öğreniriz. Bunun haricinde yazar pek bir detaya inmemiştir.

Metnin başında bir şeylerden korkmuş olan bir karakter ile karşılaşılır.

Bu korkunun nedeni köpeklerdir. Üç evli sokağın en ucundaki evde yaşamını sürdürür. Yalnız kalmaktan korkan bir karakterdir ve bunu kendisi de belirtir. “Yalnız kalmaktan korktukça yalnızlığım artıyor.” (s. 37) Eve gelir. Rafın üstünde duran zarf onu bir takım düşüncelere sevk etse de sonunda zarfı açar ve içindekileri okur. Okuduklarından bir şey anlamaz ve arkadaşından yardım ister. Arkadaşına göre bu mektubu gizli mezheplerden biri yollamıştır.

korkuyu beklerken

korkuyu beklerken

Mektupta karakterin zihninde korku uyandıracak şeyler yazmaktadır. “Mektubu aldığınız andan itibaren evinizden çıkmamanızı kesinlikle bildiririz, sizi uyarırız.” gibi şeyler yazmaktadır. Bu olaydan sonra her şeyden daha da tedirgin olmaya, süphe duymaya ve korkmaya başladığını zamanla fark eder. “Gizli mezhep işi biraz gülünç geliyordu bana; daha doğrusu, ben kendime gülünç geliyordum. Her gün bu meseleyi tepeme asılmış olarak hissedeceğime, bir gün evde oturur beklerim yarına ertelemekle ne olacak sanki? Ne olacaksa bugün olsun.” (s. 51) Zihni o kadar karışık bir durumdaki etrafındaki bir çok şeyi silmeye, yok etmeye meyilli bir hal içerisindedir. “Yakmalı bu mektupları yakmalı! Ölü diller uzmanını ve bu konuda görüştüğüm herkesi öldürmeli! Hayalimde daha önce çok insan öldürmüş olduğum için bu son ölümler beni fazla sarsmadı.” (s. 52)

Bahçeye çıkmakta bile tedirginlik yaşar.

Dört bir yanını âdeta korku sarmıştır. Ne yapacağına tam olarak karar veremeyen zihni sürekli bir hareket halinde olan bir karakterdir. Yarım bıraktığı işleri tamamlamaya karar verir ancak o işleri yine yarım kalacaktır. Başladığı bir işi tamamiyle bitirmemektedir. “İki gündür bahçeye çıkmıyorum. Sadece, iki saatte bir, perdenin aralığından bahçeyi seyretme izni veriyorum kendime. Bana çıkma dediler; fakat öl demediler. Merak ediyorum, hiç çıkmadan nasıl yaşar insan bir evde? Evden çıkmazsam ölürüm, gerçekten ölürüm. Siz kaybettiniz anlıyor musunuz? (Pek anladıklarını sanmıyordum. Cahil herifler! Örümcek kafalılar!) Burada çürüyeceğim işte. O zamanda çok yerinde bir sebeple çıkarım evden. Anlıyor musunuz? (Anlamıyorlardı). Ben kazandım! Öldüm be, ölürüm! Manevi filân değil, resmen ölürüm.”(s.54) Şüphelerinin ardı arkası kesilmez. Bahçeye çıktığı zaman dışarıda gördüğü insanlardan şüphe duymaya başlar. İçinde korku hisseder. Şüphe veya endişe korkudan gelmektedir.

Karakterde bir “paranoya” bulunur.

Paranoya, aşırıya kaçmış korku ve endişe ile tasvir edilen bir rahatsızlık olarak tanımlandırılabilir. Bu rahatsızlık çoğunlukla psikotik rahatsızlıklarla, bazı durumlarda da psikotik olmayan hallerle de birlikte görülebilir. Rahatsızlık kişinin bir olay karşısında, bu olayın farklı şekillerde gelişebileceğini düşünmesiyle, sınırsız sayılarda çeşitlendirdiği hayal ürünü düşüncelerden oluşur. Halk arasında kişinin aşırı şüpheci olması halinde kullanılan bir deyim olarak bilinir. Bu kişiler sürekli kendisiyle ilgili komploların varlığını düşünerek, endişe duyarlar.

Paranoya yerleşmeden hastanın geçirdiği evreler vardır:

Dikkat ve analiz evresi: Hasta sürekli olarak etrafında olup biteni kontrol ederek, kendisine karşı yapılacak davranışları keşfetmeye çalışır. Hezeyanlarını besleyecek, destekleyecek olanları belirler.

Perseküsyon dönemi: Hastada hezeyanların ortaya çıktığı dönemdir. Saplantısının olduğu konuda tedbirler almaya başlar. Öldürülme korkusu varsa korunmaya, gasp edilecek bir şeyi varsa korumaya çalışır. Bulunduğu yeri, yollarını değiştirir. Gerekirse başka yere göç ederler. Bulunduğu ortamlarda kapı ve pencereleri kontrol eder, dinleme cihazları ararlar.

Büyüklük hezeyanlar dönemi: Önceki devrelerle birlikte gelişme gösteren bu dönemde, hastanın kendini büyük görmesi, başkalarını yönlendiren olarak algılaması sebebiyle çekemeyenlerin olduğunu düşünmesidir. Hastalarda dikkat ve hafıza yükselmiş, hezeyanıyla ilgili olarak daha fazla artış göstermiştir

Kötülük paranoyası: Hastanın çevresini düşman olarak görmesi, etrafında komplo üretmesi, kendinin kurban edileceği fikri yaygın olan paranoyalardır. Karakterin mektup olayından sonra etrafındakilerin ona zarar vereceği düşüncesi bu paranoya ile açıklanabilir.

Geçmişe dönük bir şeyler hatırlamanın derdindedir.

Hatırladıklarının sorgulamasını yapar. “Bütün hafızamı, hayal gücümü zorluyordum; geçmişe ait bir şeyler hatırlamak, bir şeyler görmek istiyordum. Olmuyordu. Aslında düşününce, canım şu zaman şöyle olmuştu, annemin yüzü beyazdı ve yatay çizgiliydi, okula başladığım gün ne kadar korkmuştum diyebiliyorum. Fakat, mesele bu değildi; mesele, bir şeyleri, sıcak bir çorbanın kokusunu duyar gibi hissedebilmekti. Bense bunu hiç becerememiştim ne tabiatı, ne insanları, ne de olup bitenleri hiç sevmemiştim. Kendimi bile, kendi yaptıklarımı bile.” (s. 61) En yakınının, babasının ölümü bile onu derinden sarsmamışken, üzmemişken bir mektup onun hayatını bambaşka bir yere götürür. “Babam öldüğü zaman yeteri kadar üzülmemiştim, mezarın başında küçük ayrıntılara takılmıştım. Babam öldükten iki yıl sonra bir akşamüzeri, biraz üzülür gibi olmuştum.” (s. 66)

korkuyu beklerken

korkuyu beklerken

Mektupla dil dersleri almaya başlar. Kendisine verilen ödevleri yapar ve iyi notlar alır. Bir günde, gazetenin birinde gördüğü halk üniversitesine yazılır. Sonunda bir diploma verilecektir. Kimseyle konuşmamaktan şikayetçidir. Öğrenmenin bir şeyler yapmanın peşindedir. Mektup bu aşamada devreye girer. Mektupla birçok şeyi başarabileceğini iyi yerlere gelebileceğini düşünür. “Burada paslanıp gidiyordum; hafızam paslanmaya başlamıştı bile. Yalnızlık, hafızayı zayıflatıyordu. Elbette! Kimseyle konuşmuyordum ki. Sonunda, bakkal çırağıyla konuştuklarımın dışında her şeyi unutacaktım. Konuşmalıydım, bağırmalıydım, öğrenmeliydim. Mektupla doktora yapmalıydım; mektupla doçent, mektupla profesör olmalıydım. Resim bilgim, genel kültürümü mektupla ilerletmeliydim. Kendimi göstermeliydim, bir yerlere başvurmalıydım.” (s.79)

Karakter psikolojik olarak bir çöküş içerisindedir.

Evde yeri gelmiştir aç yaşamıştır. Yiyecek yemeği olmadığı için zor şartlar altında hayatını sürdürmüştür. Dışarıya çıkmaya korktuğu için evde kalan artık malzemelerle kendince bir şeyler yapmaya çalışmıştır. Ama artık o da  insanların arasında olmak ister. Onlar gibi yaşamak, rahat davranmak, özgür olmak, hayatını bir düzene sokmak ister. Hiçbir düzene karşı çıkmayacağını, hatta evleneceğini bile düşünür bunları ister. Ancak kendi başına yaptığı bu konuşmasının ardından her ne kadar heyecanlandığını hissetse de ortada bir şey olmadığını her şeyin yine aynı olduğunun farkına varır. Kendisini içkiye verir. İçtikçe kendine acımaya başlar. Bir süre sonra evden dışarı çıkar ve dış dünya içinde yer almaya çalışır. Örneğin evlenmeye karar verir.

Etrafındaki insanların mutluluğunu görür.

Onları kıskanır, öfkesini çıkartacak yollar arar. “Odama kapanıp günlerce, onlara uygun bir kötülük düşündüm. Sonra da aklıma gelmesi gereken ilk kötülüğü yaptım: Onlara tehdit mektubu yazdım; Ubor Metenga tehdit mektupları, Onlara çok ağır sözler yazmalıydım, onlara dünyanın kaç bucak olduğunu göstermeliydim. Sonunda, çaresizlikten, bana gönderilen mektubun aynını yolladım onlara.” (s.98) Ancak beklediği tepkiyi alamadı onların tepkisinde bir değişiklik yoktu, bu aşamadan sonra karakter onlara bir kötülük yapamayınca kendine yapmak ister. En yakın karakolu arar ve teslim olur.
Kendini tehdit mektupları yazdığını ve bunları belirli kişilere gönderdiğini itiraf eder…

Kaynaklar:
ATAY, Oğuz (2007) Korkuyu Beklerken, İstanbul: İletişim Yay.

GENÇÖZ, Tülin,  “Korku: Sebepleri, Sonuçları ve Baş Etme Yolları”, Kriz Dergisi.

http://www.psikolojik.gen.tr/paranoya-nedir.html

Facebook sayfamızı takip ediniz

Herkes Dergisi Resmi Facebook Sayfası

İlgi çeken öyküler:

İttihat ateşi

Haziran

Recep ile Nadan

Kirli Melek

Zamana yolculuk

Anlatılmaz yaşanır yıllar geçse bile

Kirli Melek

Kirli Melek – 10 (Final)

Cem İraz‘ın kaleme aldığı Kirli Melek öyküsünün son bölümüdür. Öyküyü tam olarak kavrayabilmek için ilk 9 bölümü okumanızı tavsiye ederiz.

1. bölüm

2. bölüm

3. bölüm

4. bölüm

5. bölüm

6. bölüm

7. bölüm

8. bölüm

9. bölüm

Kirli Melek

Ferruh kahveyi içtikten sonra odasına uyumaya geçti. Tarık’ın hiçbir yere gitmemesi için Melek’i tembihledi. Ferruh salondan ayrıldıktan sonra Tarık ve Melek baş başa kaldılar. Tarık, Melek’e şöyle dedi: “Yengem nasıl bu kadar rahat davranıyor? Çok kıskanç biridir o. Senin burada kalmana nasıl, ne şekilde izin verdi şaşırıyorum doğrusu.” Melek ise şaşırmış bir şekilde yengesinin kim olduğunu düşündü. Ferruh’un eşinin öldüğünü bilmekteydi. Tarık’ın saçmalıklarına dayanamayarak: “Tarık ne yengesinden bahsediyorsun sen?” dedi.

Tarık ise şaşırmış bir şekilde: “Ne yengesi olacak Ünzile yengemden bahsediyorum. Dayımın karısı olan Ünzile, burada değil mi?” Melek, Tarık’ın yengesinin öldüğünden haberi olmadığını düşünerek onu üzmek istemedi kafasını sallayarak yok anlamında cevap verdi. Tarık saçlarını karıştırarak: “Geçen gün haberleştik internetten, dayımı sorduğumda iyi olduğunu söyledi. Hatta yakında ziyaretinize geleceğim dediğim zaman çok sevineceklerini söyledi. Şimdi buraya geliyorum, Ünzile yok, onun yerine sen varsın… Dayım, sanki hiçbir şey olmamış gibi yaşantısına devam ediyor. Melek, neler oluyor bu evde?”

Tarık’ın bu sözlerinden sonra Melek neye uğradığına şaşırdı. Ferruh’un karısının öldüğünü düşünmüştü. Çünkü ilk başlarda Ferruh’un sözlerinden bunu çıkarmıştı. Şimdi Tarık’ın dedikleri mi doğruydu, Ferruh’un dedikleri mi doğruydu bilememekteydi. Tarık’a şöyle dedi: “Tarık, dayının sözlerinden ben yengenin öldüğü düşüncesine vardım. Hatta üzülmemesi için soru bile sormadım bu konu hakkında. Ortada büyük bir durum var. Ferruh, karısının öldüğünü mü düşünüyor yoksa?”


Tarık, suratını kaşıyarak düşünmeye başladı. Cebinden bir sigara çıkardı. Yanındaki küllük ve çakmağı da yanına aldı. Sigarayı yaktı, derin bir nefes çekti içine. Sonra böyle bir şeyin nasıl olabileceğini düşünmeye başladı. Ünzile’nin kendisine hiçbir şey demediğini adı gibi bilmekteydi. Dayısının rahat tavırları, Ünzile’nin evde olmayışı Tarık’ın içine kurt düşürmüştü.

Karısı gerçekten yaşıyor muydu?

Melek ise ne yapacağını düşünmeye başlamıştı. Eline geçen bu imkanı bir daha bulamayabilirdi. Tarık’ı orada öldürerek uzaklaşmak en güzel çözüm olabilirdi fakat aklındaki diğer bir soru şuydu: Ferruh’un karısı gerçekten yaşıyor muydu? Yaşıyorsa neden Ferruh öyle demişti? Yaşamıyorsa Tarık ile nasıl konuşabilirdi? Bu çelişki içinde ne yapacağına tam karar veremedi. Tarık’a dışarı çıkacağını söyledi. Melek dışarı çıktı. Uzun zaman sonra kendisini bir boşlukta hissetti. Ferruh ve Tarık’ın dediklerini aklına getirdi. Hangisinin doğru söylediğini tahmin edemedi. Ferruh’a inanmak istemekteydi. Fakat Tarık’ın da kendinden emin konuşması, olaydan haberinin olmaması onun da doğru söylediğine işaretti.

Melek biraz nefes aldıktan sonra tekrar eve geldi. Yüzündeki o karamsarlık gitmiş gibiydi. Tarık koltukta sızmış kalmıştı. Kendisi de gidip odasına yattı. Sabah uyandığında Ferruh ve Tarık’ın salonda oturmuş keyifli keyifli konuştuklarını gördü. Onların bu keyifli halini görünce iyice sinirlenmeye başladı. İkisinin de bir oyunun parçası olduğunu düşünmeye başladı. Tarık’ın rahat tavırları, Ferruh’un kahkahaları Melek’i darmadağın etmekteydi.

Kendisi de gidip yanlarına oturdu. Onları izledi, zaman zaman onlar gibi kahkaha atmaya başladı. Ferruh şöyle bir cümle kullandı: “Melek, bak bu Tarık var ya bu Tarık bir süre mitomani ile boğuştu ancak şuan çok iyi görünüyor.” dedi. Ferruh’un bu sözü Melek’i adeta rahatlatmıştı. Melek kendince şu kanıya varmıştı. Tarık’ın yalan söylediği, Ferruh’un karısının yaşamadığıydı. İçi rahatlamıştı.

Melek derin bir nefes alarak mutfağa doğru gitti. O sırada içeriden derin bir gürültü koptu. Tarık cebindeki bıçağı Ferruh’un kalbine saplamış, Ferruh kanlar içinde yere yığılmıştı. Can çekişmekteydi, son sözlerini söylemek üzereyken Melek’in içeri girdiğini gördü Melek’e diyebildiği tek şey şu oldu: “Adın gibi ol Melek…” bu sözden sonra gözlerini yumdu. Tarık ve Melek salonda baş başa kaldılar. Elindeki bıçağı yere atan Tarık evden uzaklaşmak istedi.

Melek olayın şokuyla neye uğradığını şaşırdı. Tarık’ın evden kaçtığını görünce yanında duran vazoyu Tarık’ın kafasında kırdı. Tarık yere düştü. Kafasından kanlar gelmeye başladı. Bir tarafta Ferruh’un cansız bedeni diğer tarafta kafasından kanlar akan Tarık… Eli ayağı titremeye başladı. İki cansız bedenle bir odada durmaktaydı. Ferruh’un cansız bedenini sürükleyerek bir odaya taşıdı. Tarık’ın ise yaşayıp yaşamadığını tam olarak öğrenmek için nabzına baktı. Tarık’ın yaşadığını öğrenince biraz sevinir gibi oldu. Ellerini, ayaklarını bağladı.

Aynanın İçinden satranç Motifi

İntikam arzusu

Beklediği o an gelmişti. İntikam arzusunu gerçekleştirmek. Çekiç, çivi, tornavida, testere… Eline ne geçtiyse aldı ve odaya getirdi. Bir kova suyu doldurup Tarık’ın kafasından aşağıya döktü. Yarı bir baygın şekilde kendine gelmeye çalışan Tarık, karşısında Melek’i ve elindeki aletleri görünce içine bir ürperti geldi. Melek’i yumuşatmaya çalıştı ancak başarılı olamadı.

Hayatının en güzel yıllarını elinden alan adamı bulan Melek ona en ağır işkenceleri yapmaya hazırdı. Sandalyeye oturtu. Önce parmaklarını kırdı, sonra tırnaklarını söktü. Acı içinde kıvranan Tarık’ın sözü şu oldu: “Melek, Ünzile birazdan gelecek kocasını ve yeğenini öldürdüğünü görecek, bırak beni gideyim hatta sen de git. Kimsenin haberi olmadan gidelim buradan.” dedi. Melek, Tarık’ın bu sözleri üzerine hiçbir yere gidemezsin bakışı atarak diz kapaklarına çekiçle sert bir şekilde vurdu.

Tarık acı içinde kıvranarak sandalyeden zıpladı. Melek Tarık’a alıcı gözüyle tekrar baktı. Kolları dikkatini çekmişti. Yanında getirdiği aletlerin içinden iğneyi hızlıca aldı. Tarık’ın evde bulunduğu gece dışarı çıkan Melek eski tanıdıklarından uyuşturucu aldı. Tarık’ın da bu anı yaşaması gerektiğini düşünerek hızlıca iğneyi Tarık’ın koluna batırdı. Tarık vücuduna giren maddenin etkisiyle kendinden geçmeye başladı. Melek eline aldığı delici bir aleti Tarık’ın gözüne soktu. Kulağının tekini kesti. Acılar içinde kıvranan Tarık halen: “Ünzile gelecek seni görecek, bırak beni gideyim kaçalım buradan” diyerek yalanını devam ettirmekteydi. Melek’in ise artık hiçbir şey umurunda değildi. O, alacağı intikam arzusunu aylarca, yıllarca beklemişti. Artık kim gelirse gelsin umurunda değildi.

Bugün ölecek

Tarık aşırı kan kaybından ölmüştü. Melek kendini artık temizlenmiş hissetmekteydi. Ferruh’un odasına girdi. Ferruh’un cansız bedenine baktı. Telefonunun çaldığını duydu. Korkuyla karışık telefona uzandı. Bilinmeyen bir numara telefonu çaldırmaktaydı. Telefonu açtı. Telefondaki kadın şöyle dedi: “Ferruh, evindeki kız verdiğin tarihe göre bugün ölecek. Onun içtiği şaraplara kattığın zehirli ilaçların etkisi bugün kendini gösterecek. Eee Doktor Ferruh olmak kolay değil, Ünzile’nin kocası olmak kolay değil. Ünzile’n seni sonra yeniden arar, iyi bak kendine…” Melek için artık her şey çok geçti. Yaşamak için belki de son saatleriydi. Üstündeki her şeyi çıkardı. Odasına geçti ve yatağa uzanarak ölüm saatini bekledi…

Facebook sayfamızı takip ediniz

Herkes Dergisi Resmi Facebook Sayfası

İlgi çeken öyküler:

Recep ile Nadan

Zamana yolculuk

Anlatılmaz yaşanır yıllar geçse bile

Yi ha! Bir Anadolu göbeği hikayesi

Haziran

Kurtuluş

Toprak ana

Benim Öyküm

Zamana yolculuk

Zamana yolculuk 7. bölüm

Mehmet Başkan‘ın yazdığı Zamana Yolculuk öykü dizisini anlayabilmek için 1. bölümden itibaren okuyunuz. Zamana Yolculuk öykü dizisinin önceki bölümlerine ulaşabilirsiniz.

1. bölüm

2. bölüm

3. bölüm

4. bölüm

5. bölüm

6. bölüm

Zamana Yolculuk

Tavana bakarak uyumaya çalışma alışkanlığıma 1980 yılında da devam ediyorum. 2017’de 28 yaşındayım, 1980’de ise yine 28 yaşındayım. Israrla şuan içinde bulunduğum tarihi sorgulamıyorum. Senelerce dinlediğim aile geçmişime o kadar saplandım ki ait olduğum yaşama geri dönmeyi düşünemedim bile. Çocukluğumda dahi aile benim için masumiyet değildi. Çocuk aklıyla dahi hiçbir aile bireyimin masum olmadığını anlayabiliyordum. Babamın karşısında korkudan sesi soluğu kesilen annemin eltisi ile mücadelesinde ne vicdan ne ahlak vardı. Amca çocuğu ile oynarken görebiliyordum. Çocuklar anlamaz der ve geçerler. Ancak unutmamalı ki çocukluk bugünlerin bilinçaltının temelidir.

Zamana yolculuk

Zamana yolculuk

Yaradılış açısından sorgulamaya ve şüphe duymaya yatkın bir insanım, belki de tüm bunların sebebi budur. Tüm aileler ve ilişkiler bu şekilde olabilir ve diğer insanlar bunların farkında olmadığı için haberimiz olmuyordur. Benim aileme özgü bir olumsuz durum söz konusu değildir. Kim bilir, belki de içlerinden en iyisi benim ailemdir. İşte bu düşünceler de senelerce teselli kapım olarak aklımda varlığını sürdürmeyi başardı.

Tüm bu düşünceler eşliğinde Zeliha’nın yani halamın serdiği yer yatağında uyuyakalmışım. Sabah amcam olan İbrahim Çelik’in beni dürtüklemesi ile gözlerimi açtım. Sabah mesainin ilk günü; kebapçı olarak yaşayacağım hayatın başlangıcına geldim ve çattım. Sabahın 7’sinde kebapçı dükkanını açmak da ancak benim dedemin yapabileceği ilginçlikler arasında. 2017’de de değiliz ki sabahları kahvaltı hizmeti vererek para kazanalım. Sabahın köründe dükkanı açıp, hep beraber temizlik yaptık.

Gençliğinde de aynıymış

Dedem sabah bizimle beraber evden çıktı ama dükkana kendisi gelmedi. Amcam, babam ve ben dükkana geçerken, dedem kasaplardan en iyi eti alabilmek için et mesaisine başladı. Dedemin müşterileri arasında çok zengin ve devlet kapısında sağlam yerleri olan şahsiyetler de var. Her sabah onların gelme ihtimaline karşı İstanbul’daki en iyi etlerin peşine düşer, dükkanda az da olsa stok yapar. Zaman zaman tehdit gibi durumlarda kendi işini kendi gördüğü için başını derde soktuğu da olurmuş. Başını derde sokma kısmını ise az evvel babam anlattı. Dedem kadar akıllı olsaydı, böyle bir açığı daha yeni tanıdığı birine vermezdi.

zamana yolculuk

zamana yolculuk

 

Babam ömrünün son yıllarında da hep hatalar yaptı. Gençliğinde farklı olduğunu, şimdiki gibi olmadığını söylerdi ama anlaşılan son yıllarında İhsan Çelik kim ise gençliğinde de aynı insanmış. Dedemin servetinin erimesinde babamın başarısızlıklarının önemli bir payı olduğunu düşünüyorum. Elbette babam hayatının son günlerini dahi amcamı suçlayarak geçirdi.

Babamın bir toprak ağası edasıyla emirler yağdırdığı dükkanda temizliği bitirdik. Ancak ben de bittim artık, babamın gençliği çekilecek bir dert değil. Kaba, görgüsüz, patavatsız ve kibirli bir insan olduğu şüpheye düşülmeyecek bir gerçek olarak karşımda duruyor. Adeta kibrin ete ve kemiğe bürünmüş hali ile uğraşıyorum. Benim çocukluğumda annemi de, beni de döverdi. Fiziksel açıdan gücü yetse çalışanları da döverdi. Ancak fiziksel açıdan dedem gibi değil, bilek gücüne geldiğinde babamın yüreği yoktur. Dedem ise dayak da yese güvenir kendisine, korkmaz dayak yemekten.

Sopayı tutan değişir

Ben kafayı üşütmeden dedem geldi dükkana. Dedemden biraz sonra da dedemin satın aldığı etler dükkana geldi. Etleri kendisinin terbiye edeceğini söyledi. Benim yalnızca ocağın başında duracağımı belirtti. Müslüm ağanın dükkana gelmesiyle birlikte İhsan efendi birden köşeye sindi ve sesi soluğu çıkmaz oldu. Artık dedemin borusu ötmeye başladı. Çalışan için bir şey fark etmez. Çalışan için tek fark sırttaki sopayı tutanın değişmesidir.

Marksistler sopayı tutanın değişmediğini vurguluyor bugünlerde. Bülent Ecevit’in de burjuvanın adamı olduğunu dile getiriyorlar. Bir de Halk Partisi’ni destekleyen solcular var, onlara göre Ecevit bu toprakların başına gelen en güzel şey. Başımıza gelen en güzel şey, bir türlü istikrarı sağlayamadı diğerleri gibi. Cumhurbaşkanı hala seçilmedi, Müslüm ağa gidişatın kötü olduğunu söylüyor. Anarşi her geçen gün artıyor. Bu iblislerin başını ezmek gerekiyor diyor.

Zamana yolculuk

Zamana yolculuk

Dedeme kalsa herkesin bir şekilde başı ezilecek. Urfa’dan Ankara Mülkiye’ye serüveni devam eden Apo diye bir genç varmış. 1979’da Suriye’ye kaçmış silah arkadaşlarıyla birlikte. Dedem tilki gibidir, kendisinin Suriye’ye kaçmasının Türkiye için hayra alamet olmadığını söyleyip duruyor. Dedemin ideolojisi çıkarları olduğu için Ecevit döneminin bağımsız politikaları tarım ile geçinen ailesinin kalkınması nedeni ile işine geliyor. Ancak Demirelci 2. siyasal elit ile içli dışlı olduğu için Ecevit hakkında olumlu veya olumsuz görüş belirtmemeyi tercih ediyor.

Kısa sürede işe döndük

Siyaset naraları sonrasında dedem kısa sürede iş konusuna döndü. Özellikle gözü benim üstümde, nasıl bir hata yapacağımı görmeye çalışıyor. Dedemi şaşırtarak hiçbir hata yapmadan günü geçirmeyi planlıyorum. Dedem yanıma geldi ve gür bir sesle bana anlatmaya başladı.

-Bak iki gözüm! Dolabın sağındaki kıyma ve etleri kesinlikle ben söylemediğim müddetçe hiçbir müşteriye vermeyeceksin.

-İyi de Müslüm ağa, dolaptan sipariş seçen müşteriye kalmadı diyemem. Ne yapacağım?

-Onu sana vermeyeyim, iyi bir et değil. Eve götüreceğiz akşam çocuklar yesin bozulmadan gibi bir şey söyle adama. Bu sayede hem kaliteli eti korumuş olacaksın, hem de müşterinin gururunu okşamış olacaksın.

-Kurttan zekisin ağam.

Gerçekten de öyledir dedem. Dedemin diğer kurtlardan bir fark vardır; dedem kuzu gibi görünür ve hiçbir kuzuyu ürkütmez. Kuzuya kıyana dek kuzunun ruhu bile duymaz. Dedem eğitimli bir adam olsa, milletvekili olur hatta transfer hükümeti içerisinde yer alırdı.

Biraz babam hakkında bilgi edinmem gerekiyor. Dedemi biraz babam konusunda kaşımam ve anlatacağı bir şeyler için zemin hazırlamalıyım. Bugün hazır dedemle diyalog kurmuşken aramı sıkı tutarak sohbeti ilerletmem gerekiyor. Dedemle konuşmaya elbette bir bahane bulacağım. Madem zamana yolculuk yaptım, geldiğim zamanı doğru değerlendirmeliyim

8. bölüm

Facebook sayfamızı takip ediniz

Herkes Dergisi Resmi Facebook Sayfası

İlgi çeken öyküler:

Rahip

Recep ile Nadan

Anlatılmaz yaşanır yıllar geçse bile

Kirli Melek

Ölüm

Kurtuluş

Benim Öyküm

Yi ha! Bir Anadolu göbeği hikayesi

benim hikayem

Benim Hikayem Biterken Başladı – 2

Mediha Ünlü‘nün yazdığı Benim hikayem biterken başladı öyküsünün önceki bölümünü okuduktan sonra bu bölümü okumanızı tavsiye ederiz. Ayrıca yazarın önceki eserlerine de erişebilirsiniz.

1. bölüm

Mediha Ünlü’nün yayınlanan tüm eserleri

Benim hikayem biterken başladı

Halamdan tuz istemeye gittiğimde, o gördüğüm arabanın evlerinin önünde olduğunu görünce içimde bir kıpırtı oldu. Ayak parmaklarımın buz gibi oluşunu, ellerimin heyecandan titreyişini bu yaşımda bile unutamıyorum. Hatırladıkça da tebessüm edemeden duramıyorum. İlk aşk dedikleri bu olsa gerek. Ellerim belimde halamdan tuzu istedim. Bizim köyde her mutfakta bir şömine bulunurdu, biz köy ocağı derdik ona ama evlendikten sonra ona da şömine demeyi öğrendim.

Halam ve misafirler köy ocağının önünde bazlama atıyordu. Sıcak bazlamaya sürülmüş mis gibi doğal tereyağının kokusu da tok insanı acıktırıyordu. Gitme, otur yemek yiyelim deseler, hemen oturuverecektim de kimseden ses çıkmıyordu. Halam da demedi, dayım da. Tabi hemen gözlerimden sezmişler bir şeyler olduğunu. Onlara afiyet dileyerek eve döndüm ama ayaklarım geri tepiyordu. Annem de hamuru yoğurmuş, ocağı yakmıştı. Ekmek yapacaktık. Biz bunları hazırlayana kadar halamın misafirleri gitmiş, bütün aile bizim ekmeğe yardım etmeye gelmişti. Halam o arada beni bir kenara çekip konuşmayı başardı. Gelen oğlanın beni daha önceden gördüğünü, beğendiğini ve ailemi araştırdığını söyledi.

Rahip

Beni istemeye gelecekler

Aslında uzaktan akraba oluşumuzdan ve eğer gönlüm varsa beni görmeye geleceğinden bahsetti. Bir de eğer sahiden evlenmeye gönlüm varsa bu gece yarısı köyün çıkışında ki ardıç ağacının dibinde bekleyeceğini ekledi. Beni istemeye geleceklerini aileme bildirmeden önce beni görmek istemişti. Önce beni tanımalı istemezse evlenmeye  zorlamayalım, gencecik kız belki sevdalısı vardır diyerek halamın zaten onayını almıştı. İçim kıpır kıpır oldu.

Ekmek bitmişti,tüm yorgunluğum düşünmekteydi belkide. Çok ağır bir yük hissediyordum omuzlarımda. Bir yandan huzursuz oluyordum bir yandan mutlu. Bu gece gidecektim görüşmeye, konuşmaya. Çekiniyordum da. Köy meydanında birilerinin görmesi, benim bu köyde artık insanların yüzüne bakamama nedenim olurdu. Hoş karşılanmazdı ve dikkatli olmak zorundaydım. Babama açıklardım belki içinde bulunduğum durumu ama ya diğerleri…

Kalbimin senfonisi

Ardıç ağacının altında buluşacağız

Evdeki tüm yatakları hazırladıktan sonra ben pencerenin önünce oturup beklemeye başladım. Tütün sarıp içiyordum o sıra. Bizimkiler uyuduktan sonra gül iğne oyalı yazmamı başıma alıp ardıç ağacının yolunu tutmuştum. Koşa koşa gidiyordum ama bir yandan da ayaklarım titriyordu. Soğuk yüzüme çarptıkça bir tebessüm oluşuyordu bende. Ardıç ağacının dibine vardığımda beni beklediğini gördüm. Elinde kırmızı kaplı sigarası vardı. Sigarasının kokusuyla parfümünün kokusu karışmıştı. Öyle hoş bir kokuydu ki bu insanın çektikçe içine çekesi geliyordu.

Utandım, gözlerine bakamıyordum. Beni fark ettiğinde ayağa kalmış, benim yürümemi, ona yaklaşmamı beklemişti. Hoşgeldin dedi, gelmeyeceksin sanmıştım diyerek elini uzattı. Lütfen otur, konuşalım seni tanıyorum ama beni bilmiyorsun bile, farkındayım korkuyorsun ama izin ver sana buraya bugün gelme sebebimi açıklayayım dedi. Konuşamıyordum. İçim kıpır kıpırdı. Sanırım yirmi dakika kadar o şekilde oturduk. Sigarasının birini söndürüp birini yakıyordu. Tam bu kadar çok sigara içmesinin sebebini soracaktım ki benden önce davranıp bana seni seviyorum, evlen benimle dedi. Ama nasıl olur daha birbirimizi tanımıyoruz bile hatta adını bile bilmiyorum dedim.

Karanlıkta aynaya bakmak

Uzaktan akraba olduğunu öğrendim

”Seni bizim köyde bir düğünde gördüm, o zaman etkilendim işte. Durmadım duramadım, araştırdım. Uzaktan akraba olduğumuzu öğrendim karşına çıkmaya cesaret edemedim ama belki de çıkmayarak zaman kaybediyordum. Belki sevdalın var, belki de bana ısınamayacak ve beni istemeyeceksin. Sadece sana vurgunum ve eminim ki sen de bugün çeşme başında bana boş bakmadın. Gönlün var bende, gizleyemezsin.” dedi. İçim kıpır kıpırdı. Uzunca bir süre ellerimi tutup gözlerimin içine bakmıştı. Sonra oturduk, bana kendini tanıttı, üç kardeşlerden en küçüğüymüş bizim yakışıklı.

benim hikayem

benim hikayem

Üç kardeşin üçü de erkekmiş ve abileri kaçarak evlenmişler. Düğün görmemiş bir aileymiş, çok hevesliydi kendi düğününü yapmaya. Hayalleri o kadar güzeldi ki dinledikçe huzur buluyor, kendi hayallerimi görüyordum. Annem de çok hevesliydi düğüne. Evlenecek yaşta ki tek çocuğu bendim. Hatta benim kına gecemde giyeceğim bindallımı bile dikiyordu yavaştan yavaştan. Bizimki görücü usulü olacaktı belli ki. Halam olumlu bir şey görmese bana beni bu gece ardıç ağacının altında bekleyeceğini söylemezdi. Buna da inanmıştım.

Evimizdeki Konsomatris

Tut elimi, gidelim

Demek ki halam benim için uygun gördü de söyledi diye düşünmekten kendimi alamıyordum. Ben aklımdan bunları geçirirken bir yandan da bizimkini dinliyordum. Bizim köye yedi köy uzaklıktaki bir köyde yaşıyorlarmış. Aslende o köylüymüş. Bizim akrabalardan çoğu da o köye yerleşmişti. Bir çoğuna komşularmış hatta… Tüm bunları öyle bir anlatıyordu ki sanki komşularının akrabalığından bahsederken hadi gel, tut elimi gidelim.

benim hikayem

benim hikayem

Hem yabancılık çekmezsin işte akrabaların diyor gibiydi. Gözleri ışıl ışıl, izlemeye doyamadığım güzellikteydi. Fakat geç kalıyordum. Köyden biri görse ne derdim babama. Hiçbir açıklama yapamazdım. Gitmem gerekiyordu. Eve döndüğümde herkes uyuyor bir küçük kız kardeşim ise yokluğumu fark etmiş beni eşikte bekliyordu. Sabah konuşuruz diye yinelesem de dinlemedi. Üstü kapalı bahsettim, susmadı,susmayacaktı. Ama sabah işe gideceğimizi bildiğinden susmak zorunda kaldık. Ertesi sabah ekin tarlasında buğday biçerken dibimden ayrılmıyor artık anlatmazsan anneme söyleyeceğim bir haltlar yediğini dedi. Anlattım her şeyi en ince ayrıntısına kadar. Günler böylece geçti ama onu neredeyse 3 hafta göremedim. Halam en sonunda babama durumu uygun bir dille açıklayıp görmeye gelsinler demişti. Ben olanlar karşısında ne yapacağımı bilmez bir vaziyetteydim.

Devam edecek…

Facebook sayfamızı takip ediniz

Herkes Dergisi Resmi Facebook Sayfası

İlgi çeken öyküler:

Recep ile Nadan

Ölüm

Kurtuluş

Zamana yolculuk

Yi ha! Bir Anadolu göbeği hikayesi – 1

Anlatılmaz yaşanır yıllar geçse bile – 1

Hey taksi!