Yazılar

Mehmet Başkan

PKK’ya AK Partililer Söz Söyleyemez

PKK ile mücadele edildiği edildiği iddia ediliyor. Hatta, bir canlı yayına bağlanan izleyici çocuklar ölmesin dedi diye, programın sunucusu bir başka yayında özür dahi dilemek zorunda kaldı. 1990’lı yıllarda yaşadıklarımıza çok yakın bir hakikat bu. Terör ile mücadelenin popülizm birbirine karıştırıldı. AK Parti’nin kabahatli olması da, bu popülizmin en önemli sebeplerinin başında geliyor.

Geçmişte AK Parti büyüklerinin sözleri ile AK Parti – PKK ilişkisinin seviyesini anlamak için incelenebilir. İlk olarak, Sayın Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın bir sözü var: “PKK ile görüşen arkadaşı ben gönderdim. Sıkıntısı olan bana söylesin.” Başbakan Ahmet Davutoğlu’nun sözüyle devam edelim. “ Kürtçe yasağını biz kaldırdık, bana Serok Ahmet diyorlar.” Sayın Bülent Arınç’ın sözleri ile devam edelim. “Sayın Öcalan demeyi ve PKK bayrağı açmayı suç olmaktan çıkardık.” Bülent Arınç’ın deyimi ile partinin yeni yetmelerinden Yalçın Akdoğan’a ise “Öcalan’ın olayları okuma kabiliyeti ve tecrübesi var.”  Öcalan’ın imajının iyileştirilmesinde AK Parti yönetiminin çok büyük emekleri geçti. AK Parti’nin önemli isimlerinden Beşir Atalay’ın sözüyle devam edelim. “Öcalan’ın mesajları bizim de düşüncemiz”. PKK ile AK Parti’nin fikir birliği içerisinde olmaları hiç kimseye rahatsızlık vermedi ama bir akademisyenin durun demesi AK Parti tabanı için ihanet olarak algılandı. İhanet olarak algılatıldı. Ne yazık ki artık Türkiye’de büyük bir çoğunluk olayları algılamıyor, algılamaları gerektiği gibi algılatılıyor.

Onlarca AK Partili ismin bu tür beyanı var ancak paylaşmaya değer görmüyorum. En tepeyi göstermek yeterli olur. AK Parti’nin senelerce PKK’yla koyun koyuna olması ve PKK’yı itibarlı bir konuma getirmesi hiç kimsenin hafızasından silinmesin. Habur’da zafer edasıyla PKK’lı teröristler sınırda karşılanıp seyyar mahkemelerde yargılanıp serbest bırakılırken susan AK Partililer sakın ola barış isteyen akademisyenlere ve sanatçılara laf söylemeye kalkmasınlar. Herkesin onları eleştirme hakkı var, en azından benim onları eleştirme hakkım var çünkü ben PKK’ya yardım ve yataklık yapmadım. Ancak geçmişte PKK’ya yardım edenlerin bugün insanları linç etmeye hakkı yok.

Barış istemek, çocuklar öldürülmesin demek vatan hainliği ise en büyük vatan haini tüm AK Partililerdir. Ancak, barış istemek vatan hainliği değildir, bu sebeple AK Partililer için de vatan haini denemez. AK Partililer bugünlerde her ılımlı mesaj vereni vatan haini ilan ettikleri için suçlular. İşlerin daha da çözülmez hale sokulmasına neden oldukları için suçlular. PKK silahlanırken, mühimmat depolayıp hendekler hazırlarken sessiz kalanların bugün kesinlikle diğer kesimlere teröre destek oluyorsunuz demeye hakkı yok.

PKK hakkında herkesin söz söyleme hakkı var şuan ama AK Parti yönetiminin de, tabanının da söz söylemeye hakkı yok. 1 sene evvele dek PKK güzellemeleri yapan partinin çatısı altında olup da PKK’ya laf söylemeye kalktığında dur bakalım hele derler.

Dede Fatih Kolçak

Başkanlık, Ankara ve Alkolizm

Keşke canımız sıkılsa yine eve geldiğimizde, Halk Tv açmasam ben, Cnn Türk’te gece haberlerine hiç bakmasam artık. Bu gün Kadıköy’e bir kadın dostum alkolik olduğu için sevgilisinden ayrılacağını söyledi bana. Bundaki tuhaflığı hemen fark ettiğinizi biliyorum. Beni alkolik olduğum için terk eden yüzlerce kadın hiç olmamış gibi bir kadın bana bir dost olarak bunu dedi. ‘’İyi olur, ayrıl tabi.’’ diyemedim. Çünkü bütün alkolikler kardeştir! Alkolikler bu dünyanın en büyük ümmetidir! Ayak üstü konuştuk ve konuyu değiştirdim. Sizce Alkolikler mi iyidir, yoksa bütün iyi insanlar bir gün mutlaka alkolik mi olurlar? Bence alkolik olmak için bu dünyaya fazla iyi gelmek imanın birinci şartıdır. Alkolikler ilk alkole başladıklarında kötülüklerini allkolde boğmak için içerler, o yüzden gevşek gevşek gülümser insan bir bira dahi içince.

Bütün alkoliklerin gözleri kanlıdır ama itiraf edelim ki hepsi Che Guevara gibi bakar bu evrene, çok büyük laflar ederler; anneleri anlarlar, çocukları severler, polisin sürüklediği devrimci kızlar için üzülürler, hiddetlenirler, bir kadeh sırf o yüzden daha fazla içerler o akşam. Alkolikler iyi insanlardır, ama alkolik oldukları için değil! Ben tedavi olalı üç yıl oldu, endişelenmeye gerek yok o yüzden artık, ben spor yapıyorum, çikolatalı süt içiyorum, haşlanmış yumurta yiyorum her sabah mutlaka. Ve ne yaparsam yapayım bu hayatta bana her şey kafamın iyi olduğu zamanları hatırlatıyor. İçimdeki kötülüğü boğamıyorum öyle kolay kolay, o yüzden ahlakla elimi kolumu bağlıyorum, sporla kendimi hırpalıyorum. İnsan tanrılar kadar koy götüneci olamıyor bu hayatta, Savaşlara üzülüyor, çocuklara üzülüyor, hatta kedilere köpeklere bile üzülüyor yaşlanınca. İnsan vicdansız olan herkese önemli şeyler anlatmak ister. Bir alkolikle sevgili olmak nasıldır bilirim , çünkü ben hayatım boyunca alkoliktim.

Sevişmemek nedir bilirim, uyumamak, kavga edememek nedir bilirim. Çünkü alkolikler olgun olurlar. Küçük şeyleri kafaya takmazlar. Sadece savaşlara üzülürler. Sadece çöken sosyalist bloğa ve Filistin’e üzülürler ama senin küçük dertlerine üzülmezler. Dünyanın başına gelmiş en büyük kötülük alkoliklerin politika yapmaktan vazgeçmeleridir, Devlet Başkanı olmaya üşenip bira içmeye gitmeleridir yaz akşamı serinliklerinde, eğer onlar üşenmeseydiler enternasyonel çoktan kurulurdu. . Ve ertesi sabaha üç bira kalacak kadar huzur olabilir ancak bu dünyada, tek kurtuluş emekli olup yalnız ölmektir. Ve muhakkak rakı parasını çıkaracak bir taş vardır, Taşın suyunu çıkarmak çok basittir, ama devlet başkanı olmak, bir süre büyük yalanlar söylemek, hatırlamak ve unutmak çok zordur. Bağırmak ve gece ikide uyumak, sabah yedide kalkıp protokollere katılmak, uçakla ayık yolculuk etmek, parti MYK’sına fırça atmak ve hesap vermek çok zordur, bakanlar kurulunu toplamak çok zordur, hemde içki içilmeyecek ise o sofralarda. O yüzden devlet protokollerinde fıçılarla viski olmalı mutlaka, dünyada bulunan her aç başına bir yolluk istikak olmalı. Devlet başkanı olabilmenin birinci koşulu iyi içici olup dağıtanlardan olmamak olmalı!

Dünyanın kapitalizmin vahşetinden kurtulması için başka hiçbir çare kalmadı. Oysa Ankara’da kimse kimsenin alkolikliğinden rahatsız olmaz. Çünkü Ankaralı alkolikler düzenlidirler, Sabah işe gitemeye mecburdurlar, akşam kurulan rakı sofralarına kadar tutar herkes kendini. Ankara’da, Ankara bir bedel olduğu için alkol mübah görülür bütün yalnız kadınlara ve adamlara. Kimse kimsenin iki kadeh rakısını sorgulamaz, böylelikle bir gün mutlaka herkes alkolik olur Ankara’da. Ama ihtiyatlıdırlar, asla sarhoş olmazlar, ertesi güne ayık olmak zorundadırlar çünkü. Üstelik vicdanlarını rahatlamak için Ruslardan ve Fransızlardan, onların ne kadar çok içen bir toplum olduğundan hiç bahsetmeden içerler, bütün suç Ankara’da olduğu için suçluluk hissetmeden içerler. Onlarda devlet başkanı olmazlar asla, çünkü bürokrattırlar zaten, risk alamazlar siyasete girmek için.

Ankara’da kışlar çok soğuk geçtiği için herkes birbirine değer verir, ve konyak ikram ederler, Rumeli Çorbacısı’nda işkembe ısmarlarlar. Ankara her ne kadar ayıkların cehennemi olsa da bir o kadar sarhoşların cennetidir.

Can Donduran

Devlet ve Güvenlik

Yurttaşlarının güvenliği, ortaya çıktığı günden bu yana devletin sorumluluk alanına düşen en öncelikli konulardan biridir. Hatta biraz da yüzeysel bir bakışla, “devlet” kavramının doğuşuna, bireylerin güvenlik ihtiyacını karşılayacak bir mekanizmaya duyulan gereksinimin yol açtığını söylemek yanlış olmaz. Bireylerin, can güvenliği mülkiyet hakkı vb. bazı temel haklarının korunması karşılığında, bugün “anayasa” olarak adlandırdığımız toplumsal bir sözleşme aracılığıyla, sınırsız özgürlüklerinin bir kısmını devrederek ortaya çıkardığı yapıdır devlet. Devlet gücünün insan eliyle kullanılma zorunluluğu ister istemez bazı ülkelerde dönem dönem aşırıya kaçmış ve bugüne geldiğimizde fazlaca sorgulanır olmuştur. Diğer boyutlarını bir tarafa bırakırsak, günümüzdeki temel sorun, zaten bireyin özgürlüklerinin sınırlanması yoluyla güvenliklerini sağlama amacıyla doğan devletin hala yurttaşlarının özgürlüklerini, can güvenliğini sağlamak “bahanesiyle” sınırlamaya çalışmasıdır.

Devlet ve güvenlik

Totaliter rejimlerde görülen, Orwell ve Huxley’in eşsiz distopyalarına konu olan bu eğilimin Soğuk Savaş’ın sona ermesiyle birlikte yok olacağı düşünülürken aksine; süratlenen küreselleşme ve neo-liberal politikalar sonucu insanlığın geldiği nokta geçmişi aratacak boyuttadır. Dünyanın her kösesinde, gelişmişlik seviyesi her ne olursa olsun, bütün devletlerde bu tür bir eğilim ve bu eğilime paralel yasal düzenlemeler ya da eylemler göze çarpmaktadır.

Doksanlı yıllardaki lokal örnekler bir yana, 11 Eylül saldırıları sonrası ABD’de Kongre tarafından onaylanan Patriot Act bu yöndeki endişeleri bütün Dünya’da alarma geçiren ilk adım oldu. İstihbarat teşkilatlarının yurttaşları gözetleme yetkilerinin artırılması, genişletilen yetki alanlarının muğlak tanımlanması, hak ve özgürlük çerçevesinin can güvenliği çemberinin baskılanması sonucunda daralmasına işaret ediyordu. Bu yöndeki diğer bir güncel adım da Fransa’dan geldi. Paris saldırıları, Charlie Hebdo saldırısıyla sarsılan devletin en temel sorumluluklarından birini yerine getirmekteki yetersizliğini bütün çıplaklığıyla gücü kullananların yüzüne vurdu. Tıpkı İkiz Kuleler’in yerle bir olması gibi. Devletin refleksi yine aynıydı: Radikal önlemleri izleyen “şimdilik” üç aya uzamasına karar verilmiş olağanüstü hal uygulamaları. Hâlbuki birey, sınırsız özgürlüğünden anayasa ve yasalar aracılığıyla devlet lehine feragat ederken karşılığında can güvenliğinin sağlanacağının garantisini almıştı. Bugün ise devlet, kendi yetersizliğini gizlemek adına “Benim için özgürlüğünden biraz daha vazgeç, bu sefer kesin ölmeni engelleyeceğim” demektedir ve acı olan bir kesimin koşulsuz bir biçimde buna itaat etmesidir. Size borcunu zamanında ödemeyen birisi gelip, “bana biraz daha borç ver bu sefer kesin ödeyeceğim” derse muhtemelen cevabınız evet olmaz. Ama bunu yapan devlet olunca, bunu yıllar içinde mütemadiyen yapmış olmasına rağmen, hayır diyememek hatta bu talebi neredeyse doğal karşılamak; birey olma bilincinin ve yurttaşla devlet ilişkisi noktasındaki algının zamanla sistematik bir biçimde erozyona uğratılmasının sonucudur.

1990’lı yıllarda, bugün birçoğumuzun eleştirdiği Türkiye’nin de refleksi aynı yönde şekillenmişti. Ülkenin bir bölümünde güvenliği sağlamaktan aciz olan devlet, öncelikle o bölgede yaşayan vatandaşları olmak üzere tüm bireylerin özgürlüklerinin sınırlarını biraz daha daraltmak suretiyle terörle mücadele ettiğini söylüyordu. OHAL uygulamaları bir yana, bu olay medya eliyle o kadar normalleştirilmişti ki, bölge dışında yer alan büyükşehirlerde riskli olarak nitelenen noktalarda çöp kutusu bile bulunmuyordu. Bu uygulamalar yasal olsa bile devletin varoluş mantığıyla çelişiyor ama çok küçük bir azınlık hariç kimse bunun devlet gücünün aşırı ve yersiz kullanımı olduğunu dillendirmiyordu.

O gün buna göz yummanın, sessiz kalmanın bir faydası olmadığı bugün itibarıyla net bir biçimde ortaya çıkmıştır. Devletin aczi öyle bir boyuttadır ki artık ülkede sokağa çıkılamayan şehirler, gömülemeyen ölüler ve okula gidemeyen çocuklar mevuttur. En kötüsü de yurttaşların bir kısmı, devletin yetersizliğini yüzüne vurup buna dur demek yerine bu uygulamalara uydurulan kılıfları savunmakla o kadar meşgul ki zaten alacaklı olduğu birine biraz daha borç verdiğini fark edemeyecek durumda. İşlevsizliği defalarca ispatlanmış bu sessizlik kendine hala taraftar buluyor ve hep de bulacak aslında. Temel sorun, sessiz kalmadığını iddia edenlerin sesini ne kadar yükselttiği ve etkisini hangi boyutlarda gösterebildiğidir. Terör kabul edilemez, onaylanamaz bir şiddet biçimidir lakin özgürlük kaybına uğramadan çözümü mümkündür. Devletin her fırsatta vatandaşlarının özgürlüklerinin bir kısmını daha çalması ve bu noktada bir tepkiyle karşılaşmaması ise geri dönülemez, sonu karanlık bir yolda atılmış adımdan başka bir şey değildir.

İnsan tarihte bir kere sınırsız özgürlüklerinin sınırlanmasını kabul etmiş ve bu yolla devleti ortaya çıkarmıştır. Bu noktadan sonra, hiçbir sebeple sahip olduğu özgürlükten vazgeçmeye razı olmamalıdır çünkü Benjamin Franklin’in dediği gibi “güvenliği için özgürlüğünden vazgeçmeye hazır toplumlar ne güvenliği ne de özgürlüğü hak ederler ve sonunda ikisini de kaybederler.”    

                                                                                  

                                                                                  

 

Mehmet Başkan

Neo-90’lar Süreci

1990’lı yılların Türkiyesi hakkında çok uzun bir girizgah yapmaya lüzum yok. Tek bir kelime veya tek bir olay ile insanların vatan haini ilan edilebildiği veya devlet politikası hakkında eleştirel bir kelam edenin cadı ilan edildiği bir dönem olduğundan bahsetmek yeterlidir. Ancak biz bu dönemi geride bıraktığımızı zannediyorduk.

Özellikle AK Parti’nin iktidara geldiği ilk senelerde liberalleşme konusunda olumlu adımlar atıldığı ve sivilleşme konusunda önemli adımlar atıldığı görülüyordu. Türkiye için büyük kazanımlar söz konusuydu, bir sarsıntı sonrasında askerin kışladan çıkacağı korkusunun silindiği bir dönem olarak AK Parti dönemi hatırlanacaktı. Ancak demek zorunda kaldık, “ancak” diyorum. Tüm kazanımlar neredeyse bir senede yok edildi. AK Parti hükümetinin politikalarına en ufak bir eleştirel yaklaşımı olanın vatan haini ilan edildiği bir dönem yaşanmaya başlandı.

Medya o kadar nüfuz altına alındı ki, medya eleştirisi yapmaktan iktidar eleştirisi yapmaya vakit bulunamaz oldu. Oysa eleştirdiğimiz medyanın bu şekilde olmasının sorumlusu medya değil, medyayı bu hale getirenlerdir. Hükümet yanlısı yayınların hiçbir şekilde hükümet rotasından dışarı çıkmaması, hükümet karşıtı yayınların hiçbir olumlu gelişmeyi olumlu karşılamaması ülkenin gerilmesinde önemli bir rol oynadı.

Beyazıt Öztürk’ün programında yaşananlar da 90’ların bir yansımasıdır. Programda “çocuklar ölmesin” vurgusunun yapılması dahi bir vatan hainliği olarak algılandı. Günlerdir süren bir yıpratma süreci başlatıldı. 1990’larda politize olmuş sanatçılar ve televizyoncular vatansever veya vatan haini ilan ediliyordu. Ancak, neo-90’lar sürecinde durum daha da vahim. Kariyeri boyunca siyasetten kaçınmış bir sunucu dahi politik sebeplerden dolayı vatan haini ilan edildi. Politikadan uzak durmak da politik sebeplerden dolayı yıpratılmamak için yeterli olmuyor artık.

Neo-90’lar orjinalinden de daha sert yaşanıyor. Ahmet Kaya’nın vatan haini ilan edilmesi bir politik temele dayanmaktadır ve kendi içerisinde bir tutarlılığı vardır. Doğru bir hareket olmasa da kendi içerisinde bir tutarlılığa sahiptir. Ancak, Beyazıt Öztürk’ün vatan haini ilan edilmesinin herhangi bir tutarlılığı yok. Politikadan ve politik söylemlerden kaçmaya çalışan bir sunucunun politik sebeplerden dolayı kariyerinin bitirilmeye çalışılması kesinlikle çok daha tehlikelidir. 90’larda yayılan bu virüse karşı Türkiye bir direnç kazanmıştı ama virüs kendisini yeniledi ve bu defa politik duruşu olmayan apolitik insanları da vatan haini ilan edebilme özelliğine büründü. Bu defa tedavi etmek çok daha zor olacak.

İnsanların bir çırpıda vatan haini ilan edilmesi, ülkede vatanperverliğin içini boşaltıyor. Barış kavramı çok daha evvel içi boş bir kavram halini almıştı ki bunu daha evvel bir yazıda kaygıyla belirtmiştim. Bu defa da vatanperverlik kavramının içi boşaltıldı. Vatanperver olmak ile biat etmek kaynaştı ve tek kavram halini almaya başladı. Türkiye’nin dahili ve harici politikalarından birini eleştirmek, AK Parti hükümetine yapılan bir saldırı olarak algılanıyor, aslında daha da ötesinde devlet mekanizmasına bir saldırı olarak algılanıyor. Bu çok daha tehlikeli bir durum.

Neo-90’lar bir süre daha devam edecekmiş gibi görünüyor. AK Parti hükümeti süresince de ara verilmesinin pek mümkün olduğu inancında değilim. AK Parti hükümeti her geçen gün daha sert politikalar ile gelmeye başladı. Neredeyse 10 sene boyunca çözmeye uğraştığı sorunların varlığını dahi reddeden bir tavır takınmış vaziyetteler. AK Parti hükümeti devam ettiği sürece, gerilen toplumu AK Parti’den başka hiçbir aktör yumuşatamaz. Elbette bunun için AK Parti yanlısı medyanın gevşemesi ve arkasındaki AK Parti politikalarının yumuşaması gerekmektedir.

AK Parti hükümetinin korkudan uzaklaşması ve çok daha kendine güvenmesi gerekiyor. AK Parti hükümeti korktukça desteği azalıyor ve bunun farkına varmaları gerekiyor. Aksi halde, iktidarı elde tutmalarının imkanı yok, en azından barış içerisinde iktidarını sürdürebilmesinin imkanı yok. Türkiye’de %49 istikrar umuduyla yeniden AK Parti’ye oy verdi ve yanıldıklarını anladıklarında bir daha istikrar denilerek kendilerine oy verilmeyecektir. Bu sebeple AK Parti neo-90’lar sürecini sonlandırması ve barış ortamını sağlamak adına adımlar atması gerekli.

Herkesin Dergisi

Jandarma Biz Pasifistiz

’’ Bu karanlığı bir tek pasifisizim alt edebilir. Son beş yılımız bir umudun ölüşünü izlemekle geçiyor. ‘’Odtü Ayakta’’diye başlayan bir umut. Ne zaman güzel bir şeyler olsa Kürt hareketiyle iktidarın arası bozuluyor. Ne zaman elektrik faturalarına zam gelse toplu şehit haberleri geliyor, Doksanlarda ne zaman komünist olduğumuz anlaşılsa bize bölücü terörist derlerdi faşistler .

Pasifizmin gücünü Gezi’de gördük, öyle bir güçtü ki iftiralarla kararabilirdi ancak, Kabataş yalanıyla kararırdı, Cami’de içki içtiler, yalanıyla kararırdı. Doğru belki ilk anda böyle kararır ama hükümet yıllardır solu nasıl bastırdığını keşif edebildi sonunda ve Kürt hareketiyle arasının bozulması sonucu pasifisizmi de toprağa gömmüş oldu. Artık tek faşizm gerçeği var o da Güneydoğu’da sokağa çıkma yasakları, hendekler, ölen zavallı siviller. Hayret içerisinde izliyoruz, gerçek ve yakıcı bir hayret içerisinde. Üzülüyoruz, biliyoruz, ama sesimiz çıkmıyor çünkü bu bizim bilmediğimiz bir direniş yöntemi. Çünkü Jandarma biz pasifistiz.

Bir yandan yazıp çizdiklerimiz yüzünden vatan haini olmakla itham ediliyoruz, bir yandan ise elimize silah alıp doğuya gidip savaşmadığımız için kaypaklıkla. Öyle diyorlar ‘’İki ağaç için ortalığı ayağa kaldırdılar şimdi şehirler yanıyor ama onların gıkları çıkmıyor!’’ İşte biz Gezicilerin gerçek yüzü!. Jandarma biz Pasifistiz! Politikadan anlamıyoruz, Başkanlık sistemi nedir, Özerklik ve Özyönetim nedir bilmiyoruz. Bizim saçma sapan, kafası bir hayli karışık ama kalbi çok temiz bir özgürlük anlayışımz var. Kah Mustafa Keser’in askerleriyiz, Kah Turgut Uyar’ın dizeleri Kah Mustafa Kemal’in 1920’lerdeki çorapları. Kah Nazım Hikmetin 1950’lerdeki çizgili tişörtüyüz. Jandarma biz vallahi pasifistiz! Politik bir senaryomuz yok, anlaşmamız ve mutabakatımız yok, sadece hüzünlerimiz ve sevinçlerimiz var. Kardeşliğe olan salakça bir inancımız var, o bize yeter. Biliyoruz ki bu Kaptilazim’in öksürükleri Jandarma! Kapitalizm ölüyor, başka bir çağ geliyor artık. Kapitalizm petrolle karışık kan kusarak ölüyor, kardeşlerimizin kanı o. Teknoloji ve bilim Nano’yu icat ederek enerji politikalarını tarihe gömdü çoktan, şimdi onun ölümü bu, can çekişmesi. Başka bir hukuk doğacak. Bu karanlık bir çağ ve kapanıyor. Tıp insanın uzun yaşaması için her şeyi buldu ama susuyor. Kimya insanın özgürlüğünü buldu ama susuyor.

Tek çare iyi niyetin evrensel hafıza bulutlarından yeryüzüne yağması ve kardeşliğin kimseye zararı olmadığının artık bi zahmet anlaşılması. Tarlaları beraber ekeriz biz, fabrikaları doğaya ve insanlığa zarar vermeden kurar ve çalıştırırız. Çünkü Jandarma biz harbiden Pasifistiz!

vatan haini

Adımız Haine Çıkmışken…

Savaşların, katliamların, kıyımların her şeyden önce gerçekleri öldürdüğü her dönemde memleketimizin bir bölgesinde daha evvel de olduğu gibi, yine insanlık adına utanç duyulacak vahşetler yaşanmaktadır. 2016 yılına yeni girdiğimiz şu günlerde tek dileğimizin, çocukların özgürce koşup oynayabilecekleri, üzülmeyecekleri, ağlamayacakları ve tepelerine bombaların yağmayacağı, evlerine havan toplarının düşmeyeceği güzel günlerden ibaret olduğunu belirtmiştik. Kaçınılmaz oldu vatan haini damgasının üzerimize yapıştırılması…

Geçtiğimiz akşam Kanal D ekranlarında yayınlanan Beyaz Show adlı programa bir hanımefendi bağlandı ve güneydoğu’da bazı ilçelerde yaşanan katliamlardan söz etti ve buna sessiz kalınmamasının gerekliliğinden söz etti. Bu sözlerin üzerine salonda alkışlar eklendi. Ertesi gün havuz medyası Doğan Medyası‘nı, Beyazıt Öztürk‘ü, konukları ve alkışlayan seyircileri hedef göstermeye başladı. Hepinizin de bildiği üzere Beyazıt Öztürk genelde hiçbir siyasi polemiklerin içine sokmaz kendini. Doğru düzgün işini yapar. Gel de çocukların ölümüne üzülen bir insanı ve derdini akıl yoksunu klinik vaka konumunda olanlara anlat. Geçtiğimiz aylarda Fransa Katliamı sonrasında duygusal anlamda tepkimi ve tavrımı koymak isteyişimi farklı bir şekilde yorumlayıp yine “Fransız, hain, ajan…” gibi suçlamalara maruz kalmıştım. Hatta geçtiğimiz yıllarda konserlerimde farklı milletlerden, farklı kültürlerden ve inançlardan olan halkların ezgilerini icra ettiğim sırada adıma “müslüman düşmanı, siyonist, ermeni tohumu…” vs. gibi eklemeler yapanlar olmuştu. Bizler alıştık. Onlar da zamanla alışırlar.

İşin daha komik tarafı ise Beyazıt Öztürk‘ü tehdit eden ruh hastası, Türk polisi ve askeri olarak karıncayı dahi incitmeyen neslin devamı olduğuna inanıyor. Güler misiniz ? Ağlar mısınız ? Ayrıca sosyal medya üzerinden profil hesaplarımızın özel bölümlerine aşağılayıcı ve hakaret eden cümlelerin ulaştığı şu son dönemlerde yazılan mesajlardan ikisini şuraya yazacağım.

“Alçaksınız ulan hepiniz. Şerefsizsiniz. En itibarlı kurumlarımızı sarsmak yok etmek için her türlü fırsatı kolluyorsunuz. İt gibi pusuda bekliyorsunuz. Dağdaki itlerden ne farkınızı var ? A… s… p..’leri !”
“Bu topraklarda olan gözlerinizi oyacağız. Hiç meraklanma koçum. Yakındır. Az daha sabret.
S……n  Ermeni  dölleri
!

Aslında pek de haksız değil. Bu topraklarda gözümüz var. Trakya’da, Ege’de, Akdeniz’de, Karadeniz’de,
Orta Anadolu’da, Mezopotamya’da… Her vilayette ve her ilçede gözümüz var. Sınırların içinde ve dışında gözümüz var.
Alıp da bir yere götürmek için değil, kalıp da vurulup en dibine gömülmek için…

Neyse…
Sonuç olarak biz pek üzülmüyoruz bize yazılanlara ve edilen hakaretlere…
Son zamanlarda hain olmak şerefin şahıdır. Anlayana nazımız, anlamayana Nazım‘ımız yetsin…

Diyanetin Son Bir Haftaki Saçmalıkları ve Sapıklıkları…

Son günlerde Diyanet İşleri Başkanlığı’na saçma sapan sorulan sorular ve de aynı saçmalıkta alınan yanıtları ben tamamen sizlerin takdirine bırakıyorum. Sevgi ve Saygılarımla…

Herkesin Dergisi

Gölgeleri Kötülemek

Bir şeyler anlamış olmam gerekiyordu şüphesizki. Bende akıl ne gezer. İnsanın içi kuyu duvarına benzer derler, biri ip salmadan kurtulamazsın içine kapanıklıktan. Peşime hayaletlerim ve gölgelerimden oluşan taburumu alıp bir geçit yapıp kaybolmam gerekiyordu ortalıktan. Uzun yaşamanın gerekliliği diyorlar buna buralarda. Buralarda baharlarda karınca tümsekleri bozuluyor sıkça. Oradan oraya çekirdek kabuğu peşinden koşturan kimse yok. Kraliçeler yok. Tavana girintiler asan aklı var insanın nereye gitse yanında geliyor her şey.

Sen gitmeden gittiğin yer değişmiyor pek. Ya da insan olmayı öğrendikleri gizli bir yer var. Koşuşturmayı ve umursamamayı öğretiyorlar. Herkes kandırılmaya o kadar gebe ki bunu kendi aralarında halledebiliyorlar sürekli. Birbirlerine alışıyorlar. Bu kadar çok öfkeyi dindirdikleri bir yerler olmalı hayatta benim bilmediğim. Annemi hatırlıyorum sık sık. Neden beni bıraktı? Anlaşmamız böyle değildi onunla. Ne zaman dağılsam beni eve çağıracaktı ama gömüldü o dalgalı saçlarının arasına. Sonra ben her kadında onu aradım. Kapıları aşındırdım, uyuyamadım. Ona benzemeyen hiç kimseyle olamadım. İnsan annesini neden bu kadar çok sever diye merak ediyorum. Ben evlerle ve hayatla hizalanmaya büyümek adını takıyorum. Buna beraberce ikna oluyoruz sonra eve gidip onu düşünüyorum gene. Bu yüzümden anlaşılıyor olsa gerek hiç kötülük yapamıyorum ve bunu insanlar hemen anlıyorlar. Aslında ben kötü biri olmak isterdim. Annem yüzünden inanıyorum ben kelimelere. Kelimelerden korkuyorum. Onların yakıcılığını ve neredeyse hepsinin yalan olduğunu öğrendim.Biliyorum!

Bazen kandırılmak istiyorum ben de. Bunun için yapmadığım şey kalmıyor hatta. Belki eskiden becerebildiğim şey buydu ve buna insanlar geçmiş adını takıyorlar. Hep güzel şeylerin hatırlandığı bir yer orası. ”Şimdi”de bir şey eksik sanki ”şimdi” bir geçmiş değilmiş gibi. Annemden biliyorum ben ”şimdi”nin kocaman bir geçmiş olduğunu hayatta. O yüzden bir çok şey kursağımda kalıyor. Uçurtmalarım yan uçuyor. Rüzgarla bu yüzden kavgalıyım ben. Annem avluyla saçlarımı kurulamayacaksa yağmurun anlamını sorgularım. Kalemimi çekip hayattan hesap sorarım. Eğer bunun için yazmıyorsak biz çekilelim bu gölgelerle, bu hayaletlerle. Aklınızı biz koruyoruz. Aklınızı şarkılar koruyor.

Bundan sonra hiç kitap yazılmayan bir dünyaya razısınız, ama yok olursunuz öyle olursa. alınganlık edip hayata katışıp biz siz olursak güneşin anlamı kalmaz. Gölgeleri alınmış bir dünyada bir gün dahi yaşayamazsınız siz. Ama gölgeleri kötülüyorsunuz yine de.

Suat Yılmaz

Mahallemizin İtalyan Restoranı

Bu yaz turizm sektörünün nabzını tutan Bora Özgen, genç sunucu Melek Çerçi ile beraber bir İtalyan restoranına gittik. İlerleyen saatlerde turizm sektöründen Sarak Einy de masamıza dahil oldu. Dürüst olmak gerekir ise masadan aç kalkacağımızı düşünüyordum. Melek Çerçi ile Türk restoranına giderek gecenin sonunda karnımızı doyurma gereği duyacağımızı zannetmekteydim. Lakin Bağdat Caddesi’ndeki Dua Forni tüm ön yargılarımı yıkmayı başardı. Açıldığından bu yana her önünden geçişimizde gidelim dediğimiz ama her defasında sonra gideriz dediğimiz bir mekandı. Antakya ve Urfa mutfağının harmanlandığı bir mutfak kültüründen gelen biri olarak pek cazip görünmüyordu fakat gecenin sonunda aylardır bu mekana daha evvel gelmemiş olmanın pişmanlığı ile masadan kalktım. Mahallemizin İtalyan Restoranı, masadaki herkesi tatmin edecek şekilde ağırladı.

Öncelikle gerçekten İtalyan restoranı olduğunu da belirtmek isterim. Due Forni’nin İtalyan şefi Matteo’nun ve işletmecisi Suat Yılmaz’ın işinde oldukça titiz olduğunu yaşayarak öğrendim. Geçmişte İtalyan yemeği deneyimi hüsran ile sonuçlanan benim gibi binlerce insanın fikrini değiştirebileceklerine emin oldum. Birçok mekanda karşılaşılan gürültü ve karşındaki misafirinin sesini duyamama sorununu burada yaşamıyorsun. Yan masanın sesini bastırarak karşısındakine sesini duyurmaya çalışarak geceyi yorgun bir şekilde bitiren insanlar için huzurla yemek yiyebilme imkanı sunuyorlar. Tasarım konusunda oldukça titiz davranılan Due Forni’den ertesi gün dostlarıma bahsettim ve sonrasında iki büyük İtalyan fırını ile ünlü olduğunu fark ettim.

Öncelikle şarap konusunda tercihi kesinlikle mekana bırakmanızı tavsiye ederim. Yalnızca beyaz şarap, rose ve kırmızı şarap arasında bir tercih yapın ve şarap tercihini mekana bırakarak unutulmayacak bir lezzet serüvenine başlayın. Menüye kararsız gözler ile bakar iken usta şef Matteo’ya tercihi bırakmaya karar verdik. İtalyan restoranı denince akla pizza ve makarna gelmesi sizleri yanıltmasın. Başlangıçlarda Fritto Misto kesinlikle tadılması gereken bir lezzet. Kalamar, karides, mevsim balığı ve sebze kızartmasından oluşan Fritto Misto çok güzel bir yemeğin sizi beklediğinin izlenimini verecektir. Ana Yemekte ise Stinco d’Agnello ile Anadolu insanı gibi İtalyanların da kuzu konusunda hassas olduğunu da hissedeceksiniz. Kırmızı şarap soslu kuzu incik ve naneli risotto olarak Stinco d’Agnello’yu açıklayabiliriz. Büyük bir şölen havasında geçen bir yemeğin ardından birçok lezzet düşkününün aklında ana yemek ve başlangıcın olağanüstü lezzeti sonrasında ara sıcakları, salata ve garnitürleri saymak aklına dahi gelmeyecektir.

Suat Yılmaz Misina

Fritto Misto

 

Son olarak belirtmek isterim ki , Antakya ve Urfa mutfağında büyümüş biri olarak gecenin sonunda doymuş ve lezzet konunda tatmin olmuş vaziyette mekandan ayrıldıysam, İtalyan restoranında ben ne yiyeceğim diye soran insanlar gecenin sonunda mutlu bir şekilde mekandan ayrılacaklardır. İtalyan şöleni sonrasında ayağınız sizleri bir kez daha Due Forni’ye götürecektir.

 

Suat Yılmaz

Stinco d’Agnello

Polat Karayel

Zordur Bu Ülkede Gazeteci Olmak

Zordur Bu Memlekette Gazeteci Olmak

Günler önce sanata, çevreye ve gündeme dair yazılar yazmaya başladığım bu dergide yalnızca gördüklerimi, yaşadıklarımı ve fikirlerimi aktarmaktan başka bir faaliyetim yok. Her ne kadar “Sen insanlara sadece enstrüman çalmayı öğret. Ama asla fikirlerini değil…” diyerek bir de üzerine farklı cümleler kurup edepsizlik eden, terbiyesizlik yapan olsa da…

Gazeteci olmaktan bahsetmişken;
Bazıları vardır ve sadece överler.
Yere göğe sığdıramazlar.
Yöneticilerin yaptıkları hataların, yanlışların, hukuksuzlukların, ayıpların farkında olsalar da vurdumduymaz rolünü başarılı bir şekilde üstlenirler. Yalakalıklarından en ufak bir taviz dahi vermezler. Ne gibi menfaatler beklediklerini pek kestiremesek de, sonunda hayatlarının en rahat noktalarında kendisi gibi düşünmeyenleri lanetlerler, hedef gösterirler. Hakaretler yağdırırlar. Ne hainliklerini bırakırlar ne de şerefsizliklerini. Bir de çıkarlar adil olmaktan söz ederler. Gazeteci olduklarını zannederler…

Bir de öyle ADAM’lar vardır ki,

Hukuku, adaleti ararlar. Günü geldiğinde vicdanlarıyla nasıl yüzleşebileceklerinin hesaplarını yaparak hareket ederler. Hayatlarının her döneminde zindanlara düşebileceklerinin, kim bilir belki de katledileceklerinin ihtimalini de düşünürler. Onurlarıyla yaşarlar. Çıkarılan fermandan zerre kadar korkuları yoktur. Başlarına gelen bu felaketler de korkmadıklarındandır. Geçtiğimiz günlerde önceden kararları belli olan ve gelen talimatlar üzerine gerçekleşen tutuklamalar bunun en güzel örneği olarak gösterilebilir. Bir de zalimleşenlerin unuttukları tarih vardır. Tutuklanan Can Dündar ve Erdem Gül için “Casus” diye bahsedilmeyecek. Fakat bu cesur insanları parmaklıklar ardına gönderenler için ne yazacağı aşikardır diyebilirim.

Nasıl kardeş olacağız ? Birbirimize Nasıl Sarılacağız ?

Sürekli olarak terörist ve hain olmakla itham ettikleri, hedef yaptıkları insanlar öldürülünce
“Bu saldırı hepimize yapılmıştır.” demeyi marifet sayan zavallılar bir yana hepinizin de bildiği gibi dün yine cinayetler işlendi. Bir polis memurumuzu ve bir baro başkanımızı yitirdik. Bu toprağın insanlarını…

Kim bilir belki de, günün birinde aynı ortamda husumete değil de, dostluğa içecekleri ortam olmasını ümit etmişken…

Ama zordur bu rüzgarın esmesi…

Senden olmayan biri ölünce, senin gibi düşünmeyen biri öldürülünce “Oh” dememesini başardığın gün her şey gelişmeye başlar. Nefret kayıplara karışır ve sevgi tohumlarını yeşermiş bulursun zaman geçtikçe…

Şimdilik bu kadar…

Nefreti yok edin, sevgiyle kalın…

merhaba dünya

Merhaba Dünya

Merhaba dünya! İnsanın hayatı boyunca her adımında belirleyici, şekillendirici bir etkisi olan içine doğduğu coğrafyayı seçme hakkının olmaması eskiden beri kanıksanmış bir adaletsizlik gibi gelirdi bana hep. Çünkü sonradan alınan kararlarla başka coğrafyalarda yaşama şansı söz konusu olsa bile içinde yetişilen toplum, vatandaşı olunan devlet, birey üzerinde silinmesi neredeyse imkânsız izler bırakıp onu ölümüne kadar kovalar. En kötüsü de bunu engelleme şansının bulunmamasının yanında, bu izleri tam anlamıyla silmenin nerdeyse mümkün olmayışıdır. Bunları düşünürken, benim dünyayla, içine doğduğum ülkeyle tanışmam geldi aklıma. Çocuk aklımla tam algılayamadığım ama şu an düşüncelerimin üzerinde büyük bir etkisi olduğunu düşündüğüm o birey olma dönemi, bir toplumun parçası olma süreci.

Merhaba dünya! 24 Ocak 1993

İçeride darbe sonrası emekleyen, dış dünyada sona yaklaşmış bir soğuk savaş düzeninin içine doğan bir jenerasyonun son üyelerinden biri olarak geldim dünyaya. Dünya’yı ikiye bölen o malum duvar yıkılmadan birkaç ay önce sadece. Çocukluğuma dair ilk anım bile içine doğduğum ülkenin silinmez izlerinin ben de ne kadar yoğun olacağının açık bir göstergesi aslında, şimdi anlıyorum. Çocukluğumdan gözümün önüne gelen ilk gün, şaşırtıcı belki ama 24 Ocak 1993, soğuk bir pazar sabahı… Mutfakta divana çöküp yüzünü elleriyle kapatarak oturan, gözlerinden yaşlar süzülen babamı hatırlıyorum. Nasıl unutur bir çocuk ilk defa ağlarken gördüğü babasının yüzünü.

Ülkenin alnına sürdüğü leke!

Annem, zorlanarak attığı adımlarla bir sandalyeye zor ulaşmıştı. Televizyonda patlayan bir bombadan, ölen bir yazardan bahsediyordu spiker. Tek düşündüğüm (daha doğrusu tek hatırladığım), ölen kişinin bir şekilde, bir yerlerden yakınımız olduğu fikriydi. Evdeki matem havasını başka türlü anlamlandıramıyordum. O güne dair son hatırladığım ise aslında şimdi bakınca daha da korkunç. 4 yaşından biraz daha küçük aklımla bile bombanın patladığı yerin kısa süre sonra tazyikli suyla yıkanıp, temizlenmesinin mantıksızlığını görebiliyordum. Bunun, delillerin karatılma çabası, bir babanın, eşin, evladın ölümünün ülkenin alnına sürdüğü lekenin, itfaiye hortumuyla “arıtılması” için yapılan bir iş olduğu yıllar geçene kadar aklıma hiç gelmemişti.

Uğur Mumcu ne zaman öldürüldü

Bana böyle merhaba diyen ülkem sonraki süreçte de “çizgisini” hiç bozmadı. Merhaba dünya! Susurluk’ta gerçekleşen bir trafik kazası yüzünden -ki her gün onlarca kaza haberi duyuyorduk, aslında sıradan olmalıydı ama değildi- geceleri ışıkları açıp kapatmaya, balkonda tencereleri birbirine vurmaya başlamıştık. Neredeyse yirmi yıl sonra, Haziran Hareketini (Gezi olayları) izleyen süreçte aynı şekilde tepkisini ifade eden yığınlar, bana aslında bir arpa boyu yol almadığımızın sembolik bir işareti gibi geldi hep. Çocuk bulunan her balkona baktığımda kendimi gördüm. Benim gibi birisi daha ülkesiyle tanışıyordu. Yazık daha neleri görüp anlaması, anlamlandırması gerekecekti. İşi çok zordu…

Sincan’da sokaklarda tanklar vardı!

Bunun üzerinden çok geçmeden, Beşiktaş’ta misafir olarak kaldığım zemin kattaki bir evin penceresinin önünden bir grup adamın yürüdüğünü hatırlıyorum. Annemi bir korku sardı. Yürüyenler “irticacılardı”. Kim oldukları hakkında bir fikrim yoktu ama iyi insanlar olmadıkları evdeki korkudan belliydi. Hemen kapatılan perdenin arasından görebildiğim kadarıyla sakallı, sarıklı, genelde siyah ve üzerlerine bol kıyafetler giyen adamlardı. Bu da bir fikir vermiyordu ama iyi olmadıklarına nerdeyse emindim. Hemen ardından, ben daha irticacıların kim olduğunu çözemeden ve tam biz Avrupa Birliği diye bir şeye üye olmak üzereyken (Tansu Çiller çok yakında olacağımızı söylüyordu televizyonlarda) tankları gördüm.

İzmir’in küçük bir ilçesindeki evimize çok uzakta, Sincan’da sokaklarda tanklar vardı. Ben “keşke bizim evin önünden de geçseler de görebilsem” diye içimden geçirirken evdeki korkuyu fark ettim. Bana göre yine bizimle alakası olmayan bir olay yine bizim evde “sıkıntıya” yol açıyordu. Babam, “biz ordudan çok çektik, sorun ne olursa olsun asker olmadan çözülmeli” diyordu biraz daha kararsız gibi görünen anneme.

İyi olmayan adamlar

İyi olmayan adamlar listesine ordu da eklenmişti (polis zaten nedenini anlamadığım bir şekilde listenin demirbaşıydı). Sebeplerini anlamamakla beraber kimin iyi kimin kötü olduğunu öğrenmeye çalışıyordum hala. Ülkemle tanışma, üyesi olduğum toplumla kaynaşma sürecim devam ediyordu yani…

Ankara’da patlayan o ilk bomba

Merhaba dünya! 1999 yılında bizim evde hep şarkıları dinlenen, (Şafak Türküsü çocukluk favorimdi nedendir bilmem) bir şarkıcıya, Ahmet Kaya’ya çatal fırlatılmıştı ve sanırım suçu Kürt olması ya da Kürtçe konuşmasıydı. Çatal bir bomba kadar kötü değildi tabi, en azından öldürmüyordu ama bizim evi kaygılandırmaya yetti. Bizimkilere göre, ülke hiç iyiye gitmiyordu. Ben ise kim olduğunu bilmediğim Kürtleri (evet, belki de İzmir’in görece izole bir ilçesinde yaşamamdan dolayı hiç Kürt arkadaşım ya da tanıdığım yoktu), “kötü olmayan adamlar” listeme eklemiştim. Aynı yılın Ekim ayında, yine babamı üzen bir bomba patlamıştı ve yine bir yazar ölmüştü. Listelerim artık kafa karıştıran bir hal almıştı.

Uğur Mumcu ve Ahmet Taner Kışlalı gibi…

Artık ölenin yakınımız olmadığını bilecek yaştaydım ve o yaşta bile bu olayı 1993’te soğuk bir kış günü Ankara’da patlayan o “ilk” bombaya bağlayabiliyordum. Benzeri ölümler birbirini izledi. Herkes derin devlet diye bir şeyden bahsediyordu ama Uğur Mumcu ve Ahmet Taner Kışlalı gibi, Gaffar Okkan ve Necip Hablemitoğlu da öldürülmüş ve tanımadığımız halde “bizim evi” üzen ölümler listesine eklenmişti. Bugün dönüp baktığımda, ülkemin benden önceki yakın siyasi tarihini okuduğumda bu ölümlerin çok eskilere dayanan bir listenin benim bildiğim kısmı olduğunu anlıyorum. En acısı da, henüz listenin sonlarına yaklaşmışız gibi durmuyor, bunu da bir süredir net olarak görüyorum. Büyük bir heyecanla girdiğimiz Milenyum da takvim yaprakları hariç pek bir şeyi değiştirmedi. Hâlbuki her şey değişecek gibi bir hava vardı etrafta…

Toplumunu sevme, devletine güvenme güdüsü

Bu yazıyı bugüne kadar uzatıp, yukarıdaki gibi bu toplumun önemli kesimini öleni fiziki olarak tanımamasına rağmen ölümüyle üzen (ve bir kesimi, büyüdükçe gördüğüm üzere sevindiren) onlarca daha isim sayabilirim. Daha öncesine gidip, sizi daha fazla isme de boğabilirim. Aynı şekilde, konuyu daha birkaç gün önce haince katledilen Tahir Elçi’ye bağlayıp, kendisinin son olmasını dileyebilirim (Eminim kendisi de bunu çok isterdi). Ancak amacım bunlar değil. Bunun son olmasını dilemek zaten insan olan herkesin vereceği tepki. Asıl önemlisi ise, seçim yapma şansına sahip olmadan, içine doğduğum toplumun bende yarattığı travmaların ve izlerin bu yöndeki inancımı tamamen silmiş olması.

Sizin hangi ölümlere üzülüp/sevindiğiniz değil mesele. Gerçek sorun, bu ölümlerin çocuklarınızdaki, toplumunu sevme, devletine güvenme güdüsünü yok etmesi. Ne zaman televizyonda bir devlet yetkilisi “bu saldırının failleri mutlaka adalete teslim edilecektir” benzeri bir cümle kursa, hiç düşünmeden o olayı da faili meçhuller listeme eklerim. Çünkü bu cümle benim için “faili/failleri biliyoruz ama ölenin ölmesi işimize geldiğinden bu soruşturmayla hiç uğraşmayacağız” anlamına gelmektedir ve bu, o an devleti yönetene göre değişmez. Çünkü bu, devletin bir kendini koruma refleksi halini almıştır çoktan. Gariptir, kimse gerçekten yadırgamaz aslında…

Can Donduran

merhaba dünya…

80 darbesinin ezdiği kuşağın yetiştirdiği, Özal’ın hazırladığı neo-liberal Türkiye’de büyüyen bizleri apolitik olmakla suçladı hep birçoğunuz. Çok az kişi bunun siyasi bir konumlanma, aslında bir pasif direniş olabileceğini farkına vardı. Öyle bir ülkeyle tanıştırdınız ki bizleri, bir şeyleri değiştirebilmek için siyasi bir pozisyon almamızın nafile bir çaba olacağı umutsuzluğunu daha okul sıralarında içten içe kabullenmiştik aslında. Bugün birer anı gibi anlatılan, “memleketi kurtarmak” isteyen “karşıt görüşlü” gençlerin birbirini sokaklarda dövüp öldürdüğü hikâyeleri, devletin bu çarpık mücadelenin bitmesine uğraşması gerekirken açıkça “taraf” tuttuğu günler, çocuklarınızın içindeki umutları o kadar derine gömdü ki ülke gençliği istisnai bazı hareketlenmeler dışında aşağı yukarı otuz beş senedir neredeyse tepkisiz. (Amacı aynı olan gençlerin birbirine öldüresiye düşman olması ne kadar da saçma değil mi buradan bakınca?)

İnsaniyet sahibi olmak kafidir!

Ne olur öldürmeyin artık! Yalvarırım kim olursa olsun sizi üzmeyen hatta dilim varmıyor ama sevindiren ölümler olmasın bu ülkede. Kimse düşündüğü ya da düşündüğünü özgürce ifade ettiği için “adalete(!) teslim edilmesin. Durdurun bu döngüyü! Haksız bir şekilde tutuklanan bir yazarı, gazeteciyi savununca onun bütün düşüncelerini paylaştığınızı düşünmez kimse. Bombayla öldürülüp, cinayeti devlet tarafından karartılan bir yazar adına adalet istemek için onun kitaplarını okumanız bile gerekmez. İnsaniyet sahibi olmak kâfidir! Tarafınız ne olursa olsun bir kere, size göre “sizden olmayan” için adalet isteyip sonunda başarırsanız daha aydınlık, daha umutlu, gelecekten beklentisi olan evlatlar yetiştirebilirsiniz. Yukarıda saydığım/sayamadığım ölümlerden birine bile “oh olsun” ya da “bana ne” dediyseniz çocuğunuza insanlık adına ne verebilirsiniz ki! Ne olur bunları söylemeyin!

Tükenmişliğin karanlığı…

Merhaba dünya! Benim birey olarak tek başıma bunları düşünmem toplum adına kötü bir sonuç çıkarmaya yetmez belki. Ama düşünün, ne olur canlandırın kafanızda koca bir jenerasyonu hatta öncesindeki ikisini de bu güvensizlik ve umutsuzlukla yetiştirdiğinizi. Anadolu’nun üzerindeki karaltı, kara bulutların değil, bu umutsuzluğun, çaresizliğin, tükenmişliğin karanlığıdır aslında.

Bulutları bir rüzgâr yeter dağıtmaya ama ölümlerle bölünmüş bir toplumu birleştirebilecek bir kudret ne yazık ki yoktur.

Benim hikâyemin özetini okudunuz işte. Buna kendinizinkini de ekleyin ve düşünün lütfen. Hepinize sesleniyorum: Çocuklarınızı üzüntü veren ölümlerin seçildiği evlerde büyütmeyin! Biri tutuklandığından sebebinden önce yapılanın hukuka uygunluğunu sorgulayan çocuklar olmalarını sağlayın, büyüdükçe anlarlar!

Hepinize yalvarıyorum!

Merhaba dünya!Bu coğrafyanın size dayattığı sözde hayatın gerçeklerine aldanmayın! Kendi devletinin polisine, askerine güvenmeyen, olanı biteni anlamak için iyiler ve kötüleri listelemesi gereken çocuklar büyütmek zorunda kalmayın! Bunu kabullenmeyin!

Daha çocuk yaşta,  kendilerini yaşadıkları ülkeden umudu kesmeye mahkûm hisseden bireyler yetiştirmeyin!

Cem İraz’ın yazıları için tıklayınız!

Herkes Dergisi Resmi Facebook Sayfası