Yazılar

Deniz Güler William Wallace

Kitle Hareketleri Üzerine

 Sir William Wallace’ı harekete geçiren neydi? İskoçya neden bu şövalyeyi takip etti? Sir Wallace’ı takip eden bu politik kitlenin amacı neydi de hayatlarını ortaya koydular? Sir William Wallace ve şahsi ihtirasları, İskoç toplumunun arzuları ile nasıl birleşti? Daha sonra bu İskoç kitle hareketi nasıl oldu da Birleşik Krallığı tehdit eder hale geldi? Peki ya Maximilien Robespierre’in biyografisi hakkında neler düşünüyorsunuz? Fransızlar devrim yıllarınca Robespierre’i nasıl yorumlardı sizce? Fransızların zihninde nasıl bu kadar yükselebildi? Terör çağını nasıl başlattı bu adam? “Terörizm” kavramsallaştırmasında Robespierre’in yaşamının önemli bir yeri olduğunu biliyorsunuzdur. Robespierre’in burjuvaziye olan başkaldırısı hangi koşullarda binlerce Fransızı peşinde sürükledi? Yoksa tarihte yine bir adamın şahsi uğraşısı ,tıpkı Sir William Wallace örneğinde olduğu gibi, toplumun arzularıyla mı birleşiyordu? Mahatma Gandhi’nin öncülük ettiği Sivil İtaatsizlik hareketi hakkında neleri anımsadınız?

William Wallace ve Martin Luther King

Martin Luther King Washington’a neden yürüdü arkasındaki kitlelerle, nasıl yürüdü? Ünlü “Bir hayalim var!” konuşması nasıl oldu da kitleleri coşkuya kattı? Emsalleri ziyadesiyle arttırmak mümkün de aslında sorulabilecek basit bir soru var burada, limitsiz, dinamik ve kümülatif bir soru; yüzlerce, binlerce, hatta milyonlarca insan nasıl oluyor da bir araya gelip böylesine büyük sosyal etkileri meydana getiriyorlar?

Kitle hareketleri daima iktidara karşı mı icra edilir?

Zira nihayetine ermeyen yahut tamamlanmamış, yani pozitif üstünlük sonucu doğurmayan kitle hareketleri de var. Öyleyse bir kitle hareketini, o hareketin arzularına ulaştıracak başarı kriterleri nelerdir? Kitle hareketleri manipüle edilebilir mi? Yöneten ile yönetilen arasındaki ilişkilerde kitle hareketlerinin yeri nedir? Kitle hareketleri daima iktidarlara karşı mı icra edilir? Kitle hareketlerinin bir sınıflandırması var mıdır? Kitle hareketlerinden bir ideoloji doğar mı? İdeolojinin doğabilmesi için kitle hareketlerinin sahip olması gereken nitelikler nelerdir? Nitekim dinlerin doğuşları da birer kitle hareketi değil midir? Peki, protesto için bir araya gelen kitleler nasıl oluyor da kocaman bir yıkım ordusuna dönüşüyorlar? Vandalizm akımının doğmasına sebep olan zemin toplumsal olarak nasıl inşa ediliyor?

Kitle hareketlerinde duygu

Kitle hareketlerinde duygu ve fikirlerin takibi mühimdir. Duygusal patlamalar ve fikir demetleri nasıl geniş kitlelere aktarılır? Kitle hareketi sırasında insanlar nasıl bir iletişim kurar? Kaldı ki şunu da sorabiliriz; bir kitle hareketi, hareketin muhalifi tarafından nasıl bastırılır? Cebir yada şiddet içermeyen hangi metodlar aklımızda? Peki şunu sordunuz mu hiç kendinize; dağılan bir kitle hareketi bir daha bir araya gelebilir mi? Tekrar toplanabilir mi? Sosyal Bilimleri keyifli kılan da bu ya bağımlı ve bağımsız değişkenler dışında da değişkenler içermesi, örneğin; gizli değişkenler, öncül değişkenler… Heraklitos’tan hatırlarsak; “aynı nehirde iki kez yıkanamazsın!” sözü Sosyal Bilimlerin nüvesidir. Gelgelelim asıl konuya! Devrim, İnkılap, Reform, Göç, Hukuk, Devlet vb kavramların tamamı kitle hareketlerinin konusuyken İstanbul’daki üniversitelerin, Siyaset Bilimi ve Uluslararası İlişkiler kürsülerinin hiçbirinde, hiçbir think-tank te “Kitle Hareketleri Anatomisi” isimli yahut benzeri bir derse rastlamadım.

Siyaset Bilimi ve davranışsalcı ekol

Siyaset Bilimi bir Toplum Bilimi ise nasıl oluyor da kitle hareketlerinin anatomisi veya yapısıyla ilgilenilmiyor? Şöyle senenin başından itibaren tüm kitle hareketleri ele alınsa, tamamı davranışsalcı ekol bağlamında kıyaslansa, sınıfça ne, neden ve nasıl soruları sorulsa, belki de Siyaset Biliminin içindeki biraz evvel yukarıda saydığım toplumsal olarak inşa edilen kavramlara daha da vakıf olunabilirdi. Kitlelerin nasıl harekete geçirildiğine dair daha fazla ve detay sorusu olan gençler, yöneten ve yönetilenler arasındaki bağlamı inceleyen bilimi daha ileri götürmez miydi? Türkiye’nin yakın tarihi toplumsal hareketlerle dolu, o konulara farklı açılardan bakabilen gençler akademiye perspektif kazandırmazlar mıydı? Bu konuda yazan çizen bir dünya düşünür mevcutken üstelik. Literatürü taradığınızda eşsiz kitaplara rastlıyorsunuz.

William Wallace ve Gezi Hareketi

Gezi hareketinin yeniden tartışılmaya başlandığı şu günlerde; üniversitelerin, bilgiye kolay ulaşabilecekleri “Case Study” konuları yakınlarındayken, milyon defa tartışılarak küflenmiş konuları bir defa daha tartışarak bilime nasıl katkı sağlayabilecekleri aşikar bir sorudur. Sözü Dante Alighieri’den alıntılayarak bitirmek istiyorum; “….araştırın yolu Batıya karanlık çökmeden!” -La Divina Commedia, Araf, XXVII, 62, 63

Saygılarımla…

Donald Trump Dönemi

Herkes Dergisi Resmi Facebook Sayfası

Orta Doğu'da Bölgesel Güç

Yeni Orta Doğu’da Bölgesel Güç Olmak

Daha önce “Değişen Dünya Düzeni: post modern soğuk savaşın ayak sesleri” başlıklı yazımda Rusya’nın keskinleşerek saldırganlaşan politikasının özellikle Orta Doğu merkezli güç mücadelesini hızlandıracağı ve bu durumun uluslararası düzeyde Soğuk Savaş benzeri bir sürece yol açmasının muhtemel olduğunu vurgulamıştım. Bu eğilim, şiddetlenen ISİD tehdidi dolayısıyla güncel olarak ikinci plana düşmüş gibi görünse de aslında bu yılın başından beri bölgedeki gelişmeler, biraz gecikmeli de olsa bir 21. Yüzyıl soğuk savaşının kaçınılmaz olduğunu gösterir nitelikte. Bu gelişmeler ışığında, klasik soğuk savaştan farklı olarak, bu mücadelenin, dış güçlerin direk müdahil olmasıyla değil, aksine Ortadoğu’da söz sahibi olmak isteyen devletlerin bölgesel aktörler üzerinden yürüteceği bir çatışma olması da kuvvetle muhtemel. Yeni Orta Doğu’da bölgesel güç olma konusunda dengeleri çok doğru hesaplamak gerekiyor.

Yeni Orta Doğu’da Bölgesel Güç Olmak

Osmanlı Devleti’nin yıkılmasından beri Orta Doğu güç dengeleri, oluşan boşluğun küresel dış güçlerce doldurulması prensibiyle oluşmaktadır. Osmanlı’nın bölgeden çekilmesinin yarattığı boşluk İngiltere ve Fransa tarafından doldurulmuş ve İkinci Dünya Savaşı’nın ardından bu ülkelerin bölgeden çekilmesi ABD’nin onların yerini almasıyla sonuçlanmıştı. Her iki dönemde de bölgeye kalıcı bir giriş yapmayı amaçlayan dış güçler hem diplomatik hem de askeri anlamda bölgeye yerleşmiş ve bölge ülkelerindeki fiziki varlıklarını olabildiğince kuvvetli tutmaya gayret etmişlerdir. Hem geçmiş dönemlerden alınan dersler hem de son dönemde ABD’nin tarihinin en uzun savaşı haline gelen Afganistan ve Irak’ta yaşadığı sıkıntılar ile bölgedeki askeri varlığını bitirmekte karşılaştığı güçlükler, yakın vadede Orta Doğu’daki güç mücadelesinin “vekâleten” bölgesel güçler aracılığıyla yürütülmesinin esas aktörler açısından en gerçekçi ihtimal olduğunu göstermektedir. Bu durum ise bölge ülkelerinin kendilerini daha güçlü bir şekilde konumlandırabilmeleri adına kaçırılmaz bir fırsat niteliğinde.
Bu noktada altının çizilmesi gerekir ki bu sürecin Arap Baharı şeklinde adlandırılan ayaklanmaların hemen sonrasına denk gelmesi, “bölgesel güç” olarak uluslararası bu mücadelede belirleyici olabilme ihtimali olan ülke sayısını bir hayli azalttı. İran ve Türkiye ile birlikte bu ikiliden biraz daha düşük bir ihtimal olan Mısır dışındaki diğer bölge yönetimleri ya bu halk ayaklanmalarının yarattığı iç sorunlarla mücadele ile meşgul ya da bu hareketin kendi ülkelerine sıçramasını engellemeye çabalamakla.
Bu gidişatı ilk sezen ve konumu güçlendirmek adına gerekli hamleleri en erken yapmaya başlayan aktör ise hiç kuşkusuz İran oldu. Uzun süren görüşmeler neticesinde Batı’yı nükleer çalışmaları konusunda ikna eden ve üzerindeki ambargo yükünden kurtulan İran’ı kısa vadede bekleyen ekonomik, politik ve toplumsal gelişmenin boyutu hayli radikal. Ayrıca geleneksel olarak Rusya ile yakın ilişkilere sahip olan ülke, ambargo pazarlıkları süresince ABD ile ilişkilerindeki tansiyonu düşürmeyi de başararak şu anda bölgedeki en sağlam konuma sahip devlet durumuna geldi. Ruhani liderliğindeki İran’ın bu adımları doğal olarak en çok Rusya ve İsrail’i endişelendirdi ve bu ikilinin bağlarının göreceli olarak kuvvetlenmesine yol açtı. İki devlet arasındaki doğal gaz anlaşması ve Rusya’nın İran’a planlanan silah satışını şimdilik durdurması bu kuvvetlenmenin somut göstergeleri gibi görünse de tarihsel yakınlıkların gücü, orta vadede, konjonktürel yönelimlerden mutlaka daha etkili olacaktır. Yine de bu gelişmeler bize açıkça göstermektedir ki elindeki kozları bir bir arttıran İran bölgesel konumunu en fazla sağlamlaştıran ülke durumundadır. Bunun yanında, bu gelişmelerden çıkacak ikinci sonuç ise, bu yeni soğuk savaşın eskisi gibi bir bloklaşma mantığıyla yürümeyeceği ve bu sebeple etkin olma fırsatı arayan ülkelerin askeri güçten daha çok diplomatik manevralar ve doğru hamleler üzerine yoğunlaşması gerektiğidir. Bu ortamda keskin, bağlayıcı tutum ve hamleler geri dönüşü neredeyse imkânsız sonuçlara yol açabilir.
Türkiye’ye gelince şu döneme kadar bu çerçevede İran gibi başarılı bir görüntü ortaya koyduğunu söylemek bir hayli zor. Yapılan hatalı tercihler ve bazı diğer temel sorunlar ülkenin bölgesel etkinliğinin hızla azalmasına yol açmakta. Bunların en başında, en kritik konuda yukarıda belirtildiği gibi bağlayıcı ve keskin bir söylemden kaçınmak yerine kendini Suriye sorununda geri dönülmez şekilde bir tarafa bağlamak geliyor. Yapılan tercihin ve takınılan tavrın ne olduğundan çok bunun ifade ediliş biçimi bu noktadaki temel sorun. En son söylenmesi gerekeni en başta söyleyen Türk diplomasisi, olayların beklenmeyen gelişimi karşısında kendine hiç manevra alanı bırakmaması sebebiyle uzun zamandır Suriye’de akıntıya kürek çekerek zaman kaybediyor. Bir diğer sorun ise yine bununla bağlantılı. Elini güçlendiren Esad rejiminin kendisine sağladığı imkânla taleplerini artıran Kürt hareketi ve yarattığı terör ortamı Türkiye’yi enerjisinin büyük bölümünü iç istikrarsızlığa harcamak zorunda bırakıyor. Buna bir de dış politikanın iç politika malzemesi olarak kullanılması şeklinde ifade edilebilecek Türkiye alışkanlığı eklenince ülke bölgesel politikalara yoğunlaşıp, gerçekçi ve akılcı hamleler üretme fırsatını yakalamakta oldukça zorlanıyor. Son olarak da bölgenin heterojen yapısı göz önüne alındığında, kaçınılması gereken en önemli durumlardan biri olarak mezhep odaklı bir mücadele görülüyor. Bu noktada Türkiye, Suriye konusundaki erken söylemleri tarafından kendisini yaratılmak istenen mezhep çatışmasının merkezine atılmış bulurken; buradan geri dönmek istediğinde ise karşısında bu erken ve bağlayıcı söylemlerle şekillenmiş iç politikasını buluyor. Bu sıkışmışlık halinden kurtulmak için tek çare daha soğukkanlı ve akılcı hamlelerle şekillenen bir dış politika ortaya konması ve bu politikanın sürekli ve kalıcı olarak iç politikadaki beklentilerden ayrı bir çerçevede değerlendirilmesidir. Aksi takdirde, zaten hali hazırda oldukça zaman kaybetmiş görünen Türkiye bu yüzyılın Orta Doğu’sunun şekillenme sürecinde de ikinci planda kalarak tarihsel bağları ve yapısı itibariyle hak ettiği konumu elde etme şansını kaybedecektir.
Kısa süre öncesine kadar daha yakın zamanda şekillenmesi beklenen Orta Doğu bölgesi, ISİD’in yarattığı öngörülemeyen etki sebebiyle bir süre daha ertelenmiş vaziyette olsa da kartların yeniden dağıtılmasının kaçınılmazlığı açıkça ortada. Bu bağlamda İran, yerinde hamlelerle yerini sağlamlaştırırken Türkiye’nin bir rüzgârın önünde savrulan yaprak misali hareket etmesi, yeni masadaki sandalyesinin konumu açısından şu an için edişe verici görünüyor. Yapılması gereken ise dış politika alanında kararlılıkla bağlayıcılık arasındaki ince çizginin gözden kaçmamasına özen göstermek ve bölgesel politikadaki belirleyici hamlelerin daha akılcı ve gerçekçi bir zemine oturtulmasına dikkat etmektir.

Sosyal Liberalizm

Fakir Baykurt – Eşekli Kütüphaneci

 

Sevgili ile Sevgisiz

Sevgili ile sevgisiz

Sevgili, birçok zaman büyük bir duygusal bir yüktür. Çok defa bu yükü yaşadım ve beni çok yordu. Onlar sevgiliydi, seviyorlardı. Beni seviyorlardı, gözlerimi seviyorlardı, umursamazlığımı seviyorlardı, kaçışlarımı seviyorlardı, şehri seviyorlardı, yorganı seviyorlardı, pırasayı seviyorlardı. Kısacası seviyorlardı. Sevdiler ve bu sevgi bana yük oldu. Sevgili ile sevgisiz oluruz, tıpkı diğer aşıklar gibi…

Yalnızlığınızı satacak, sevgili satın alacaksınız!

Sevgiyi dillendirdim

Onlar bana sevgili oldu ama ben onlara `sevgisiz` olabildim. Beni çok da güzel sevdiler, haklarını yiyemem bu konuda ama ben kendimi sevmek zorunda hissettim. Sevebilmek için büyük mücadele verdim ama düşünceler gibi bir sistem içerisinde üzerinde çalışılarak sevilemiyor. Ben “sevgisiz” oldum, onları sevmedim ama onlara sevdiğimi çok sık dile getirdim. Çok da güzel sevgiyi dillendirdim, birçok zaman söylerken kafamın başka yerlerde olduğunu ve söylemem gerektiği için söylediğimi anladılar.

Ben sevemedim onları, sadece onları da değil. Sadece onları sevmemiş olsaydım belki bir sıkıntı olmayacaktı. Ben siyasal sistemi sevmedim, medyada içi boş adamları sevemedim, yorganımı da sevemedim. O insanların kokusu çıksın diye çok yıkadım, çok değiştirdim ama çıkmadı hiçbirinin kokusu. Zamanla birbirine karıştı kokular ve kokuları da ayırt edemez oldum. Yorganı sevemediğim için yorgandan kurtulmaya karar vermek de bir seçenek oldu benim için. Bu sebeple üstüm açık yattım. O çok sevdikleri  kaçışlarımı yorganıma da yaptım, yorganım da benden çok çekti. Yorganımı da bıraktım en sonunda, o da tattı bunu. Üstelik ben pırasayı da bir türlü sevemedim. Zorla pırasayı sevdirmeye çalıştılar, tükürdüm pırasayı ve masayı da berbat ettim. Herkes gördü zorla pırasanın da sevilmeyeceğini. Zorla sevilmiyor, ne pırasayı ne de bir kadını zorla sevemiyorum.

Evimizdeki Konsomatris

Sevgili ile sevgisiz olduk

Beraber birçok kadınla Sevgili ve Sevgisiz olduk. Çok güzel bir ikiliydik birçoğu ile, mütemadiyen sevilmek istedim ve istediğim gibi oldu da. Ancak hayal ettiğim ve tasarladığım gibi sevemedim. Sevemedikçe daha fazla zorladım kendimi, belki de “beni sevmeyecek misin” diyen bakışlar ile onlar zorladı sevmem için. Zorlamamıza rağmen sevemedim ve bir gün hiç beklenmedik zamanlarda ortadan kayboldum. Birkaç cümle oyalayayım kendimi dedim ama yok, dürüst olmalıyım. Ben sevmeyi çok da hayal etmedim, sadece kendimi rahatlatmak için “sevilmeyi hayal ettim” dedim.

Sevgili ile Sevgisiz” olmak kolayıma geldi büyük ihtimal ile. Sevilmemek seninle ilgili değildir ve bu sebeple üzemez kolay kolay. Ancak sevmemek seninle alakalıdır ve sevgisizliğin yarattığı boşluk senin içindedir. Seven için her şey daha kolay, bir sevginin varlığı kesinlikle bir sevgi kiyafetsizliği kadar hissizleştiremez. Sevilmemek insanı üzebilir, belki de kırabilir. Ancak sevmemek, hissizleştirir. Çok süslü kelimelere de gerek yok hissizliği anlatmak için.

Penisli Yargı ve Hakim Olamayan Avukatlar

Sevmenin ve sevilmemenin

Sevmek üzerine binlerce şair yazmıştır, her birinin sevgisini hayranlık ile okuduk. Ancak sevmemenin şiirini yazamadılar, yazamazlar da. Sevmemek bir boşluktur ve boşluğu anlatamazsın, süslü cümleler ile hissizliği kaleme alamazsın. Shakespeare’den aşkı okuduk, Attila İlhan’dan sevmenin ve sevilmemenin şiirlerini okuduk, Nazım Hikmet ile kusursuz sevmenin şiirlerini okuduk ki o Nazım’ın üç farklı kadına şiiri var. Her bir şiirinde ise bu adam bir başkasına göz ucuyla dahi bakamaz, nasıl da güzel seviyor deriz. Ancak sevgisizliği yazamıyorlar. Hiç bırakmayacakmış gibi sevip, bir zaman sonra bir başka kadını sevebilmişler. İşte bu sevgi takdir edilesi bir duygudur. Bir insanın yaşayabileceği duyguların en güzeli olmalı sevgi.

Çok da uzatmaya gerek yok sevgisizliği. Sevgili ile Sevgisiz beraber çok mutlu olabilir, bir gün ikisi de sevgili olursa. Unutmamalı ki sevgisiz de bir gün sevgili olacak, o güne dek sevmeli ve sevmenin bir sanat olduğunu unutmadan sanatkarlığı konuşturmalıdır.

Facebook sayfamızı takip ediniz.

Herkes Dergisi Resmi Facebook Sayfası

İlgi çeken kısa yazılar:

Hey taksi 3. bölüm

Veronika

Pablo Escobar ve Kolombiya

Herkes Dergisi yayınevlerine ilk yazarını çıkarttı

Sosyal Liberalizm

Sosyal Liberalizm

19. yüzyılda büyük bir çıkış yaşayan liberalizm, kapitalizm ile paralel bir şekilde gelişmiştir. Kapitalin serbest dolaşımı ve ticari imkanlar açısından kapitalizmin liberalizme ihtiyacı vardı. Nitekim, kapitalizmin dünyanın büyük bölümünde ekonomik altyapı olabilmesinde liberalizmin büyük bir payı oldu. Marksist açıdan bakılacak olur ise ekonomik altyapı, siyasal üstyapıyı belirler. Bu açıdan baktığımızda da, kapitalizmin siyasal üstyapı olarak liberalizme ihtiyaç duyduğu kabul edilebilir. Sosyal Liberalizm ve Klasik Liberalizm arasındaki farkı ekonomiden ziyade insan hakları ve sosyal haklar belirliyor.

Sosyal liberalizm

Liberalizm ile sosyal liberalizmin gelişimi ise paralel olmadı. 19. yüzyılda kapitalizmin en vahşi yüzü Avrupa’da yaşandı. Çalışma koşullarıın zorluğu ve sosyal yaşamın arka planda bırakılması, sosyal liberalizm zaafiyetini doğurdu. Ancak, sosyalizmin tohumlarının filizlendiği 19. yüzyılda sistemin devam edebilmesi için kapitalizmin dizginlenmesi ve işçi sınıfını sosyal haklarının genişletilmesi elzem bir ihtiyaç olarak belirdi. Kapitalizmin doruğu olan emperyalizmin neticesinde 1. Dünya Savaşı‘nın yarattığı yıkım, sosyalist şuur açısından uygun bir zemin hazırladı. Kapitalizmin devamlılığı için sosyalizm dizginlenmeliydi ve bunun bir tek yolu vardı. O da, sosyal liberalizm ile Avrupa ülkelerinde liberalizmi ekonomik boyutun ötesine taşımaktı.

Öncelikle 20. Yüzyıl‘da Batılı devletlerin çoğunda ve birçok gelişmekte olan ülkede devlet müdahalesinde bir artış görüldü. Bu devlet müdahalelerinin büyük bölümü, sosyal refah biçiminde görüldü. Yoksulluk, hastalıklar ve cehalet ile mücadele etme ve bu şekilde yönetimlerin vatandaşların refah sağlama teşebbüsleri yoğunlaştı. 19. Yüzyıl’da tipik minimal bir devlet söz konusu iken, 20 Yüzyıl’da tipik bir refah devleti görülmüştür ve bu durum modern devleti oluşturmuştur.

Devletler sosyal devlet çerçevesinde ulusal verimliliği arttırma ve sağlıklı işgücü amaçlamıştır. Elbette bu esnada daha güçlü askeri güce sahip olma arzusuna da kapılmışlardır. Askeri gelişimin yanı sıra, genel oy hakkının verilmesi işçi sınıfının taleplerini arttırmış ve köylü sınıfının sosyal reform talepleriyle siyasal yapıya baskı uygulanmıştır. Seçim baskıları sonucu Avrupa hızlı bir demokratikleşme süreci yaşadı. Bu talepler neredeyse toplumun her kesimi tarafından dile getirilmiştir. Sosyalistler, liberaller, muhafazakarlar, feministler ve hatta faşistlerin neredeyse tek ortak noktası bu toplumsal taleplerde birleşmiştir. Liberaller içerisinde özellikle modern liberaller bu talepleri daha arzulu yaptı. Bu anlayış, bireysel sorumluluk ve kişisel çabanın erdemlerini yücelten klasik liberalizmin zıt yönünde gelişmiştir.

Liberal anlayıştaki fırsat eşitliği kapsamında refah anlayışı savunuldu modern liberaller tarafından. Eğer bazı bireyler ve gruplar mevcut sosyal koşullardan dolayı zarara uğruyor ise, o zaman devletin zararları minimum düzeye indirmesi veya ortadan kaldırması gerektiği şiddetli bir dille savunuldu. 20. Yüzyıl’da liberal partiler toplumsal refahı savunmuşlardır. Bu görüş Avrupa’da İngiltere‘de 1. Dünya Savaşı’ndan evvel yükselişe geçti.İngiltere’de Asquith Liberal hükümeti tarafından ortaya atıldı. Yaşlılık maaşı ve kısıtlı da olsa ücretsiz sağlık hizmeti, işsizlik maaşı gibi birçok yeniliği hayata geçirmişlerdi. Modern liberal Wiliam Beveridge tarafından 1942‘de kaleme alınan Beveridge Raporu‘na göre İkinci Dünya Savaşı sonrasında sosyal haklar liberal Avrupa’da daha da genişletilmişti. Bu reformlar, “beşikten mezara dek sosyal haklar” olarak görülen ve yaşamın her aşamasını içeren geniş haklar içeriyordu.

Sosyal liberalizm, klasik liberalizm ile sosyalizm arasındaki derin çizginin ta kendisini oluşturuyordu. 21. Yüzyıl’da Türkiye’de de birçok kapitalist tarafından dile getirilmeye başlayan iyileştirmeler, büyük tartışmalara neden oluyor. 2016’da Ali Koç, işçilerin durumunun iyileştirilmesini ısrarla dile getirerek Türkiye‘de 21. Yüzyıl reformlarının fitilini ateşleyecek sermaye sahibi olarak görülüyor. Sosyal Liberalizm, Türkiye ve diğer gelişmekte olan ülkelerde kapitalizmin devamlılığı için bir güvencedir. Bu sebeple, sistemin devamlılığı için üretimde yer alan işçi sınıfının durumunun iyileştirilmesi ve sisteme karşı olası bir baş kaldırının önüne geçilmesi gerektiği bir ihtiyaç olarak hükümete sunuluyor.

Son olarak, John Rawls A Justice Theory(Bir Adalet Teorisi, 1970) adlı eserinde, “hakkaniyet olarak eşitlik” anlayışına dayalı refah uygulamalarını ve yeniden paylaşımı savunmuştur. Rawls’a göre, eğer insanlar sosyal konum ve koşullarının farkında olmasaydı; eşitlikçi bir toplumu yoksulluktan sakınma arzusu zenginliğin cazibesinden daha güçlü olduğundan eşitsizlik olana göre daha “hakkaniyetli” görürlerdi. Bu sebeple Rawls farklılık ilkesini önerir, bir başka deyişle, sosyal ve iktisadi eşitsizliklerin, çalışma güdüsünün sağlanması için belli bir ölçüde eşitsizliğe olan ihtiyacın farkında olmakla birlikte en az variyetli olanların menfaatini gözetecek şekilde ele alınması gerektiğini iddia eder.

Herkes Dergisi Resmi Facebook Sayfası

Yeni Orta Doğu’da Bölgesel Güç Olmak

Toplumsal Sorun Üzerine

Eşekli Kütüphaneci

Fakir Baykurt – Eşekli Kütüphaneci

Fakir Baykurt’un kaleme aldığı Eşekli Kütüphaneci adlı roman, Ürgüp’ü görmeye gelen Yunanlı Dimitrios’un gözünden konu edilmektedir. Romanda üç öykü birbirine sarılıdır. Birincisi, Larisalı Dimitrios ile Ürgüplü Azizin, bu kentleri kardeş yapma çabaları. İkincisi Mustafa Güzelgöz‘ün hikayesi. Üçüncüsü ise yöresel bir aşık olan Refik Başaran’ın kısa yaşamıdır.

Fakir Baykurt’un Eşekli Kütüphaneci adlı eseri onun son çalışmasıdır. Romanın ana karakterlerinden birisi Mustafa Güzelgöz’dür. Mustafa Bey’de oldukça yoğun bir kitap sevgisi vardı. Bu kitap sevgisinin herkeste olmasını gerektiğini düşünüyordu. Bunun için elindeki tüm imkanları seferber eder. İlk olarak Harf devrimi sonrasında kütüphanenin rutubetli bir odasına atılmış olan Osmanlıca kitapları çıkartarak kurtarır. Yakın çevresinden eş, dosttan kitap bağışlamalarını ister. Topladığı kitapları eşeğe yükleyerek köy köy dolaşarak halka dağıtır. İki haftada bir gider yenilerini verirdi. Roman, bir bakıma okumanın gerekliliğine vurgu yapar. İnsanların kitap okuyarak kendi ufkunu geliştireceğini, bilgileneceğini, ülkenin daha ileri seviyelere gideceğini hissettirmek ister. Okumak bilgilerimizi geliştirir, olayları kavrama yeteneğimizi ilerletir, bakış açımızın farklı olmasını sağlar.

Okumanın yaşı, cinsiyeti yoktur. Herkes eşit şartlarda olmalıdır. Mustafa Güzelgöz’de bu düşüncede olan birisidir. Bulunduğu çevreye ve yakın köylere okumaları için kitaplar taşır. Her eve her çocuğa kitaplar dağıtır. Kütüphaneler açılır. İnsanların okuma alışkanlıklarını buralarda gerçekleştirmesinin daha güzel ve daha anlamlı olacağını düşünür. Ancak kadınlar bu konuda biraz geri planda kalır. Onlar sadece ev işleri ve çocuklarla ilgilendikleri için kitap okumaya veya başka işlerle uğraşmaya vakit ayırmakta zorlanırlar. Bu durumu gören Mustafa Bey buna bir çözüm bulur. “Makine kullanmayı bilen kadınların yardımıyla dikiş kursları açılır. Kadınların kurs vakitlerinde göz önüne dikiş, nakış, moda, yemek yapımı ve çocuk bakımı ile ilgili kitaplar konarak kadınların ilgi alanlarına ve ihtiyaçlarına yönelik kaynaklar sunulur. Böylece köylü kadınlar kütüphanelere çekilerek okuma alışkanlığı kazandırılmaya çalışılır (İleri ve Talipoğlu, 2007).” Erkekleri ise kütüphane yerine kahvehanelerde zaman geçirmektedir. Mustafa Güzelgöz buna da bir çözüm bulur. Köylüyü kütüphaneye çekebilmek için gurbetçilerden toplanan yardımlarla kütüphaneye radyo konulur. Bu düşünce sonuç verir ve köyün erkekleri kütüphaneye gelmeye başlar. Radyoyu kütüphanede dinlemeye başlarlar. Kütüphanelerin sosyalleşme aracı olarak kullanılması ayrıca önemlidir. Mustafa Güzelgöz’ün bu çalışmaları, o dönem insanları için bulunmaz bir nimet gibidir. Köylere yaptığı yardımlar sayesinde halk daha da bilinçlenerek dünyaya farklı bakmaya başlarlar. Sadece kitap alanında onlara destek çıkmamıştır. Farklı alanlarda da onların yanında olmak istemiştir. O insanları seven, insana değer veren bir karakterdir. Ülkedeki herkesin bilinçli birey olmasından yanadır. Dolayısıyla gencinden yaşlısına herkesin bilgili olmasını ister. Unutulmamalıdır ki okuyan, anlatan bir topluluk her zaman ileri seviyelere taşır kendini. Hatta sadece kendini değil, ülkesini de ileriye taşır, gelecek topluluklara örnek olunmasını teşkil eder. Yapılan işler gerek ülkede gerekse dünyada yankı uyandırır. Bu durumu İleri ve Talipoğlu şöyle açıklamıştır.

“Güzelgöz , 1967 yılında Amerikan büyük elçisinin Ürgüp’e yaptığı gezide, kendisinin karşılayarak yürüttüğü çalışmalar hakkında bilgi verir. Gördüklerinden etkilenen büyük elçi kütüphaneye bir pikap araç hediye eder (İleri ve Talipoğlu, 2007).”

Bürokrasi sistemi de alttan alta romanda işlenmiştir. Devlet kademelerindeki bireylerin doğrular karşısındaki sessizlikleri ve buna itiraz etmemeleri içler acısıdır. Ancak her şeye rağmen Mustafa Güzelgöz’ün ülkesindeki insanlar için hayatını adaması ve yoktan var etmesi büyük başarıdır. Ayrıca Yunan ve Türk dostluğunun çok öncelerden beri var olduğunu yazar zaman zaman okura sunmuştur. Bazı şeylerin öncelerde kaldığını belirtmiştir. Yıllarca ülkemizde yaşayan Yunanlılar daha sonra ayrı topraklarda bir ülke kurmuşlar ve bu aramızda olacak düşmanlığa sebebiyet vermemelidir. Geçmiş geçmişte kalmıştır, yazar bunu çok güzel bir dille okurlarına sunmuştur. İşte bu yüzden Larisalı Dimitrios’la Ürgüplü Aziz’in bulundukları kentleri kardeş kent yapma arzuları da ayrı bir önem taşımaktadır.

Fakir Baykurt’un bu son eseri okunası kitaplar arasında yer almaktadır…

Kaynaklar:

Baykurt, F., 2015, Eşekli Kütüphaneci, Literatür Yayıncılık.

İleri, A. ve Talipoğlu, T., 2007, Eşekle Gelen Aydınlık, Anfora Yayıncılık.

https://tr.wikipedia.org/wiki/Mustafa_G%C3%BCzelg%C3%B6z

Herkes Dergisi Resmi Facebook Sayfası

Hüseyin Rahmi Gürpınar Gulyabani

Gürpınar’ın Şeytan İşi Romanında Toplumsal Meseleler

Fethullah Gülen

Gülen Cemaati’nin Tek Yolu Var

Fethullah Gülen ve cemaati 17-25 Aralık sonrasında tahminlerinden çok daha büyük zorluklar yaşadılar. Büyük ihtimal ile böyle bir zorluk yaşayacaklarını da düşünmemişlerdir. Yolsuzluk Operasyonu sonrasında AK Parti’de çözülmelerin daha güçlü olacağını planlamış olmalılar. Ancak bekledikleri gibi gelişmedi ve AK Parti – Gülen Cemaati arasındaki mücadeleden AK Parti zafer ile ayrıldı. En azından şuan için bu şekilde görünüyor tablo. Fethullah Gülen ve Gülen Cemaati’nin tek yolu var. Her geçen gün cemaat güç kaybediyor ve yok olmaya doğru yaklaşıyor.

Fethullah Gülen’in cemaatin mürşidi olarak üzerine geleni yapması ve devamlılığı esas alması gerekiyor. Fethullah Gülen’in kendisini öne atması dışında hiçbir yol cemaatin devamlılığını sağlamayacaktır. Ancak Fethullah Gülen bu seçeneği pek de düşünüyormuş gibi değil. Bu koşullarda Gülen cemaati yok olmaya mahkum, çünkü Gülen’in vefatı sonrasında cemaati birarada tutabilecek bir irade mevcut değil.

Fethullah Gülen’in Türkiye’ye dönmesi ve teslim olması gerekiyor. Fethullah Gülen, ömrünün kalanını cezaevinde geçirmeyi göze alabilmesi gerekiyor. Müridlerini kurtarabilmesi için, Gülen’in teslim olması gerekiyor. Gülen’in cezaevine girmesi ve ömrünün son günlerini cezaevinde geçirmesi, cemaatin yüz sene sonra da devam edebilmesi anlamına geliyor. Müridleri bu yolda cezaevine girmeyi dahi göze alabilir iken, Gülen’in ABD’de yaşamına devam etmesi Gülen’in itibarını zedeliyor. Gülen sonrasında cemaat yok olacak ve operasyonlar başarıya ulaşacak.

Gülen’in samimiyet, dürüstlük ve liderlik gereği teslim olması ve suçsuz dahi olsa bir bedel ödenecekse bunu ödemek için kendisini ortaya atması gerekiyor. Ancak, Gülen nefsinin ve politik hesaplarının arasında kayboluyor şuan. Eğer cemaat masum ise Gülen’in bu fedakarlığı yaparak yüzlerce sene sonra dahi cemaatini ayakta tutabilmesi gerek. Aksi halde, Gülen’in vefatı sonrasında cemaatin devamlılığı olmayacaktır. Yerel ve küçük yapılanmalar halinde birbirinden tamamen bağımsız bir yapı olarak varlığını devam ettirmeye çalışacaktır cemaat. Elbette sonrasında o yapılanma da yok olmaya yüz tutacaktır.

Fethullah Gülen’in kişisel ikbalini bir kenara bırakarak Türkiye’ye geri dönüş yapması ve teslim olması gerekiyor. Eğer bu hamleyi yapmaz ise cemaat, Fethullah Gülen’in hataları sebebi ile yok olacaktır. Geçmişte AK Parti ile ilişkileri dizayn ederken yapılan hatalar sonucunda bugünleri yaşayan cemaat ayakta kalabilmek istiyor ise mürşid olarak görülen Fethullah Gülen’in en kısa sürede yurda dönmesi ve teslim olması gerekmektedir.

8 Mart kadın

8 Mart

Cinsiyetçi algının toplumsal yaşamda gittikçe egemen olmaya başladığı bir dönemde “8 Mart Dünya Emekçi Kadınlar Günü” ‘ nü kutlamak her geçen yıl daha da önemli bir hale geliyor. Ne yazık ki ülkemizde son yıllarda cinsiyet ayrımcılığı konusunda oldukça geriledik.

Gazi Mustafa Kemal ATATÜRK‘ün 5 Aralık 1934 yılında kadınlara seçme ve seçilme hakkını verdiği andan öncesi ve sonrası
Kültür, Sanat, Eğitim, Siyaset ve birçok alanda kadınlarımızın ilerlemesinde, ulus olarak etkin bir rol oynadığımız aşikardır. O yıllarda birçok Avrupa ülkesini arkamızda bıraktığımızı gururla söyleyebiliriz. Cumhuriyetimizin kuruluşundan itibaren kadınlarımızın elde ettikleri kazanımlar, ne yazık ki son yıllarda kesintiye uğramaktadır. Özellikle de günümüzde kadınlara karşı gerçekleşen şiddet, tecavüz ve cinayet olaylarında dramatik bir artışın olduğu görülmektedir. Hangi birini sayalım ?

Sadece geçtiğimiz yıl, ülkemizde yüzlerce kadın erkekler tarafından öldürüldü. Yüzlerce kadına tecavüz edildi. Kadınlarımız töre cinayeti kurbanı oldular. Cinsiyetçi şiddete karşı bir sürü dava açıldı. Bu davaların bazı sonuçları, toplumdaki cinsiyetçi algının körüklenmesine sebep oldu. Bazı yargıçların katillere “iyi hal indirimleri” ve ‘beraat’ kararı vermesi buna en büyük örnektir.

Bunca hadise yaşandıktan sonra geçtiğimiz yıllarda “Ailenin Korunması ve Kadına Karşı Şiddetin Önlenmesine Dair” bir yasa çıkarıldı.
Bu yasa hazırlandıktan sonra, özellikle de siyasi iktidara yakın birçok kadın dernekleri de bu durumdan oldukça memnun durumda.
Gerçekten bu yasanın kadına yönelik şiddeti engelleyeceğine veya azaltacağına inanıyorlar mı ?

Bu yasa kadın ve erkek arasındaki tüm eşitsizlikleri giderecek mi ?
Bu yasa kadının hayatın her alanına özgürce katılabilmesini sağlayacak mı ?
Bu yasa kadınların sosyoekonomik anlamda güçlenmesinde etkili olacak mı ?
Bu yasa kadınların ekonomik anlamda bağımsızlıklarını elde etmelerini sağlayacak mı ?
Bu yasa kadının sosyal ve ekonomik tüm haklarını güvence altına alıyor mu ?

Ve son olarak,
Bu yasa kadınlarla erkekler arasındaki ayrımcılığı yok ediyor mu ?

Yasayı tüm yönleriyle sorgulamamız gerekmektedir. Ancak bütün bu sıraladıklarım gerçekleşirse insani kalkınma ve refah düzeyi konusunda ilerleyebiliriz. Kadına yönelik şiddet ve cinayet oranlarında azalmalara ve yok oluşlara da tanık oluruz. Ve bütün bunların temelinde “Eğitim” yer almaktadır. Eğitimsizlik insanın her türlü yanlışları yapmasına neden olur. Bilinçli bir toplumu inşa etmek de, bilinçli insanların ellerindedir. Dikta rejimlerine doğru yol almaya başlamış siyasi iktidarlar, bilinçli toplumların var olmasından büyük rahatsızlık duyarlar. Bu nedenle bilinçli insanların karanlığa sövmek yerine ortalığı mumlarla yakıp aydınlatması gerekmektedir. Bu şartlarda, kadınların özgürce yaşayabileceği bir ulus olabilmek için çaba harcamak, artık her zamankinden daha önemli bir hale gelmiştir.

Kadın veya erkek, dil, din, ırk ve düşüncelerimiz ne olursa olsun, dostluk ve barış içinde, özgür, mutlu ve huzurlu bir ülkede yaşamamız dileğiyle,
“Tüm emekçi kadınlarımızın ve dünya emekçi kadınlarının gününü en içten dileklerimle kutluyorum.

Gezi direnişi fotoğrafları

Gece, Naylon Çadır ve Bizim Çocuklar

gezi-direnis-fotograflari-kemalaslan4 (1)

 

Bir ses duyacağız . Bir ses bağıracak şarkıların arasından, Sonra sabahlara kadar uyumayıp kalacağız orda ,ortalık yerde. Kimse eve gitmeyecek.
Sende gitme!

Bir ucu uzaya dayanan bir bir ihtimale inanıyoruz hayat boyu. Günü dünden mi takip edeceğim yoksa yarından mı, büyüyünce insan bilemiyor bunu pek.

Büyük vurulmalar, büyük kaçmalar anlatacağım bir gece ama o gece bu gece değil anlaşılan, uykum geliyor seni görünce, sakinleşiyorum. Dilim tutulduğu için değil susmak zevk veriyor diye susuyorum. Eskiden sana rastlasaydım mektup yazardım. Eskiden sana rastlasaydım senin için ölme ihtimalim bile vardı ama geç geldiğin bir varil başındayız.
Ben kırkıma merdiven dayamış hayatı boyuyorum, saçmalıkları örtüyorum çocuklar görmesin diye.

Aldırış etmediğim öyle çok bakış var ki hayatta bu bir şey sanılıyor, sen de öyle sanıyorsun. Seni önemsemek marifet değil, kolay iş. Ama ben yapamam bunu.

Şimdi biraz daha büyüdüğünü düşünüyordun ama küçücüksün hala sen.
Sen Devrim olabileceğine inanıyorsun mesela ben devrimcilere inanıyorum sadece.
Devrimciler kendilerine inanırlar .
Tıpkı dua edenlerin sonunda kendilerine inanmayı becerebildikleri gibi.

Ben de dua ediyorum.
Dualarımın sarı tarlaları ve ufukları yok, uçurumları yok, bir yalancının duaları benim dualarım.

Bazen hakketen çocuklar iyi ki var diyorum bu hayatta.
Bunu öylesine demiyorum ama gerçekten iyi ki varlar çocuklar bu dünyada.
İnsanlar o kadar kocaman şeylere sahip ki, eğer biraz yer açılıyorsa bu çocuklar var diye öyle dinine yandığım, yoksa herkes birbirini ezer, çarpar birbirine.
Birbiriyle görüşmemeyi öğütleyen binalara inanırlar.
Birbirine inanmayan her şeye katlanabilirler farkında dahi olmadan.

Sana geçenlerde, aşk ney, diye sordum.

En çok üzerine konuştuğun şey bu diye sordum, en çok üzerine düşündüğün şey diye sordum.
Ben yapamıyorum, aklım kumaş bitiş yerlerine, fırfırlara çok takılıyor.
Ne zaman huzuru bulsam bana mutluluğu vaat eden bir kadınla tanışıyorum.
O beni tanıyor belki.
Sen beni tanıyorsun belki
Oysa o kadar az ihtiyacın var ki buna, bu bildiklerime hayat hakkında.

Bir ses duyacağız.
ve herkes gece eve gitmek yerine burda sabahlamayı tercih edecek o gece.
Bir ses duyacağız ve termosuyla gelecekler parklara, çekirdekleriyle, uyku tulumları ve büskivi kartonlarıyla, geceye inanacağız.
Gecenin kendisiyle sarhoş olacağız, gençken bana bunu deselerdi inanmazdım ama savaşırdım bunun için.
Şimdi oldu, yaptılar İstanbul’da. Ben yoktum. Sen de yoktun besbelli.

Bir ses duyacağız.
Bu daha hiç bir şey

Bu dahası bir başlangıç
Bu daha başlangıç
ve mücadeleye devam!

 

Nude Dressing Her Hair

Nude Dressing Her Hair

İnsanı, doğayı ve eşyaları birçok boyutuyla inceleyen, sanatta eskiye dayalı tüm fikirleri yerle bir ederek farklı bir anlayışı ortaya koyan ve Empresyonizm / İzlenimcilik akımına karşı bir tepki olarak çıktığı varsayılan “Kübizm” akımının öncülerinden biri olan Pablo Picasso‘nun günümüzde değeri milyonlarca dolar değerindeki tablolarını duymuşsunuzdur.

İlham perisi olarak tanımladığı sevgilisi Dora Maar’ın
Dora Maar Au Chat…

Saint Lazare Hastanesi’ndeki bir mahkumu anlattığı düşünülmekte olan
Femme Aux Bras Crosies…

Pierrette’in Düğünü…

Bir meyhaneye ücretsiz yemek karşılığında yaptığı “Au Lapinm Agile” gibi eserlerinin yanı sıra sayamadığım ve sanat koleksiyoncuları, iş adamları tarafından satın alınan onlarca tablosunun yanı sıra bir de “Nude Dressing Her Hair”
(Saçını Tarayan Çıplak Kadın)
adlı tablosu bulunmaktadır.

Bu eser, bugün İstanbul Kaçakçılık Suçlarıyla Mücadele Şube Müdürlüğü tarafından gerçekleştirilen operasyonun sonucunda ortaya çıktı. Tablonun sahte olup olmadığının belirlenmesi için Mimar Sinan Üniversitesi’ne gönderildi. Orijinal olduğuna dair kanıtlanması durumunda ve yurtdışındaki koleksiyonerin belgeleri sunması durumunda tablo iade edilecek. Sunmaması durumunda ise müzelerin birinde sergilenecek. Eğer eserin sahteliği söz konusuysa, kalbim dayanmayacak…

İlerlemecilik

İlerlemecilik Yanılgısı

Kompleks düşünsel yapımız tarihsel süreçlerle eşgüdümlü bir büyüme skalasına sahiptir. Özellikle bilginin birikimselleştiği dönemden itibaren; yani yazının kullanımının başlaması, insan hafızasının alamayacağı bilgilerin kendi hafızası dışında harici bir hafıza yaratılmasını sağlamıştır. Bu harici hafıza ile birlikte bilginin saklanması kolaylaşmıştır. Sözün uçup yazının kalması bundandır. Bilginin saklanabilir olması, insan beyninin bilgi yığınları içinden istediğini seçebilmesine ve bunları daha etkili kullanmasına vesile olmuştur. İlerlemecilik nedir?

İlerlemecilik

Bu devrimle beraber aslında bir devrimin daha gerçekleştiğini söylemek yanlış olmaz. İnsan ilişkilerinin karmaşıklaşması da aynı milada dayanır. Elbette bunların öncesinde insan nüvesi gereği, diğer canlılardan farklı olarak karmaşık ilişkilere sahipti fakat bu dönüşüm daha keskin bir gerçekliği ortaya çıkarttı.

Tarihsel süreç içerisinde devlet mekanizmasının oluşturulması ve güçlendirilmesi de bu ilişkiler ağının karmaşıklaşmasında etkili olmuştur. Özellikle karşılıklı taahhütler altına girilmesi ve bunun bir güven sorunsalına dayanması bu süreci hızlandırmıştır. Hukukun ortaya çıkışı da bu bağlamda değerlendirilebilir. Verdiğimiz sözlerin uçup gitmesi fakat yazıların yerli yerinde kalması, insanın kendi dışında bir güven mekanizması oluşturmasına neden olmuştur. Dini ve örfi değerlerin, insan üzerindeki yaptırımının belirsizliği ve göreliliği başka bir dayanak ihtiyacını kuvvetlendirmiştir. İlk bakışta yararlı gibi görülebilecek bu ‘’gelişmeler’’ aslında doğallıktan uzak ve karmaşık durumların ortaya çıkmasına sebep olmuştur.

Kendi doğal seleksiyon mekanizmamızın ortaya çıkışı ve bunda zekâ faktörünün önemli bir yer işgal etmesi, bizim ‘’ilerlemeci’’ tarih anlayışımızı desteklemiştir. Ancak bu ‘’gelişmeler’’ neticesinde ortaya çıkan bilgi yığınları arasında gerekli ve gereksiz olanlar karışmıştır. İşte bu noktada insan ilişkilerinin karmaşıklaşması sağlıklı bir lineerden uzaklaşma sürecini başlatmıştır. Ancak bunun farkına varıp eleştiri getirmek yerine; sağlıksız ilişkiler üzerinden yorumlar yapılıp, karmaşık ilişkilerin ‘’gelişkinliğin’’ bir göstergesi olduğu şeklinde güzellemeler yapılmıştır. Aslında, karmaşık olanın ‘’ileri’’ olduğu yanılgısı yeni değildir.

Her konu hakkında yapılan düzenlemeler ve bunların kaydedilmesi ‘’düzen’’ olarak adlandırılsa da; düzen aslında karmaşıklığa takılan bir maske olmaktan öteye geçemiyor. Eğer gerçek bir ilerlemeci tavır ortaya koyacaksak, bunu güven esasına dayandırmaktan başka bir çaremiz yoktur. Tüm bunları yazıya dökmek, kendi içinde kurgusallık yaratmaktan öteye geçemiyor. Tıpkı bu yazının düşünsel bir rahatlamadan öteye geçmemesi gibi…

Facebook sayfamızı takip ediniz

Herkes Dergisi Resmi Facebook Sayfası

İlgi çekebilecek kısa yazılar:

Anarşizm ve liberalizm farkları

Osmanlı Devleti’nde İttihat ve Terakki

Suriye ve Katar üzerinde İran etkisi

Sıcak gri