Yazılar

korkuyu beklerken

Korkuyu Beklerken özeti ve analizi

Korkuyu Beklerken, Oğuz Atay‘ın hikâyelerini yayınladığı eseridir. Kitaba adını veren “Korkuyu Beklerken” ve “Beyaz Mantolu Adam” adlı hikâyeleri bu derlemede önemli yer tutar. Oğuz Atay, Tutunamayanlar, Korkuyu Beklerken, Günlükler gibi ölümsüz eserler verdi. Korkuyu Beklerken analiz ve özet bakımından birçok emsale sahip. Ancak internette yayınlanan birçok çalışma, yeterli seviyede değil. Cem İraz, bu eksikliği gidermek üzerine çalışmalar yürüttü.

Korkuyu Beklerken

Korku, kişinin kendi düşüncelerinin sebep olduğu bir duygudur. Bu düşüncelerin içeriğinde “tehlike” olduğu için korku reaksiyonu verir. Bu nedenle aynı durumla karşılaşan değişik kişiler, farklı düşünceleri neticesinde farklı reaksiyonlar verebilirler. Korku hissi oldukça rahatsız edici olduğu için korkuyu hisseden kişiler bu hissi uyandıran “nesne” veya “durumdan” mümkün olduğu kadar kaçmaya çalışırlar. Korkuya neden olan durumdan mümkün olduğunca uzak kalmaya başlandığında insan, hareket serbestliğini kendi kendine kısıtlar. Hikayede karakter hakkında pek bilgi sahibi olunmamaktadır. Metinde aktarıldığı kadarıyla bizler bilgi sahibi olmaktayız. Liseyi Kâzım Cemal’de bitirdiğini, küçükken kabakulak olduğunu, suçiçeği hastalığına yakalandığını, babasının Temyiz Mahkemesinde kâtip, annesinin ev hanımı olduğunu, gidip geldiği birkaç akrabası olduğunu, yalnız yaşadığını, ufak bir yazıhanesi olduğunu metinden öğreniriz. Bunun haricinde yazar pek bir detaya inmemiştir.

Metnin başında bir şeylerden korkmuş olan bir karakter ile karşılaşılır.

Bu korkunun nedeni köpeklerdir. Üç evli sokağın en ucundaki evde yaşamını sürdürür. Yalnız kalmaktan korkan bir karakterdir ve bunu kendisi de belirtir. “Yalnız kalmaktan korktukça yalnızlığım artıyor.” (s. 37) Eve gelir. Rafın üstünde duran zarf onu bir takım düşüncelere sevk etse de sonunda zarfı açar ve içindekileri okur. Okuduklarından bir şey anlamaz ve arkadaşından yardım ister. Arkadaşına göre bu mektubu gizli mezheplerden biri yollamıştır.

korkuyu beklerken

korkuyu beklerken

Mektupta karakterin zihninde korku uyandıracak şeyler yazmaktadır. “Mektubu aldığınız andan itibaren evinizden çıkmamanızı kesinlikle bildiririz, sizi uyarırız.” gibi şeyler yazmaktadır. Bu olaydan sonra her şeyden daha da tedirgin olmaya, süphe duymaya ve korkmaya başladığını zamanla fark eder. “Gizli mezhep işi biraz gülünç geliyordu bana; daha doğrusu, ben kendime gülünç geliyordum. Her gün bu meseleyi tepeme asılmış olarak hissedeceğime, bir gün evde oturur beklerim yarına ertelemekle ne olacak sanki? Ne olacaksa bugün olsun.” (s. 51) Zihni o kadar karışık bir durumdaki etrafındaki bir çok şeyi silmeye, yok etmeye meyilli bir hal içerisindedir. “Yakmalı bu mektupları yakmalı! Ölü diller uzmanını ve bu konuda görüştüğüm herkesi öldürmeli! Hayalimde daha önce çok insan öldürmüş olduğum için bu son ölümler beni fazla sarsmadı.” (s. 52)

Bahçeye çıkmakta bile tedirginlik yaşar.

Dört bir yanını âdeta korku sarmıştır. Ne yapacağına tam olarak karar veremeyen zihni sürekli bir hareket halinde olan bir karakterdir. Yarım bıraktığı işleri tamamlamaya karar verir ancak o işleri yine yarım kalacaktır. Başladığı bir işi tamamiyle bitirmemektedir. “İki gündür bahçeye çıkmıyorum. Sadece, iki saatte bir, perdenin aralığından bahçeyi seyretme izni veriyorum kendime. Bana çıkma dediler; fakat öl demediler. Merak ediyorum, hiç çıkmadan nasıl yaşar insan bir evde? Evden çıkmazsam ölürüm, gerçekten ölürüm. Siz kaybettiniz anlıyor musunuz? (Pek anladıklarını sanmıyordum. Cahil herifler! Örümcek kafalılar!) Burada çürüyeceğim işte. O zamanda çok yerinde bir sebeple çıkarım evden. Anlıyor musunuz? (Anlamıyorlardı). Ben kazandım! Öldüm be, ölürüm! Manevi filân değil, resmen ölürüm.”(s.54) Şüphelerinin ardı arkası kesilmez. Bahçeye çıktığı zaman dışarıda gördüğü insanlardan şüphe duymaya başlar. İçinde korku hisseder. Şüphe veya endişe korkudan gelmektedir.

Karakterde bir “paranoya” bulunur.

Paranoya, aşırıya kaçmış korku ve endişe ile tasvir edilen bir rahatsızlık olarak tanımlandırılabilir. Bu rahatsızlık çoğunlukla psikotik rahatsızlıklarla, bazı durumlarda da psikotik olmayan hallerle de birlikte görülebilir. Rahatsızlık kişinin bir olay karşısında, bu olayın farklı şekillerde gelişebileceğini düşünmesiyle, sınırsız sayılarda çeşitlendirdiği hayal ürünü düşüncelerden oluşur. Halk arasında kişinin aşırı şüpheci olması halinde kullanılan bir deyim olarak bilinir. Bu kişiler sürekli kendisiyle ilgili komploların varlığını düşünerek, endişe duyarlar.

Paranoya yerleşmeden hastanın geçirdiği evreler vardır:

Dikkat ve analiz evresi: Hasta sürekli olarak etrafında olup biteni kontrol ederek, kendisine karşı yapılacak davranışları keşfetmeye çalışır. Hezeyanlarını besleyecek, destekleyecek olanları belirler.

Perseküsyon dönemi: Hastada hezeyanların ortaya çıktığı dönemdir. Saplantısının olduğu konuda tedbirler almaya başlar. Öldürülme korkusu varsa korunmaya, gasp edilecek bir şeyi varsa korumaya çalışır. Bulunduğu yeri, yollarını değiştirir. Gerekirse başka yere göç ederler. Bulunduğu ortamlarda kapı ve pencereleri kontrol eder, dinleme cihazları ararlar.

Büyüklük hezeyanlar dönemi: Önceki devrelerle birlikte gelişme gösteren bu dönemde, hastanın kendini büyük görmesi, başkalarını yönlendiren olarak algılaması sebebiyle çekemeyenlerin olduğunu düşünmesidir. Hastalarda dikkat ve hafıza yükselmiş, hezeyanıyla ilgili olarak daha fazla artış göstermiştir

Kötülük paranoyası: Hastanın çevresini düşman olarak görmesi, etrafında komplo üretmesi, kendinin kurban edileceği fikri yaygın olan paranoyalardır. Karakterin mektup olayından sonra etrafındakilerin ona zarar vereceği düşüncesi bu paranoya ile açıklanabilir.

Geçmişe dönük bir şeyler hatırlamanın derdindedir.

Hatırladıklarının sorgulamasını yapar. “Bütün hafızamı, hayal gücümü zorluyordum; geçmişe ait bir şeyler hatırlamak, bir şeyler görmek istiyordum. Olmuyordu. Aslında düşününce, canım şu zaman şöyle olmuştu, annemin yüzü beyazdı ve yatay çizgiliydi, okula başladığım gün ne kadar korkmuştum diyebiliyorum. Fakat, mesele bu değildi; mesele, bir şeyleri, sıcak bir çorbanın kokusunu duyar gibi hissedebilmekti. Bense bunu hiç becerememiştim ne tabiatı, ne insanları, ne de olup bitenleri hiç sevmemiştim. Kendimi bile, kendi yaptıklarımı bile.” (s. 61) En yakınının, babasının ölümü bile onu derinden sarsmamışken, üzmemişken bir mektup onun hayatını bambaşka bir yere götürür. “Babam öldüğü zaman yeteri kadar üzülmemiştim, mezarın başında küçük ayrıntılara takılmıştım. Babam öldükten iki yıl sonra bir akşamüzeri, biraz üzülür gibi olmuştum.” (s. 66)

korkuyu beklerken

korkuyu beklerken

Mektupla dil dersleri almaya başlar. Kendisine verilen ödevleri yapar ve iyi notlar alır. Bir günde, gazetenin birinde gördüğü halk üniversitesine yazılır. Sonunda bir diploma verilecektir. Kimseyle konuşmamaktan şikayetçidir. Öğrenmenin bir şeyler yapmanın peşindedir. Mektup bu aşamada devreye girer. Mektupla birçok şeyi başarabileceğini iyi yerlere gelebileceğini düşünür. “Burada paslanıp gidiyordum; hafızam paslanmaya başlamıştı bile. Yalnızlık, hafızayı zayıflatıyordu. Elbette! Kimseyle konuşmuyordum ki. Sonunda, bakkal çırağıyla konuştuklarımın dışında her şeyi unutacaktım. Konuşmalıydım, bağırmalıydım, öğrenmeliydim. Mektupla doktora yapmalıydım; mektupla doçent, mektupla profesör olmalıydım. Resim bilgim, genel kültürümü mektupla ilerletmeliydim. Kendimi göstermeliydim, bir yerlere başvurmalıydım.” (s.79)

Karakter psikolojik olarak bir çöküş içerisindedir.

Evde yeri gelmiştir aç yaşamıştır. Yiyecek yemeği olmadığı için zor şartlar altında hayatını sürdürmüştür. Dışarıya çıkmaya korktuğu için evde kalan artık malzemelerle kendince bir şeyler yapmaya çalışmıştır. Ama artık o da  insanların arasında olmak ister. Onlar gibi yaşamak, rahat davranmak, özgür olmak, hayatını bir düzene sokmak ister. Hiçbir düzene karşı çıkmayacağını, hatta evleneceğini bile düşünür bunları ister. Ancak kendi başına yaptığı bu konuşmasının ardından her ne kadar heyecanlandığını hissetse de ortada bir şey olmadığını her şeyin yine aynı olduğunun farkına varır. Kendisini içkiye verir. İçtikçe kendine acımaya başlar. Bir süre sonra evden dışarı çıkar ve dış dünya içinde yer almaya çalışır. Örneğin evlenmeye karar verir.

Etrafındaki insanların mutluluğunu görür.

Onları kıskanır, öfkesini çıkartacak yollar arar. “Odama kapanıp günlerce, onlara uygun bir kötülük düşündüm. Sonra da aklıma gelmesi gereken ilk kötülüğü yaptım: Onlara tehdit mektubu yazdım; Ubor Metenga tehdit mektupları, Onlara çok ağır sözler yazmalıydım, onlara dünyanın kaç bucak olduğunu göstermeliydim. Sonunda, çaresizlikten, bana gönderilen mektubun aynını yolladım onlara.” (s.98) Ancak beklediği tepkiyi alamadı onların tepkisinde bir değişiklik yoktu, bu aşamadan sonra karakter onlara bir kötülük yapamayınca kendine yapmak ister. En yakın karakolu arar ve teslim olur.
Kendini tehdit mektupları yazdığını ve bunları belirli kişilere gönderdiğini itiraf eder…

Kaynaklar:
ATAY, Oğuz (2007) Korkuyu Beklerken, İstanbul: İletişim Yay.

GENÇÖZ, Tülin,  “Korku: Sebepleri, Sonuçları ve Baş Etme Yolları”, Kriz Dergisi.

http://www.psikolojik.gen.tr/paranoya-nedir.html

Facebook sayfamızı takip ediniz

Herkes Dergisi Resmi Facebook Sayfası

İlgi çeken öyküler:

İttihat ateşi

Haziran

Recep ile Nadan

Kirli Melek

Zamana yolculuk

Anlatılmaz yaşanır yıllar geçse bile

Sudanlı zenci Musa

Sudanlı Zenci Musa kimdir?

Tarih her zaman muktedir krallardan, muzaffer kumandanlardan, ünlü devlet adamlarından bahsetmez. Çünkü bu insanların yanlarında her daim kahramanlar vardır. Ten renkleri, ırkları ne olursa olsun sevdaları hep aynıydı. “Vatan Aşkı” Onlar hiçbir zaman ön plana çıkma çabasında bulunmazlar. Çünkü onlar inandıkları kavga uğruna savaşmakla meşguldürler.

Reklama ihtiyaçları yoktur. Zira ne reklam ne de hamasi destanlar onların gönüllerindeki vatan aşkı yerine egolarını koyduramaz. Niceleri fakirlik içerisinde hatta hatta geride bir eş çocuk bile bırakmadan bu dünyadan göçüp gitmiştir. Onlar hiç kimseden ne maddi ne de manevi bir beklenti içerisine girmemiş, gelen teklifleri de ellerinin tersiyle gerisin geriye itmiş, vatan aşkını kendilerine aş yapmış serdengeçti mümtaz şahsiyetlerdir. İşte bu kahramanlardan birisi de ” Sudanlı Zenci Musa” ‘dır.

Tımarlı Sipahi sistemi ve toprak düzeni

Sudanlı zenci Musa kimdir

Yıllardan 1880 idi. Sudan da bir kahraman doğdu. Yeni doğan bu kahraman akranları gibi zayıf çelimsiz değil aksine iri yapılı, iri siyah gözlü, kıvırcık saçlı, etine dolgundu. Bu yiğit dedesine ölen oğlundan emanetti ve çok kıymetliydi. Aziz dede torununu daha iyi yetişmesi için Kahire’ye götürdü. Lakin dede torununu pay-i tahtın başkenti İstanbul’a göndermeye karar verdi. Aslen Sudanlı olmasına rağmen onun tam bir “Osmanlı” olarak yetişmesini istemekteydi. Ve Musa artık İstanbul’ da. Harikulade Türkçe’si ayağında çarığı başında fesi ile tam bir “Osmanlı” olmuştu.

Arkadaşları ona “Sudanlı Zenci Musa” derlerdi. İki metre boyunda, kemikleri iri ve çok güçlüydü. Sudanlı zenci Musa o kadar kuvvetliydi ki, aynı anda iki koltuğunda birer torba arpa taşıyabiliyordu. Selamet ismindeki bir at kolunu ısırıp bırakmayınca, serbest kalan eliyle hayvanın şakağına attığı tek yumruk ile atı öldürmüştü. Öyle ki Allah ona, iki düşman askerini kafa kafaya tokuşturup bayıltacak kadar, zehir misal kuvvet  vermişti.

Çaldıran Savaşı önemi ve sonuçları

Yakup Cemil kimdir

                                    Enver paşa

Kuşçubaşı Eşref Bey’e yakın olmak ister

Mısır hidivinin kuzeni Prens Ömer Tosun Paşa’nın hizmetine giren Musa, Mısır’dayken Trablusgarp harbi çıkar. 1911-12 yıllarında Kuşçubaşı Eşref İtalyanlara karşı Derne cephesinde çarpışırken Musa ile bir talim sırasında tanışır. Sudanlı Zenci Musa her Türk askerinin gönlünde her zaman yer tutan kumandana hayranlık hisleri ile Kuşçubaşı Eşref Bey’e yakın olmak ister. Ve ölünceye kadar ondan ayrılmayacağına dair kendi kendine söz verir.

Musa artık Kuşçubaşı Eşref’ in emir eri’dir. Eşref Bey’in ardından Trablusgarp’a, Balkan cephesine, Çanakkale’ye ve oradan da Kudüs cephesine gider. Bu harplerde düşmana karşı yapılan hücumlarda gösterdiği cesaretten ötürü şöhret sahibi olmuştur. 1915’te süveyş kanalı’na karşı girişilen taarruz sırasında, herkes onun kahramanlıklarından söz eder. Öyle ki, Enver paşa onu her gördüğünde, iltifat edip sevgi gösterirdi.

Osmanlı’da okuma yazma oranı

Lawrence’in planları

Yemen’de yüzüne sürdüğü fosfor ile kendisini şeyh ilan eden, cahil halkı etrafında toplayarak Osmanlı’ya karşı kışkırtan Şeyh İdris ve işbirlikçisi İngiliz ajanı Lawrence’in planlarını bozmak mevzusu hayati vaziyet almıştır. Bir gün Enver Paşa Kuşçubaşı Eşref Bey ve maiyetindeki 42 askere üç yüz bin altın teslim eder. Düşman güçleri karşısında savaşan türk kuvvetlerine silah alımı için kullanılacak bu altınların, savaşan ve zor durumda olan 7. Ordu Kumandanı Ahmet Tevfik Paşa’ya ulaştırılması gerekmektedir. Bu nedenle vazife çok önemli, şartlarda bir o kadar ağırdır.

Abdülhamit’e kadar Osmanlı Sultanları

Eşref Paşa esir düşer

Yola revan olan 43 kişilik bu kervanı cembele mevkiinde 2500 kişilik ingiliz-bedevi kuvvetleri kıstırır. Yapılan savaş tam bir gün bir gece sürer. 12 ocak 1917 de yapılan bu savaşı London Times gazetesi manşetten verir. Harp çok çetin ve amansızdır. Çatışma esnasında Kuşçubaşı Eşref ve iki askeri dışında herkes şehit olur. Kuşçubaşı Eşref ağır yaralı olarak İngilizler’e esir düşer. Onu bir kafese kapatıp Mekke sokaklarında sergilerler. Musa gecenin karanlığından yararlanarak yaralı olarak kurtulmuştur. 7. Ordu gelen yardımdan ümidini kesmişken Musa çıkagelir. Yanında Enver Paşa’nın gönderdiği üç yüz bin altın… Tam ve eksiksiz. Evet vazife layıkıyla yapılmıştır. Lakin Musa ağlamaktadır. Tevfik Paşa’nın önünde diz çöker ve “Altınlar kurtuldu, fukara musa da kurtuldu. Fakat velinimet eşref gitti. Değer miydi paşam, değer miydi?” der.

Yakup Cemil kimdir?

Sudanlı zenci Musa ve Anadolu’da milli mücadele

Ali Sait Paşa her fırsatta onu över. “O bizim cengaver Musa’dır, Yemen’e bize parayı getiren adam,” der. İleriki yıllarda Musa, Anadolu’daki millî mücadeleye destek için İstanbul’a gelir. Karaköy gümrüğünde hem hamallık yapıp hem de geceleri Anadolu’ya silah kaçırılmasını sağlar. İşte bu hamallık yaptığı günlerde limanı gezen işgal kuvvetleri komutanı General Harrington’a ” işte 300.000 altını Yemen’e kaçıran Zenci Musa bu!” denildiğinde hemen onun yanına gider ve şöyle der: “Eğer bizimle çalışırsan seni altına boğarım.” Bu sözler karşısında kaşlarını çatan musa ” Her teklif herkese yapılmaz.

Bu sözleriniz beni ancak rencide eder. Benim bir devletim var. Devlet-i ali osmaniye ;bir bayrağım var, ayyıldızlı bayrak; ve bir kumandanım var Eşref bey. Bu iş daha bitmedi. Sizinle mücadelemiz devam edecek” diyerek sırtındaki yükle birlikte yoluna devam edip oradan uzaklaşır.

Osmanlı Devleti’nde İttihat ve Terakki

Sudanlı zenci Musa vefatı

Musa, çok hastadır zira vereme tutulmuştur ve maddi olarak ihtiyaç içerisindedir. Onun bu durumunu gören Ali Sait Paşa ona emekli maaşı bağlamak ister. Lakin Musa “ Paşam, ben bu fakir milletin emekli maaşını alamam.” diyerek teklifi reddeder. Artık çalışmaya mecali yoktur. Üsküdar’daki Özbekler Tekkesi’ne yerleşir. Ateşler içinde yanarken her gece rüyasında kumandanı Eşref Bey’i görür. Yine bu rüyaların birinin sabahında ruhunu teslim etmiştir. Malta’da esir olan kumandanı Kuşçubaşı Eşref Bey onun vefat haberini alınca; “O benim kahraman arabım, veremden ölmüş.” der. Vefalı emir erinin bavulundan bir Mushaf’ı şerif, Osmanlı haritası, Kuşçubaşı Eşref Bey’in fotoğrafı ve kefen bezi çıkar. İstiklal şairi Mehmet Akif 1916’da Arabistan’da necid çölünde Al-hayl’de bulunan İbn el Reşid’e gitmekte olan kafileye katıldığı sırada Sudanlı Zenci Musa’yı tanıma fırsatı bulur.  “ Ona bakıp da hayran kalmamak imkansızdır.”  sözlerine şu mısralar eşlik eder:

“Eşref bey’in emir eri, zenci musa,

İsa peygambere omuzlarını ödünç verir,

Ve peygamber bu sayede göğe tırmanabilir!”

Facebook sayfamızı takip ediniz

Herkes Dergisi Resmi Facebook Sayfası

İlgi çeken kısa yazılar:

Organik Gıda

Üvey annesine aşık olan prens

İttihat ve Terakki Partisi ve tarım

Tek millet muhafazakarlığı

Neo-90’lar Süreci

Osmanlı Devleti

Yahudi Cemiyeti, Mustafa Kemal Atatürk ve İnönü

Türkiye Cumhuriyeti’nde Yahudiler

Yahudi Cemiyeti ve Türkiye’de Devrimler

Kirli Melek

Kirli Melek – 10 (Final)

Cem İraz‘ın kaleme aldığı Kirli Melek öyküsünün son bölümüdür. Öyküyü tam olarak kavrayabilmek için ilk 9 bölümü okumanızı tavsiye ederiz.

1. bölüm

2. bölüm

3. bölüm

4. bölüm

5. bölüm

6. bölüm

7. bölüm

8. bölüm

9. bölüm

Kirli Melek

Ferruh kahveyi içtikten sonra odasına uyumaya geçti. Tarık’ın hiçbir yere gitmemesi için Melek’i tembihledi. Ferruh salondan ayrıldıktan sonra Tarık ve Melek baş başa kaldılar. Tarık, Melek’e şöyle dedi: “Yengem nasıl bu kadar rahat davranıyor? Çok kıskanç biridir o. Senin burada kalmana nasıl, ne şekilde izin verdi şaşırıyorum doğrusu.” Melek ise şaşırmış bir şekilde yengesinin kim olduğunu düşündü. Ferruh’un eşinin öldüğünü bilmekteydi. Tarık’ın saçmalıklarına dayanamayarak: “Tarık ne yengesinden bahsediyorsun sen?” dedi.

Tarık ise şaşırmış bir şekilde: “Ne yengesi olacak Ünzile yengemden bahsediyorum. Dayımın karısı olan Ünzile, burada değil mi?” Melek, Tarık’ın yengesinin öldüğünden haberi olmadığını düşünerek onu üzmek istemedi kafasını sallayarak yok anlamında cevap verdi. Tarık saçlarını karıştırarak: “Geçen gün haberleştik internetten, dayımı sorduğumda iyi olduğunu söyledi. Hatta yakında ziyaretinize geleceğim dediğim zaman çok sevineceklerini söyledi. Şimdi buraya geliyorum, Ünzile yok, onun yerine sen varsın… Dayım, sanki hiçbir şey olmamış gibi yaşantısına devam ediyor. Melek, neler oluyor bu evde?”

Tarık’ın bu sözlerinden sonra Melek neye uğradığına şaşırdı. Ferruh’un karısının öldüğünü düşünmüştü. Çünkü ilk başlarda Ferruh’un sözlerinden bunu çıkarmıştı. Şimdi Tarık’ın dedikleri mi doğruydu, Ferruh’un dedikleri mi doğruydu bilememekteydi. Tarık’a şöyle dedi: “Tarık, dayının sözlerinden ben yengenin öldüğü düşüncesine vardım. Hatta üzülmemesi için soru bile sormadım bu konu hakkında. Ortada büyük bir durum var. Ferruh, karısının öldüğünü mü düşünüyor yoksa?”


Tarık, suratını kaşıyarak düşünmeye başladı. Cebinden bir sigara çıkardı. Yanındaki küllük ve çakmağı da yanına aldı. Sigarayı yaktı, derin bir nefes çekti içine. Sonra böyle bir şeyin nasıl olabileceğini düşünmeye başladı. Ünzile’nin kendisine hiçbir şey demediğini adı gibi bilmekteydi. Dayısının rahat tavırları, Ünzile’nin evde olmayışı Tarık’ın içine kurt düşürmüştü.

Karısı gerçekten yaşıyor muydu?

Melek ise ne yapacağını düşünmeye başlamıştı. Eline geçen bu imkanı bir daha bulamayabilirdi. Tarık’ı orada öldürerek uzaklaşmak en güzel çözüm olabilirdi fakat aklındaki diğer bir soru şuydu: Ferruh’un karısı gerçekten yaşıyor muydu? Yaşıyorsa neden Ferruh öyle demişti? Yaşamıyorsa Tarık ile nasıl konuşabilirdi? Bu çelişki içinde ne yapacağına tam karar veremedi. Tarık’a dışarı çıkacağını söyledi. Melek dışarı çıktı. Uzun zaman sonra kendisini bir boşlukta hissetti. Ferruh ve Tarık’ın dediklerini aklına getirdi. Hangisinin doğru söylediğini tahmin edemedi. Ferruh’a inanmak istemekteydi. Fakat Tarık’ın da kendinden emin konuşması, olaydan haberinin olmaması onun da doğru söylediğine işaretti.

Melek biraz nefes aldıktan sonra tekrar eve geldi. Yüzündeki o karamsarlık gitmiş gibiydi. Tarık koltukta sızmış kalmıştı. Kendisi de gidip odasına yattı. Sabah uyandığında Ferruh ve Tarık’ın salonda oturmuş keyifli keyifli konuştuklarını gördü. Onların bu keyifli halini görünce iyice sinirlenmeye başladı. İkisinin de bir oyunun parçası olduğunu düşünmeye başladı. Tarık’ın rahat tavırları, Ferruh’un kahkahaları Melek’i darmadağın etmekteydi.

Kendisi de gidip yanlarına oturdu. Onları izledi, zaman zaman onlar gibi kahkaha atmaya başladı. Ferruh şöyle bir cümle kullandı: “Melek, bak bu Tarık var ya bu Tarık bir süre mitomani ile boğuştu ancak şuan çok iyi görünüyor.” dedi. Ferruh’un bu sözü Melek’i adeta rahatlatmıştı. Melek kendince şu kanıya varmıştı. Tarık’ın yalan söylediği, Ferruh’un karısının yaşamadığıydı. İçi rahatlamıştı.

Melek derin bir nefes alarak mutfağa doğru gitti. O sırada içeriden derin bir gürültü koptu. Tarık cebindeki bıçağı Ferruh’un kalbine saplamış, Ferruh kanlar içinde yere yığılmıştı. Can çekişmekteydi, son sözlerini söylemek üzereyken Melek’in içeri girdiğini gördü Melek’e diyebildiği tek şey şu oldu: “Adın gibi ol Melek…” bu sözden sonra gözlerini yumdu. Tarık ve Melek salonda baş başa kaldılar. Elindeki bıçağı yere atan Tarık evden uzaklaşmak istedi.

Melek olayın şokuyla neye uğradığını şaşırdı. Tarık’ın evden kaçtığını görünce yanında duran vazoyu Tarık’ın kafasında kırdı. Tarık yere düştü. Kafasından kanlar gelmeye başladı. Bir tarafta Ferruh’un cansız bedeni diğer tarafta kafasından kanlar akan Tarık… Eli ayağı titremeye başladı. İki cansız bedenle bir odada durmaktaydı. Ferruh’un cansız bedenini sürükleyerek bir odaya taşıdı. Tarık’ın ise yaşayıp yaşamadığını tam olarak öğrenmek için nabzına baktı. Tarık’ın yaşadığını öğrenince biraz sevinir gibi oldu. Ellerini, ayaklarını bağladı.

Aynanın İçinden satranç Motifi

İntikam arzusu

Beklediği o an gelmişti. İntikam arzusunu gerçekleştirmek. Çekiç, çivi, tornavida, testere… Eline ne geçtiyse aldı ve odaya getirdi. Bir kova suyu doldurup Tarık’ın kafasından aşağıya döktü. Yarı bir baygın şekilde kendine gelmeye çalışan Tarık, karşısında Melek’i ve elindeki aletleri görünce içine bir ürperti geldi. Melek’i yumuşatmaya çalıştı ancak başarılı olamadı.

Hayatının en güzel yıllarını elinden alan adamı bulan Melek ona en ağır işkenceleri yapmaya hazırdı. Sandalyeye oturtu. Önce parmaklarını kırdı, sonra tırnaklarını söktü. Acı içinde kıvranan Tarık’ın sözü şu oldu: “Melek, Ünzile birazdan gelecek kocasını ve yeğenini öldürdüğünü görecek, bırak beni gideyim hatta sen de git. Kimsenin haberi olmadan gidelim buradan.” dedi. Melek, Tarık’ın bu sözleri üzerine hiçbir yere gidemezsin bakışı atarak diz kapaklarına çekiçle sert bir şekilde vurdu.

Tarık acı içinde kıvranarak sandalyeden zıpladı. Melek Tarık’a alıcı gözüyle tekrar baktı. Kolları dikkatini çekmişti. Yanında getirdiği aletlerin içinden iğneyi hızlıca aldı. Tarık’ın evde bulunduğu gece dışarı çıkan Melek eski tanıdıklarından uyuşturucu aldı. Tarık’ın da bu anı yaşaması gerektiğini düşünerek hızlıca iğneyi Tarık’ın koluna batırdı. Tarık vücuduna giren maddenin etkisiyle kendinden geçmeye başladı. Melek eline aldığı delici bir aleti Tarık’ın gözüne soktu. Kulağının tekini kesti. Acılar içinde kıvranan Tarık halen: “Ünzile gelecek seni görecek, bırak beni gideyim kaçalım buradan” diyerek yalanını devam ettirmekteydi. Melek’in ise artık hiçbir şey umurunda değildi. O, alacağı intikam arzusunu aylarca, yıllarca beklemişti. Artık kim gelirse gelsin umurunda değildi.

Bugün ölecek

Tarık aşırı kan kaybından ölmüştü. Melek kendini artık temizlenmiş hissetmekteydi. Ferruh’un odasına girdi. Ferruh’un cansız bedenine baktı. Telefonunun çaldığını duydu. Korkuyla karışık telefona uzandı. Bilinmeyen bir numara telefonu çaldırmaktaydı. Telefonu açtı. Telefondaki kadın şöyle dedi: “Ferruh, evindeki kız verdiğin tarihe göre bugün ölecek. Onun içtiği şaraplara kattığın zehirli ilaçların etkisi bugün kendini gösterecek. Eee Doktor Ferruh olmak kolay değil, Ünzile’nin kocası olmak kolay değil. Ünzile’n seni sonra yeniden arar, iyi bak kendine…” Melek için artık her şey çok geçti. Yaşamak için belki de son saatleriydi. Üstündeki her şeyi çıkardı. Odasına geçti ve yatağa uzanarak ölüm saatini bekledi…

Facebook sayfamızı takip ediniz

Herkes Dergisi Resmi Facebook Sayfası

İlgi çeken öyküler:

Recep ile Nadan

Zamana yolculuk

Anlatılmaz yaşanır yıllar geçse bile

Yi ha! Bir Anadolu göbeği hikayesi

Haziran

Kurtuluş

Toprak ana

Benim Öyküm

Sevgi kursaklarda saklı

Sevgi Kursaklarda Saklı adlı yazısıyla Hülya Kayhan dergimizde yazmaya başladı.

Bir yıl önce bugün,

Roma’da yalnız başımaydım, içimdeki sevginin kırıntısı bile kalmamıştı. Bazen unutmak gerekirdi önce santim santim ezbere bildiğin bir adamın şiirlerindeki yerini sonra beraber yürüdüğün loş kaldırımları ve en sonunda da kendini unutmak… Tanımadığım caddelerin tanınan yalnızıydım bu şehirde, kendimce eskimiştim ve de eksilmiştim bence… Karanlık koridorlarında gecenin, çıkışını arıyordum bu eksilmişliğin. Bir adam vardı bu eksilmişliğin sol köşesinde ve diğer köşesinde ben! Kendi içimde kendime uğramayan yollardaydım bu şehirde.

Bir mevsimdi ömrümden geçen, anlatamadığım kadar az, anlayamayacakları kadar fazla idi aslında. Eylüldü en güzel öyküleri yazdırırcasına geçen, hasretin bağrında ve bir öykü daha ne kadardı ve nedendi onu hatırlatırcasına. Gözleriydi sanki yazmam için emreden ve bendim bir bakışma sonrası bin dizeyi devirircesine özleyen. Bir iç çekişti bütün şiirlerimden sonrası ve kilometrelerce öteye savururcasına meltemimi söndüren. Bir ülkeden başka bir ülkenin ışıklarını gören gözlerin hayalleriydi anlatmak istediğim.

Bir o kadar uzağım bir o kadar da yakınımdı aslında.

Bu şehir bambaşka bir yerdi, ne eski kırgınlıkları barındırıyor ne de geçmiş hafızamda volta atıyordu. Yeniydi işte tamda literatürdeki anlamını yansıtıyordu ve beni yaşatıyordu kaldırımsız sokakları, köhne evleri ve o cafedeki gramofon sesi yazmam için beni mest ediyordu adeta. Geceleri başlıyordu cümlelerimin dilimdeki istilası ve şiir ben müptelası “Bir adam şair ise aşık olmuş diyemezdik belki ama bir kadın şair ise aşık olmuştur diyebilirdik “mutlaka…

Toprağa bıraktığımda görmüştüm gökyüzüne ulaşmayan bütün şiirler eskiyordu.

Ben gün ve gün eksiliyordum, yaşayamıyor sadece yazıyordum. Şiir yazma merakım onunla başlamıştı işte hep yazılan olmak beni sıkmıştı ve ben onunla beraber yazan olmayı seçmiştim bu defa, faili meçhul bir hayatın meçhulü ben idim adeta bir limanda görmüştüm Poyraz’ın bir insanı fethedebilme gücünü… Adı gibiydi tam da; Poyraz poyrazdı hüznü, perde perde yüzü, kimseyi benimsemeyen bir hiç hali ve şiir kokusu vardı onda.

Tarif edebilecek ne çok kelimem vardı aslında onu ama yoktu işte zât’ı bu yüzden bende  “-Ömrümün sonuna kadar yazacağım” dediğim sözümden döndüm. Sonrasında ise geceler yüzünü gündüzler ise sırtını, döndü bana daha ne yazılabilirdi ki ondan sonra kağıda, kaleme ve kalbimin sol köşesine…

Halbuki “Sesi güzel kelimelerim vardı benim sırf onun ağzından çıktığı için… İşte, sevgi kursaklarda saklı…” 

Facebook sayfamızı takip ediniz

Herkes Dergisi Resmi Facebook Sayfası

İlgi çeken öykü dizileri:

Kirli Melek

Recep ile Nadan

Anlatılmaz yaşanır yıllar geçse bile

Zamana yolculuk

Benim Öyküm

Hey taksi!

Benim Hikayem Biterken Başladı

Ölüm

Kısa yazılar:

Nekahet Kutusu

Asansör Müziği ve Gastronomi

Altun yumurtlayan tavuk

Seni kaybetmeyi göze alamıyorum

Ruhumun keşfi

Denize kıyısı olan insanlar

Yitirmek

Bahaddin Vurur, şiirleri ile Herkes Dergisi‘nde okurlarına ulaşıyor. Sanatçı, yitirmek şiiri ile yeniden okuyucularıyla buluştu.  Bahaddin Vurur’un tüm şiirleri için aşağıdaki linki tıklayınız.

Yitirmek

Kader gayrete aşıktır derler,
Gayret umuta, umut Mevla’ya,
Gün gelir rahmet olur,
Umut ettiğin onca zahmet.
Ve sonra siliverirsin onca emeği,
Susarsın olmaz konuşmak istersin
Etrafına bir bakmışsın yanında tek bir nefes dahi
Yok
Yok oluvermiş….

Hindi Çini anlatan 1886 tarihli bir metin

HİNDİ ÇİN

Yunan harfli Türkçe olarak yayınlanan Anatol Ahteri süreli yayınında “Hindi Çin” metni yer almaktadır. “Hindi Çin” metni 8 Eylül 1886 tarihinde yayınlanmıştır. Bu metinde Hindi Çin’in konumuna, nüfusuna, inançlarına, iklimine, yetişen ürünlerine, bölgede yaşayan hayvanlarına yer verilmiştir. Hindi Çini Asya’nın büyük kıtalarından olup poryoz[-Poyraz] tarafından Çin, notos[-Lodos] tarafından Malaka geçidi, Anatol[-Doğu] tarafından Çin denizi, garp[-Batı] tarafından Geyyal Körfezi[?] ve Hindistan hudududur.
Hindi Çini’nin takriben 23,000,000 ahalisi olup, bunların çokpayı öküzperst(vudistis) ise de Komfukos tabi olanları[-tevabileri] da olup, Malaka’nın garp tarafında bulunanlar İslam, Kohıgkın[?] ve Siam da bulunanların çoklarında Katolik dir.

Toprak Ana

Hindi Çini’nin kıyı tarafları sıcak, orta tarafları ılımlı

[-mutedil] ve arz-ı münbit[-verimli toprak] olup, pirinç, çay, biber, pampuk, çivit, şeker kamışı, temir hindi[-demirhindi], avanoz[-abanoz] ve bu gibi mahsuller meydana[-Husula] getirir, ve burada altun, rub n[?], safir, mermer, kalay ve gaz madenleri, ve ev hayvanlarından başka yabani hayvanlardan beyaz fil, zerkerdan[gergedan?], kaplan, zürafa, oraggutagg(dağ ademi)[-Orangutan] ve birkaç çeşit maymun vardır.

Nekahet Kutusu
Yukarıda eklediğimiz [-derc eylediğimiz] resim Kohıgkı’nın makarı[?] hükümeti olan Saygogg’da kain[-mevcut] en meşhur saraydır, bu seray bütün Kohıgkın(Yahot Tonkin) ile 1867 tarihinde Fransızlardan zapt olunarak şimdi onların hükmündedir. Bu Seray o mahallin âdetine göre kule gibi yüksek olup etrafını çevreleyen [-ihata iden] bahçe ve mahsusi yapılmış ormanlardan pek güzel bir manzarası olup, Kalufo nam adada [-ber-i cezirenisinin] Homeros’dan [Omırosdan] vasıf ve metih olunan mağarasına benzer desek yanılmayız.

Facebook sayfamızı takip ediniz

Herkes Dergisi Resmi Facebook Sayfası

İlgi çeken kısa yazılar:

Kirli Melek – 4

Herkes kent temsilciliği hakkında

Gökyüzü

Avrupa futbolunda rekabet ve Arap sermayesi

Güney Amerika’da oligarşi ve diktatörlük

Biraz daha yaşıyorsun

Lewis Carroll yaşamı ve eserleri üzerindeki etkisi

Ceylan’a

Herkes Dergisi yazarlarından Bilge Miray Aslan‘ın Ceylan’a adlı yazısı dergimizde yayınladığı üçüncü eseridir.

CEYLAN’A

Eylül,aç bir berekete açtı kollarını.
Seni buraya yolladı, ıstıraplardan binlerce yıl sonra.
Rüzgarın uğultusu,ellerimizle diktiğimiz o hârabeyi parçalar.
Tanrı’ya,seni kurtarması için,
Kendimi bağışlıyorum,
Sesimin yankılandığı boş bir odada,o gece.
Nietzsche okuyorum,
“Tanrı,öldü.”
O artık benim,biziz,
Harabeleri,tatlı suların altına itecek olan.
Ve güneşin durgun bakışı,
Sendeleyen gururumuzu da aldı götürdü.
Bizi hor gören ve iteleyen birkaç ayna ile birlikte,
Emirleri tüketen ve harcayan benliğimizle birlikte,
Buluşacağımız,tekrar buluşacağımız,
Eylül gününde,
Tuğlaları ve taşları inleyen,
Coşkulu bir eve yaslarız,
Yaşlanarak bükülmüş sırtımızı.
Aç bereket,seninle birlikte,
Oturur soframıza,
İstanbul’un sokakları,dostluğun kadehiyle aydınlanır.
Düştüğün vakit, -işte o zaman-
Sefaletin aktığı,kirli topraklara,
Yıllar sonra gençliği anımsamış,
İki kadından farksızızdır,
Çığlık çığlığa uyuyan.

Herkes Dergisi, edebiyat, siyaset ve bilim alanında çalışmalar ile topluma ulaşmaya ve toplumun sesi olabilmeyi amaçlıyor. Dergimizdeki kategori seçeneklerini inceleyiniz.
Herkes Dergi Facebook sayfasını takip ediniz.
Dergimiz bünyesinde ilgi çeken kısa yazılar:

Kirli Melek – 4

Herkes Dergisi‘nde Cem İraz‘ın yazdığı yeni öykü dizisidir. Öykü dizisinin diğer bölümlerini de takip ediniz. Düzenli olarak öykünün yeni bölümleri dergimizde yayınlanacak. Cem İraz‘ın kaleme aldığı Kirli Melek, bir hayat kadınının yaşamını konu alıyor. Öykü dizisinin ilk üç bölümünü okuduktan sonra bu bölümü okumanızı tavsiye ederiz.

1. Bölüm

2. Bölüm

3. Bölüm

Melek, hayatının baharında solup gitmişti.

Vücudunda morluklar ve kızarıklıklar bazen günlerce geçmiyordu. Hayvansal dürtülerle hareket eden erkekler Melek’i hırpalıyordu. O, her zaman susmayı, sessiz kalmayı tercih ediyordu. Bazen düşünürdü. “Ne kadar daha bu işi yapacağım.” diye. Vücudu her geçen gün bozuluyordu. Gözlerindeki o parlaklık artık yoktu. Mutsuzdu, mutsuzluk onu yıpratıyordu. Üzülüyordu, intihar etmek istiyordu. Buna cesaret edemiyordu. Kendisini kirli hissediyordu. Kirlenmiş bir vücudu olduğunu düşündükçe çıldırıyordu.

Aşk Nedir?

Melek

Melek hem bedensel hem ruhsal açıdan bir çöküş içerisindeydi.

Bedensel olarak çöküşünde uyuşturucu maddelerin de etkisi vardı. 5 yıl önce üniversitede arkadaşı olan Tarık aslında onu bu yola sürükleyen olmuştu. Artık madde bağımlısıydı. Maddeye alıştıktan sonra belirli aralıklarla uyuşturucu istiyordu. Maddeyi almak için elinde avucunda ne varsa verdi. Son olarak bedenini ortaya koydu.

Gökyüzü

Melek

Melek hayatının en güzel çağlarını elinden alan Tarık’ı bulsa en ağır şekilde cezalandıracaktı.

Uyuşturucu kullanmadığı zamanlar halsizleşir, suratı asık olurdu. Eli ayağı birbirine dolaşır, elleri titrer, vücuduna kasılmalar girerdi. İki kelimeyi bir araya getirip konuşamazdı. Gözleri puslanır, başına bir ağrı saplanırdı. O anlarda kendinden geçerdi. Sonuç olarak Melek bedensel ve ruhsal olarak her geçen gün eriyordu. Bu çöküş onu esir almıştı. Hiçbir şeyden keyif almıyordu. Tarık’ı bulsa öldürmeyi düşünüyordu. Başını belaya sokan o insanı bulmaya çalışıyordu…

5. bölüm

Facebook sayfamızı takip ediniz

Herkes Dergisi Resmi Facebook Sayfası

İlgi çeken kısa yazılar:

Altun yumurtlayan tavuk

Ruhumun keşfi

Hintlilerin ve Parsilerin ölü gömme gelenekleri

Recep ile Nadan – Bölüm 9

Köy okulları yardım projesi

Lewis Carroll yaşamı ve eserleri üzerindeki etkisi

Aşk sözleri anlamlı kadınlar için!

Araba Sevdası

Ölüm 4. bölüm

Suat İlhan’ın kaleme aldığı Ölüm öykü dizisinin ilk 3 bölümünü okuduktan sonra bu bölümü okumanızı tavsiye ederiz. Ölüm, 4. bölümü ile Herkes Dergisi okurlarına kavuştu.

1. bölüm

2. bölüm

3. bölüm

Ölüm

– Nasıl ayrıldınız?
– Aldattı!
– Sen de onu aldat.
– En yakın arkadaşımla aldattı.
– Adın ne senin?
– Selim.
– Selim hiç sevgilinle birlikteyken, başka kızlara baktın mı?
– Hayır!
– Yani hiç mi birini yatakta hayal etmedin. Şöyle kadınsal olarak bakmadın mı hiç?
– Hayır!
– Bana dürüst ol!
– Sadece aklımın ucundan geçmişti.
– Nasıl biriydi?
– Adı Buse. İyi de anlaşıyoruz. Hala beni arar. Esmer güzeli bir kız.
-Ara Buseyi.
– Telefonum yok.
– Evi nerede?
– Dikmen de öğrenci evi var.
– Git! Bir gece geçir onunla.
– Ne gerek var?
– Sana iyi gelecektir. Arabamın anahtarını al git. Torpito da cep telefonu var. Onu da kullan. Benim numaram kayıtlı. İşin bitince ararsın beni.
– Ciddimisin?

Kirli Melek 3

Boran, Reşat’a dönüp anahtarı vermesini istedi.

Reşat arabasının anahtarını uzatınca Boran gülmeye başladı. Reşat’ın anahtarını elinin tersiyle itti. O sıra da Halis Dayı masanın başında belirdi. Halis Dayı ellili yaşlarda uzun boylu heybetli bir yapıya sahipti. Kirli sakalı ve pos bıyığı beyazdı. Nadiren siyah var, bıyığının ortası da sigaradan sararmıştı. Eski kulağı kesiklerden Mezarcı Halis, yaşı ilerledikçe Halis Dayı olmuştu. Bazı yer altı dünyasının karanlık yüzleri Temizlikçi Halis derlerdi.

Cinayet işlenir Halis delil bırakmadan temizlerdi. Bir ara Diyarbakırdan yeni tayin olan pos bıyıklı genç komiser yakasından düşmemiş, delil olmadığından siyasi suçlu olarak bir kaç yıl yatıp çıkması dışında daha da hapise girmemişti. Halis dayının bu ününü sadece Reşat biliyordu masa da. Dayı güler yüzüyle masaya oturup garsonlara bağırdı ”Oğlum buraya gelin! Masayı donaltın ne içersiniz ne yersiniz demeyin! Ne varsa doldurun buraya.” Bir gencin sesi geldi salondan ”Tamam Halis bey hemen ilgileniyoruz.” Halis masadakilere dönüp ”Napıyorsunuz yeğenlerim” dedi babacan bir sesle, hemen Selim’e döndü. Biraz süzdü, elini uzatıp ”Ben Halis yeğenim. Sen kimlerdensin?” Selim konuşamadı bir kaç saniye, devreye Boran girdi.

– Dayı biz senin nasıl yeğeninizsek, o da bizim yeğenimiz, kardeşimiz bundan sonra.
– Öyle mi. Adı nedir yeğenimizin?
Selim donuk bir sesle adını söyleyip suskunluğuna devam etti. Boran Dayıya dönüp, elini omzuna koydu.
– Dayı.
– He yeğenim.
– Şu senin antikayla bir tur atabilirmiyiz?
– Düzgün kullanacaksanız köpeğin olsun.
– Merak buyurma Dayı.

Halis Dayı garsonlardan birini yanına çağırdı.

Bu mekan için fazlaca kabaydı Dayı. Müşteriler ağır ve nazik, yalnız Dayı içeriyi bir meyhane gibi sıradan bir lokanta gibi yönetiyordu. İşin garibi Daı ne yapsa müşteriler gülüyordu. Espirili tavrı yüzünden insanlar onun yaptıklarını kabalık değil, komiklik olsun diye yaptığını düşünüyordu. Halis Dayı, yanına gelen garson gencin kulağına bir şeyler fısıldadı. Garson genç hızlı adımlarla içeri kısma yürüdü. Boran ayağa kalktı, Selim’e eliyle dışarı doğru gitmesini istedi. Selim de hızla kalkıp, ağır adımlar dışarı doğru yöneldi. Boran ayağa kalkan dayıya ”Bagajdakini halledebilirmisin?” dedi sessizce. Dayı şok olmuştu biran. Kekelemeye başladı.
– Ne ne ne bagajı?
– Abim anlatır sana.
Reşat’ın umursamaz tavrı biranda gitmiş, hiddetle ayağa kalkıp şaşkınca Boran’a bakıyordu. O sıra da genç garson elinde anahtarla geldi. Boran hiç konuşmadan anahtarı alıp ”Eyvallah” deyip arkasını dönüp çıkışa doğru yürüdü. Arkasını döndüğün de garsonlar elindekileri Dayı ve abisinin masasına yerleştiriyorlardı. Ne Reşat ne de Dayı konuşmuyor, farklı yerlere bakıyorlardı. Kapıdan çıkınca Selim’i gördü. Ağızın da sigara kapıya doğru bakıyordu. Selim’in omuzuna elini koyup ”hadi gidelim” dedi. Selim sakin bir sesle.
– Nereye?
– Sen Buse’ye gideceksin.
– Ben seni bırakacağım.
– Evdemidir bilmem ki?
– Denersin şansını hadi.
64 model bordo çıtasız İmpala harika gözüküyordu. Selim yan koltuğa binecekken, Boran anahtarı ona fırlattı. Selim zar zor hava da tutabildi. Anahtara baktı sonra Boran’a baktı bir kaç saniye.
– Abi ben kullanamam.
– Kullanacaksın.
– Abi bir şey olur felan.
– Ben yaptım derim. Atla hadi.

Öteden

Dikmen’in sokaklarına girene kadar arabanın ne kadar zevki olduğunu konuştular.

Sinan Caddesine girince, evi aramaya koyuldular. Buse’nin evini bulunca Selim arabadan inip eve doğru hareket etti. Boran Selim’e seslenip cebinde ki telefonu uzattı ”işin uzarsa beni ara.” Selim gülümseyerek ”Tamam Abi” dedi.
Boran bol yokuşlu Dikmen sokaklarını klasik arabayla tırmanmaya başladı. Saat gecenin ikisin de bir umut tekel bayiilerine baktı. Belki on yasağını çiğneyecek bir gözü kara vardır diye düşündü. Biraz ilerledikten sonra ışığı kapalı ama sağa sola bakarak, elinde siyah poşetlerle çıkan insanları görünce ”Buldum sen!” dedi içinden.

Arabayı hemen marketin önüe çekip, marketin önüne ilerledi, cüzdenından yüz lirayı çıkarıp kepengi az birşey açık olan marketin içine gönderdi. İçeriden kısık bir ses geldi. ”Ne veriyoruz?”
Boran Dikmenin tepesin de Odtü Ormanının henüz yol yapılmamış kısmını ayakları altına almış, az biraz gözüken Mogan Gölüne bakarak birasını yudumluyordu. ”Bir insan nasıl olur da ağaçları yıkıp bununla övünebilir?” diye düşünüyordu.

”Övünecek birşeyi yoksa demek ki?”
”Mogan ne lan?”
”He la orası Gölbaşı değilmiydi?”
”Ne biliyim öyleydi. Hayır şimdi Ankara dışından bir arkadaş gelse bura ne gölü dese. Gölbaşı gölü mü diyeceğiz?”
”Saçma mı olurdu?”
”Bilmem.”
Boran’ın telefonu çaldı. Arayan Selim. Hemen telefonu açtı.
– Bu kadar kısamı?
– Yapamıyorum abi!
– Geliyorum bekle sen neredesin?
&&&&&&&&&&&&&&
Selim’in bacakları titriyor, yerine sığmıyordu. Bacaklarını sallıyordu sürekli belli ki sinir patlaması ya da hüzün patlaması mevcuttu. Boran eliyle bacağını tuttu Selim’in. ”Dur!” dedi.
– Abi ne yapacağı mı bilmiyorum.
– Şuan karşın da olsa ne yapardın?
– İkisini de öldürürdüm.
– Öldür o zaman.
– Ya abi.
– Neredeler biliyormusun?
– O piçin evine yerleşmiş.
– Hadi gidelim. Bir de ben konuşayım o piçle.
– Bırak abi. Boşver.
– Yolu tarif et.
– Abi iki sokak yukarıdaymış.
– Harika hadi in arabadan.
Selim arabadan indikten bir kaç saniye sonra Boran da indi. Hızlı adımlarla sokağın merdivenlerinden çıktılar. Selim parmağıyla göstererek
– Bu bina abi. Ama sen konuşsan ne olacak ki abi?
– Bazı şeylerin deyip deymeyeceğini göstereceğim.
– Sen git abi. Ben gelmeyeceğim.
– Kaçıncı kat.
– Üçüncü kat abi. Işıklar yanıyor.
– Numara kaç?
– Yedi.
– Arabaya dön.

Selim arabaya binip bir sigara yaktı.

Düşünceler beynini kemiriyordu. Ünlü bir sima ile böyle bir gece geçireceğini tahmin bile edemezdi. O kadar uyuşturucuya rağmen, kafası açılmıştı. Salakça ”Ben bu sigarayı ne zaman aldım?” diye düşünmeye başladı. Sonra tekrardan eski sevgilisinin en yakın arkadaşıyla şuan yatıp kalkıyor olması geldi aklına. Boran yukarıda ne yapıyordu? Yirmi dakikadır ses çıkmamıştı. Belli ki büyük nasihatı çekiyordur. Dayanamadı arabadan çıkıp eve doğru yöneldi hızla dış kapıdan zile basacakken telefon çaldı. Arayan Boran.
– Selim kapıyı açıyorum yukarı çık.
– Ne oldu abi.
– Yukarı çık.

Zamana Yolculuk

Selim yüzüne kapanan telefonun ardından, açılan kapıdan içeri girip merdivenlerden yukarı çıktı.

Dairenin kapısı açıktı. Salon’a doğru ilerledi. Boran kafasını ellerinin arasına almış koltukta oturuyordu. ”Nerdeler?” dedi Selım. Boran ayağa kalkıp, Selimin kollarından tututtu. Gözlerinin içine bakıp. ”Ölmüşler” dedi. Selim biran çırpınmaya başladı, Boran Selim’e sarılıp bırakmadı onu. Selim biraz daha çırpındıktan sonra Boran’ın ellerinden kurtulup koridordan odaya doğru koşmaya başladı. Boran da hızlı adımlarla Selim’in arkasından odaya girdi. İkisi de çırılçıplaktı, yatağa uzanmışlar. Elleriyle yorganı sıkmışlar. Hemen baş uçlarında iki tane şırınga vardı.

Boran, selimin kolundan çekip ”Polis’i aramalıyız” dedi. Selim hiç ses ini çıkarmadı. Kafasını tekrardan yatakta ölü bir şekilde yatan eski sevgilisine çevirdi. Her noktasını seviyordu. Bundan bir kaç hafta önce onunla ömür boyu sürecek bir hayatı planlıyordu. Şu an da ölü bedenine bakıyordu. Yanında da en yakın arkadaşı ve ikisi de çırılçıplak. Boran tekrardan kolundan tutup kendine çevirip bir tokat attı.
– Sen böyle olmasını istemedin mi?
– Hayır!
– İçin rahat mı Selim?
– Değil!
– Polisi ara. Çabuk polisi ara.

Devam Edecek…

Facebook sayfamızı takip ediniz

Herkes Dergisi Resmi Facebook Sayfası

İlgi çeken kısa yazılar:

Benim Hikayem Biterken Başladı – 1

Kurtuluş 5. bölüm

Ruhumun keşfi

Hintlilerin ve Parsilerin ölü gömme gelenekleri

Avrupa futbolunda rekabet ve Arap sermayesi

Yazın bitişi ve karpuz arasındaki ilişki

Buhran içindeki bir ülke gibiyim bu günlerde. Yazamıyorum, bulamıyorum, ayakta duramıyorum. Erkenden uyuyorum, yine de mutlu değilim. Eşyalaşan bir hayatın içindeki ‘’hiçbir şey’’ gibi hissediyorum. En çok karpuza sığınıyorum. Yaz bitecek çünkü -aslında çoktan bitti fakat havanın sıcak olduğu her gün benim için yaz bir günüdür-, o da gidecek. Gitmesine çeyrek kala ona sarılıyorum. Kaybetme duygusu karpuzlar üzerinde bile çok etkili. Lanet duygu… Her şeyi iç içe sokuyor.

Günlerdir Tweet atmıyorum.

Bazıları yazacak çok şeyi var diye ‘’140 karakter’’ sınırlamasını eleştiriyor, onları okuyorum. Benim de var aslında, ama ben sadece bi’ bakıp çıkıyorum.

Sabahın köründe uyanıyorum. Okula gitmek için hazırlanıyorum. Her sabah saat tam 7’de evden çıkıyorum, dış kapıyı alttan üstten 3 kere kilitliyorum, servise hiç geç kalmıyorum. Bol bol test çözüyorum, okuma kitaplarından uzak kalıyorum. Kendimi her zaman eleştirdiğim yarışın içinde buluyorum. Büyüklerimin sözüne geldiğimi fark ediyorum, ama hiç belli etmiyorum.

Bol bol televizyon izliyorum.

Dedemden bana kalan tek şey haber kanalları arasında gezinip durmak. Bir kanalda şehit haberi var, çoğu akşam var. Diğer kanalda iki tarafın isteği ile gerçekleşen bir amca- yeğen ilişkisi… Tecavüze uğrayan, şiddet gören kadınlar/çocuklar normalleştirildi artık, bu haysiyetsizlik kadar konuşulmadı diye düşünüyorum. Diğerinde cinayet, çocuğu henüz doğmamış bir adam cansız bir şekilde yerde yatıyor. Bir başka kanalda ise değişen eğitim sistemi var. Birileri bizim hayatımızı belirleyen şeyleri habire değiştiriyor, bizim aniden haberimiz oluyor, hiçbir şey diyemiyoruz. Zaten hiç kimse bize sormuyor. Kumanda elimizde, hep takım elbiseli amcalar çıkıp konuşuyor, biz de hayatımız hakkında olanı biteni izliyoruz kanepenin bir ucunda 7’den 70’e…

Yaz bitti

Dizilerdeki yaşamlar bana çok sahte geliyor, üstelik yapmam gereken şeyler var, gencim mesela; tadını çıkarmam gerekirmiş, ama yine de izlemeye devam ediyorum. Sigaranın zararlarının farkında olup buna rağmen günde 1 paket bitiren bir içiciye de yakın hissediyorum bu günlerde, bu yüzden onları da hiç kınamıyorum.

Hava yavaş yavaş serinliyor, yazın bittiğini biliyorum, ama yine de kendimi güneşle ve meyvelerle avutuyorum. Bu monotonluğa biri dur demeli, ama ben yapabilir miyim hiç bilmiyorum.

Facebook sayfamızı takip ediniz

Herkes Dergisi Resmi Facebook Sayfası

İlgi çeken kısa yazılar:

Kirli Melek 3

Hintlilerin ve Parsilerin ölü gömme gelenekleri

Sepya rengine dönen rengarenk anılarımız

Lewis Carroll yaşamı ve eserleri üzerindeki etkisi

Sürgün ve Türkiye

Güney Amerika’da oligarşi ve diktatörlük

Aşk en güzel kafa yapan uyuşturucudur

Köy okulları yardım projesi