Yazılar

Futbol ve Taraftar

Futbol ve Taraftar

Bir süredir İngiltere’de Premier Lig ve Championship maçların tamamına yakınını izlemeye çalışıyorum. İngiliz futbolunun uluslararası turnuvalarda başarı elde edememesini bir sorun olarak da görmüyorum. Taraftarı tatmin eden bir futbol anlayışı sahaya yansıdığı sürece hiçbir sorun olduğunu düşünmüyorum. 70,000 nüfusu olan küçük bir kasabanın takımı 15,000 kişiye stadyumda maçını oynayabiliyorsa önemli olan uluslararası turnuvalarda başarı değildir. Futbol ve taraftar arasındaki ilişkiyi keyif ve heyecan üzerinden değerlendirmek, futbolda devamlılığı ve katılımı sağlamanın yoludur.

15 Mart 2017’de Atletico Madrid kendi evinde 0-0 berabere kalarak Şampiyonlar Ligi’nde çeyrek finale adını yazdırdı. Deplasmanda 2-4 biten maçın rövanşında kendi evinde sıkıcı bir futbolla izleyenleri uyutmayı başardı. 14 Mart 2017’de ise Juventus, Porto’yu elemeyi başardı. Deplasmanda alınan farklı galibiyet sonrasında Juventus kendi evinde hem stadyumdaki taraftarları hem de TV başında izleyenleri uyuttu. Porto, ilk yarıda 10 kişi kalmasına rağmen Juventus’un ataklarına maruz kalmadı. Juventus, 1-0 galibiyet ile yetinmeyi ve rölantide oynamayı tercih etti. İtalyan futboluna karşı uzun yıllardır bir sempatim olsa dahi, Juventus’un o futbolunu dayanılmaz buldum. Bir futbolsever olarak Atletico Madrid ve Juventus tarzı takımların başarısının futbolun seyir keyfini düşürdüğünü düşünüyorum. Atletico Madrid ve Juventus tur atlamaya çok yakın olmalarına rağmen hücum yapmayı risk olarak görüyorlar. Oysa taraftar güzel futbol izliyor ve bu beklentiyle takip ediyor.

Sporun Tarihi ve Sporda Şiddet

Endüstriyel futbol ve taraftar

Leicester ve Monako‘nun tur atlaması futbolseverler tarafından olumlu karşılanmıştır çünkü makineleşmiş futbol değil, heyecan ve coşkulu futbolun başarılı olması tercih edilir. Barcelona’nın futbolseverler tarafından cazip bir takım olmasının da en önemli nedenlerinden birisi makine gibi işleyen bir sistem ile coşkulu bir futbolu birleştirmeyi başardığından dolayıdır. Bayern Münih, Real Madrid, Barcelona ve Manchester United dörtlüsünün yanına yeni bir takım henüz yazılacak durumda değil, hatta Manchester United son senelerde oldukça başarısız ama yine de ilk dört arasında yer alıyor. Dört büyük takımın sportif başarının yanında, göze hoş gelen futbollarıyla da olumlu bir görüntü çizmelerinden dolayı başı çekiyorlar. Jose Mourinho, Manchester United’ın ideal hocası değil çünkü futbolu İngiliz futbolseverlerin beklediği futbol değil.

Robben - Ribery - Müller

Futbolda yalnızca tur atlamak ve kupa kaldırmaya odaklanmış kulüpler uzun vadede başarılı olamıyorlar. Taraftarı tatmin edebilmek için güzel bir futbol ortaya koyabilmek gerekiyor. Atletico Madrid ve Juventus bu nedenle hiçbir zaman en üst seviyeye ulaşamayacaklar. Juventus neredeyse her sene lig şampiyonu olmasına rağmen AC Milan kadar itibar görmeyecek. Son senelerde eski gücünde olmayan Porto’ya karşı deplasmanda kazanılan galibiyet sonrası Çeyrek Final bileti alınmış denilebilirdi fakat buna rağmen Juventus, seyircileri tatmin etmek yerine topa sahil olmak ve kısa pas ile zaman geçirmekten öteye geçmedi. Juventus ve Atletico Madrid gibi takımlar en üst seviyeye ulaşabilmek için kendilerini test etmek zorundalar. Ancak bu tür karşılaşmalarda dahi bu teste girmeye cesaret edemiyorlar.

Sporun tarihi ve Türkiye’de spor kültürü

Ersun Yanal ve taraftar

Futbol konusunda Türkiye’nin yaşadığı sorunlar ise daha da derin. Passolig uygulaması bahane edilse de, asıl sebep takımların oynadığı futbolun keyif vermemesi. Ersun Yanal’ın yarattığı Trabzonspor göze hoş gelen bir futbol oynatıyor ve Fenerbahçe taraftarı olmama rağmen keyifle oturup izliyorum maçlarını. Fenerbahçe – Konyaspor maçına bilet hediye edilmesine rağmen Cuma akşamını sinirlenerek geçirmemek için gitmeyeceğim. Hem Fenerbahçe hem Konyaspor’un çok sıkıcı bir futbol oynamasından dolayı maç bana cazip gelmiyor.

Kulüpler taraftarı stada çekebilmek ve marka değerini arttırmak için büyük yatırımlar yapmasa da olur. Göze hoş gelen bir futbol oynatmaları ve oyunun çok sık durmamasını sağlamaları yeterli olacaktır. İki stoper arası paslaşma sonrasında topun sağ beke atılması ve sonrasında kaleciye topun atılmasını seyretmek için para ödemekten de öte, zaman ayırmak istemiyor artık insanlar. Bu sene Trabzonspor seneyi başarılı bir sonuçla tamamlamayacak fakat oynadığı futbolla taraftarını tatmin edecek. Trabzonspor maçları bir süredir boş tribünlere oynanıyordu ama güzel futboldan dolayı yeniden stadyum dolacak. Elbette benzer sözleri Sergen Yalçın’ın Kayserispor’u için de söylenebilir. Kayserispor yönetimi geçmişte stadyuma taraftar çekmek için döner ve ayran hediye etmek yerine göze hoş gelen futbol oynatmayı tercih etseydi, bugün daha farklı bir Kayserispor’dan bahsediyor olacaktık.

İran’da son şah Muhammed Rıza

Futbol ve Taraftar

İngiliz futbolunda bir takım, 90 dakika boyunca maçı soğutmaya çalışır ise maçtan puan dahi alsa kendi taraftarından ve medyadan tepki görür. Oysa Trabzonspor ile Alanya’nın oynadığı karşılaşmada Alanyaspor’un amacı futbol değil, kaleci 30. dakikadan itibaren maçı soğutmaya ve yuvarlanmaya başladı. Karşılaşma 0-0 bittiğinde ise Alanyaspor taraftarı ve spor medyası Alanyaspor kalecisini göklere çıkardı. Futbolun gelişmesi için futbolun oynanmasına sahada engel olan tüm unsurlar futbolseverler ve yöneticiler tarafından istenmeyen görüntüler olarak kabul edilmeli.

Futbolseverlere müşteri muamelesi yapan kulüpler, müşteri olarak gördüğü insanlara verdiği paranın karşılığı olan hizmeti verirken de aynı profesyonellikte ve ticari ilişki içerisinde olması gerekiyor. Stadyumda sosisli veya köfte yemek istediğinde 10 TL veren bir taraftarın izlediği futbol olarak da müşteri olarak görülmesi gerekiyor. Taraftara güzel futbol sunmamak ve sonra iyi gün taraftarı diye çemkirmek hiç kimsenin hakkı değil. Sahada ne yaptığını düşünmeden dolaşan ve yan pas yapan futbolcuları izlemeye hiç kimse mecbur değil.

Facebook sayfamızı takip ediniz:

Herkes Dergisi Resmi Facebook Sayfası

Bayram, Yalnızlığa Baş Kaldırıdır

Donald Trump Dönemi

Donald Trump Dönemi

Uluslararası Politika odaklı Amerika Birleşik Devletleri, özünden uzaklaşmıştı. 1. Dünya Savaşı da, 2. Dünya Savaşı da Amerika Birleşik Devletleri açısından Eski Dünya‘nın meseleleri olarak görülüyordu. Nitekim, her iki savaşa da Amerika Birleşik Devletleri sonradan müdahil olarak liberal düzeni koruma gereği duyduğu için mecburen girmek zorunda kaldı. İkinci Dünya Savaşı sonrasındaysa Sovyet Rusya tehlikesi, Amerika Birleşik Devletleri’ni özünden kopmak zorunda kalmıştı. ABD’de bu politikaların içerideki tepkilerine kulak veren bir siyasetçi ortaya çıktı. O isim Donald Trump oldu. Trump Dönemi hem ABD hem dünya için revizyonlarla dolu bir dönem olacak.

Trump Dönemi ve Amerikan Politikası

Donald Trump, Başkanlık süreci boyunca Amerika Birleşik Devletleri’ni bürokrasiyle mücadele ederek de olsa şekillendirecek, son nefesine dek bu böyle olacak. Amerika Birleşik Devletleri yeniden iç pazarına ve iç politikalarına yönelecek. Orta Doğu’da sınırları belirlemek ve emperyalizmin fedaisi olmaktan öte, vatandaşın kaygılarına odaklanan bir devlet haline gelmeyi hedefliyor. Donald Trump, bir kumar oynamadı. Aksine Donald Trump halkın taleplerini doğru okumayı başardı ve cesurca bunu dillendirdi. Donald Trump, “unutulan insanlar” olarak bahsettiği yerlileri yok eden, Amerikalılar kimliğini alan ve gerçek toprak sahibi haline gelenlerin kaygıları dikkate alacak. Amerika Birleşik Devletleri’nde Beyaz Amerikalılar dışında Latin Amerika kökenliler, Arap kökenliler, Afrika kökenliler sınır dışı edilecek algısı yaratılıyor ama öyle bir şey gerçekleşmeyecek. Yalnızca, Amerika Birleşik Devletleri’nde kaçak olarak çalışanların sınır dışı edileceğinden bahsediyor. Tüm devletlerin üzerine düşen görevlerden birisini yerine getireceğini vaat ediyor yalnızca. Geçmişte Recep Tayyip Erdoğan da Türkiye’de kaçak çalışan Ermenilerin sınır dışı edilmesinden bahsetmişti.

Donald Trump, kimlik inşaası ve kalkınma odaklı politikalarla Başkanlık sürecini tamamlayacaktır. İç yatırımlara ABD’nin yönelmesi, uluslararası piyasada “Dolar Krizi” habercisi olarak yorumlanabilir. Çin’in iç piyasaya yönelik yatırımlarının ve üretimlerinin artması, Çin‘in büyük bir sarsıntı yaşamadan yoluna devam edebilmesini sağlayacaktır. Ancak Türkiye gibi sıcak para girişine muhtaç olan ülkeler için Donald Trump Dönemi hayırlara vesile olmayacaktır. Gelişmekte olan ülkelere Amerikan dolarının yatırılmasından ziyade paranın Amerikan pazarında kalmasının gündeme gelmesi dahi Türkiye ve benzeri ülkelerde korku yarattı.

Trump Dönemi ve NATO

Donald Trump, Başkan seçilmeden evvel NATO hakkında oldukça sert açıklamalar yaptı. NATO’nun işlevsizliği ve gereksizliği gündeme getirildi. Ancak bu açıklamalardan NATO’nun lağvedileceği anlamı çıkarılamaz çünkü bu konuşmadan anlaşılması gereken nokta Avrupa için güzel günlerin geride kaldığıdır. Amerika Birleşik Devletleri, NATO’nun maddi ve manevi yükünü 2. Dünya Savaşı‘ndan bu yana tek başına sırtlıyor ve Amerikan halkı için de devlet için de büyük bir yük oluyor. Avrupa ülkeleri askeri harcamaları minimum tutarak sağlık ve eğitim alanında büyük bir yol kat etti. Amerika Birleşik Devletleri, artık eski kıtanın daimi koruyucusu olarak var olma gibi bir niyete sahip değil.

Kalkınmacı bir politika izleyecek olan Amerika Birleşik Devletleri, kaba bir söylemle Avrupa’ya ne halin varsa gör tehdidini savuruyor. NATO’da artık ABD tek başına yükü sırtlama niyetinde değil, eski kıtanın da elini taşın altına koymasını bekliyor. Adolf Hitler ve Mussolini tehditleri ortadan kaldırıldığından bu yana, Amerika Birleşik Devletleri zorunlu olarak Kapitalist ekonomik yapının ve liberal siyasal yapının bekçisi görevini üstlendi. Ancak ilk andan itibaren ABD bu durumdan hoşnut olmadı, aksine bu düzen Avrupa kıtasını askeri açıdan tembelleştirdi ve kolaya kaçmaya alıştırdı. Askeri harcamaları ABD’nin yapacağına inanarak refah odaklı bir anlayışa büründü. Amerikan halkının bu durumun sonucundan dolayı yaşadığı sıkıntıları doğru teşhis eden Trump, ABD halkının oylarını almayı başardı.

Trump’ın Başkanlık konuşması sonrasında attığı tweet ise gelecek hakkında ufak bir ipucu niteliğinde.

 

 

 

Trump Dönemi ve Suriye

Obama’nın Orta Doğu politikasında önemli bir farklılık vardı. Obama, Orta Doğu politikasında işbirliği için devletleri değil, örgütleri işbirliği için tercih etti. Türkiye’nin Amerika Birleşik Devletleri ile ilişkisinin zayıflamasının altında yatan en önemli sebeplerin başında da Obama’nın bu anlayışı geliyor. Obama, Suriye’de PYD ile işbirliği yapma yoluna gitti ve bu işbirliği Türkiye’nin ABD’ye karşı güvenini zedeledi. Türkiye’nin Rusya ile son dönemlerdeki yakınlaşmasının en önemli sebeplerinden birisi ABD’nin bu tutumudur. ABD’nin doğrudan bir örgütü destekleyerek meşru devleti yok sayması, Amerika’nın itibarını zedeledi. Bunun yanında, muhalifleri Orta Doğu’da Amerika’nın piyonu durumuna düşürdü imaj açısından. Suriye Devlet Başkanı Beşar Esad‘ın stratejisine ek olarak, Rusya – İran – Çin üçlüsünün pratikte işbirliklerinin tatbikatını sağladı.

Obama’nın bu yanlış politikasının sonucunda ABD açısından tehdit olabilecek üç önemli devletin birbirlerine karşı yaşadıkları güvensizlikler azaldı ve gelecekte ABD açısından sorun yaratabilir. Donald Trump ise Orta Doğu’da yeniden devletleri muhattap olarak alacaktır ve bu hamle, ABD’ye yeniden Türkiye ile yakın ilişkiler imkanı sağlayacaktır. Suriye’nin kuzey bölgelerinde PYD yerine Türkiye üzerinden silahlı mücadele yürütülme yoluna gidilebilir. Beşar Esad’sız bir Suriye planını bir kenara bırakmak, ABD açısından uluslararası bir başarısızlık olarak algılanmamalı. Aksine “MAKE AMERICA GREAT AGAIN!” politikası gereği ABD’nin içe dönüşünün sembolü olacaktır ve ABD’nin güvenilirliğini arttıracaktır. George Bush ve Obama döneminde ABD’nin kötü imajının ve güvenilmez bir devlet olduğu algısının güçlenmesi sonrası böyle bir reaksiyonun ortaya çıkması, ABD açısından bir kazanım olacaktır.

Trump Dönemi ve Rusya

Radikal İslam ve İslami terör ile mücadele konu başlığına Trump’ın yönelmiş olması, Rusya ile ortak bir noktada buluşabilme açısından önemli bir fırsat olacaktır. Dünya yeni bir Soğuk Savaş evresine mi girdi sorusunun sorulduğu ve tartışıldığı bir dönemde İslami Terör ile mücadele için Rusya ve ABD’nin birlikte hareket edebilmesi, hem ABD ekonomisi hem de küresel ekonomi açısından büyük bir önem arz ediyor. İran ile yapılan nükleer anlaşmaya Trump döneminde sadık kalınacaktır ve İran ile ilişkiler en kötü ihtimal ile stabil tutulacaktır. Astana Zirvesi, Trump Dönemi’nin nasıl olacağı ile ilgili önemli bir ipucu verecek. Astana Zirvesi sonrasında ABD – Rusya – İran üçlüsünün ortak bir noktada buluşamasa dahi kazanımlar olması, Yeni Soğuk Savaş korkusunu bir nebze olsun zayıflatacaktır ve piyasalara olumlu yönde etkisi olacaktır.

Trump Dönemi ve Recep Tayyip Erdoğan

Recep Tayyip Erdoğan, Donald Trump’ın anlaşabileceği bir insan, çünkü Donald Trump kalıcı sistemler ve düzenli ilişkiler talep eden bir Başkan olacak. Recep Tayyip Erdoğan gibi, diğer ülkelerde de uzun süre aynı isimlerin yönetmesinin Trump’ın tercihi olduğu söylenebilir. Trump’ın Özgürlük yerine Medeni kavramını kullanarak ABD’nin ilişkileri için ufak bir ipucu veriyor. Kırılgan yönetimleri olan ülkelerden ziyade devamlılığı olan siyasi liderler ile daha iyi ilişkiler kuracak. Amerika Birleşik Devletleri Başkanları özgürlük kavramına ve iyi ilişkiler kurduğu devletlerdeki özgürlüklere önem veren bir anlayışa sahipti ama Donald Trump için önemli olan devamlılık ve istikrardır.

Recep Tayyip Erdoğan’ın Türkiye’de uzun yıllardır iktidarda olması ve toplumsal bir tabanının olmasının uzun süreli bir ilişki vaat ettiği için Trump için önemli bir yer edecektir. Fethullah Gülen’in Türkiye’ye iadesi konusunda Donald Trump’ın olası bir hamlesi Türkiye tarafını çok şaşırtmamalı. Fethullah Gülen’in Türkiye’ye iadesi için işkence yapılmaması ve cezaevi şartlarının iyileştirilmesi gibi şartlar ortaya konabilir özellikle son zamanlarda şiddet görüntülerinin basına yansımasından dolayı. Gülen’in iadesi ihtimali, Türkiye’nin Rusya ile yakınlaşmasını durdurması için önemli bir adım olabilir. Fethullah Gülen meselesi, Türkiye için imkansız olarak görünmüyor fakat bu konuda Türkiye’nin üzerine düşecek iyileştirmeleri gerçekleştirmesi gerekir.

Trump Dönemi, Türkiye ve İsrail’de istikrarlı yönetimlerin devamını sağlayacaktır. Orta Doğu’da terör örgütleri veya muhalif örgütler yerine devletlerin aktör olarak görülecek olmasından dolayı, Obama dönemindeki gibi her iki devlet de ABD ilişkilerinde sorun yaşamayacaktır. Hem İsrail’de Netenyahu, hem Türkiye’de Recep Tayyip Erdoğan, Donald Trump Dönemi’nde yerlerini sağlamlaştıracaklardır.

İlgi çekebilecek yazılar:

Modern liberalizm ve modern liberalizmin özellikleri

Tek millet muhafazakarlığı

İran dış politikası üzerinde Rusya etkisi var mı?

Demokrasi ve Şehitler Mitingi

Demokrasi ve Şehitler Türkiye’nin Geleceği

Türkiye 7 Ağustos 2016’da bir tarih yazdı. 15 Temmuz’da darbenin püskürtülmesinden sonra ortaya çıkan en büyük gelişme 7 Ağustos’ta Türkiye’nin birlik ve beraberliği oldu. Türkiye’nin milli iradesinin tecellisine darbe vurulmaya çalışıldı. Ancak TSK içerisindeki demokrat askerler, Emniyet içerisindeki darbe karşıtları ve halk darbeye karşı dik duruş sergiledi. Demokrasi ve Şehitler Mitingi’nde Türkiye’nin gelecek senelerinin kodları belli oldu.

Demokrasi ve Şehitler Mitingi

Türkiye’de darbenin ardından yeni bir siyasi atmosfere kavuştu. İç politikada yaşanan gerginlikler ve kutuplaşmalar son buldu. Farklı cephelerde olduğunu zanneden AK Parti, CHP ve MHP tabanı aynı tabanda buluşmayı başardı. Türkiye’nin ortak nokta olduğu her kesim tarafından idrak edilebildi. Özellikle 2011 Genel Seçimleri sonrasında tutumunu sertleştiren Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, yaptığı hatayı fark etti ve Türkiye’nin tüm kesimlerini kucakladı. 7 Ağustos Demokrasi ve Şehitler Mitingi ise bu tutum değişikliğinin ilanı olarak algılanabilir. Kemal Kılıçdaroğlu ilk daveti kabul etmese dahi, birlik ve beraberlik adına bir kez daha Kılıçdaroğlu’na davette bulunarak samimi bir davet olduğunun mesajını verdi ve CHP saflarını iyi niyetine inandırdı.

Recep Tayyip Erdoğan’ın samimiyetinin yanı sıra, Kemal Kılıçdaroğlu ve Devlet Bahçeli’nin samimi tutumu da Yenikapı’daki birlikteliği taçlandırdı.  Kemal Kılıçdaroğlu yaptığı konuşmada suçlayıcı ve agrasif bir tutum sergilemedi. Aksine yapıcı ve birleştirici bir konuşma yaptı. Geçmişte yapılan hatalardan bahsetti ve bundan sonrasında aynı hatalara düşülmemesi gerektiğini vurguladı. Geçmişte hatalar yapıldı fakat biz bugün beraberiz ve yarınları hep beraber inşa edeceğiz mesajı verdi.

Hakimiyet Milletindir

Mustafa Kemal Atatürk’ün “Hakimiyet Milletindir “ sözü Türk Siyaseti’nin gelecekteki ilkeleri arasında yer alacak. Artık millet hakimiyetinin ne kadar önemli olduğu konusunda tüm siyasi partiler birbirinin söylemlerine güveniyor. Bugünden sonra siyasi partiler birbirlerini darbeyi desteklemekle ve vesayeti savunmakla suçlayamayacak. 15 Temmuz gecesi TBMM bombalanırken AK Parti, CHP ve MHP milletvekilleri hep beraber milli iradeyi koruyabilmek adına mecliste kalarak ölümü göze aldılar. 15 Temmuz 2016 sonrasında meclisteki siyasi partiler birbirlerine karşı daha az şüpheyle yaklaşacaklar.

CHP’de ilçe yönetimleri dahi Yenikapı’daki Demokrasi ve Şehitler Mitingi’ne katılım gösterdi. Eski Şişli Belediye Başkanı “Mustafa Sarıgül” ve Şişli İlçe Meclis üyesi “Emir Sarıgül”, Şişli’yi Yenikapı Mitingi’ne davet etti. Hep beraber Türkiye olduğumuzun mesajını verdiler topluma. CHP içerisinde Sarıgül’ün ne kadar önemli bir unsur olduğu ve Genel Merkez için bir güvence olduğu anlaşıldı. Kemal Kılıçdaroğlu’nun ve ekibinin Yenikapı’ya gitme kararını açıklaması sonrası Sarıgül büyük bir destek verdi  ve Kemal Kılıçdaroğlu’nun tabana karşı daha güçlü olabilmesini sağladı. CHP, Mustafa Sarıgül’e güvenmenin ne kadar doğru bir hamle olduğunu bir kez daha görme fırsatı buldu. Yenikapı Demokrasi ve Şehitler Mitingi, CHP içerisinde birlik ve güven konusunda bir fırsat oldu.

15 Temmuz 2016’da ve sonrasında sosyal medya konusunda herhangi bir kısıtlama yaşanmadı. Türkiye’de yayın yasağı ve interneti yavaşlatmanın Türkiye’nin çıkarına olmadığı ve halkın haberdar edilmesinin ülkenin çıkarına olduğu fark edildi. 15 Temmuz 2016 sonrasında internet yavaşlatma ve yayın yasağı gibi yöntemlere başvurmayı talep eden siyasetçilerin iyi niyetinden şüphe edilmesi gerektiğini AK Parti de, CHP de öğrenmiş oldu.

Türkiye, İç Politika’da büyük değişimler yaşanacağının sinyalleri verildiği gibi, Türk Dış Politikası’nda da köklü değişimler yaşanabileceğinin sinyalleri hem Başbakanlık, hem Cumhurbaşkanlığı tarafından hissettirildi. Türkiye’nin ABD ve AB’ye karşı güveni ve yakınlığı her geçen gün azalacak. Geçmişte de dile getirdiğim gibi Rusya ve İran ile yakınlaşmalar hız kazanacak. İncirlik Üssü konusunda AK Parti tabanının tepkili olması ve bu tepkinin desteklenmesi, Türk Dış Politikası’na değişimin ayak seslerinden birisi olarak algılanabilir. Bunun dışında, Başbakanlık Resmi Hesabı’ndan Fethullah Gülen Terör Örgütü gibi, örgütün arkasındaki güçlerinde vurgulanması Türkiye için Batı odaklı politikaların dondurulacağının sinyalleri olarak okunabilir.

Demokrasi ve Şehitler Mitingi’nde idam vurgusu ise kaygı duyulacak bir konu olarak göze çarptı. Geçmişte kumpaslar sonucu insanların neredeyse vatan haini ilan edildiği bir ülkede hukuk reformu gerektiği şüphesizdir. Örnek vermek gerekir ise, Türkiye’de idam cezası olsaydı Ergenekon ve Balyoz’da yargılananlar ve kumpasın mağdurları idam edildikleri için bugün mezarları başında anılacaktı. Gelecekte olası bir hukuksuzlukta temyizi olmayan idam cezası gibi yöntemler toplum vicdanını yaralayacaktır.

 

1993’de katledildiği güne dek Uğur Mumcu bugünlerden bahsetmişti ve bu sebep ile kalleşlerin bombalarıyla öldürüldü. Birçok gazeteci ve CHP milletvekili Fethullah Gülen Cemaati’nin devlete sızmasının tehlikeli olduğunu vurgulamıştı. Ancak geçmişte AK Parti tarafından bu tehlike göz ardı edildi. Fethullah Gülen ve haşhaşileri gibi gelecekte devlete sızması için yeni cemaatlerin, siyasi yapıların veya örgütlerin sızmaması için devlet kadrolarının adaletli bir şekilde dağıtılması gerektiğini Türkiye olarak acı bir şekilde deneyimledik. Bir daha benzer bir sıkıntı yaşamamak için geçmişimizle ve birbirimizle barışarak bu zorlu süreci geride bırakmalıyız.

Deniz Güler William Wallace

Kitle Hareketleri Üzerine

 Sir William Wallace’ı harekete geçiren neydi? İskoçya neden bu şövalyeyi takip etti? Sir Wallace’ı takip eden bu politik kitlenin amacı neydi de hayatlarını ortaya koydular? Sir William Wallace ve şahsi ihtirasları, İskoç toplumunun arzuları ile nasıl birleşti? Daha sonra bu İskoç kitle hareketi nasıl oldu da Birleşik Krallığı tehdit eder hale geldi? Peki ya Maximilien Robespierre’in biyografisi hakkında neler düşünüyorsunuz? Fransızlar devrim yıllarınca Robespierre’i nasıl yorumlardı sizce? Fransızların zihninde nasıl bu kadar yükselebildi? Terör çağını nasıl başlattı bu adam? “Terörizm” kavramsallaştırmasında Robespierre’in yaşamının önemli bir yeri olduğunu biliyorsunuzdur. Robespierre’in burjuvaziye olan başkaldırısı hangi koşullarda binlerce Fransızı peşinde sürükledi? Yoksa tarihte yine bir adamın şahsi uğraşısı ,tıpkı Sir William Wallace örneğinde olduğu gibi, toplumun arzularıyla mı birleşiyordu? Mahatma Gandhi’nin öncülük ettiği Sivil İtaatsizlik hareketi hakkında neleri anımsadınız?

William Wallace ve Martin Luther King

Martin Luther King Washington’a neden yürüdü arkasındaki kitlelerle, nasıl yürüdü? Ünlü “Bir hayalim var!” konuşması nasıl oldu da kitleleri coşkuya kattı? Emsalleri ziyadesiyle arttırmak mümkün de aslında sorulabilecek basit bir soru var burada, limitsiz, dinamik ve kümülatif bir soru; yüzlerce, binlerce, hatta milyonlarca insan nasıl oluyor da bir araya gelip böylesine büyük sosyal etkileri meydana getiriyorlar?

Kitle hareketleri daima iktidara karşı mı icra edilir?

Zira nihayetine ermeyen yahut tamamlanmamış, yani pozitif üstünlük sonucu doğurmayan kitle hareketleri de var. Öyleyse bir kitle hareketini, o hareketin arzularına ulaştıracak başarı kriterleri nelerdir? Kitle hareketleri manipüle edilebilir mi? Yöneten ile yönetilen arasındaki ilişkilerde kitle hareketlerinin yeri nedir? Kitle hareketleri daima iktidarlara karşı mı icra edilir? Kitle hareketlerinin bir sınıflandırması var mıdır? Kitle hareketlerinden bir ideoloji doğar mı? İdeolojinin doğabilmesi için kitle hareketlerinin sahip olması gereken nitelikler nelerdir? Nitekim dinlerin doğuşları da birer kitle hareketi değil midir? Peki, protesto için bir araya gelen kitleler nasıl oluyor da kocaman bir yıkım ordusuna dönüşüyorlar? Vandalizm akımının doğmasına sebep olan zemin toplumsal olarak nasıl inşa ediliyor?

Kitle hareketlerinde duygu

Kitle hareketlerinde duygu ve fikirlerin takibi mühimdir. Duygusal patlamalar ve fikir demetleri nasıl geniş kitlelere aktarılır? Kitle hareketi sırasında insanlar nasıl bir iletişim kurar? Kaldı ki şunu da sorabiliriz; bir kitle hareketi, hareketin muhalifi tarafından nasıl bastırılır? Cebir yada şiddet içermeyen hangi metodlar aklımızda? Peki şunu sordunuz mu hiç kendinize; dağılan bir kitle hareketi bir daha bir araya gelebilir mi? Tekrar toplanabilir mi? Sosyal Bilimleri keyifli kılan da bu ya bağımlı ve bağımsız değişkenler dışında da değişkenler içermesi, örneğin; gizli değişkenler, öncül değişkenler… Heraklitos’tan hatırlarsak; “aynı nehirde iki kez yıkanamazsın!” sözü Sosyal Bilimlerin nüvesidir. Gelgelelim asıl konuya! Devrim, İnkılap, Reform, Göç, Hukuk, Devlet vb kavramların tamamı kitle hareketlerinin konusuyken İstanbul’daki üniversitelerin, Siyaset Bilimi ve Uluslararası İlişkiler kürsülerinin hiçbirinde, hiçbir think-tank te “Kitle Hareketleri Anatomisi” isimli yahut benzeri bir derse rastlamadım.

Siyaset Bilimi ve davranışsalcı ekol

Siyaset Bilimi bir Toplum Bilimi ise nasıl oluyor da kitle hareketlerinin anatomisi veya yapısıyla ilgilenilmiyor? Şöyle senenin başından itibaren tüm kitle hareketleri ele alınsa, tamamı davranışsalcı ekol bağlamında kıyaslansa, sınıfça ne, neden ve nasıl soruları sorulsa, belki de Siyaset Biliminin içindeki biraz evvel yukarıda saydığım toplumsal olarak inşa edilen kavramlara daha da vakıf olunabilirdi. Kitlelerin nasıl harekete geçirildiğine dair daha fazla ve detay sorusu olan gençler, yöneten ve yönetilenler arasındaki bağlamı inceleyen bilimi daha ileri götürmez miydi? Türkiye’nin yakın tarihi toplumsal hareketlerle dolu, o konulara farklı açılardan bakabilen gençler akademiye perspektif kazandırmazlar mıydı? Bu konuda yazan çizen bir dünya düşünür mevcutken üstelik. Literatürü taradığınızda eşsiz kitaplara rastlıyorsunuz.

William Wallace ve Gezi Hareketi

Gezi hareketinin yeniden tartışılmaya başlandığı şu günlerde; üniversitelerin, bilgiye kolay ulaşabilecekleri “Case Study” konuları yakınlarındayken, milyon defa tartışılarak küflenmiş konuları bir defa daha tartışarak bilime nasıl katkı sağlayabilecekleri aşikar bir sorudur. Sözü Dante Alighieri’den alıntılayarak bitirmek istiyorum; “….araştırın yolu Batıya karanlık çökmeden!” -La Divina Commedia, Araf, XXVII, 62, 63

Saygılarımla…

Donald Trump Dönemi

Herkes Dergisi Resmi Facebook Sayfası

Mezhep Çatışması

Sıradaki Tehlike: Mezhep Çatışması

“Mezhepçilik” ya da mezhep çatışması kavramlarının son yıllarda sadece Orta Doğu coğrafyasını çağrıştırması olağan olarak değerlendirilse de aslında mezhep temelli ayrışmalar, tarihin belirli zamanlarında Batı Avrupa da dâhil olmak üzere birçok bölgede yaygınlaşmış ve zaman içinde etkisini kaybetmiştir. Temelde bazı farklı dinamiklerle de şekillenmiş olmaları bir yana, 16. ve 17. yüzyılda Avrupa devletleri arasında yaşanan “Din Savaşları” bu bağlamda en çarpıcı ve trajik örnektir.

Sıradaki Tehlike: Mezhep Çatışması

Bugünün Müslüman dünyasında ise durum biraz daha farklı. Bazı bölge ülkelerinin iç istikrarsızlıkları sonucu yaşadıkları göreceli zayıflık halinden beslenen belirli güç odakları ile bölgede iktidarını her ne pahasına olursa olsun korumaya kararlı otokratik rejimlerin taraftarlarını konsolide etme çalışmaları sonucu ortaya çıkan mezhebe dayalı ayrışma, bir girdap gibi halkları her geçen gün biraz daha içine çekiyor. Bu ayrışmaya suni demek biraz abartılı bir yaklaşım olsa bile tam da doğal olmayan bu “zorlama” kopuşun yaratacağı tehlike ise bundan 400 yıl önceki Avrupa’nın hali göz önünde bulundurulsa oldukça net olarak anlaşılabilir. Ancak burada kitleler tarafından asıl anlaşılması gereken ise mezhepçiliğin şu anda Orta Doğu’da başta devletler olmak üzere bazı siyasi güç odakları tarafından daha geniş hedeflere ulaşma yolunda, büyük halk kitlelerini mobilize etmeye yarayan bir araç olarak kullanışlı görünüyor olduğu ve bu tuzağa düşmekten kaçınmak gerektiğidir.

Arap İsyanları ve Yemen

Dikkatli incelendiğinde 2010’da patlayan ve hızla yayılan Arap İsyanları’nda meydanlarda dile getirilen talepler genel anlamda demokrasinin genişlemesi, insan haklarına gerektiği önemi veren ve halkın ekonomik refahını sağlayan bir düzenin kurulması yönündeydi. Bazı ülkelerde bu talepler geniş çaplı reformlar, bazılarında ise rejimin değişmesi yönünde şekillense de sokaktaki kitleler kendini vatansever olarak tanımlıyordu. İsyanların ilk döneminde ve devamında, Tunus ve Mısır’da halkı ezen yönetimler devrilirken, Tahrir Meydanı’nda ya da Sidi Bouzid sokaklarında mezhepçi bir ayrışmanın varlığından söz etmek mümkün değildi. Bu anlamdaki ilk adımlar, Bahreyn ve Yemen’de dini topluluklarla özdeşleşmiş rejimlerin isyana karşı aldıkları tutumla gün yüzüne çıkarken, Suriye’de nüfusun %11 ini oluşturan Alevileri sert muhalefete karşı arkasında sıkıca tutmaya çalışan Esad rejiminin manevralarıyla iyice belirginleşti. Bahreyn’deki Sünni iktidarın yardımına Suudi Arabistan koşarken; Yemen’de Suudlar, Sünni ağırlıklı muhalefetin lehine olacak şekilde Körfez İşbirliği Konseyi aracılığıyla bir ulusal diyalog süreci başlatarak ayaklanmamaları yatıştırıyordu. Suriye’de ise hepimizin bildiği gibi IŞİD ve muhalefetin kalanıyla rejim güçleri

arasındaki kanlı çatışmalar hala sürmekte ve Esad rejimi Rusya’nın dışında Şii İran ve Hizbullah tarafından da açıkça desteklenmekte. Durum böyleyken bu üç olay üzerinden mezhep çatışmasının bölgede çoktan hüküm sürdüğünü söylemek doğru gibi görünse de aslında durum bundan daha derin ve bu yorum tamamen yanlış değilse bile yüzeysel kalmaya mahkûm görünüyor.

İran ve Katar

Derinlemesine bir analiz yapıldığında Suudi Arabistan, Katar, İran gibi ülkelerin bu müdahale tercihlerini asıl şekillendirenin mezhepsel bir ayrılıktan çok bölgesel güç dengesinde konumlanmaları açısından sadece çıkar odaklı alınan kararlar olduğunu görmek çok da zor değil. Temelde bu tercihler, İran açısından iyi ilişkiler içinde olduğu Rusya bölgede etkinliğini artırırken ve kendisi de ambargo yükünü sırtından atmışken, bölgesel liderliği elde etmek yönünde atılan adımlar anlamına geliyor. Bu bağlamda, ne olacağı tam olarak öngörülemeyen bir Suriye rejimi yerine, dost Esad İran için çok daha değerli olduğundan Suriye’de rejimin bu mücadeleden galip çıkması İran açısından oldukça belirleyici. Körfez bölgesindeki rakibi Katar’ı –haliyle- büyük bir tehdit olarak algılayamayan, geleneksel politika tercihi olarak statükoyu korumayı belirlemiş Suudi Arabistan penceresinden ise iki tehlikeden şu an için öncelikli olan mevcut dengenin İran lehine bozulması. İlk tehlikeyi, yani ayaklanmaların Körfez’e yayılıp kendisi ve komşularında kontrolü dışında bir etki yaratmasını engellemeyi başaran Suudi Arabistan’ın Suriye’de muhalefeti desteklemesinin temel amacı, İran’ın yakın gelecekte kuvvetle muhtemel olan bir Esad rejimi desteğinden mahrum kalmasıdır. Bu devletlerin dış politika tercihlerini açık veya üstü kapalı bir biçimde dini inanışlarına bağlaması ise geniş halk kitlelerini bu politikalara paralel olarak seferber etme ihtiyacındandır. Bu durumun en net örneği de Katar ve Suudi Arabistan’ın hamleleri arasındaki genelde gözden kaçan farkta gizlidir.

Vehhabi inancı ve Katar

Bu iki devlette de hâkim olan inanç Sünni İslam’ın Vehhabi koludur. Yani söylendiği gibi Orta Doğu etnik ve mezhepsel kimliğin diğer bütün kimlikleri saf dışı bıraktığı bir çatışmayla bölünmüş durumda ise; bu iki devletin konum ve ilişkileri bir yana sadece inançlarından dolayı bile paralel bir politika izlemesi gerekmektedir. Oysa bu iki ülkenin Mısır ve Suriye konusundaki politikaları taban tabana zıt değilse de keskin bir biçimde ayrışmış vaziyettedir. Arap İsyanları sonucunda kendilerini konumlandırdıkları noktalar da bir o kadar farklıdır. Bu fark tam olarak iki devletin kurulu düzenlerini korumak adına farklı stratejiler benimsemelerinden kaynaklanmakta olup aralarındaki inanç ortaklığı dahi bu ayrışmayı yok etmeye yetmemektedir. Bu iki Körfez ülkesi, Suriye’de rejimin devrilmesi için savaşırken aynı zamanda birbirleriyle de rekabet halinde olan farklı grupları desteklemektedir.

Katar dosyası

Mübarek sonrası Mısır’da ise Katar, neredeyse bulunduğu her yerde önemli bir halk desteğine sahip olan ve Müslüman halkları siyasal hayata daha yoğun olarak katılmaya teşvik eden Müslüman Kardeşler’i desteklerken; değişimden (özellikle bu yönde bir değişimden) hiç hazzetmeyen, bütün düzeni halkın yönetime katılımının yok denecek kadar kısıtlı olması üzerine kurulu Suudi Arabistan, iktidarda hak iddia eden diğer grupları desteklemektedir. Hatta bulunduğu her bölgede Müslüman Kardeşler hareketini yok etmek için büyük bir uğraş vermektedir. Yapısal anlamda oldukça benzer bu iki ülkenin yöntemleri arasındaki bu fark temelde Katar’ın bu hızla değişen siyasal ve sosyal ortamda ayaklanmaların rüzgârını arkasına almayı hedeflemesi, Suudi Arabistan’ın ise bu isyan hareketinin diğer halklara (tabii ki özellikle kendi halkına) kötü(!) örnek oluşturmasından endişe etmesinden kaynaklanmaktadır. Bu örnekten de görülebileceği üzere bölgedeki rekabeti Sünni-Şii mücadelesi şeklinde okumak yanlış olmak bir yana tam da malum güç odaklarının oyununda piyon olmaya gönüllü olmak anlamına gelmektedir.

Son olarak belirtilmesi gerekir ki amacı ve yöntemi ne olursa olsun halk içinde özellikle yaratılan bu mezhebe dayalı ayrışmanın izlerini silmek neredeyse imkânsız olacaktır. Mezhep çatışması “virüsü” Suriye’de olduğu gibi, bir kez kana karıştıktan sonra ülkedeki gelişmeler ne yönde evrilmiş olursa olsun, sular durulduğunda kurulacak düzende bu ayrışmanın parmak izleri olacak ve bundan doğan talepler belirleyici rol oynayacaktır. Bölgede orta vadede etkin bir konum kazanmayı hedefleyen ülkeler açısından ise çevre toplumlarda yayılan bu mezhep odaklı çatışmayı körükleyip, bölgedeki yangını daha da büyük boyutlara taşımaktan ve kendi evine de sıçratmaktan kaçınma hedefi dış politikadaki kararların belirleyici ilkesi olmalıdır. Bu noktada, 2010’da başlayan ayaklanmaların yarattığı domino etkisi, olası bir mezhep savaşının tarafı olmayı çıkarına uygun gören devletlere bir ders niteliğinde, gerektiğinde halk tarafından hatırlatılması büyük önem arz etmektedir.

Toplumsal sorun üzerine

Yeni Orta Doğu’da Bölgesel Güç Olmak

AK Parti ve Anayasal düzenin hasar görmesi

AK Parti ve Anayasal Düzen

AK Parti ve Anayasal Düzenin Hasar Görmesi

Bilim, Sanayi ve Teknoloji Bakanı Fikri Işık, “Aslında başkanlık sistemine 2007’de geçildi” dedi. Türkiye Cumhuriyeti’nin Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan ise AK Parti ile bağı konusunda sık sık vurgular yapıyor. Ahmet Davutoğlu‘nun ani ayrılık kararı sonrasında AK Parti Genel Başkanlığı için en önemli aday olan Binali Yıldırım ise tek aday olarak girdiği 2. AK Parti Olağanüstü Kongresi’nde yaptığı konuşma ile devlet düzenine darbe sinyalleri verdi. AK Parti ve anayasal düzen arasındaki ilişkinin yok olması, Türkiye’de hukuk düzenini tehlikeye atıyor.

AK Parti ve Anayasal Düzen

Eski Ulaştırma, Denizcilik ve Haberleşme Bakanı ve İzmir Milletvekili Binali Yıldırım, son referandumla cumhurbaşkanının halk tarafından seçilmesiyle esasında fiilen başkanlık sisteminin gelmiş durumda olduğunu söyledi. 2014’te Recep Tayyip Erdoğan’ın Cumhurbaşkanı seçildiği günden bu yana fiili olarak Başkanlık Sistemi uygulanıyor ise  Türk Ceza Kanunu’nun 309. maddesinin 1. bendine göre müebbet hapis cezasına varacak bir suç işleniyor.  309. maddenin 1. bendine tekrardan bakalım hep beraber; “Cebir ve şiddet kullanarak, Türkiye Cumhuriyeti Anayasasının öngördüğü düzeni ortadan kaldırmaya veya bu düzen yerine başka bir düzen getirmeye veya bu düzenin fiilen uygulanmasını önlemeye teşebbüs edenler ağırlaştırılmış müebbet hapis cezası ile cezalandırılırlar.” AK Parti dönemindeki fiili durumu incelemeye geçmeden dahi, AK Parti’nin TCK 309. maddeye uymadığını ve devlet düzenini yıkmaya yönelik hareketlerini söylemlerinden görebiliriz.

Türkiye Cumhuriyeti’nin öngördüğü düzen Başkanlık Sistemi olmamasına rağmen bir başka sistemle ülkeyi yönetmeye çalışmak devlet düzenini yıkmaktır ve geri dönüşü olmayan bir yolun başlangıcıdır. AK Parti ve Recep Tayyip Erdoğan için hukuk ve demokrasi içerisinde devam edebilmek her geçen gün daha da zor bir hal almaya başlıyor. Mevcut düzeni ortadan kaldırmak ve buna teşebbüs etmek, AK Parti‘yi geri dönüşü olmayan bir yola sokuyor.

Yolsuzluk ve adam kayırma gibi suçlar neredeyse her hükümet döneminde yaşanan suçlardır. Bu suçlar sonrasında hükümet için demokratik sistem içerisinde kalmak herhangi bir engel teşkil etmez. Ancak sistemi tıkamak ve işleyişini engellemek, Anayasal düzenin dışına çıkmak gibi suçlarda geri dönüş olamaz. AK Parti ve Recep Tayyip Erdoğan için iktidarda kalmak dışında hiçbir çare yok. Recep Tayyip Erdoğan ve mevcut rejim, sertleştikçe radikalleşecek ve radikalleştikçe hukuk dışına çıkacaklar. AK Parti ve anayasal düzen arasındaki bağ bir daha düzelemeyecek biçimde zarar gördü ve parçalandı.

AK Parti içerisinde hala demokratların olmadığı düşüncesindeyim. AK Parti içerisindeki son demokratlar Ahmet Davutoğlu’nun kazandığı seçim zaferine rağmen Erdoğan vesayetine direnmesinden dolayı görevden alınmasıyla AK Parti’yi terk ettiler. Bu sebeple artık AK Parti içerisindeki demokratlara seslenmeye gerek görmüyorum. Ancak hala AK Parti içerisinde vatanperver ve insana saygılı üyelerin ve destekçilerin olduğu inancındayım. Türkiye’yi daha büyük felaketlere sürüklemeden bu hatadan vazgeçmek zorundalar. Aksi halde, ileride torunlarına söylemekten utandıkları bir dönemin mimarları arasında yer alacaklar.

 

Sosyal Liberalizm

 

 

Orta Doğu'da Bölgesel Güç

Yeni Orta Doğu’da Bölgesel Güç Olmak

Daha önce “Değişen Dünya Düzeni: post modern soğuk savaşın ayak sesleri” başlıklı yazımda Rusya’nın keskinleşerek saldırganlaşan politikasının özellikle Orta Doğu merkezli güç mücadelesini hızlandıracağı ve bu durumun uluslararası düzeyde Soğuk Savaş benzeri bir sürece yol açmasının muhtemel olduğunu vurgulamıştım. Bu eğilim, şiddetlenen ISİD tehdidi dolayısıyla güncel olarak ikinci plana düşmüş gibi görünse de aslında bu yılın başından beri bölgedeki gelişmeler, biraz gecikmeli de olsa bir 21. Yüzyıl soğuk savaşının kaçınılmaz olduğunu gösterir nitelikte. Bu gelişmeler ışığında, klasik soğuk savaştan farklı olarak, bu mücadelenin, dış güçlerin direk müdahil olmasıyla değil, aksine Ortadoğu’da söz sahibi olmak isteyen devletlerin bölgesel aktörler üzerinden yürüteceği bir çatışma olması da kuvvetle muhtemel. Yeni Orta Doğu’da bölgesel güç olma konusunda dengeleri çok doğru hesaplamak gerekiyor.

Yeni Orta Doğu’da Bölgesel Güç Olmak

Osmanlı Devleti’nin yıkılmasından beri Orta Doğu güç dengeleri, oluşan boşluğun küresel dış güçlerce doldurulması prensibiyle oluşmaktadır. Osmanlı’nın bölgeden çekilmesinin yarattığı boşluk İngiltere ve Fransa tarafından doldurulmuş ve İkinci Dünya Savaşı’nın ardından bu ülkelerin bölgeden çekilmesi ABD’nin onların yerini almasıyla sonuçlanmıştı. Her iki dönemde de bölgeye kalıcı bir giriş yapmayı amaçlayan dış güçler hem diplomatik hem de askeri anlamda bölgeye yerleşmiş ve bölge ülkelerindeki fiziki varlıklarını olabildiğince kuvvetli tutmaya gayret etmişlerdir. Hem geçmiş dönemlerden alınan dersler hem de son dönemde ABD’nin tarihinin en uzun savaşı haline gelen Afganistan ve Irak’ta yaşadığı sıkıntılar ile bölgedeki askeri varlığını bitirmekte karşılaştığı güçlükler, yakın vadede Orta Doğu’daki güç mücadelesinin “vekâleten” bölgesel güçler aracılığıyla yürütülmesinin esas aktörler açısından en gerçekçi ihtimal olduğunu göstermektedir. Bu durum ise bölge ülkelerinin kendilerini daha güçlü bir şekilde konumlandırabilmeleri adına kaçırılmaz bir fırsat niteliğinde.
Bu noktada altının çizilmesi gerekir ki bu sürecin Arap Baharı şeklinde adlandırılan ayaklanmaların hemen sonrasına denk gelmesi, “bölgesel güç” olarak uluslararası bu mücadelede belirleyici olabilme ihtimali olan ülke sayısını bir hayli azalttı. İran ve Türkiye ile birlikte bu ikiliden biraz daha düşük bir ihtimal olan Mısır dışındaki diğer bölge yönetimleri ya bu halk ayaklanmalarının yarattığı iç sorunlarla mücadele ile meşgul ya da bu hareketin kendi ülkelerine sıçramasını engellemeye çabalamakla.
Bu gidişatı ilk sezen ve konumu güçlendirmek adına gerekli hamleleri en erken yapmaya başlayan aktör ise hiç kuşkusuz İran oldu. Uzun süren görüşmeler neticesinde Batı’yı nükleer çalışmaları konusunda ikna eden ve üzerindeki ambargo yükünden kurtulan İran’ı kısa vadede bekleyen ekonomik, politik ve toplumsal gelişmenin boyutu hayli radikal. Ayrıca geleneksel olarak Rusya ile yakın ilişkilere sahip olan ülke, ambargo pazarlıkları süresince ABD ile ilişkilerindeki tansiyonu düşürmeyi de başararak şu anda bölgedeki en sağlam konuma sahip devlet durumuna geldi. Ruhani liderliğindeki İran’ın bu adımları doğal olarak en çok Rusya ve İsrail’i endişelendirdi ve bu ikilinin bağlarının göreceli olarak kuvvetlenmesine yol açtı. İki devlet arasındaki doğal gaz anlaşması ve Rusya’nın İran’a planlanan silah satışını şimdilik durdurması bu kuvvetlenmenin somut göstergeleri gibi görünse de tarihsel yakınlıkların gücü, orta vadede, konjonktürel yönelimlerden mutlaka daha etkili olacaktır. Yine de bu gelişmeler bize açıkça göstermektedir ki elindeki kozları bir bir arttıran İran bölgesel konumunu en fazla sağlamlaştıran ülke durumundadır. Bunun yanında, bu gelişmelerden çıkacak ikinci sonuç ise, bu yeni soğuk savaşın eskisi gibi bir bloklaşma mantığıyla yürümeyeceği ve bu sebeple etkin olma fırsatı arayan ülkelerin askeri güçten daha çok diplomatik manevralar ve doğru hamleler üzerine yoğunlaşması gerektiğidir. Bu ortamda keskin, bağlayıcı tutum ve hamleler geri dönüşü neredeyse imkânsız sonuçlara yol açabilir.
Türkiye’ye gelince şu döneme kadar bu çerçevede İran gibi başarılı bir görüntü ortaya koyduğunu söylemek bir hayli zor. Yapılan hatalı tercihler ve bazı diğer temel sorunlar ülkenin bölgesel etkinliğinin hızla azalmasına yol açmakta. Bunların en başında, en kritik konuda yukarıda belirtildiği gibi bağlayıcı ve keskin bir söylemden kaçınmak yerine kendini Suriye sorununda geri dönülmez şekilde bir tarafa bağlamak geliyor. Yapılan tercihin ve takınılan tavrın ne olduğundan çok bunun ifade ediliş biçimi bu noktadaki temel sorun. En son söylenmesi gerekeni en başta söyleyen Türk diplomasisi, olayların beklenmeyen gelişimi karşısında kendine hiç manevra alanı bırakmaması sebebiyle uzun zamandır Suriye’de akıntıya kürek çekerek zaman kaybediyor. Bir diğer sorun ise yine bununla bağlantılı. Elini güçlendiren Esad rejiminin kendisine sağladığı imkânla taleplerini artıran Kürt hareketi ve yarattığı terör ortamı Türkiye’yi enerjisinin büyük bölümünü iç istikrarsızlığa harcamak zorunda bırakıyor. Buna bir de dış politikanın iç politika malzemesi olarak kullanılması şeklinde ifade edilebilecek Türkiye alışkanlığı eklenince ülke bölgesel politikalara yoğunlaşıp, gerçekçi ve akılcı hamleler üretme fırsatını yakalamakta oldukça zorlanıyor. Son olarak da bölgenin heterojen yapısı göz önüne alındığında, kaçınılması gereken en önemli durumlardan biri olarak mezhep odaklı bir mücadele görülüyor. Bu noktada Türkiye, Suriye konusundaki erken söylemleri tarafından kendisini yaratılmak istenen mezhep çatışmasının merkezine atılmış bulurken; buradan geri dönmek istediğinde ise karşısında bu erken ve bağlayıcı söylemlerle şekillenmiş iç politikasını buluyor. Bu sıkışmışlık halinden kurtulmak için tek çare daha soğukkanlı ve akılcı hamlelerle şekillenen bir dış politika ortaya konması ve bu politikanın sürekli ve kalıcı olarak iç politikadaki beklentilerden ayrı bir çerçevede değerlendirilmesidir. Aksi takdirde, zaten hali hazırda oldukça zaman kaybetmiş görünen Türkiye bu yüzyılın Orta Doğu’sunun şekillenme sürecinde de ikinci planda kalarak tarihsel bağları ve yapısı itibariyle hak ettiği konumu elde etme şansını kaybedecektir.
Kısa süre öncesine kadar daha yakın zamanda şekillenmesi beklenen Orta Doğu bölgesi, ISİD’in yarattığı öngörülemeyen etki sebebiyle bir süre daha ertelenmiş vaziyette olsa da kartların yeniden dağıtılmasının kaçınılmazlığı açıkça ortada. Bu bağlamda İran, yerinde hamlelerle yerini sağlamlaştırırken Türkiye’nin bir rüzgârın önünde savrulan yaprak misali hareket etmesi, yeni masadaki sandalyesinin konumu açısından şu an için edişe verici görünüyor. Yapılması gereken ise dış politika alanında kararlılıkla bağlayıcılık arasındaki ince çizginin gözden kaçmamasına özen göstermek ve bölgesel politikadaki belirleyici hamlelerin daha akılcı ve gerçekçi bir zemine oturtulmasına dikkat etmektir.

Sosyal Liberalizm

Fakir Baykurt – Eşekli Kütüphaneci

 

Sosyal Liberalizm

Sosyal Liberalizm

19. yüzyılda büyük bir çıkış yaşayan liberalizm, kapitalizm ile paralel bir şekilde gelişmiştir. Kapitalin serbest dolaşımı ve ticari imkanlar açısından kapitalizmin liberalizme ihtiyacı vardı. Nitekim, kapitalizmin dünyanın büyük bölümünde ekonomik altyapı olabilmesinde liberalizmin büyük bir payı oldu. Marksist açıdan bakılacak olur ise ekonomik altyapı, siyasal üstyapıyı belirler. Bu açıdan baktığımızda da, kapitalizmin siyasal üstyapı olarak liberalizme ihtiyaç duyduğu kabul edilebilir. Sosyal Liberalizm ve Klasik Liberalizm arasındaki farkı ekonomiden ziyade insan hakları ve sosyal haklar belirliyor.

Sosyal liberalizm

Liberalizm ile sosyal liberalizmin gelişimi ise paralel olmadı. 19. yüzyılda kapitalizmin en vahşi yüzü Avrupa’da yaşandı. Çalışma koşullarıın zorluğu ve sosyal yaşamın arka planda bırakılması, sosyal liberalizm zaafiyetini doğurdu. Ancak, sosyalizmin tohumlarının filizlendiği 19. yüzyılda sistemin devam edebilmesi için kapitalizmin dizginlenmesi ve işçi sınıfını sosyal haklarının genişletilmesi elzem bir ihtiyaç olarak belirdi. Kapitalizmin doruğu olan emperyalizmin neticesinde 1. Dünya Savaşı‘nın yarattığı yıkım, sosyalist şuur açısından uygun bir zemin hazırladı. Kapitalizmin devamlılığı için sosyalizm dizginlenmeliydi ve bunun bir tek yolu vardı. O da, sosyal liberalizm ile Avrupa ülkelerinde liberalizmi ekonomik boyutun ötesine taşımaktı.

Öncelikle 20. Yüzyıl‘da Batılı devletlerin çoğunda ve birçok gelişmekte olan ülkede devlet müdahalesinde bir artış görüldü. Bu devlet müdahalelerinin büyük bölümü, sosyal refah biçiminde görüldü. Yoksulluk, hastalıklar ve cehalet ile mücadele etme ve bu şekilde yönetimlerin vatandaşların refah sağlama teşebbüsleri yoğunlaştı. 19. Yüzyıl’da tipik minimal bir devlet söz konusu iken, 20 Yüzyıl’da tipik bir refah devleti görülmüştür ve bu durum modern devleti oluşturmuştur.

Devletler sosyal devlet çerçevesinde ulusal verimliliği arttırma ve sağlıklı işgücü amaçlamıştır. Elbette bu esnada daha güçlü askeri güce sahip olma arzusuna da kapılmışlardır. Askeri gelişimin yanı sıra, genel oy hakkının verilmesi işçi sınıfının taleplerini arttırmış ve köylü sınıfının sosyal reform talepleriyle siyasal yapıya baskı uygulanmıştır. Seçim baskıları sonucu Avrupa hızlı bir demokratikleşme süreci yaşadı. Bu talepler neredeyse toplumun her kesimi tarafından dile getirilmiştir. Sosyalistler, liberaller, muhafazakarlar, feministler ve hatta faşistlerin neredeyse tek ortak noktası bu toplumsal taleplerde birleşmiştir. Liberaller içerisinde özellikle modern liberaller bu talepleri daha arzulu yaptı. Bu anlayış, bireysel sorumluluk ve kişisel çabanın erdemlerini yücelten klasik liberalizmin zıt yönünde gelişmiştir.

Liberal anlayıştaki fırsat eşitliği kapsamında refah anlayışı savunuldu modern liberaller tarafından. Eğer bazı bireyler ve gruplar mevcut sosyal koşullardan dolayı zarara uğruyor ise, o zaman devletin zararları minimum düzeye indirmesi veya ortadan kaldırması gerektiği şiddetli bir dille savunuldu. 20. Yüzyıl’da liberal partiler toplumsal refahı savunmuşlardır. Bu görüş Avrupa’da İngiltere‘de 1. Dünya Savaşı’ndan evvel yükselişe geçti.İngiltere’de Asquith Liberal hükümeti tarafından ortaya atıldı. Yaşlılık maaşı ve kısıtlı da olsa ücretsiz sağlık hizmeti, işsizlik maaşı gibi birçok yeniliği hayata geçirmişlerdi. Modern liberal Wiliam Beveridge tarafından 1942‘de kaleme alınan Beveridge Raporu‘na göre İkinci Dünya Savaşı sonrasında sosyal haklar liberal Avrupa’da daha da genişletilmişti. Bu reformlar, “beşikten mezara dek sosyal haklar” olarak görülen ve yaşamın her aşamasını içeren geniş haklar içeriyordu.

Sosyal liberalizm, klasik liberalizm ile sosyalizm arasındaki derin çizginin ta kendisini oluşturuyordu. 21. Yüzyıl’da Türkiye’de de birçok kapitalist tarafından dile getirilmeye başlayan iyileştirmeler, büyük tartışmalara neden oluyor. 2016’da Ali Koç, işçilerin durumunun iyileştirilmesini ısrarla dile getirerek Türkiye‘de 21. Yüzyıl reformlarının fitilini ateşleyecek sermaye sahibi olarak görülüyor. Sosyal Liberalizm, Türkiye ve diğer gelişmekte olan ülkelerde kapitalizmin devamlılığı için bir güvencedir. Bu sebeple, sistemin devamlılığı için üretimde yer alan işçi sınıfının durumunun iyileştirilmesi ve sisteme karşı olası bir baş kaldırının önüne geçilmesi gerektiği bir ihtiyaç olarak hükümete sunuluyor.

Son olarak, John Rawls A Justice Theory(Bir Adalet Teorisi, 1970) adlı eserinde, “hakkaniyet olarak eşitlik” anlayışına dayalı refah uygulamalarını ve yeniden paylaşımı savunmuştur. Rawls’a göre, eğer insanlar sosyal konum ve koşullarının farkında olmasaydı; eşitlikçi bir toplumu yoksulluktan sakınma arzusu zenginliğin cazibesinden daha güçlü olduğundan eşitsizlik olana göre daha “hakkaniyetli” görürlerdi. Bu sebeple Rawls farklılık ilkesini önerir, bir başka deyişle, sosyal ve iktisadi eşitsizliklerin, çalışma güdüsünün sağlanması için belli bir ölçüde eşitsizliğe olan ihtiyacın farkında olmakla birlikte en az variyetli olanların menfaatini gözetecek şekilde ele alınması gerektiğini iddia eder.

Herkes Dergisi Resmi Facebook Sayfası

Yeni Orta Doğu’da Bölgesel Güç Olmak

Toplumsal Sorun Üzerine

Nude Dressing Her Hair

Nude Dressing Her Hair

İnsanı, doğayı ve eşyaları birçok boyutuyla inceleyen, sanatta eskiye dayalı tüm fikirleri yerle bir ederek farklı bir anlayışı ortaya koyan ve Empresyonizm / İzlenimcilik akımına karşı bir tepki olarak çıktığı varsayılan “Kübizm” akımının öncülerinden biri olan Pablo Picasso‘nun günümüzde değeri milyonlarca dolar değerindeki tablolarını duymuşsunuzdur.

İlham perisi olarak tanımladığı sevgilisi Dora Maar’ın
Dora Maar Au Chat…

Saint Lazare Hastanesi’ndeki bir mahkumu anlattığı düşünülmekte olan
Femme Aux Bras Crosies…

Pierrette’in Düğünü…

Bir meyhaneye ücretsiz yemek karşılığında yaptığı “Au Lapinm Agile” gibi eserlerinin yanı sıra sayamadığım ve sanat koleksiyoncuları, iş adamları tarafından satın alınan onlarca tablosunun yanı sıra bir de “Nude Dressing Her Hair”
(Saçını Tarayan Çıplak Kadın)
adlı tablosu bulunmaktadır.

Bu eser, bugün İstanbul Kaçakçılık Suçlarıyla Mücadele Şube Müdürlüğü tarafından gerçekleştirilen operasyonun sonucunda ortaya çıktı. Tablonun sahte olup olmadığının belirlenmesi için Mimar Sinan Üniversitesi’ne gönderildi. Orijinal olduğuna dair kanıtlanması durumunda ve yurtdışındaki koleksiyonerin belgeleri sunması durumunda tablo iade edilecek. Sunmaması durumunda ise müzelerin birinde sergilenecek. Eğer eserin sahteliği söz konusuysa, kalbim dayanmayacak…

Polat Karayel

Buradayız Ahparig

Buradayız ağabeyim…

Cennete gitmek isteyenlerin cehenneme çevirdikleri bir dünyada, kan coğrafyasında adına umut dediğimiz nefesimizi tüketip yaşıyoruz. “Acılar insanı olgunlaştırır.” derler ya hani, çektiğimiz acılarla birlikte daha da öğreniyor ve olgunlaşıyoruz. Acılarda bilgileri buluyoruz ve yaşananlara yürekten bakınca cehennemi görmek kaçınılmaz oluyor. Sen ki, halkının acısını kocaman yüreğinle görebilen ve bu acıyı ömrü boyunca taşıyan bir insandın. İnatla savunduğun değerlerin, direnişin ve devrimciliğin gücüne güç katıyordu. Senden önce de,
sen varken de sürüyordu. Senin ardından da sürdürüyorlar vahşetlerini…

Öldürülen bebeler, yaka paça götürülen gazeteciler, öldüresiye tartaklanan öğrenciler, intihara sürükledikleri atamadıkları öğretmen meslektaşlarım…

Şimdi buraya yazmaya devam edersem sayfalar yetmeyecek…

Bizim kuşağı göklerden izlemişsindir. 2013’ün haziran ayındaki Gezi Direnişi’ni izleyince, yaşamı hep güzelliklere dolayacak, gittikleri her ortamı cennete çevirecek bu güzel kardeşlerini gördükçe umut dolu o gözlerinin nasıl da parladığını, bu çocuklarla nasıl da gurur duyduğunu tahmin edebiliyorum. Seni yitirdiğimiz gibi yitirdiğimiz kardeşlerimiz de oldu. Katiller halen olduğu gibi yine pusudaydı. Ali İsmail, Mehmet, Abdullah, Ethem, Ahmet ve daha adlarını saymadığım onlarca çocuk ve genç…

Bir de Berkin vardı. Kara kaşına, gözüne ve gülüşüne canlarımızı vereceğimiz…

Her yeri yakıp yıkıyorlar. Vuruyorlar, öldürüyorlar. Soyuyorlar, sömürüyorlar. Ve bütün bunların üzerine alçakça durmadan sırıtıyorlar. E-posta adresime gelen ve vahşet içeren mesajlar da onu gösteriyor ki, belki bizim de yanımız senin yanı başın olur. Bilemeyiz.
Birlikte söyleriz Anadolu’nun kayıp türkülerini…

Bingyol, Adana Ağıdı, Sarı Gelin ve daha nicesini…

Şimdilik,
Buradayız Ahparig !