Yazılar

Mehmet Başkan

19 Mayıs Atatürk’ü Anma Gençlik ve Spor Bayramı

Mustafa Kemal Paşa, Osmanlı Devleti’nin kurumlarının ve Osmanlı Devleti’nin Padişahı ve hanedanın işgale karşı sessiz kalmasını kabul etmedi. Osmanlı Padişahı Vahdettin ise Mustafa Kemal Paşa’nın İstanbul’da kalmasını kendisine karşı bir tehdit olarak gördüğü için Anadolu’ya gönderme gereği duydu. 19 Mayıs 1919‘da Mustafa Kemal Atatürk, Samsun’a müfettiş olarak sürgün edilişini Anadolu’nun Avrupa işgalinden kurtulması için fırsata çevirmeyi başardı. 19 Mayıs şiirleri, 19 Mayıs gösterileri ve Mustafa Kemal Atatürk’e övgüler bu sebebe dayanıyor. 19 Mayıs Atatürk’ü Anma Gençlik ve Spor Bayramı, Türk milletinin şeref ve onurunu temsil ediyor. 19 Mayıs önemi nedir? 19 Mayıs ne anlama geliyor?

Türkiye Cumhuriyeti’nin ve Türk milletinin iradesi, 19 Mayıs 1919’da Samsun’a Mustafa Kemal Paşa’nın vatan uğruna yola çıkması ile yükseliyor. Mustafa Kemal Atatürk, Samsun’da müfettiş olarak görevlendirildiğinde iki önemli adımı gerçekleştirmeyi amaçlıyordu. Birincisi, Mustafa Kemal Paşa, Avrupa ülkelerinin işgallerinin Karadeniz ve Doğu Anadolu’ya sıçramasını engelleyerek bağımsızlık mücadelesi ile bir güvenli bölge yaratabilmek. İkincisi ise Mustafa Kemal Paşa, resmi görevi olabildiğince milli mücadele çıkarları için kullanarak Türk milletinin bağımsızlığı için Osmanlı imkanlarını kullanabilmek.

Mehmet Başkan

19 Mayıs 1919 ve İsmet Paşa

Mustafa Kemal Atatürk bu gayeler ile Samsun’a vardığında kendisinin başaracağına dair inançlar zayıftı. Hatta İsmet Paşa, yeni evlendiğini söyleyerek Mustafa Kemal Paşa ile milli mücadeleye başlamakta acele etmemiştir. İsmet Paşa, Fatih‘teki evinde otururken Mustafa Kemal Paşa’nın kararlılığını ve kahramanlığını fark etti.

19 Mayıs

İsmet Paşa ve 19 Mayıs 1919

İzmir’de Hasan Tahsin ilk kurşunu işgalci Yunan askerlerine sıkarak ölüme koştu. Mustafa Kemal de, Hasan Tahsin de bağımsız bir ülke için canlarını ortaya koymaktan zerre şüphe duymayan milli mücadele kahramanlarıdır. Mustafa Kemal Atatürk,  Samsun’a geldiğinde devlet imkanlarını kişisel çıkarları için kullanmadı. Samsun’a çıktığında Türk milletinin iradesine güvendi.

Mustafa Kemal, Samsun’a çıkarak Türkiye’de sine-i millet nedir tüm millete ve Türk aydınlarına öğretti. Mustafa Kemal Paşa, Osmanlı Padişahı’nın çaresizliğine ortak olmadı. Mustafa Kemal Paşa ve silah arkadaşları, Türk milletinin iradesine ve kahramanlığına güvendi. Osmanlı Devleti’nin yapısal olarak bittiğini ve ekonomik altyapısının artık çağa uygun olmadığını teşhis etmesi, milli iradeye güvenmek gibi özellikleri Mustafa Kemal Paşa’yı çağının birçok siyasetçisinden ve askerinden ayıran özelliğiydi.

Mustafa Kemal Paşa, İttihat ve Terakki Partisi ve Cemiyeti’nin geçmişteki hatalarını doğru teşhis etmeyi başardığı için Atatürk’ün Samsun’a çıkması, Türk milletinin tarihini ve yönetim şeklini değiştirmeyi başardı. Asker ve siyaset arasındaki çizgiyi çekmenin ne kadar önemli olduğunu kavrayan Mustafa Kemal Paşa, Samsun’da başlayan siyasi hayatı boyunca asker ve siyasetçiler arasında kesin bir çizgi çekmeyi prensip edindi.

Aziz Türk milletinin ve henüz doğmamış nesillerimizin 19 Mayıs Atatürk’ü Anma Gençlik ve Spor Bayramı’nı kutlarım. Nice milli şuuru ile yetişecek nesiller diliyorum.

Donald Trump Dönemi

Herkes Dergisi Resmi Facebook Sayfası

Referandumda neden hayır diyeceğim

Referandumda Neden Hayır Diyeceğim

Öncelikle bu sene yapılacak olan referandum hakkında birkaç kaygımı açıklamak istiyorum. Referandum, Recep Tayyip Erdoğan’ı desteklemek veyahut desteklememek üzerinden değerlendirilmemeli. Referandumda oyu belirlerken desteklenen partinin referandumdaki tavrı dikkate alınmamalıdır. Türkiye’nin gelecekteki yönetim şeklini belirleyecek bir referandumun arefesindeyiz. Referandumda neden hayır diyeceğim sorusunun yanıtlarını sizlere madde madde açıklayarak anlatacağım. Herhangi bir siyasi partinin gücünü değil, Türkiye’nin onlarca sene sonrasını oylayacağız. Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı olarak sizlerden ricam, Anayasa maddelerinin tamamını okumanız ve son cümleye dek beklemenizdir.

Referandumda Neden Hayır Diyeceğim

Anayasa’nın 9. Maddesi’nde bir değişiklik yapılacak. “Yargı yetkisi, Türk Milleti adına bağımsız mahkemelerce kullanılır.” yerine “Yargı yetkisi, Türk Milleti adına bağımsız ve tarafsız mahkemelerce kullanılır.” getirilecek. Bu maddede herhangi bir sıkıntı görmüyorum ve bu maddeden dolayı herhangi bir kaygım yok.

Anayasa’nın 75. Maddesi‘nde 550 olarak belirtilen Milletvekili sayısı referandum ile 600’e çıkartılacak. 600’e çıkartılması veya 550’de kalması arasında önemli bir fark öngöremiyorum. Bu madde hakkında herhangi bir kaygım yok.

Anayasa’nın 76. Maddesi‘nde “Yirmibeş yaşını dolduran her Türk milletvekili seçilebilir.(1) En az ilkokul mezunu olmayanlar, kısıtlılar, yükümlü olduğu askerlik hizmetini yapmamış olanlar, kamu hizmetinden yasaklılar” bölümünde değişikliğe gidiliyor. ”

18 yaş

Onsekiz yaşını dolduran her Türk milletvekili seçilebilir.(1) En az ilkokul mezunu olmayanlar, kısıtlılar, askerlikle ilişiği olanlar, kamu hizmetinden yasaklılar, taksirli suçlar hariç toplam bir yıl veya daha fazla hapis ile ağır hapis cezasına hüküm giymiş olanlar; zimmet, ihtilas, irtikap, rüşvet, hırsızlık, dolandırıcılık, sahtecilik, inancı kötüye kullanma, dolanlı iflas gibi yüz kızartıcı suçlarla, kaçakçılık, resmi ihale ve alım satımlara fesat karıştırma, Devlet sırlarını açığa vurma, (Değişik ibare: 27/12/2002-4777/1 md.) terör eylemlerine katılma ve bu gibi eylemleri tahrik ve teşvik suçlarından biriyle hüküm giymiş olanlar, affa uğramış olsalar bile milletvekili seçilemezler. olarak değiştirilecek referandumdan “EVET” çıkar ise. Milletvekili seçilebilmek için alt limit 25’ten 18’e düşürülüyor. 18 yaşında deneyimsiz bir genç, devlet yönetiminde yeterli seviyede olamaz. Geçmişte bunun örneklerini de tarihimizde yaşadık. Gençler için güç zehirlenmesi büyük tehlikeler içerir. Osmanlı Devleti‘nin son yıllarında iktidarı ele geçiren Enver Paşa‘nın genç olmasından dolayı büyük hatalar yaptığını unutmamak gerekir. Devlet yönetimi, deneyim ve sakin kalabilmeyi gerektirir. 18 yaşında bir gencin zihinsel açıdan bu yeterlilikte olamayacağını bir kenara bıraksak dahi, 18 yaşında bir insan bilgi birikimi açısından olgunluk döneminde değildir. Kısaca 18 yaşında bir genç bilgi yatırımı yapma aşamasındadır. Lakin devlet yönetimi yatırımı faaliyete geçirme yeridir. Henüz çiğ bir meyveyi tabağa koymaktan farksızdır 18 yaşında bir milletvekiline mecliste yer vermek. Gelecekte devlete önemli katkılar sağlayabilecek yetenekli ve donanımlı bir devlet adamını henüz 18’inde getirmek, bu değerin de kaybedilmesine neden olur. Amerikan Dış Politikası’nda büyük bir önem arz eden Henry Kissinger 18 yaşındayken ABD tarafından aktif olarak kullanılsaydı, büyük bir hüsran yaşatırdı ve Kissinger’ı ABD kaybederdi.

77. madde ve neden hayır diyeceğim?

Anayasa’nın 77. Maddesi de değişiklik öngörülen maddeler arasında. ” Türkiye Büyük Millet Meclisinin seçimleri dört yılda bir yapılır.  Meclis, bu süre dolmadan seçimin yenilenmesine karar verebileceği gibi, Anayasada belirtilen şartlar altında Cumhurbaşkanınca verilecek karara göre de seçimler yenilenir. Süresi biten milletvekili yeniden seçilebilir. Yenilenmesine karar verilen Meclisin yetkileri, yeni Meclisin seçilmesine kadar sürer.” Bu madde tamamen değiştiriliyor. “Türkiye Büyük Millet Meclisi ve Cumhurbaşkanlığı seçimleri beş yılda bir aynı günde yapılır. Süresi biten milletvekili yeniden seçilebilir. Cumhurbaşkanlığı seçiminde birinci oylamada gerekli çoğunluğun sağlanamaması halinde 101 inci maddedeki usule göre ikinci oylama yapılır.” olarak değiştiriliyor. Geçmişte TBMM 5 senede bir yenileniyordu ve AK Parti döneminde 4 seneye indirilmişti. Şimdi ise yeniden 5 seneye çıkartılıyor ve Cumhurbaşkanı(Devlet Başkanı) Seçimi ile aynı gün yapılıyor. Parlemento ve Hükümet olacak olan Devlet Başkanı‘nın aynı gün seçilmesi büyük bir muamma oluşturuyor. Meclis seçimlerinin veya Devlet Başkanı seçiminin arka planda kalması gibi bir durum söz konusu olabilir ki yetki gereği Başkanlık daha cazip olduğu için Meclis seçimleri arka plana itilecektir. Meclis’te liyakat sorunu daha fazla karşımıza gelebilir değişiklik sonrasında. Ek olarak, siyasi atmosfer gereği her iki devlet organı da aynı kesimden olacağı için tek sesli bir yönetim biçimi olur. Toplumda yalnızca tek bir siyasi elitin devleti yönetmesi, toplumun geriye kalanının uzun vadede Türkiye Cumhuriyeti Devleti’ne aidiyet sorunu yaşamasına neden olur. Devlet ile toplumu birbirinden uzaklaşmasına neden olacak.

87. Madde ve neden hayır diyeceğim?

Anayasa’nın 87. Maddesi‘nde de önemli değişiklikler öngörülüyor. “Türkiye Büyük Millet Meclisinin görev ve yetkileri, kanun koymak, değiştirmek ve kaldırmak; Bakanlar Kurulunu ve bakanları denetlemek; Bakanlar Kuruluna belli konularda kanun hükmünde kararname çıkarma yetkisi vermek; bütçe ve kesinhesap kanun tasarılarını görüşmek ve kabul etmek; para basılmasına ve savaş ilanına karar vermek; milletlerarası andlaşmaların onaylanmasını uygun bulmak” maddesinde “Bakanlar Kurulunu ve bakanları denetlemek; Bakanlar Kuruluna belli konularda kanun hükmünde kararname çıkarma yetkisi vermek” yetkisi kaldırılıyor. Kısa ve net bir şekilde “Meclis’in Hükümet’i denetleme yetkisi alınıyor.” Denetlenemeyen bir Hükümet’in olması, ileride tehlikeli insanların ellerinde Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin yerle bir edilmesine neden olabilir.

Anayasa’nın 89. Maddesi‘nde “Türkiye Büyük Millet Meclisi, geri gönderilen kanunu aynen kabul ederse, kanun Cumhurbaşkanınca yayımlanır; Meclis, geri gönderilen kanunda yeni bir değişiklik yaparsa, Cumhurbaşkanı değiştirilen kanunu tekrar Meclise geri gönderebilir.” deniyor. Ancak yeni anayasa taslağına göre Cumhurbaşkanı bir maddeyi reddettiğinde tekrardan Cumhurbaşkanı’na gelebilmesi için Salt çoğunluğun yarısından fazlasının kabul etmiş olması gerekiyor. Kısacası, Cumhurbaşkanı istemiyorsa Meclis’in bir maddeyi geçirebilmesi için 301 Milletvekili’nin kabul etmesi gerekiyor. Meclis iradesinin zincirle bağlanmasından hiçbir farkı yoktur bu maddenin. Cumhurbaşkanı kabul etmediği sürece Meclis’ten maddenin geçemeyeceği anlamına gelir. Daha evvel İsrail’de Cumhurbaşkanı ile Meclis farkı partilerden olmuştu ve bu madde sebebiyle İsrail’de de büyük sıkıntılar yaşandı. Cumhurbaşkanı, Meclis’i iş yapamaz hale getirebilir bu madde nedeniyle.

93. Madde

Anayasa’nın 93. Maddesi‘nde yapılan değişiklik Meclis’i ve Halkın Egemenliği’ni küçük gören bir takım değişiklikler içeriyor. Mevcut Anayasa’da “Meclis, bir yasama yılında en çok üç ay tatil yapabilir; ara verme veya tatil sırasında, doğrudan doğruya veya Bakanlar Kurulunun istemi üzerine, Cumhurbaşkanınca toplantıya çağrılır.” Bu maddeye göre Meclis ve Meclis’in bünyesinden çıkan Bakanlar tarafından Meclis’in toplanması talep edilebilir ve gerçekleştirilebilir veya Meclis’in ara vermesi kararı alınabilir. Ancak yapılan değişiklik ile “doğrudan doğruya veya Bakanlar Kurulunun istemi üzerine” bölümü kaldırılıyor ve sadece Cumhurbaşkanı’nın talebi üzerine Meclis’in toplanabileceği ve Meclis’in ara verebileceğini belirtiyor. Bu maddede öngörülen değişikliğe göre, Cumhurbaşkanı’nın talebiyle Meclis ara verebiliyor, bu durum ise Meclis’in üzerinde bir Cumhurbaşkanı tehdidi yaratıyor. Meclis’in çıkaracağı maddeleri kendi siyasi görüşüne yakın hissetmeyen kötü niyetli bir Cumhurbaşkanı bu maddeyi kötüye kullanabilir ve Meclis’in ara vermesine karar verebilir. Bir gün Diktatör olma yoluna giren bir Cumhurbaşkanı, Türkiye’de milletin iradesini ortadan kaldırabilir bu yetkiyi kötüye kullanarak. Herhangi bir insana bu yetkiyi vermek, bugün bir sorun yaratmasa dahi bir gün elbet kötüye kullanan olacağı için Türkiye veya herhangi devlette halka zulmün yolunu açar.

98. madde

Referandumda neden hayır diyeceğim? Anayasa’nın 98. Maddesi‘nde Türkiye Cumhuriyeti’nde Meclis’in Hükümet’i denetleme yolları belirtiliyor. “Türkiye Büyük Millet Meclisi; meclis araştırması, genel görüşme, meclis soruşturması ve yazılı soru yollarıyla bilgi edinme ve denetleme yetkisini kullanır.Meclis araştırması, belli bir konuda bilgi edinmek için yapılan incelemeden ibarettir.” Ancak değişiklik ile birlikte maddenin başlığındaki “TBMM’nin bilgi edinme ve denetim yolları” kaldırılmak isteniyor. Meclis’in Hükümet’i denetleyecek herhangi bir başlığın olmaması, TBMM’nin Hükümet’i denetleyebileceği herhangi bir Anayasa başlığının olmamasına neden oluyor, bu durum ise Hükümet’in denetimden uzaklaşmasına neden olacak. 

101. madde

Referandumda neden hayır diyeceğim? Anayasa’nın 101. Maddesi Cumhurbaşkanı hakkında belirlemeleri içeriyor. “Cumhurbaşkanı, kırk yaşını doldurmuş ve yüksek öğrenim yapmış Türkiye Büyük Millet Meclisi üyeleri veya bu niteliklere ve milletvekili seçilme yeterliğine sahip Türk vatandaşları arasından, halk tarafından seçilir. Cumhurbaşkanının görev süresi beş yıldır. Bir kimse en fazla iki defa Cumhurbaşkanı seçilebilir. Cumhurbaşkanlığına Türkiye Büyük Millet Meclisi üyeleri içinden veya Meclis dışından aday gösterilebilmesi yirmi milletvekilinin yazılı teklifi ile mümkündür. Ayrıca, en son yapılan milletvekili genel seçimlerinde geçerli oylar toplamı birlikte hesaplandığında yüzde onu geçen siyasi partiler ortak aday gösterebilir. Cumhurbaşkanı seçilenin, varsa partisi ile ilişiği kesilir ve Türkiye Büyük Millet Meclisi üyeliği sona erer.” Maddenin başlığındaki Cumhurbaşkanı’nın Niteliği ve Tarafsızlığı kaldırılmak isteniyor. Bu maddenin kaldırılmasıyla birlikte Cumhurbaşkanı, Siyasi Parti Lideri ve Cumhurbaşkanı sıfatını aynı anda taşıyabilecek ve Cumhurbaşkanı nitelikleri ve tarafsızlığı belirginlikten uzaklaşacak. 20 Milletvekili imzası ile Cumhurbaşkanı Adayı çıkartılabilir cümlesinin yerine Siyasi Parti Grupları ibaresinin yerine getirilmek istenmesi Milletvekilleri’ni siyasi partilerin el kaldırıp, indiren işlevsiz kuklaları haline getirir. Partilerin Cumhurbaşkanı Adayı belirleyeceği ve Cumhurbaşkanı’nın Partili olması durumunda Cumhurbaşkanı’nın bütünleştirici rolü ortadan kalkıyor. Bir siyasi partinin lideri olan ve partisini iktidara getirmeye veya iktidarda tutmaya çalışan bir Cumhurbaşkanı, halkın tamamını temsil edemez ve orta vadede Türkiye’nin bölünmesine neden olabilir.

104. madde

Referandumda neden hayır diyeceğim? Anayasa’nın 104. Maddesi‘nde Cumhurbaşkanı’nın Görev Tanımı yapılıyor. Bu maddede ise baştan sona bir değişim söz konusu. Mevcut Anayasa’da Cumhurbaşkanı’nın görevi, “Cumhurbaşkanı Devletin başıdır. Bu sıfatla Türkiye Cumhuriyetini ve Türk Milletinin birliğini temsil eder; Anayasanın uygulanmasını, Devlet organlarının düzenli ve uyumlu çalışmasını gözetir.” Anayasa taslağında “Cumhurbaşkanı Meclis’e İç ve Dış Politika hakkında mesaj verir” deniyor. Ek olarak, geçmişte Bakanlar Kurulu’nun yetkileri dahilinde olan Kanun Hükmünde Kararname çıkarma yetkisi Cumhurbaşkanı’na veriliyor. KHK’lar tarafından yönetilen ülkelerde demokrasiden söz etmek zordur. KHK yetkisinin tek bir insana verilmesi kötü niyetli insanların devleti ele geçirilmesi için tehlikeli bir silahtır. Örneğin, görevini kötüye kullanan bir Cumhurbaşkanı, KHK’lar aracılığı ile Meclis’i işlevsiz hale getirebilir veya insanların ibadetlerini dahi kısıtlama hakkını elde edebilir. Mevcut koşulda böyle bir durum söz konusu olmasa dahi, gelecekte bu yetkinin varlığı toplumun özgürlüğünü ve haklarını tehdit ediyor.

105. madde

Referandumda neden hayır diyeceğim? Anayasa’nın 105. Maddesi‘nde de değişiklik talep ediliyor. Cumhurbaşkanı’nın Sorumluluk ve Sorumsuzluk Hali başlığı yerini Cumhurbaşkanı’nın Cezai Sorumluluğu başlığına bırakıyor. Talep edilen değişiklikler gerçekleşirse mevcut Anayasa’daki “Kişisel Suçlar” ve “Görev Suçları” ayrımı ortadan kalkıyor. Bu ayrımın ortadan kalkması ise Cumhurbaşkanı’nın denetlenebilmesi ve ortaya çıkan bir suçta yargılanabilmesinin önünde büyük bir engel teşkil ediyor. İleride bir Cumhurbaşkanı’nın Türkiye Cumhuriyeti’nin hak ve servetini bir başka ülkeye pazarlaması durumunda yargılanması gibi, bir cinayet veya trafik kazasına karışması durumunda da 400 Milletvekili‘nin onayı ile yargılanabilecek. Meclis’te 3’te 2 çoğunluk olmadan Cumhurbaşkanı’na yargının önünün dahi açılamamasının taşıdığı riskleri açıklayacağım. Cumhurbaşkanlığı makamının gelecekte kötü emellere sahip insanların eline geçmesiyle Türkiye Cumhuriyeti’nin sonu olabilir. Görev süresi tamamlandığında dahi Cumhurbaşkanı’nın yargılanma korkusundan uzak olması, Cumhurbaşkanlığı makamının kötüye kullanılmasını önünü açar ve Türkiye’yi yolsuzluk, ihanet, savaş ve iç savaş bataklığına sürükler. Herhangi bir insanın bu denetimsizliğe ve hukuki sorumsuzluğa sahip olması, insan doğasına aykırıdır. Geçmişte Osmanlı Devleti‘nde Enver Paşa‘nın yaşattıklarından çok daha travmatik acılara gebe bırakılırız.

106. madde

Referandumda neden hayır diyeceğim? Anayasa’nın 106. MAddesi‘nde Cumhurbaşkanı’nın yurtdışında olduğu dönemde vekaleten yerine kimin görev yapacağı ve çeşitli nedenlerle Cumhurbaşkanı’nın olmayışı durumunda neler olacağı düzenlenmiştir. Referanduma gidecek olan Anayasa taslağına göre, Cumhurbaşkanı’na vekaleten görevi Meclis Başkanı üstlenmeyecektir. Mevcut Anayasa’daki “Cumhurbaşkanlığı makamının boşalması halinde de yenisi seçilinceye kadar, Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkanı Cumhurbaşkanlığına vekillik eder ve Cumhurbaşkanına ait yetkileri kullanır.” hükmünün kaldırılması isteniyor. Milli İrade’nin seçtiği Cumhurbaşkanı yerine vekaleten Milli İrade‘nin seçtiği Meclis’in başı olan Meclis Başkanı yerine “atanmış” Cumhurbaşkanı Yardımcısı görev yapacaktır. Uzun bir süre demokrasi mücadelesi veren Türkiye’de milletin iradesinde yetki alınarak “Atanmış” bir bürokrata yetkinin verilmesi, milletin yok sayılmasıdır. Türkiye uzun bir süre atanmışlar ile seçilmişler arasında mücadeleye sahne oldu. Bu madde ile birlikte Atanmışlar büyük bir zafer elde edecektir ve Milli İrade yok sayılacaktır.

116. madde

Referandumda neden hayır diyeceğim? Anayasa’nın 116. Maddesi‘nde hangi durumlarda seçime gidileceği belirtilmiştir. Yapılması öngörülen değişiklik ile birlikte seçime gidilmesinin kararı alınmasında Meclis’in vasfı azaltılıyor. 400 Milletvekili’nin talebi halinde yeniden seçim kararı alınabilir ama mevcut Anayasa’da Bakanlar Kurulu veya Başbakan güvenoyu alamaması durumunda hükümet kurulamazsa erken seçime Meclis’in iradesi ile gidilebilir. Ancak yeni taslağa göre, Meclis’te 400 Milletvekili’nin yeniden seçim kararı alması ile tek bir kişi olan Cumhurbaşkanı’nın keyfi bir seçim kararı alabilmesi eşdeğer tutulmuştur. Büyük tehlikelere gebe bu talep Türkiye’nin geleceğine dinamit koyan maddeler arasındadır. Örneğin, 2002 yılında AK Parti Meclis’te çoğunluğu elde ettiğinde Cumhurbaşkanı AK Parti karşıtı kesimden olması durumunda seçimleri yenileme kararı alabilirdi ve AK Parti’nin elde ettiği zaferi tersine çevirebilirlerdi. Böyle genişleri sınır yetkiler, toplumda yetki ve görevlerin denk dağılmasının önünde büyük bir engel oluşturur. Anti-demokratik zihniyetteki bir siyasetçi ülkeyi siyasi ve ekonomik kaosa sürükleyebilir.

119. madde

Referandumda neden hayır diyeceğim? Anayasa’nın 119. Maddesi‘nde Olağanüstü Hal, Sıkıyönetim ve Seferberlik ilan edilmesinin yöntemi belirlenmiştir. “Tabii afet, tehlikeli salgın hastalıklar veya ağır ekonomik bunalım hallerinde, Cumhurbaşkanı başkanlığında toplanan Bakanlar Kurulu, yurdun bir veya birden fazla bölgesinde veya bütününde süresi altı ayı geçmemek üzere olağanüstü hal ilan edebilir.” Yeni Anayasa taslağına göre OHAL ilan etme yetkisi tek bir kişiye verilmesi talep ediliyor. Meclis’i tatil etme yetkisine sahip bir Cumhurbaşkanı’nın OHAL ilanını onaylamayacak bir Meclis büyük bir tehlike altındadır. Cumhurbaşkanı’nın talepleri karşısında Meclis’e ara verme tehdidi yapılabilir. Meclis’in varlığından rahatsız ve despot bir Cumhurbaşkanı göreve gelirse Meclis’e ara verme yöntemi ile ülkedeki siyasi tek erk olma kuvvetini elinde bulundurabilir ve kurumları tek bir yerden ele geçirebilir. Böyle bir yetkiyi ele geçirmek adına uluslararası ajanların Türk siyasetinde cirit atmak için daha fazla sebebi olabilir. Destekledikleri bir adayı Cumhurbaşkanı edebilmek adına verecekleri mücadelenin bir gün başarılı olması durumunda bir gecede tek kurşun sıkmadan Türkiye’yi ele geçirebilirler bu yetkilerle.

YARGI HAKKINDA MADDELER

Referandumda neden hayır diyeceğim? Anayasa’nın 142. Maddesi ile Mahkeme kuruluşu ile ilgili düzenleme vardır. Mevcut maddeye ek olarak, “Disiplin mahkemeleri dışında askeri mahkemeler kurulamaz. Ancak, savaş halinde asker kişilerin görevleri ile ilgili olarak işledikleri suçlara ait davalara bakmakla görevli askeri mahkemeler kurulabilir.” ilave edilmiştir. Bu değişikliğe olumlu yaklaşıyorum. Savaş halleri dışında yargılamaların askeri olmamasının adalet ve sivil kuvvetlerin varlığı açıdan önemli olduğu düşüncesindeyim.

146. madde

Anayasa’nın 146. Maddesi‘nde Anayasa Mahkemesi Üyeleri ile ilgili düzenlemeler yapar. Mevcut üye atamalarında herhangi bir değişiklik olmayacaktır. Yalnızca 17 olan Anayasa Mahkemesi’nin üyesi sayısı, 15’e düşürülüyor. Cumhurbaşkanı yetkilerindeki değişim ve parti görevine devam ediyor olması Cumhurbaşkanı’nın Anayasa Mahkemesi’nin hakimi olmasına neden oluyor. Cumhurbaşkanı, yeni Anayasa paketine göre Meclis denetiminden ve kontrolünden uzak. Buna ek olarak, Anayasa Mahkemesi’nin de Cumhurbaşkanı tarafından belirleniyor olması, Cumhurbaşkanı’nı denetimden tamamen uzaklaştırıyor. Cumhurbaşkanı tarafından belirlenen YÖK’ün belirleyeceği adaylar da Cumhurbaşkanı nüfuzunda olacaktır, Cumhurbaşkanı olarak belirlediği üyeler dışında Meclis’te de Cumhurbaşkanı’nın siyasi partisi hakim kuvvet ise o sıfatı ile de üyeleri belirleyeceği için Anayasa Mahkemesi‘ni işlevsiz hale getiren bir madde. Gelecekte rakip devletler tarafından Türk siyasetinde kontrol altında tutulan bir siyasetçi Cumhurbaşkanlığı makamına ulaşırsa bir daha kendisinden ve destekleyen ülkelerden Türkiye’yi kurtaramayız. İç savaş ve kan dışında hiçbir yol bizleri kötü niyetli ajanlardan ve diktatörlerden kurtaramaz.

Yargı hakkında maddeler! Referandumda neden hayır diyeceğim?

Referandumda neden hayır diyeceğim? Anayasa’nın 159. Maddesi‘nde Hakim ve Savcılar Yüksek Kurulu hakkında düzenlemeler vardır. Anayasa Taslağı’nda Yüksek kelimesi kurulun adından kaldırılmıştır. Bu madde teorik olarak herhangi bir değişiklik içermemektedir.  Yargı’nın felsefesi gereği Meclis ve Hükümet’i denetleme ve kararı bozma yetkisi vardır ve Yüksek kelimesi ile bu siyasetüstü görev vurgulanır ama bu vurgunun kaldırılması felsefi açıdan Yargı tarafsızlığı anlayışını gölgeler. Anayasa’nın 9. maddesinde vurgulanan yargının tarafsızlığı ve bağımsızlığı bu madde ile yok ediliyor. 13 üyesinin 5 tanesi doğrudan Cumhurbaşkanı, 1 tanesi Cumhurbaşkanı’nın atadığı Adalet Bakanı ve onun atadığı Adalet Bakanı Müsteşarı olduğuna bakılınca 13 üyeli HSYK’nın 7’si Cumhurbaşkanı tarafından atandığı için Hükümet’in yargılanamaz ve denetlenemez bir kimliğe bürünmesine neden olur.

Yargı ve Cumhurbaşkanı

Referandumda “EVET” çıkması durumunda Yargı’nın Cumhurbaşkanı’nın bürokratları olmaktan öteye gidemeyeceği bir sistem gelecektir. Bir defa iktidara gelen siyasetçinin iktidarı bırakmama ve Anayasa’yı ihlal ederek yönetimi terk etmeyerek devam etmesi gibi bir durum ile karşılaşırsak buna engel olabilecek bir Yargı ve Meclis olmayacak. İslam karşıtı bir siyasetçinin bir gece seçimden zaferle ayrılması sonrası Türkiye’de ölene dek hüküm sürebileceği bir düzeni hiçbir Müslüman’ın isteyeceğini düşünmüyorum. Bir başka açıdan bakarsak, Türk düşmanı bir siyasetçinin iktidarı zapt ederek Türk milli kimliğini ve kültürünü yok edecek sistematik politikalarla ölene dek iktidarda kalmasını hiçbir Türk yurttaş istemeyecektir.

161. madde

Referandumda neden hayır diyeceğim? Anayasa’nın 161. Maddesi‘nde Yıllık Bütçe ile ilgili düzenlemeler ve sınırlar vardır. Yeni Anayasa Taslağı’na göre, Cumhurbaşkanı Bütçe teklifini Meclis’e sunar ve kabul edilmemesi durumunda yeniden düzenlemeye gidilir, yine sonuç alınamaz ise bir önceki senenin bütçesine enflasyon farkı eklenir ve o uygulanır. Cumhurbaşkanı’nın Meclis üzerindeki gölgesinin yeni Anayasa taslağına göre ne kadar güçlü olacağı düşünüldüğünde görevini kötüye kullanabilecek bir Cumhurbaşkanı’nın bir defa arzu ettiği bütçeyi almış olması görev süresinin sonuna kadar enflasyon farkı ile aynı bütçeyi alabilmesinin önünü açıyor.

SONUÇ OLARAK HAYIR

Referandumda neden hayır diyeceğim sorusunun yanıtını Anayasa madde değişiklik önerilerini madde madde değerlendirerek açıkladım. Anayasa değişikliğinde oyumun HAYIR olmasının nedeni herhangi bir şahıs veya siyasi görüş ile ilgili değildir. Türkiye mevcut siyasi gücün otoritesini oylamayacak, Türkiye’nin gelecekteki iktidarlarını ve yetkilerini oylayacak. Mevcut iktidar partisine oy veren yurttaşlarımızdan oy kullanırken destekledikleri partinin tutumunu değil, gelecekte görevini kötüye kullanabilecek bir iktidar ile ne kadar büyük bir zarar görülebileceği ihtimaliyle oy kullanmaları gerekir. Yapılacak olan referandumun AK Parti, Cumhuriyet Halk Partisi, Milliyetçi Hareket Partisi veyahut diğer partiler ile alakası yoktur. İktidara gelmesini istediğimiz siyasi partiyi değil, Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin geleceğini oylayacağız. Referandumda kullanacağımız oy, Türkiye’yi nerelere sürükleme ihtimaline sahip olabilir, bunları değerlendirerek oy kullanalım. Onlarca sene sonra evladımın zulüm görmesi ihtimalinin ortaya çıkmaması için HAYIR oyu kullanacağım.

Bayram, Yalnızlığa Baş Kaldırıdır

Herkes Dergisi Resmi Facebook Sayfası

Bayram, Yalnızlığa baş kaldırıdır

Bayram, Yalnızlığa Baş Kaldırıdır

Bayramlaşma amacıyla konuştuğunuz akrabalarınızdan ve dostlarınızdan çok sık duyacağınız bir söz var, “eski bayramlar yok”. Aslında eski bayramlar var, “Kurban Bayramı” ve “Ramazan Bayramı” hala var. Ancak biz aynı değiliz. Artık dini ve milli özel gün hazırlıkları ve planları yok. Onların yerini bayram tatilleri aldı.

Koca bir sene boyunca yalnızlığa karşı direnen insanların tek umuduydu bayramlar. Oysa bayramlar da artık yalnızlığın sembollerinden oldu. 3 günlük bayram yok, 9 günlük bayram tatili var artık. Bu tatil fırsatı kaçmaz deniyor, ne de olsa yıllık izni kullanmadan tatile gidilebiliyor.

Bayram, baş kaldırıdır!

Zayıflayan toplumsal ve ailesel bağların onarılması için bayramlar önemli bir fırsattı. Bugünlerin klişesi olan “bayramda küslük olmaz” sözünün bir geçerliliği vardı. Birbirini görünce yolunu değiştiren insanlar dahi bayramlarda bir araya gelebiliyordu. Bayramların böyle bir misyonu kalmadı. Türkiye’de modernite, toplumsal bağları eritmeyi başardı. Muhafazakarlaşmaktan bahsedilen bir dönemde tam aksine yozlaşmanın doruklarına ulaşıldı.

Bayramda hazırlık yapan büyüklerinizi ziyarete gidin, onların yaptığı hazırlıkları yok saymayın. Tatile elbet gidersiniz ama hazırlık yapan büyükleriniz gün gelecek bu dünyada olmayacak.

Mert Birgören İlk Hikaye!

Herkes Dergisi Resmi Facebook Sayfası

Demokrasi ve Şehitler Mitingi

Demokrasi ve Şehitler Türkiye’nin Geleceği

Türkiye 7 Ağustos 2016’da bir tarih yazdı. 15 Temmuz’da darbenin püskürtülmesinden sonra ortaya çıkan en büyük gelişme 7 Ağustos’ta Türkiye’nin birlik ve beraberliği oldu. Türkiye’nin milli iradesinin tecellisine darbe vurulmaya çalışıldı. Ancak TSK içerisindeki demokrat askerler, Emniyet içerisindeki darbe karşıtları ve halk darbeye karşı dik duruş sergiledi. Demokrasi ve Şehitler Mitingi’nde Türkiye’nin gelecek senelerinin kodları belli oldu.

Demokrasi ve Şehitler Mitingi

Türkiye’de darbenin ardından yeni bir siyasi atmosfere kavuştu. İç politikada yaşanan gerginlikler ve kutuplaşmalar son buldu. Farklı cephelerde olduğunu zanneden AK Parti, CHP ve MHP tabanı aynı tabanda buluşmayı başardı. Türkiye’nin ortak nokta olduğu her kesim tarafından idrak edilebildi. Özellikle 2011 Genel Seçimleri sonrasında tutumunu sertleştiren Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, yaptığı hatayı fark etti ve Türkiye’nin tüm kesimlerini kucakladı. 7 Ağustos Demokrasi ve Şehitler Mitingi ise bu tutum değişikliğinin ilanı olarak algılanabilir. Kemal Kılıçdaroğlu ilk daveti kabul etmese dahi, birlik ve beraberlik adına bir kez daha Kılıçdaroğlu’na davette bulunarak samimi bir davet olduğunun mesajını verdi ve CHP saflarını iyi niyetine inandırdı.

Recep Tayyip Erdoğan’ın samimiyetinin yanı sıra, Kemal Kılıçdaroğlu ve Devlet Bahçeli’nin samimi tutumu da Yenikapı’daki birlikteliği taçlandırdı.  Kemal Kılıçdaroğlu yaptığı konuşmada suçlayıcı ve agrasif bir tutum sergilemedi. Aksine yapıcı ve birleştirici bir konuşma yaptı. Geçmişte yapılan hatalardan bahsetti ve bundan sonrasında aynı hatalara düşülmemesi gerektiğini vurguladı. Geçmişte hatalar yapıldı fakat biz bugün beraberiz ve yarınları hep beraber inşa edeceğiz mesajı verdi.

Hakimiyet Milletindir

Mustafa Kemal Atatürk’ün “Hakimiyet Milletindir “ sözü Türk Siyaseti’nin gelecekteki ilkeleri arasında yer alacak. Artık millet hakimiyetinin ne kadar önemli olduğu konusunda tüm siyasi partiler birbirinin söylemlerine güveniyor. Bugünden sonra siyasi partiler birbirlerini darbeyi desteklemekle ve vesayeti savunmakla suçlayamayacak. 15 Temmuz gecesi TBMM bombalanırken AK Parti, CHP ve MHP milletvekilleri hep beraber milli iradeyi koruyabilmek adına mecliste kalarak ölümü göze aldılar. 15 Temmuz 2016 sonrasında meclisteki siyasi partiler birbirlerine karşı daha az şüpheyle yaklaşacaklar.

CHP’de ilçe yönetimleri dahi Yenikapı’daki Demokrasi ve Şehitler Mitingi’ne katılım gösterdi. Eski Şişli Belediye Başkanı “Mustafa Sarıgül” ve Şişli İlçe Meclis üyesi “Emir Sarıgül”, Şişli’yi Yenikapı Mitingi’ne davet etti. Hep beraber Türkiye olduğumuzun mesajını verdiler topluma. CHP içerisinde Sarıgül’ün ne kadar önemli bir unsur olduğu ve Genel Merkez için bir güvence olduğu anlaşıldı. Kemal Kılıçdaroğlu’nun ve ekibinin Yenikapı’ya gitme kararını açıklaması sonrası Sarıgül büyük bir destek verdi  ve Kemal Kılıçdaroğlu’nun tabana karşı daha güçlü olabilmesini sağladı. CHP, Mustafa Sarıgül’e güvenmenin ne kadar doğru bir hamle olduğunu bir kez daha görme fırsatı buldu. Yenikapı Demokrasi ve Şehitler Mitingi, CHP içerisinde birlik ve güven konusunda bir fırsat oldu.

15 Temmuz 2016’da ve sonrasında sosyal medya konusunda herhangi bir kısıtlama yaşanmadı. Türkiye’de yayın yasağı ve interneti yavaşlatmanın Türkiye’nin çıkarına olmadığı ve halkın haberdar edilmesinin ülkenin çıkarına olduğu fark edildi. 15 Temmuz 2016 sonrasında internet yavaşlatma ve yayın yasağı gibi yöntemlere başvurmayı talep eden siyasetçilerin iyi niyetinden şüphe edilmesi gerektiğini AK Parti de, CHP de öğrenmiş oldu.

Türkiye, İç Politika’da büyük değişimler yaşanacağının sinyalleri verildiği gibi, Türk Dış Politikası’nda da köklü değişimler yaşanabileceğinin sinyalleri hem Başbakanlık, hem Cumhurbaşkanlığı tarafından hissettirildi. Türkiye’nin ABD ve AB’ye karşı güveni ve yakınlığı her geçen gün azalacak. Geçmişte de dile getirdiğim gibi Rusya ve İran ile yakınlaşmalar hız kazanacak. İncirlik Üssü konusunda AK Parti tabanının tepkili olması ve bu tepkinin desteklenmesi, Türk Dış Politikası’na değişimin ayak seslerinden birisi olarak algılanabilir. Bunun dışında, Başbakanlık Resmi Hesabı’ndan Fethullah Gülen Terör Örgütü gibi, örgütün arkasındaki güçlerinde vurgulanması Türkiye için Batı odaklı politikaların dondurulacağının sinyalleri olarak okunabilir.

Demokrasi ve Şehitler Mitingi’nde idam vurgusu ise kaygı duyulacak bir konu olarak göze çarptı. Geçmişte kumpaslar sonucu insanların neredeyse vatan haini ilan edildiği bir ülkede hukuk reformu gerektiği şüphesizdir. Örnek vermek gerekir ise, Türkiye’de idam cezası olsaydı Ergenekon ve Balyoz’da yargılananlar ve kumpasın mağdurları idam edildikleri için bugün mezarları başında anılacaktı. Gelecekte olası bir hukuksuzlukta temyizi olmayan idam cezası gibi yöntemler toplum vicdanını yaralayacaktır.

 

1993’de katledildiği güne dek Uğur Mumcu bugünlerden bahsetmişti ve bu sebep ile kalleşlerin bombalarıyla öldürüldü. Birçok gazeteci ve CHP milletvekili Fethullah Gülen Cemaati’nin devlete sızmasının tehlikeli olduğunu vurgulamıştı. Ancak geçmişte AK Parti tarafından bu tehlike göz ardı edildi. Fethullah Gülen ve haşhaşileri gibi gelecekte devlete sızması için yeni cemaatlerin, siyasi yapıların veya örgütlerin sızmaması için devlet kadrolarının adaletli bir şekilde dağıtılması gerektiğini Türkiye olarak acı bir şekilde deneyimledik. Bir daha benzer bir sıkıntı yaşamamak için geçmişimizle ve birbirimizle barışarak bu zorlu süreci geride bırakmalıyız.

Mezhep Çatışması

Sıradaki Tehlike: Mezhep Çatışması

“Mezhepçilik” ya da mezhep çatışması kavramlarının son yıllarda sadece Orta Doğu coğrafyasını çağrıştırması olağan olarak değerlendirilse de aslında mezhep temelli ayrışmalar, tarihin belirli zamanlarında Batı Avrupa da dâhil olmak üzere birçok bölgede yaygınlaşmış ve zaman içinde etkisini kaybetmiştir. Temelde bazı farklı dinamiklerle de şekillenmiş olmaları bir yana, 16. ve 17. yüzyılda Avrupa devletleri arasında yaşanan “Din Savaşları” bu bağlamda en çarpıcı ve trajik örnektir.

Sıradaki Tehlike: Mezhep Çatışması

Bugünün Müslüman dünyasında ise durum biraz daha farklı. Bazı bölge ülkelerinin iç istikrarsızlıkları sonucu yaşadıkları göreceli zayıflık halinden beslenen belirli güç odakları ile bölgede iktidarını her ne pahasına olursa olsun korumaya kararlı otokratik rejimlerin taraftarlarını konsolide etme çalışmaları sonucu ortaya çıkan mezhebe dayalı ayrışma, bir girdap gibi halkları her geçen gün biraz daha içine çekiyor. Bu ayrışmaya suni demek biraz abartılı bir yaklaşım olsa bile tam da doğal olmayan bu “zorlama” kopuşun yaratacağı tehlike ise bundan 400 yıl önceki Avrupa’nın hali göz önünde bulundurulsa oldukça net olarak anlaşılabilir. Ancak burada kitleler tarafından asıl anlaşılması gereken ise mezhepçiliğin şu anda Orta Doğu’da başta devletler olmak üzere bazı siyasi güç odakları tarafından daha geniş hedeflere ulaşma yolunda, büyük halk kitlelerini mobilize etmeye yarayan bir araç olarak kullanışlı görünüyor olduğu ve bu tuzağa düşmekten kaçınmak gerektiğidir.

Arap İsyanları ve Yemen

Dikkatli incelendiğinde 2010’da patlayan ve hızla yayılan Arap İsyanları’nda meydanlarda dile getirilen talepler genel anlamda demokrasinin genişlemesi, insan haklarına gerektiği önemi veren ve halkın ekonomik refahını sağlayan bir düzenin kurulması yönündeydi. Bazı ülkelerde bu talepler geniş çaplı reformlar, bazılarında ise rejimin değişmesi yönünde şekillense de sokaktaki kitleler kendini vatansever olarak tanımlıyordu. İsyanların ilk döneminde ve devamında, Tunus ve Mısır’da halkı ezen yönetimler devrilirken, Tahrir Meydanı’nda ya da Sidi Bouzid sokaklarında mezhepçi bir ayrışmanın varlığından söz etmek mümkün değildi. Bu anlamdaki ilk adımlar, Bahreyn ve Yemen’de dini topluluklarla özdeşleşmiş rejimlerin isyana karşı aldıkları tutumla gün yüzüne çıkarken, Suriye’de nüfusun %11 ini oluşturan Alevileri sert muhalefete karşı arkasında sıkıca tutmaya çalışan Esad rejiminin manevralarıyla iyice belirginleşti. Bahreyn’deki Sünni iktidarın yardımına Suudi Arabistan koşarken; Yemen’de Suudlar, Sünni ağırlıklı muhalefetin lehine olacak şekilde Körfez İşbirliği Konseyi aracılığıyla bir ulusal diyalog süreci başlatarak ayaklanmamaları yatıştırıyordu. Suriye’de ise hepimizin bildiği gibi IŞİD ve muhalefetin kalanıyla rejim güçleri

arasındaki kanlı çatışmalar hala sürmekte ve Esad rejimi Rusya’nın dışında Şii İran ve Hizbullah tarafından da açıkça desteklenmekte. Durum böyleyken bu üç olay üzerinden mezhep çatışmasının bölgede çoktan hüküm sürdüğünü söylemek doğru gibi görünse de aslında durum bundan daha derin ve bu yorum tamamen yanlış değilse bile yüzeysel kalmaya mahkûm görünüyor.

İran ve Katar

Derinlemesine bir analiz yapıldığında Suudi Arabistan, Katar, İran gibi ülkelerin bu müdahale tercihlerini asıl şekillendirenin mezhepsel bir ayrılıktan çok bölgesel güç dengesinde konumlanmaları açısından sadece çıkar odaklı alınan kararlar olduğunu görmek çok da zor değil. Temelde bu tercihler, İran açısından iyi ilişkiler içinde olduğu Rusya bölgede etkinliğini artırırken ve kendisi de ambargo yükünü sırtından atmışken, bölgesel liderliği elde etmek yönünde atılan adımlar anlamına geliyor. Bu bağlamda, ne olacağı tam olarak öngörülemeyen bir Suriye rejimi yerine, dost Esad İran için çok daha değerli olduğundan Suriye’de rejimin bu mücadeleden galip çıkması İran açısından oldukça belirleyici. Körfez bölgesindeki rakibi Katar’ı –haliyle- büyük bir tehdit olarak algılayamayan, geleneksel politika tercihi olarak statükoyu korumayı belirlemiş Suudi Arabistan penceresinden ise iki tehlikeden şu an için öncelikli olan mevcut dengenin İran lehine bozulması. İlk tehlikeyi, yani ayaklanmaların Körfez’e yayılıp kendisi ve komşularında kontrolü dışında bir etki yaratmasını engellemeyi başaran Suudi Arabistan’ın Suriye’de muhalefeti desteklemesinin temel amacı, İran’ın yakın gelecekte kuvvetle muhtemel olan bir Esad rejimi desteğinden mahrum kalmasıdır. Bu devletlerin dış politika tercihlerini açık veya üstü kapalı bir biçimde dini inanışlarına bağlaması ise geniş halk kitlelerini bu politikalara paralel olarak seferber etme ihtiyacındandır. Bu durumun en net örneği de Katar ve Suudi Arabistan’ın hamleleri arasındaki genelde gözden kaçan farkta gizlidir.

Vehhabi inancı ve Katar

Bu iki devlette de hâkim olan inanç Sünni İslam’ın Vehhabi koludur. Yani söylendiği gibi Orta Doğu etnik ve mezhepsel kimliğin diğer bütün kimlikleri saf dışı bıraktığı bir çatışmayla bölünmüş durumda ise; bu iki devletin konum ve ilişkileri bir yana sadece inançlarından dolayı bile paralel bir politika izlemesi gerekmektedir. Oysa bu iki ülkenin Mısır ve Suriye konusundaki politikaları taban tabana zıt değilse de keskin bir biçimde ayrışmış vaziyettedir. Arap İsyanları sonucunda kendilerini konumlandırdıkları noktalar da bir o kadar farklıdır. Bu fark tam olarak iki devletin kurulu düzenlerini korumak adına farklı stratejiler benimsemelerinden kaynaklanmakta olup aralarındaki inanç ortaklığı dahi bu ayrışmayı yok etmeye yetmemektedir. Bu iki Körfez ülkesi, Suriye’de rejimin devrilmesi için savaşırken aynı zamanda birbirleriyle de rekabet halinde olan farklı grupları desteklemektedir.

Katar dosyası

Mübarek sonrası Mısır’da ise Katar, neredeyse bulunduğu her yerde önemli bir halk desteğine sahip olan ve Müslüman halkları siyasal hayata daha yoğun olarak katılmaya teşvik eden Müslüman Kardeşler’i desteklerken; değişimden (özellikle bu yönde bir değişimden) hiç hazzetmeyen, bütün düzeni halkın yönetime katılımının yok denecek kadar kısıtlı olması üzerine kurulu Suudi Arabistan, iktidarda hak iddia eden diğer grupları desteklemektedir. Hatta bulunduğu her bölgede Müslüman Kardeşler hareketini yok etmek için büyük bir uğraş vermektedir. Yapısal anlamda oldukça benzer bu iki ülkenin yöntemleri arasındaki bu fark temelde Katar’ın bu hızla değişen siyasal ve sosyal ortamda ayaklanmaların rüzgârını arkasına almayı hedeflemesi, Suudi Arabistan’ın ise bu isyan hareketinin diğer halklara (tabii ki özellikle kendi halkına) kötü(!) örnek oluşturmasından endişe etmesinden kaynaklanmaktadır. Bu örnekten de görülebileceği üzere bölgedeki rekabeti Sünni-Şii mücadelesi şeklinde okumak yanlış olmak bir yana tam da malum güç odaklarının oyununda piyon olmaya gönüllü olmak anlamına gelmektedir.

Son olarak belirtilmesi gerekir ki amacı ve yöntemi ne olursa olsun halk içinde özellikle yaratılan bu mezhebe dayalı ayrışmanın izlerini silmek neredeyse imkânsız olacaktır. Mezhep çatışması “virüsü” Suriye’de olduğu gibi, bir kez kana karıştıktan sonra ülkedeki gelişmeler ne yönde evrilmiş olursa olsun, sular durulduğunda kurulacak düzende bu ayrışmanın parmak izleri olacak ve bundan doğan talepler belirleyici rol oynayacaktır. Bölgede orta vadede etkin bir konum kazanmayı hedefleyen ülkeler açısından ise çevre toplumlarda yayılan bu mezhep odaklı çatışmayı körükleyip, bölgedeki yangını daha da büyük boyutlara taşımaktan ve kendi evine de sıçratmaktan kaçınma hedefi dış politikadaki kararların belirleyici ilkesi olmalıdır. Bu noktada, 2010’da başlayan ayaklanmaların yarattığı domino etkisi, olası bir mezhep savaşının tarafı olmayı çıkarına uygun gören devletlere bir ders niteliğinde, gerektiğinde halk tarafından hatırlatılması büyük önem arz etmektedir.

Toplumsal sorun üzerine

Yeni Orta Doğu’da Bölgesel Güç Olmak

AK Parti ve Anayasal düzenin hasar görmesi

AK Parti ve Anayasal Düzen

AK Parti ve Anayasal Düzenin Hasar Görmesi

Bilim, Sanayi ve Teknoloji Bakanı Fikri Işık, “Aslında başkanlık sistemine 2007’de geçildi” dedi. Türkiye Cumhuriyeti’nin Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan ise AK Parti ile bağı konusunda sık sık vurgular yapıyor. Ahmet Davutoğlu‘nun ani ayrılık kararı sonrasında AK Parti Genel Başkanlığı için en önemli aday olan Binali Yıldırım ise tek aday olarak girdiği 2. AK Parti Olağanüstü Kongresi’nde yaptığı konuşma ile devlet düzenine darbe sinyalleri verdi. AK Parti ve anayasal düzen arasındaki ilişkinin yok olması, Türkiye’de hukuk düzenini tehlikeye atıyor.

AK Parti ve Anayasal Düzen

Eski Ulaştırma, Denizcilik ve Haberleşme Bakanı ve İzmir Milletvekili Binali Yıldırım, son referandumla cumhurbaşkanının halk tarafından seçilmesiyle esasında fiilen başkanlık sisteminin gelmiş durumda olduğunu söyledi. 2014’te Recep Tayyip Erdoğan’ın Cumhurbaşkanı seçildiği günden bu yana fiili olarak Başkanlık Sistemi uygulanıyor ise  Türk Ceza Kanunu’nun 309. maddesinin 1. bendine göre müebbet hapis cezasına varacak bir suç işleniyor.  309. maddenin 1. bendine tekrardan bakalım hep beraber; “Cebir ve şiddet kullanarak, Türkiye Cumhuriyeti Anayasasının öngördüğü düzeni ortadan kaldırmaya veya bu düzen yerine başka bir düzen getirmeye veya bu düzenin fiilen uygulanmasını önlemeye teşebbüs edenler ağırlaştırılmış müebbet hapis cezası ile cezalandırılırlar.” AK Parti dönemindeki fiili durumu incelemeye geçmeden dahi, AK Parti’nin TCK 309. maddeye uymadığını ve devlet düzenini yıkmaya yönelik hareketlerini söylemlerinden görebiliriz.

Türkiye Cumhuriyeti’nin öngördüğü düzen Başkanlık Sistemi olmamasına rağmen bir başka sistemle ülkeyi yönetmeye çalışmak devlet düzenini yıkmaktır ve geri dönüşü olmayan bir yolun başlangıcıdır. AK Parti ve Recep Tayyip Erdoğan için hukuk ve demokrasi içerisinde devam edebilmek her geçen gün daha da zor bir hal almaya başlıyor. Mevcut düzeni ortadan kaldırmak ve buna teşebbüs etmek, AK Parti‘yi geri dönüşü olmayan bir yola sokuyor.

Yolsuzluk ve adam kayırma gibi suçlar neredeyse her hükümet döneminde yaşanan suçlardır. Bu suçlar sonrasında hükümet için demokratik sistem içerisinde kalmak herhangi bir engel teşkil etmez. Ancak sistemi tıkamak ve işleyişini engellemek, Anayasal düzenin dışına çıkmak gibi suçlarda geri dönüş olamaz. AK Parti ve Recep Tayyip Erdoğan için iktidarda kalmak dışında hiçbir çare yok. Recep Tayyip Erdoğan ve mevcut rejim, sertleştikçe radikalleşecek ve radikalleştikçe hukuk dışına çıkacaklar. AK Parti ve anayasal düzen arasındaki bağ bir daha düzelemeyecek biçimde zarar gördü ve parçalandı.

AK Parti içerisinde hala demokratların olmadığı düşüncesindeyim. AK Parti içerisindeki son demokratlar Ahmet Davutoğlu’nun kazandığı seçim zaferine rağmen Erdoğan vesayetine direnmesinden dolayı görevden alınmasıyla AK Parti’yi terk ettiler. Bu sebeple artık AK Parti içerisindeki demokratlara seslenmeye gerek görmüyorum. Ancak hala AK Parti içerisinde vatanperver ve insana saygılı üyelerin ve destekçilerin olduğu inancındayım. Türkiye’yi daha büyük felaketlere sürüklemeden bu hatadan vazgeçmek zorundalar. Aksi halde, ileride torunlarına söylemekten utandıkları bir dönemin mimarları arasında yer alacaklar.

 

Sosyal Liberalizm

 

 

Sevgili ile Sevgisiz

Sevgili ile sevgisiz

Sevgili, birçok zaman büyük bir duygusal bir yüktür. Çok defa bu yükü yaşadım ve beni çok yordu. Onlar sevgiliydi, seviyorlardı. Beni seviyorlardı, gözlerimi seviyorlardı, umursamazlığımı seviyorlardı, kaçışlarımı seviyorlardı, şehri seviyorlardı, yorganı seviyorlardı, pırasayı seviyorlardı. Kısacası seviyorlardı. Sevdiler ve bu sevgi bana yük oldu. Sevgili ile sevgisiz oluruz, tıpkı diğer aşıklar gibi…

Yalnızlığınızı satacak, sevgili satın alacaksınız!

Sevgiyi dillendirdim

Onlar bana sevgili oldu ama ben onlara `sevgisiz` olabildim. Beni çok da güzel sevdiler, haklarını yiyemem bu konuda ama ben kendimi sevmek zorunda hissettim. Sevebilmek için büyük mücadele verdim ama düşünceler gibi bir sistem içerisinde üzerinde çalışılarak sevilemiyor. Ben “sevgisiz” oldum, onları sevmedim ama onlara sevdiğimi çok sık dile getirdim. Çok da güzel sevgiyi dillendirdim, birçok zaman söylerken kafamın başka yerlerde olduğunu ve söylemem gerektiği için söylediğimi anladılar.

Ben sevemedim onları, sadece onları da değil. Sadece onları sevmemiş olsaydım belki bir sıkıntı olmayacaktı. Ben siyasal sistemi sevmedim, medyada içi boş adamları sevemedim, yorganımı da sevemedim. O insanların kokusu çıksın diye çok yıkadım, çok değiştirdim ama çıkmadı hiçbirinin kokusu. Zamanla birbirine karıştı kokular ve kokuları da ayırt edemez oldum. Yorganı sevemediğim için yorgandan kurtulmaya karar vermek de bir seçenek oldu benim için. Bu sebeple üstüm açık yattım. O çok sevdikleri  kaçışlarımı yorganıma da yaptım, yorganım da benden çok çekti. Yorganımı da bıraktım en sonunda, o da tattı bunu. Üstelik ben pırasayı da bir türlü sevemedim. Zorla pırasayı sevdirmeye çalıştılar, tükürdüm pırasayı ve masayı da berbat ettim. Herkes gördü zorla pırasanın da sevilmeyeceğini. Zorla sevilmiyor, ne pırasayı ne de bir kadını zorla sevemiyorum.

Evimizdeki Konsomatris

Sevgili ile sevgisiz olduk

Beraber birçok kadınla Sevgili ve Sevgisiz olduk. Çok güzel bir ikiliydik birçoğu ile, mütemadiyen sevilmek istedim ve istediğim gibi oldu da. Ancak hayal ettiğim ve tasarladığım gibi sevemedim. Sevemedikçe daha fazla zorladım kendimi, belki de “beni sevmeyecek misin” diyen bakışlar ile onlar zorladı sevmem için. Zorlamamıza rağmen sevemedim ve bir gün hiç beklenmedik zamanlarda ortadan kayboldum. Birkaç cümle oyalayayım kendimi dedim ama yok, dürüst olmalıyım. Ben sevmeyi çok da hayal etmedim, sadece kendimi rahatlatmak için “sevilmeyi hayal ettim” dedim.

Sevgili ile Sevgisiz” olmak kolayıma geldi büyük ihtimal ile. Sevilmemek seninle ilgili değildir ve bu sebeple üzemez kolay kolay. Ancak sevmemek seninle alakalıdır ve sevgisizliğin yarattığı boşluk senin içindedir. Seven için her şey daha kolay, bir sevginin varlığı kesinlikle bir sevgi kiyafetsizliği kadar hissizleştiremez. Sevilmemek insanı üzebilir, belki de kırabilir. Ancak sevmemek, hissizleştirir. Çok süslü kelimelere de gerek yok hissizliği anlatmak için.

Penisli Yargı ve Hakim Olamayan Avukatlar

Sevmenin ve sevilmemenin

Sevmek üzerine binlerce şair yazmıştır, her birinin sevgisini hayranlık ile okuduk. Ancak sevmemenin şiirini yazamadılar, yazamazlar da. Sevmemek bir boşluktur ve boşluğu anlatamazsın, süslü cümleler ile hissizliği kaleme alamazsın. Shakespeare’den aşkı okuduk, Attila İlhan’dan sevmenin ve sevilmemenin şiirlerini okuduk, Nazım Hikmet ile kusursuz sevmenin şiirlerini okuduk ki o Nazım’ın üç farklı kadına şiiri var. Her bir şiirinde ise bu adam bir başkasına göz ucuyla dahi bakamaz, nasıl da güzel seviyor deriz. Ancak sevgisizliği yazamıyorlar. Hiç bırakmayacakmış gibi sevip, bir zaman sonra bir başka kadını sevebilmişler. İşte bu sevgi takdir edilesi bir duygudur. Bir insanın yaşayabileceği duyguların en güzeli olmalı sevgi.

Çok da uzatmaya gerek yok sevgisizliği. Sevgili ile Sevgisiz beraber çok mutlu olabilir, bir gün ikisi de sevgili olursa. Unutmamalı ki sevgisiz de bir gün sevgili olacak, o güne dek sevmeli ve sevmenin bir sanat olduğunu unutmadan sanatkarlığı konuşturmalıdır.

Facebook sayfamızı takip ediniz.

Herkes Dergisi Resmi Facebook Sayfası

İlgi çeken kısa yazılar:

Hey taksi 3. bölüm

Veronika

Pablo Escobar ve Kolombiya

Herkes Dergisi yayınevlerine ilk yazarını çıkarttı

Sosyal Liberalizm

Sosyal Liberalizm

19. yüzyılda büyük bir çıkış yaşayan liberalizm, kapitalizm ile paralel bir şekilde gelişmiştir. Kapitalin serbest dolaşımı ve ticari imkanlar açısından kapitalizmin liberalizme ihtiyacı vardı. Nitekim, kapitalizmin dünyanın büyük bölümünde ekonomik altyapı olabilmesinde liberalizmin büyük bir payı oldu. Marksist açıdan bakılacak olur ise ekonomik altyapı, siyasal üstyapıyı belirler. Bu açıdan baktığımızda da, kapitalizmin siyasal üstyapı olarak liberalizme ihtiyaç duyduğu kabul edilebilir. Sosyal Liberalizm ve Klasik Liberalizm arasındaki farkı ekonomiden ziyade insan hakları ve sosyal haklar belirliyor.

Sosyal liberalizm

Liberalizm ile sosyal liberalizmin gelişimi ise paralel olmadı. 19. yüzyılda kapitalizmin en vahşi yüzü Avrupa’da yaşandı. Çalışma koşullarıın zorluğu ve sosyal yaşamın arka planda bırakılması, sosyal liberalizm zaafiyetini doğurdu. Ancak, sosyalizmin tohumlarının filizlendiği 19. yüzyılda sistemin devam edebilmesi için kapitalizmin dizginlenmesi ve işçi sınıfını sosyal haklarının genişletilmesi elzem bir ihtiyaç olarak belirdi. Kapitalizmin doruğu olan emperyalizmin neticesinde 1. Dünya Savaşı‘nın yarattığı yıkım, sosyalist şuur açısından uygun bir zemin hazırladı. Kapitalizmin devamlılığı için sosyalizm dizginlenmeliydi ve bunun bir tek yolu vardı. O da, sosyal liberalizm ile Avrupa ülkelerinde liberalizmi ekonomik boyutun ötesine taşımaktı.

Öncelikle 20. Yüzyıl‘da Batılı devletlerin çoğunda ve birçok gelişmekte olan ülkede devlet müdahalesinde bir artış görüldü. Bu devlet müdahalelerinin büyük bölümü, sosyal refah biçiminde görüldü. Yoksulluk, hastalıklar ve cehalet ile mücadele etme ve bu şekilde yönetimlerin vatandaşların refah sağlama teşebbüsleri yoğunlaştı. 19. Yüzyıl’da tipik minimal bir devlet söz konusu iken, 20 Yüzyıl’da tipik bir refah devleti görülmüştür ve bu durum modern devleti oluşturmuştur.

Devletler sosyal devlet çerçevesinde ulusal verimliliği arttırma ve sağlıklı işgücü amaçlamıştır. Elbette bu esnada daha güçlü askeri güce sahip olma arzusuna da kapılmışlardır. Askeri gelişimin yanı sıra, genel oy hakkının verilmesi işçi sınıfının taleplerini arttırmış ve köylü sınıfının sosyal reform talepleriyle siyasal yapıya baskı uygulanmıştır. Seçim baskıları sonucu Avrupa hızlı bir demokratikleşme süreci yaşadı. Bu talepler neredeyse toplumun her kesimi tarafından dile getirilmiştir. Sosyalistler, liberaller, muhafazakarlar, feministler ve hatta faşistlerin neredeyse tek ortak noktası bu toplumsal taleplerde birleşmiştir. Liberaller içerisinde özellikle modern liberaller bu talepleri daha arzulu yaptı. Bu anlayış, bireysel sorumluluk ve kişisel çabanın erdemlerini yücelten klasik liberalizmin zıt yönünde gelişmiştir.

Liberal anlayıştaki fırsat eşitliği kapsamında refah anlayışı savunuldu modern liberaller tarafından. Eğer bazı bireyler ve gruplar mevcut sosyal koşullardan dolayı zarara uğruyor ise, o zaman devletin zararları minimum düzeye indirmesi veya ortadan kaldırması gerektiği şiddetli bir dille savunuldu. 20. Yüzyıl’da liberal partiler toplumsal refahı savunmuşlardır. Bu görüş Avrupa’da İngiltere‘de 1. Dünya Savaşı’ndan evvel yükselişe geçti.İngiltere’de Asquith Liberal hükümeti tarafından ortaya atıldı. Yaşlılık maaşı ve kısıtlı da olsa ücretsiz sağlık hizmeti, işsizlik maaşı gibi birçok yeniliği hayata geçirmişlerdi. Modern liberal Wiliam Beveridge tarafından 1942‘de kaleme alınan Beveridge Raporu‘na göre İkinci Dünya Savaşı sonrasında sosyal haklar liberal Avrupa’da daha da genişletilmişti. Bu reformlar, “beşikten mezara dek sosyal haklar” olarak görülen ve yaşamın her aşamasını içeren geniş haklar içeriyordu.

Sosyal liberalizm, klasik liberalizm ile sosyalizm arasındaki derin çizginin ta kendisini oluşturuyordu. 21. Yüzyıl’da Türkiye’de de birçok kapitalist tarafından dile getirilmeye başlayan iyileştirmeler, büyük tartışmalara neden oluyor. 2016’da Ali Koç, işçilerin durumunun iyileştirilmesini ısrarla dile getirerek Türkiye‘de 21. Yüzyıl reformlarının fitilini ateşleyecek sermaye sahibi olarak görülüyor. Sosyal Liberalizm, Türkiye ve diğer gelişmekte olan ülkelerde kapitalizmin devamlılığı için bir güvencedir. Bu sebeple, sistemin devamlılığı için üretimde yer alan işçi sınıfının durumunun iyileştirilmesi ve sisteme karşı olası bir baş kaldırının önüne geçilmesi gerektiği bir ihtiyaç olarak hükümete sunuluyor.

Son olarak, John Rawls A Justice Theory(Bir Adalet Teorisi, 1970) adlı eserinde, “hakkaniyet olarak eşitlik” anlayışına dayalı refah uygulamalarını ve yeniden paylaşımı savunmuştur. Rawls’a göre, eğer insanlar sosyal konum ve koşullarının farkında olmasaydı; eşitlikçi bir toplumu yoksulluktan sakınma arzusu zenginliğin cazibesinden daha güçlü olduğundan eşitsizlik olana göre daha “hakkaniyetli” görürlerdi. Bu sebeple Rawls farklılık ilkesini önerir, bir başka deyişle, sosyal ve iktisadi eşitsizliklerin, çalışma güdüsünün sağlanması için belli bir ölçüde eşitsizliğe olan ihtiyacın farkında olmakla birlikte en az variyetli olanların menfaatini gözetecek şekilde ele alınması gerektiğini iddia eder.

Herkes Dergisi Resmi Facebook Sayfası

Yeni Orta Doğu’da Bölgesel Güç Olmak

Toplumsal Sorun Üzerine

Eşekli Kütüphaneci

Fakir Baykurt – Eşekli Kütüphaneci

Fakir Baykurt’un kaleme aldığı Eşekli Kütüphaneci adlı roman, Ürgüp’ü görmeye gelen Yunanlı Dimitrios’un gözünden konu edilmektedir. Romanda üç öykü birbirine sarılıdır. Birincisi, Larisalı Dimitrios ile Ürgüplü Azizin, bu kentleri kardeş yapma çabaları. İkincisi Mustafa Güzelgöz‘ün hikayesi. Üçüncüsü ise yöresel bir aşık olan Refik Başaran’ın kısa yaşamıdır.

Fakir Baykurt’un Eşekli Kütüphaneci adlı eseri onun son çalışmasıdır. Romanın ana karakterlerinden birisi Mustafa Güzelgöz’dür. Mustafa Bey’de oldukça yoğun bir kitap sevgisi vardı. Bu kitap sevgisinin herkeste olmasını gerektiğini düşünüyordu. Bunun için elindeki tüm imkanları seferber eder. İlk olarak Harf devrimi sonrasında kütüphanenin rutubetli bir odasına atılmış olan Osmanlıca kitapları çıkartarak kurtarır. Yakın çevresinden eş, dosttan kitap bağışlamalarını ister. Topladığı kitapları eşeğe yükleyerek köy köy dolaşarak halka dağıtır. İki haftada bir gider yenilerini verirdi. Roman, bir bakıma okumanın gerekliliğine vurgu yapar. İnsanların kitap okuyarak kendi ufkunu geliştireceğini, bilgileneceğini, ülkenin daha ileri seviyelere gideceğini hissettirmek ister. Okumak bilgilerimizi geliştirir, olayları kavrama yeteneğimizi ilerletir, bakış açımızın farklı olmasını sağlar.

Okumanın yaşı, cinsiyeti yoktur. Herkes eşit şartlarda olmalıdır. Mustafa Güzelgöz’de bu düşüncede olan birisidir. Bulunduğu çevreye ve yakın köylere okumaları için kitaplar taşır. Her eve her çocuğa kitaplar dağıtır. Kütüphaneler açılır. İnsanların okuma alışkanlıklarını buralarda gerçekleştirmesinin daha güzel ve daha anlamlı olacağını düşünür. Ancak kadınlar bu konuda biraz geri planda kalır. Onlar sadece ev işleri ve çocuklarla ilgilendikleri için kitap okumaya veya başka işlerle uğraşmaya vakit ayırmakta zorlanırlar. Bu durumu gören Mustafa Bey buna bir çözüm bulur. “Makine kullanmayı bilen kadınların yardımıyla dikiş kursları açılır. Kadınların kurs vakitlerinde göz önüne dikiş, nakış, moda, yemek yapımı ve çocuk bakımı ile ilgili kitaplar konarak kadınların ilgi alanlarına ve ihtiyaçlarına yönelik kaynaklar sunulur. Böylece köylü kadınlar kütüphanelere çekilerek okuma alışkanlığı kazandırılmaya çalışılır (İleri ve Talipoğlu, 2007).” Erkekleri ise kütüphane yerine kahvehanelerde zaman geçirmektedir. Mustafa Güzelgöz buna da bir çözüm bulur. Köylüyü kütüphaneye çekebilmek için gurbetçilerden toplanan yardımlarla kütüphaneye radyo konulur. Bu düşünce sonuç verir ve köyün erkekleri kütüphaneye gelmeye başlar. Radyoyu kütüphanede dinlemeye başlarlar. Kütüphanelerin sosyalleşme aracı olarak kullanılması ayrıca önemlidir. Mustafa Güzelgöz’ün bu çalışmaları, o dönem insanları için bulunmaz bir nimet gibidir. Köylere yaptığı yardımlar sayesinde halk daha da bilinçlenerek dünyaya farklı bakmaya başlarlar. Sadece kitap alanında onlara destek çıkmamıştır. Farklı alanlarda da onların yanında olmak istemiştir. O insanları seven, insana değer veren bir karakterdir. Ülkedeki herkesin bilinçli birey olmasından yanadır. Dolayısıyla gencinden yaşlısına herkesin bilgili olmasını ister. Unutulmamalıdır ki okuyan, anlatan bir topluluk her zaman ileri seviyelere taşır kendini. Hatta sadece kendini değil, ülkesini de ileriye taşır, gelecek topluluklara örnek olunmasını teşkil eder. Yapılan işler gerek ülkede gerekse dünyada yankı uyandırır. Bu durumu İleri ve Talipoğlu şöyle açıklamıştır.

“Güzelgöz , 1967 yılında Amerikan büyük elçisinin Ürgüp’e yaptığı gezide, kendisinin karşılayarak yürüttüğü çalışmalar hakkında bilgi verir. Gördüklerinden etkilenen büyük elçi kütüphaneye bir pikap araç hediye eder (İleri ve Talipoğlu, 2007).”

Bürokrasi sistemi de alttan alta romanda işlenmiştir. Devlet kademelerindeki bireylerin doğrular karşısındaki sessizlikleri ve buna itiraz etmemeleri içler acısıdır. Ancak her şeye rağmen Mustafa Güzelgöz’ün ülkesindeki insanlar için hayatını adaması ve yoktan var etmesi büyük başarıdır. Ayrıca Yunan ve Türk dostluğunun çok öncelerden beri var olduğunu yazar zaman zaman okura sunmuştur. Bazı şeylerin öncelerde kaldığını belirtmiştir. Yıllarca ülkemizde yaşayan Yunanlılar daha sonra ayrı topraklarda bir ülke kurmuşlar ve bu aramızda olacak düşmanlığa sebebiyet vermemelidir. Geçmiş geçmişte kalmıştır, yazar bunu çok güzel bir dille okurlarına sunmuştur. İşte bu yüzden Larisalı Dimitrios’la Ürgüplü Aziz’in bulundukları kentleri kardeş kent yapma arzuları da ayrı bir önem taşımaktadır.

Fakir Baykurt’un bu son eseri okunası kitaplar arasında yer almaktadır…

Kaynaklar:

Baykurt, F., 2015, Eşekli Kütüphaneci, Literatür Yayıncılık.

İleri, A. ve Talipoğlu, T., 2007, Eşekle Gelen Aydınlık, Anfora Yayıncılık.

https://tr.wikipedia.org/wiki/Mustafa_G%C3%BCzelg%C3%B6z

Herkes Dergisi Resmi Facebook Sayfası

Hüseyin Rahmi Gürpınar Gulyabani

Gürpınar’ın Şeytan İşi Romanında Toplumsal Meseleler

Fethullah Gülen

Gülen Cemaati’nin Tek Yolu Var

Fethullah Gülen ve cemaati 17-25 Aralık sonrasında tahminlerinden çok daha büyük zorluklar yaşadılar. Büyük ihtimal ile böyle bir zorluk yaşayacaklarını da düşünmemişlerdir. Yolsuzluk Operasyonu sonrasında AK Parti’de çözülmelerin daha güçlü olacağını planlamış olmalılar. Ancak bekledikleri gibi gelişmedi ve AK Parti – Gülen Cemaati arasındaki mücadeleden AK Parti zafer ile ayrıldı. En azından şuan için bu şekilde görünüyor tablo. Fethullah Gülen ve Gülen Cemaati’nin tek yolu var. Her geçen gün cemaat güç kaybediyor ve yok olmaya doğru yaklaşıyor.

Fethullah Gülen’in cemaatin mürşidi olarak üzerine geleni yapması ve devamlılığı esas alması gerekiyor. Fethullah Gülen’in kendisini öne atması dışında hiçbir yol cemaatin devamlılığını sağlamayacaktır. Ancak Fethullah Gülen bu seçeneği pek de düşünüyormuş gibi değil. Bu koşullarda Gülen cemaati yok olmaya mahkum, çünkü Gülen’in vefatı sonrasında cemaati birarada tutabilecek bir irade mevcut değil.

Fethullah Gülen’in Türkiye’ye dönmesi ve teslim olması gerekiyor. Fethullah Gülen, ömrünün kalanını cezaevinde geçirmeyi göze alabilmesi gerekiyor. Müridlerini kurtarabilmesi için, Gülen’in teslim olması gerekiyor. Gülen’in cezaevine girmesi ve ömrünün son günlerini cezaevinde geçirmesi, cemaatin yüz sene sonra da devam edebilmesi anlamına geliyor. Müridleri bu yolda cezaevine girmeyi dahi göze alabilir iken, Gülen’in ABD’de yaşamına devam etmesi Gülen’in itibarını zedeliyor. Gülen sonrasında cemaat yok olacak ve operasyonlar başarıya ulaşacak.

Gülen’in samimiyet, dürüstlük ve liderlik gereği teslim olması ve suçsuz dahi olsa bir bedel ödenecekse bunu ödemek için kendisini ortaya atması gerekiyor. Ancak, Gülen nefsinin ve politik hesaplarının arasında kayboluyor şuan. Eğer cemaat masum ise Gülen’in bu fedakarlığı yaparak yüzlerce sene sonra dahi cemaatini ayakta tutabilmesi gerek. Aksi halde, Gülen’in vefatı sonrasında cemaatin devamlılığı olmayacaktır. Yerel ve küçük yapılanmalar halinde birbirinden tamamen bağımsız bir yapı olarak varlığını devam ettirmeye çalışacaktır cemaat. Elbette sonrasında o yapılanma da yok olmaya yüz tutacaktır.

Fethullah Gülen’in kişisel ikbalini bir kenara bırakarak Türkiye’ye geri dönüş yapması ve teslim olması gerekiyor. Eğer bu hamleyi yapmaz ise cemaat, Fethullah Gülen’in hataları sebebi ile yok olacaktır. Geçmişte AK Parti ile ilişkileri dizayn ederken yapılan hatalar sonucunda bugünleri yaşayan cemaat ayakta kalabilmek istiyor ise mürşid olarak görülen Fethullah Gülen’in en kısa sürede yurda dönmesi ve teslim olması gerekmektedir.