Yazılar

Kalan Zaman

Kalan Zaman 2. bölüm

Kalan Zaman, Herkes Dergisi yazarı Erdal Fahlioğulları’nın yazdığı bir öykü dizisidir. Hastalığını öğrenen bir insanın kalan zamanında yaşadıkları ve hissettiklerini konu alıyor. Öyküyü kavrayabilmek için ilk bölümden itibaren okumanızı tavsiye ederiz.

1. bölüm

Kalan Zaman

Tek sıkımlık bir kurşun gibi hissediyorum kendimi. Feda edebileceklerimin sınırı yok şu an. Yolun sonunu gördüğüm için elimdeki her şeyi bıraksam da bir bırakmasam da. O yüzden ufkum açıldı her şeyi yapabilirmişim gibi hissediyorum. Aklımı, uçurumun kenarında yürüyor. Ama düşmekten korkmuyor,aşağıda ne var diye bakmıyor.

Hastalığımı anneme söyledim önce. Ağır oldu dinlemesi. Lafıma daha başlarken gözleri doldu. Nasıl baktıysam artık anneme konuştuklarımı dinlemesine gerek bile yoktu. Ayna olmuş gözlerim anlatmıştı her şeyi. Hıçkıra hıçkıra ağlamasını isterdim üzüntüsünü dışarı atmasını. Ama o tedaviyle ilgili olabilecek bütün soruları sorduktan, hastalığımın geri dönülemez olduğunu anladıktan sonra başladı içli içli ağlamaya. Göz yaşları damla damla akmadı, bir yol buldu kendine yanaklardan öyle boylu boyuna aktı saatlerce. Ta ki kuruyana kadar.

Günlerimin çoğunu dışarıda geçirmeye başladım. Mümkün olduğunca deniz kenarına gidiyordum. Deniz kokusu az da olsa kuruyan ciğerlerimi hissetmemi sağlıyordu. Ya da ben öyle hissediyordum. Belki de geri sayımı hızlandırmaktan başka bir işe yaramıyordu.

Bugüne kadar içimden gelen ne varsa yapmaya başladım. Resmen arzularımı isteklerimi bir kafese tıkmış, içimde saklıyormuşum. Bu haber o kafesin kapısını açtı ve beni içinde boğulmak üzere ucu bucağı olmayan bir nefis deryasına saldı.

Oturup bu arzu ve isteklerimin bir listesini yaptım. Kendime bunları gerçekleştirmeden ölmeyeceğime dair söz verdim. Eğer ki ölürsem peşimden bunları yapması içinde bir dostuma vasiyet bıraktım.

Onlar da ölecek olsaydı bana eşlik ederlerdi

Sokakta giderken bir adamın arkasına geçip sebepsiz yere ensesine bir vurdum ve “Bugün Cuma!” diye de bağırdım. Adam önce sinirlenerek ve bir o kadar da şaşırarak bana baktı. Tam vuracaktı ki benim tepkisiz kalışımı, meraklı gözlerle ona baktığımı gördü ve beni deli zannetti galiba ki küfürler savurarak uzaklaştı benden.

Otobüse bindim. İnsanlar tabi telefonlarına bakıyorlar. Belki bir iki tanış aralarında sohbet ediyor. Birbirinden kopuk bir ortam var tabi. Ben derin bir nefes aldıktan sonra başladım “Ada sahillerinden bekliyorum, her zaman …” diye şarkı söylemeye. Gözler açıldı. Gene şaşkınlıklar arttı. İçlerinden çoğu gülümsedi hatta içlerinden çoğu içlerinden eşlik etti. Başlarını sallayarak ritim tutmalarından belliydi. Onlar da ölecek olsaydı bana eşlik ederlerdi herhalde. Etmediklerine göre hepsi sonsuza kadar yaşayacaklar sanırım. Sonra ben bunu gideceğim durağa kadar devam ettirdim. Katılanlar oldu, sövenler oldu. Ama ben son durağa kadar devam ettim.

Güneşli bir Pazar günü şemsiyeyle yürüdüm. Sokak köpeklerini topladım ve onların olduğu yere İskender sipariş verdim. Başka dinlerin ibadethanelerine gittim. Sevmediğim bir arkadaşıma onu sevmediğimi söyledim. İnternette birisiyle tanıştım ve ona yanlış buluşma adresi verdim.

Ben de isterdim daha güzel anlamlı şeyler yapmayı bu yaptıklarım size boş geliyor ama o işler öyle olmuyor işte. Öleceğimi düşününce her şey değersiz geliyor. Anlamını yitiriyor. Ben gittikten sonra hiç birisi olmayacak. 82 gün daha varlar. Sonra yoklar…

Devam edecek

Facebook sayfamızı takip ediniz

Herkes Dergisi Resmi Facebook Sayfası

İlgi çeken öyküler:

Zamana yolculuk

Hey taksi!

Suçsuzum

Recep ile Nadan

Kirli Melek

Yi ha! Bir Anadolu göbeği hikayesi

Anlatılmaz yaşanır yıllar geçse bile

Haziran

İttihat ateşi

Benim Öyküm

Kurtuluş

İttihat Ateşi

İttihat Ateşi 6. bölüm

Mehmet Başkan’ın yazdığı İttihat Ateşi öykü dizisinin 6. bölümüdür. İttihat ve Terakki Cemiyeti’nin yeniden canlanmasını konu alan İttihat Ateşi öykü dizisini anlayabilmek için öncelikle ilk 5 bölümü okumanızı tavsiye ederiz.

1. bölüm

2. bölüm

3. bölüm

4. bölüm

5. bölüm

İttihat Ateşi

Mustafa kanlar içerisinde yerde yatarken yedi arkadaşı da olayın şaşkınlığından bir türlü kurtulamadı. İlk defa bir arkadaşları saldırıya uğradı, normal bir yurttaşın bu tür durumlarda şaşkınlık yaşaması da çok normal. Mustafa’yı hastaneye yetiştirmek için herkes seferber oldu. Ambulansın pizzacıdan daha geç geldiği bir düzende hayatta kalabilmek büyük bir talihti. Mustafa’nın da bu talihinin olması için dualar ediyor, müdahaleler ediyorlardı.

– Sakin ol Mustafa’m, kurtulacaksın. Ambulans gelmek üzere!

– Yaşayacağım Enver! Yaşayamazsam da bir ölür, bin diriliriz!

İttihat Ateşi dedikleri öncelikle Mustafa’yı yaktı. Mustafa kanlar içerisinde yatarken kim yaptı sorusunu sormaya fırsatları dahi olmadı. Ancak kaşla göz arasında Orhan ve Cemal saldırganın peşine düştü bile. Mustafa’yı bıçaklayan kişiyi kaçırırlarsa bir daha kesinlikle bulunamayacağı ve bulunsa da kanıtlanamayacağını ikisi de çok iyi biliyordu. Gri renkli bir Sedan araçla kaçan adamın peşine Vito ile düştüler. Takip ettiklerini belli etmeden nereye gittiğini ve kim olduğunu görmek için özen gösterdiler. Nitekim, Sultanbeyli’de bir evin önünde park eden adamı izlemeye ve video çekmeye başladılar. Adam telefonda birkaç görüşme yaptı ve sonrasında araçtan inerek Huzur Apartmanı’na girdi. Cemal hemen telefona sarıldı ve 155’i aradı. Kısa bir süre sonra telefondaki memura yaşanan bıçaklı saldırıyı ve şahsın saklandığı evi tarif etti. Polis gelene dek adamın girdiği apartmanın yakınından ayrılmadılar.

Kısa bir süre sonra polis Huzur Apartmanı’na intikal etti. Gelen polislere durumu anlattılar ve malum şahıs Emniyet’e alındı. Cemal ve Orhan, arkadaşlarını aradı ve saldırganın yakalandığını ve şuan Emniyet’e alındığını söylediler. Hemen telefonda Mustafa’nın durumunu sordular, Mustafa’ya ambulansta yapılan müdahale sonrasında hayati tehlikenin azaldığını söylediler. Yedi arkadaş da derin nefes aldı. Güvenlikleri için kendilerine evini açan Mustafa’nın saldırıya uğraması, derinden yaraladı. Kendileri için fedakarlık yapan Mustafa’nın kurban olması, arkadaşların tamamında minnet duygusunu kabarttı.

Ölüm korkusu

Üniversiteye girdikleri günden bugüne dek bir saniye bile birbirlerine darılmayan dostlar, hastanede Yoğun Bakım Ünitesi önünde korku ile Mustafa’dan gelecek güzel haberi beklemeye koyuldu. İçeriden çıkanların hiçbir açıklama yapmaması, yedi arkadaşın korkusunu daha da arttırdı. En sonunda Yoğun Bakım Ünitesi’nden çıkan doktor açıklama yapmaya başladı.

– Arkadaşınızın durumunu stabil hale getirildi. Bıçak darbesi ile karaciğerin hasar alması, kanamaya yol açtığı için müdahale uzun sürdü. Hayati tehlikeyi atlatana dek yoğun bakımda kalacak. Geçmiş olsun.

Ölüm korkusu, yedi arkadaşın da her bir saniyesini cehenneme çevirmeye yetti. Belki içeride şuan Mustafa hiçbir şey hissetmiyor olabilir ama yedi arkadaş da Yoğun Bakım Ünitesi önünde ölüp ölüp dirildiler. Niyazi arkadaşlarına bakarak “Mustafa önce Allah’a sonra doktorlara emanet! Ben Emniyet’e geçiyorum, saldırganın dışarı çıkarılmaması ve konuşturulması için elimden gelen her şeyi yapacağım.” dedi. Cemal amcasının Emniyet Genel Müdür Yardımcısı olduğunu söyledi. “Ben de senin ile geleyim. Bu konu hakkında amcam ile de sık sık temaslarda bulunur ve saldırının üzerinin örtülmesine engel oluruz” dedi.

Bir siyasi cinayetten teşebbüsü olduğu için baskın güçler içerisinde kötü niyetli bazı kesimlerin onu kollama ihtimaline karşı görevine sadık memurların emeğine güvenmek dışında hiçbir çare yoktu. Nitekim yedi arkadaş da bu konuda hemfikirdi. Yasal yollar üzerinden mücadeleye devam edecek ve hiçbir taşkınlık göstermeyeceklerdi. Devlet düzeninin devam edebilmesi için yurttaşların devlet yerine meşru şiddet hakkının kendilerinde olduğuna inanmaması gerekiyor. Eğer Mustafa şuan Yoğun Bakım Ünitesi’nin önünde bekleyen olsaydı, o da aynı tavrı takınırdı. Bu konuda hiçbir şüpheleri yok.

Sizi sevmekte haklıymış

Mustafa’nın başına gelen korkunç saldırının haberini alan ailesi soluğu hastanede aldı. Mustafa’nın arkadaşları Mustafa’nın annesine kendi anneleriymiş gibi sarıldı. Mustafa’nın durumu hakkında Mustafa’nın ailesini bilgilendirdiler. Mustafa’ya bunu yapan kişinin şuan Emniyet’te olduğu ve saldırganın salınmaması için herşeyi yaptıklarını söylediler.

– Allah sizden razı olsun oğullarım, Mustafa sizi canı gibi sevmekte haklıymış. Bir kez daha gösterdiniz haysiyetli evlatlar olduğunuzu.

Selim ve Kenan, Mustafa’nın anne ve babasına sarılarak sakinleştirmeye çalıştı. Kenan, “Mustafa’mız en kısa sürede normal odaya alınacak ve belki de birkaç gün sonra hep beraber kahvaltı masasında oturacağız.” dedi. Mustafa’nın annesi Emine teyze, Selim’e sarılarak ağlamaya başladı. “Ayağı taşa takılsa kalbim sıkışır, benim kıymetlimin canına kast etmeye vicdanları nasıl el verdi evladım?” dedi. Selim ise “Emine teyzem, bunlar terörist. Teröristin sevgisi, vicdanı olmaz. Kalpleri nefret ve öfke ile dolmuş, ruhunu kaybetmiş insanlar bunlar. Ancak için rahat olsun hiçbirimiz onlar gibi canavar değiliz ve olmayacağız.” dedi.

Şerefine itimat ederdi

Kısa süre sonra hastanenin bahçesi Mustafa’nın sevenleri ile doldu ve taştı. Mustafa’nın babası her gelene sarıldı ve evlatları için dua etmelerini istedi. Mustafa için gerekli tüm müdahaleler yapıldı ve bundan sonra dua etmek dışında elden hiçbir şey gelmiyor. Ne hekimler, ne sevenleri artık hiçbir şey yapamaz. Bundan sonrası takdir-i ilahi idi. Mustafa’nın başına gelen korkunç hadisenin haberini alan Türk Silahlı Kuvvetleri mensubu dostları hastaneye geldi. İbrahim, Talat ve Muhammet çocukluğundan bu yana Mustafa’yı tanır ve şerefine itimat ederdi. Nitekim bıçaklanma olayını duyar duymaz suçlu olma ihtimalini akıllarının ucuna dahi getirme gereği duymadılar. Liseye geçerken üç arkadaş da Mustafa’ya çok baskı yaptılar, Türk Silahlı Kuvvetleri’ne girmesini çok istediler. Ancak Mustafa devlet müdafaasının sivil kanadında yer almayı ve fikir yolu ile mücadelesini yürütmeyi tercih etti.

Mustafa’nın babası senelerce oğlunun asker olacağı günü hayal etmişti. Lakin Mustafa Mülkiyeli olmayı ve politika üretmeyi tercih etti. Bir gün Vali olmayı hayal ediyordu ama Fethullahçı Terör Örgütü’nün devlet kademelerini ele geçirmesi ve kendi militanlarını yerleştirmeyi tercih ettiği için bir türlü hayalini gerçekleştirmeyi başaramadı. İçişleri Bakanlığı’na bağlı bir kurumda çalışmak kısmet olmasa da, ulusuna siyasi çalışmaları ile destek olma yolunu tercih etti. İttihat ve Terakki Cemiyeti’nin de Osmanlı Devleti’ni korkunç çıkmazdan kurtarmak için çabasına hayrandı. Belki cemiyet amacında başarılı olamadı ama bu uğurda mücadelelerini takdir ile karşılardı. İttihat Ateşi dedikleri çağdaş kıpırdanmaları da İttihatçı kesimin çabasından ve mücadelesinden esinlenmişti.

7. bölüm

Facebook sayfamızı takip ediniz

Herkes Dergisi Resmi Facebook Sayfası

İlgi çeken öyküler:

Rahip

Gün Karanlık

Anlatılmaz yaşanır yıllar geçse bile

Zamana yolculuk

Recep ile Nadan

Yi ha! Bir Anadolu göbeği hikayesi

Kurtuluş

Haziran

Benim Öyküm

Kirli Melek

Acı

Açelya Omak, Acı başlıklı deneme çalışması ile Herkes Dergisi‘ndeki yazılarına devam ediyor. Omak’ın diğer yazılarına yazarın profiline tıklayarak ulaşabilirsiniz.

Açelya Omak’ın tüm eserleri

Acı

Şu hayatta  belki de sevmeye ve sevilmeye en çok ihtiyacı olan  insanlar, kayıpları ve acıları olanlardır herhalde. Yürekleri hep tetikte durur onların. Temkinlidirler ucu sonu görünmeyen ıslak karanlık sokaklardan her an gelebilecek hayat darbesine karşı. Çünkü hayat denilen şeyin  bir sinema perdesine yansımadan ibaret olmadığını yaşayarak öğrenmişlerdir. İsimlerinin A olduğu kadar emindirler, acının gerçek olduğuna. Ve maalesef yutaktan geçmez hayat denen mey. Takılır genze, bir gayret yutkunmaya çalışsan da işe yaramaz. Koca bir yumru kalır âdem elmasının üzerinde. Kuru somun ekmeğini topak yapıp yutmaya çalışırsın da, nafile geçmez bir türlü. İster gökyüzünden yeryüzüne ipil ipil yıldızlar dökülsün, ister kırmızı karlar yağsın yollarına geçmez işte. İçinde hep acır bir şeyler. Öyle ya ana kokusu olmayan evlerde karınları doyar mıydı çocukların? 

Kaybedecekleri hiçbir şeyleri kalmamış gibi hep asidirler, bir zamanlar yüzlerce bilim insanının üzerine tartıştıkları tepsi mi yoksa yuvarlak mı savlarının tanığına.

“Dünya’ya” karşı!         

Bitmek bilmeyen öfke nöbetlerinin, cinnetlerin sebebidir yerküre. Cam fanusların köşelerine saklananlar değil, cam fanusa dahil edilemeyen ayrık otları gibi hep fazlalıktırlar bu evrene. Serseri sokaklarda yalnızlaştırılmış, kalabalıklarda susan çığlıkların, asık yüzlerin de sahipleridir onlar. Herakleitos’un maskesini hep boyunlarında taşırlar. Çünkü dünyayı düşünerek değil, hissederek yaşayanlar Demokritos’a karşıdırlar. Gülmezler hayata karşı, ağlarlar…

Ölüme yergi, Tamer Başkan anısına…

Bütün hikayelerin ortak teması acıdır

Herkesin dahil olduğu farklı bir dünya, farklı hikaye ve oynadığı farklı roller vardır. Fakat bütün hikayelerin ortak teması “acıdır”. Acının ne demek olduğunu, ancak acı bir hikayeye dâhil olanlar anlayabilir. Hepsinin akıllarındaki senaryolar hep bellidir. Rutin bir iş sabahına kalkar gibi her sabah elini yüzünü yıkadıktan sonra dişleri fırçalamak gibidir…

-Her sabahın akşamına koşar adım hazırlanırken nasıl ağlamalı bir büfe köşesinde, nasıl kurtulmalı dayanılmaz hasretlere? Ağlarken yüzler saklanmalı mıydı asfaltlardan? Kazağın esnemiş ucuyla sert bir şekilde silmeli miydi gözyaşları kimseye göstermeden? Belki acıyan bir el dokunurdu sızılan incilere… Ama yok! Uçurumun köşesindekilere kim merhem olmak isterdi ki? En iyisi uyku diye mezar taşlarında bir gece daha yatalım huzur içerisinde.

Mezarlıkların kokusu olur bilir misiniz? Bütün ölüler aynı şarkı içinde huzurla uyur, huzurla solur onu. Tek gerçek uykudur bu, hadi kalk sesini duyamazsınız. Ebediyet uykusu çeker insanı yatağın içine ve  hiç söylenmemiş özgürlük marşlarını söyler beyaz hayali kanatları çırparak. Geceler uzadıkça, ölüm çiçekleri ölüm kokularını doğurur zifiri karanlıktan korkarak. Kıskanırsın, tenin de havada dolanan ıslak toprak gibi koksun istersin. Ama bir el çeker seni gecenin koynundan. Gece nöbetçisinin feneri getirir seni kendine. Alır seni karşına oturtur bir güzel ve nasihatleri sıralamaya başlar.

Motto hep bellidir, hayat yaşamak için çok güzel bir yer! Öyle miydi gerçekten? Aklıma geldikçe canımı acıtan hatıraların, ne alıp veremediği vardı benden öyleyse? Şu dünya, şu hayat koskoca bir girdap içine ne koysam dolmuyor. Gidenlerin yerini hiçbir şey tutmuyor. Ne doluyor ne de taşıyor. Koca bir boşluk salınıyor salıncak gibi, bu yüzden  dünyanın en gamsız ve isyankârmış gibi duran  yüzlerine yavaşça yaklaşın. Asık yüzlerin soğukluğuna aldanmayın.

Saklandığı maskenin arkasında bir bilseniz minicik bir kuş çırpınır beni kurtar dercesine. Memleket özlemi gibi saçlara düşen aklar da mutluluk için şafak sayar. Bir umut kırıntısı kalmıştır bir yerlerde diye, belki de düşlerde. Düşler uçar bahara doğru, aşınan yara kabuklarını öper koklar irini sağa sola bulaştırmadan iyileştirmeye çalışır bir nebze. Tabi ne kadar iyileşirse…

Bu yüzden acıları olan insanları daha çok sevin ve yaralarına daha sıkı sarılın.

Çünkü kanatları kırık onların.

Facebook sayfamızı takip ediniz

Herkes Dergisi Resmi Facebook Sayfası

İlgi çeken kısa yazılar:

Hiç mi yüreğin sızlamayacak?

Lewis Carroll’ın Alice Kitaplarında Oyun Teması – 1. Bölüm

Kaderden deyip

Kasımiye medresesi ve Hayat Havuzu

Hayat Bu İşte

Saklan, kaç!

Descartes’in yöntem üzerine konuşmalar eseri ve tarih uyarlaması