Yazılar

Nude Dressing Her Hair

Nude Dressing Her Hair

İnsanı, doğayı ve eşyaları birçok boyutuyla inceleyen, sanatta eskiye dayalı tüm fikirleri yerle bir ederek farklı bir anlayışı ortaya koyan ve Empresyonizm / İzlenimcilik akımına karşı bir tepki olarak çıktığı varsayılan “Kübizm” akımının öncülerinden biri olan Pablo Picasso‘nun günümüzde değeri milyonlarca dolar değerindeki tablolarını duymuşsunuzdur.

İlham perisi olarak tanımladığı sevgilisi Dora Maar’ın
Dora Maar Au Chat…

Saint Lazare Hastanesi’ndeki bir mahkumu anlattığı düşünülmekte olan
Femme Aux Bras Crosies…

Pierrette’in Düğünü…

Bir meyhaneye ücretsiz yemek karşılığında yaptığı “Au Lapinm Agile” gibi eserlerinin yanı sıra sayamadığım ve sanat koleksiyoncuları, iş adamları tarafından satın alınan onlarca tablosunun yanı sıra bir de “Nude Dressing Her Hair”
(Saçını Tarayan Çıplak Kadın)
adlı tablosu bulunmaktadır.

Bu eser, bugün İstanbul Kaçakçılık Suçlarıyla Mücadele Şube Müdürlüğü tarafından gerçekleştirilen operasyonun sonucunda ortaya çıktı. Tablonun sahte olup olmadığının belirlenmesi için Mimar Sinan Üniversitesi’ne gönderildi. Orijinal olduğuna dair kanıtlanması durumunda ve yurtdışındaki koleksiyonerin belgeleri sunması durumunda tablo iade edilecek. Sunmaması durumunda ise müzelerin birinde sergilenecek. Eğer eserin sahteliği söz konusuysa, kalbim dayanmayacak…

Can Donduran

Devlet ve Güvenlik

Yurttaşlarının güvenliği, ortaya çıktığı günden bu yana devletin sorumluluk alanına düşen en öncelikli konulardan biridir. Hatta biraz da yüzeysel bir bakışla, “devlet” kavramının doğuşuna, bireylerin güvenlik ihtiyacını karşılayacak bir mekanizmaya duyulan gereksinimin yol açtığını söylemek yanlış olmaz. Bireylerin, can güvenliği mülkiyet hakkı vb. bazı temel haklarının korunması karşılığında, bugün “anayasa” olarak adlandırdığımız toplumsal bir sözleşme aracılığıyla, sınırsız özgürlüklerinin bir kısmını devrederek ortaya çıkardığı yapıdır devlet. Devlet gücünün insan eliyle kullanılma zorunluluğu ister istemez bazı ülkelerde dönem dönem aşırıya kaçmış ve bugüne geldiğimizde fazlaca sorgulanır olmuştur. Diğer boyutlarını bir tarafa bırakırsak, günümüzdeki temel sorun, zaten bireyin özgürlüklerinin sınırlanması yoluyla güvenliklerini sağlama amacıyla doğan devletin hala yurttaşlarının özgürlüklerini, can güvenliğini sağlamak “bahanesiyle” sınırlamaya çalışmasıdır.

Devlet ve güvenlik

Totaliter rejimlerde görülen, Orwell ve Huxley’in eşsiz distopyalarına konu olan bu eğilimin Soğuk Savaş’ın sona ermesiyle birlikte yok olacağı düşünülürken aksine; süratlenen küreselleşme ve neo-liberal politikalar sonucu insanlığın geldiği nokta geçmişi aratacak boyuttadır. Dünyanın her kösesinde, gelişmişlik seviyesi her ne olursa olsun, bütün devletlerde bu tür bir eğilim ve bu eğilime paralel yasal düzenlemeler ya da eylemler göze çarpmaktadır.

Doksanlı yıllardaki lokal örnekler bir yana, 11 Eylül saldırıları sonrası ABD’de Kongre tarafından onaylanan Patriot Act bu yöndeki endişeleri bütün Dünya’da alarma geçiren ilk adım oldu. İstihbarat teşkilatlarının yurttaşları gözetleme yetkilerinin artırılması, genişletilen yetki alanlarının muğlak tanımlanması, hak ve özgürlük çerçevesinin can güvenliği çemberinin baskılanması sonucunda daralmasına işaret ediyordu. Bu yöndeki diğer bir güncel adım da Fransa’dan geldi. Paris saldırıları, Charlie Hebdo saldırısıyla sarsılan devletin en temel sorumluluklarından birini yerine getirmekteki yetersizliğini bütün çıplaklığıyla gücü kullananların yüzüne vurdu. Tıpkı İkiz Kuleler’in yerle bir olması gibi. Devletin refleksi yine aynıydı: Radikal önlemleri izleyen “şimdilik” üç aya uzamasına karar verilmiş olağanüstü hal uygulamaları. Hâlbuki birey, sınırsız özgürlüğünden anayasa ve yasalar aracılığıyla devlet lehine feragat ederken karşılığında can güvenliğinin sağlanacağının garantisini almıştı. Bugün ise devlet, kendi yetersizliğini gizlemek adına “Benim için özgürlüğünden biraz daha vazgeç, bu sefer kesin ölmeni engelleyeceğim” demektedir ve acı olan bir kesimin koşulsuz bir biçimde buna itaat etmesidir. Size borcunu zamanında ödemeyen birisi gelip, “bana biraz daha borç ver bu sefer kesin ödeyeceğim” derse muhtemelen cevabınız evet olmaz. Ama bunu yapan devlet olunca, bunu yıllar içinde mütemadiyen yapmış olmasına rağmen, hayır diyememek hatta bu talebi neredeyse doğal karşılamak; birey olma bilincinin ve yurttaşla devlet ilişkisi noktasındaki algının zamanla sistematik bir biçimde erozyona uğratılmasının sonucudur.

1990’lı yıllarda, bugün birçoğumuzun eleştirdiği Türkiye’nin de refleksi aynı yönde şekillenmişti. Ülkenin bir bölümünde güvenliği sağlamaktan aciz olan devlet, öncelikle o bölgede yaşayan vatandaşları olmak üzere tüm bireylerin özgürlüklerinin sınırlarını biraz daha daraltmak suretiyle terörle mücadele ettiğini söylüyordu. OHAL uygulamaları bir yana, bu olay medya eliyle o kadar normalleştirilmişti ki, bölge dışında yer alan büyükşehirlerde riskli olarak nitelenen noktalarda çöp kutusu bile bulunmuyordu. Bu uygulamalar yasal olsa bile devletin varoluş mantığıyla çelişiyor ama çok küçük bir azınlık hariç kimse bunun devlet gücünün aşırı ve yersiz kullanımı olduğunu dillendirmiyordu.

O gün buna göz yummanın, sessiz kalmanın bir faydası olmadığı bugün itibarıyla net bir biçimde ortaya çıkmıştır. Devletin aczi öyle bir boyuttadır ki artık ülkede sokağa çıkılamayan şehirler, gömülemeyen ölüler ve okula gidemeyen çocuklar mevuttur. En kötüsü de yurttaşların bir kısmı, devletin yetersizliğini yüzüne vurup buna dur demek yerine bu uygulamalara uydurulan kılıfları savunmakla o kadar meşgul ki zaten alacaklı olduğu birine biraz daha borç verdiğini fark edemeyecek durumda. İşlevsizliği defalarca ispatlanmış bu sessizlik kendine hala taraftar buluyor ve hep de bulacak aslında. Temel sorun, sessiz kalmadığını iddia edenlerin sesini ne kadar yükselttiği ve etkisini hangi boyutlarda gösterebildiğidir. Terör kabul edilemez, onaylanamaz bir şiddet biçimidir lakin özgürlük kaybına uğramadan çözümü mümkündür. Devletin her fırsatta vatandaşlarının özgürlüklerinin bir kısmını daha çalması ve bu noktada bir tepkiyle karşılaşmaması ise geri dönülemez, sonu karanlık bir yolda atılmış adımdan başka bir şey değildir.

İnsan tarihte bir kere sınırsız özgürlüklerinin sınırlanmasını kabul etmiş ve bu yolla devleti ortaya çıkarmıştır. Bu noktadan sonra, hiçbir sebeple sahip olduğu özgürlükten vazgeçmeye razı olmamalıdır çünkü Benjamin Franklin’in dediği gibi “güvenliği için özgürlüğünden vazgeçmeye hazır toplumlar ne güvenliği ne de özgürlüğü hak ederler ve sonunda ikisini de kaybederler.”    

                                                                                  

                                                                                  

 

LAP – TOP!

Elektronik aletler yaşantımıza ortak olduğundan beri, hepimiz onların kölesi olmaya başladık. Bendeki durum biraz daha değişik. Hepsiyle daha erken tanıştım. Yani; daha hazır değildim onlarla olan bu içli – dışlı duruma. 6 yaşında elektronik orgumla başladı maceram. Onu ne zaman çok sevsem, adaptörü bozulur, “cimiyuv cimiyuv” diye sesler çıkarırdı. Sonradan anladım ki aslında orgum Cimilli İbo‘ya delicesine aşık olmuş, can havliyle bana “Cimilli İbooovv” demeye çalışıyormuş…Ondan sonraki elektrikli aletlerim de hep aşık oldukları şeyle kavga eder bana bozulurlardı. Tabi en yakın dostları olduğum için de, onları onarmak yine bana kalırdı hep.

Çok hazin bir masaüstü bilgisayarından laptop’a geçiş hikâyem vardır. Onu da bir ara anlatırım ama şimdi konumuz o değil. Benim canım laptopcağızım son zamanlarda ateş gibi yanmaya, bana trip yapıp birden “çat” diye kapanmaya başladı. Anlamadım derdini. Doktor da değildim psikolog da veya pc tamircisi de…Anlayan bir arkadaşım; “Çok ısınıyor bu. Soğutucu fan al.” dedi. Aldık. Bir süre acısı dindi ve normale döndü. Fakat; şu sıralar yine başladı bu kapanmalar. 1,2,3… derken dayanamadım, en sonunda buzdolabına koydum bir kapanmasında. Aldığımda süper soğuktu ve gayet güzel çalışıyordu. Çok mutlu görünüyordu. Gel gelelim, bir süre sonra tekrar kapanıyor, suratı asılıyordu. Bunu defalarca tekrarladıktan sonra anladım ki; laptopum, cancağızım buzdolabına aşık olmuştu. Ne zaman onu buzdolabına koysam, mutlu, sevinçli, şeker bir hal alıyordu. Onu oradan ayırdığımda ise; kızgın nemrut, yavaş, aksi biri olup çıkıyordu. Ama nihayetinde o bir laptop ve benim ihtiyaçlarımı aralıksız karşılaması gerekirdi. Yine de hal böyle iken; sevenleri ayırmak bana cefa, bana keder… “Ne yapmalı?” diye hıçkıra hıçkıra ağlayasım gelse de içime atıyorum. Kapanınca kızmamaya çalışıyorum. Ama iş gitgide daha da ilginç bir hal alıyor. Resmen laptop – buzdolabı ilişkisinin tam ortasında kaldım ama sonunda mükemmel bir çözüm buldum…

Bu çözümü sevgili laptopuma şu an size yazarken açıklayacağım. Umarım hala yazarak anlaşabiliyoruzdur. Ey sevgili laptop! Eğer işlerimin ortasında kapanmaz, uslu durursan, efendi olursan bundan sonra ben yatağımda uyurken, seni de sevdiceğinin koynuna sokacağım. Ve hatırlatırım; ben en az 10 saat uyurum. Hangi şanslı insan sevdiceği ile 10 saat geçirebilir günde ? Ama sen makine olduğun halde bunu yaşayacaksın. Hadi koçum benim. Bu gece başlıyoruz. Göreyim hünerlerini. Sizden en azından bir ps4 bekliyorum.
Sevgiler. Sahibin Mert.