Yazılar

Demokrasi ve Şehitler Mitingi

Demokrasi ve Şehitler Türkiye’nin Geleceği

Türkiye 7 Ağustos 2016’da bir tarih yazdı. 15 Temmuz’da darbenin püskürtülmesinden sonra ortaya çıkan en büyük gelişme 7 Ağustos’ta Türkiye’nin birlik ve beraberliği oldu. Türkiye’nin milli iradesinin tecellisine darbe vurulmaya çalışıldı. Ancak TSK içerisindeki demokrat askerler, Emniyet içerisindeki darbe karşıtları ve halk darbeye karşı dik duruş sergiledi. Demokrasi ve Şehitler Mitingi’nde Türkiye’nin gelecek senelerinin kodları belli oldu.

Demokrasi ve Şehitler Mitingi

Türkiye’de darbenin ardından yeni bir siyasi atmosfere kavuştu. İç politikada yaşanan gerginlikler ve kutuplaşmalar son buldu. Farklı cephelerde olduğunu zanneden AK Parti, CHP ve MHP tabanı aynı tabanda buluşmayı başardı. Türkiye’nin ortak nokta olduğu her kesim tarafından idrak edilebildi. Özellikle 2011 Genel Seçimleri sonrasında tutumunu sertleştiren Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, yaptığı hatayı fark etti ve Türkiye’nin tüm kesimlerini kucakladı. 7 Ağustos Demokrasi ve Şehitler Mitingi ise bu tutum değişikliğinin ilanı olarak algılanabilir. Kemal Kılıçdaroğlu ilk daveti kabul etmese dahi, birlik ve beraberlik adına bir kez daha Kılıçdaroğlu’na davette bulunarak samimi bir davet olduğunun mesajını verdi ve CHP saflarını iyi niyetine inandırdı.

Recep Tayyip Erdoğan’ın samimiyetinin yanı sıra, Kemal Kılıçdaroğlu ve Devlet Bahçeli’nin samimi tutumu da Yenikapı’daki birlikteliği taçlandırdı.  Kemal Kılıçdaroğlu yaptığı konuşmada suçlayıcı ve agrasif bir tutum sergilemedi. Aksine yapıcı ve birleştirici bir konuşma yaptı. Geçmişte yapılan hatalardan bahsetti ve bundan sonrasında aynı hatalara düşülmemesi gerektiğini vurguladı. Geçmişte hatalar yapıldı fakat biz bugün beraberiz ve yarınları hep beraber inşa edeceğiz mesajı verdi.

Hakimiyet Milletindir

Mustafa Kemal Atatürk’ün “Hakimiyet Milletindir “ sözü Türk Siyaseti’nin gelecekteki ilkeleri arasında yer alacak. Artık millet hakimiyetinin ne kadar önemli olduğu konusunda tüm siyasi partiler birbirinin söylemlerine güveniyor. Bugünden sonra siyasi partiler birbirlerini darbeyi desteklemekle ve vesayeti savunmakla suçlayamayacak. 15 Temmuz gecesi TBMM bombalanırken AK Parti, CHP ve MHP milletvekilleri hep beraber milli iradeyi koruyabilmek adına mecliste kalarak ölümü göze aldılar. 15 Temmuz 2016 sonrasında meclisteki siyasi partiler birbirlerine karşı daha az şüpheyle yaklaşacaklar.

CHP’de ilçe yönetimleri dahi Yenikapı’daki Demokrasi ve Şehitler Mitingi’ne katılım gösterdi. Eski Şişli Belediye Başkanı “Mustafa Sarıgül” ve Şişli İlçe Meclis üyesi “Emir Sarıgül”, Şişli’yi Yenikapı Mitingi’ne davet etti. Hep beraber Türkiye olduğumuzun mesajını verdiler topluma. CHP içerisinde Sarıgül’ün ne kadar önemli bir unsur olduğu ve Genel Merkez için bir güvence olduğu anlaşıldı. Kemal Kılıçdaroğlu’nun ve ekibinin Yenikapı’ya gitme kararını açıklaması sonrası Sarıgül büyük bir destek verdi  ve Kemal Kılıçdaroğlu’nun tabana karşı daha güçlü olabilmesini sağladı. CHP, Mustafa Sarıgül’e güvenmenin ne kadar doğru bir hamle olduğunu bir kez daha görme fırsatı buldu. Yenikapı Demokrasi ve Şehitler Mitingi, CHP içerisinde birlik ve güven konusunda bir fırsat oldu.

15 Temmuz 2016’da ve sonrasında sosyal medya konusunda herhangi bir kısıtlama yaşanmadı. Türkiye’de yayın yasağı ve interneti yavaşlatmanın Türkiye’nin çıkarına olmadığı ve halkın haberdar edilmesinin ülkenin çıkarına olduğu fark edildi. 15 Temmuz 2016 sonrasında internet yavaşlatma ve yayın yasağı gibi yöntemlere başvurmayı talep eden siyasetçilerin iyi niyetinden şüphe edilmesi gerektiğini AK Parti de, CHP de öğrenmiş oldu.

Türkiye, İç Politika’da büyük değişimler yaşanacağının sinyalleri verildiği gibi, Türk Dış Politikası’nda da köklü değişimler yaşanabileceğinin sinyalleri hem Başbakanlık, hem Cumhurbaşkanlığı tarafından hissettirildi. Türkiye’nin ABD ve AB’ye karşı güveni ve yakınlığı her geçen gün azalacak. Geçmişte de dile getirdiğim gibi Rusya ve İran ile yakınlaşmalar hız kazanacak. İncirlik Üssü konusunda AK Parti tabanının tepkili olması ve bu tepkinin desteklenmesi, Türk Dış Politikası’na değişimin ayak seslerinden birisi olarak algılanabilir. Bunun dışında, Başbakanlık Resmi Hesabı’ndan Fethullah Gülen Terör Örgütü gibi, örgütün arkasındaki güçlerinde vurgulanması Türkiye için Batı odaklı politikaların dondurulacağının sinyalleri olarak okunabilir.

Demokrasi ve Şehitler Mitingi’nde idam vurgusu ise kaygı duyulacak bir konu olarak göze çarptı. Geçmişte kumpaslar sonucu insanların neredeyse vatan haini ilan edildiği bir ülkede hukuk reformu gerektiği şüphesizdir. Örnek vermek gerekir ise, Türkiye’de idam cezası olsaydı Ergenekon ve Balyoz’da yargılananlar ve kumpasın mağdurları idam edildikleri için bugün mezarları başında anılacaktı. Gelecekte olası bir hukuksuzlukta temyizi olmayan idam cezası gibi yöntemler toplum vicdanını yaralayacaktır.

 

1993’de katledildiği güne dek Uğur Mumcu bugünlerden bahsetmişti ve bu sebep ile kalleşlerin bombalarıyla öldürüldü. Birçok gazeteci ve CHP milletvekili Fethullah Gülen Cemaati’nin devlete sızmasının tehlikeli olduğunu vurgulamıştı. Ancak geçmişte AK Parti tarafından bu tehlike göz ardı edildi. Fethullah Gülen ve haşhaşileri gibi gelecekte devlete sızması için yeni cemaatlerin, siyasi yapıların veya örgütlerin sızmaması için devlet kadrolarının adaletli bir şekilde dağıtılması gerektiğini Türkiye olarak acı bir şekilde deneyimledik. Bir daha benzer bir sıkıntı yaşamamak için geçmişimizle ve birbirimizle barışarak bu zorlu süreci geride bırakmalıyız.

Mezhep Çatışması

Sıradaki Tehlike: Mezhep Çatışması

“Mezhepçilik” ya da mezhep çatışması kavramlarının son yıllarda sadece Orta Doğu coğrafyasını çağrıştırması olağan olarak değerlendirilse de aslında mezhep temelli ayrışmalar, tarihin belirli zamanlarında Batı Avrupa da dâhil olmak üzere birçok bölgede yaygınlaşmış ve zaman içinde etkisini kaybetmiştir. Temelde bazı farklı dinamiklerle de şekillenmiş olmaları bir yana, 16. ve 17. yüzyılda Avrupa devletleri arasında yaşanan “Din Savaşları” bu bağlamda en çarpıcı ve trajik örnektir.

Sıradaki Tehlike: Mezhep Çatışması

Bugünün Müslüman dünyasında ise durum biraz daha farklı. Bazı bölge ülkelerinin iç istikrarsızlıkları sonucu yaşadıkları göreceli zayıflık halinden beslenen belirli güç odakları ile bölgede iktidarını her ne pahasına olursa olsun korumaya kararlı otokratik rejimlerin taraftarlarını konsolide etme çalışmaları sonucu ortaya çıkan mezhebe dayalı ayrışma, bir girdap gibi halkları her geçen gün biraz daha içine çekiyor. Bu ayrışmaya suni demek biraz abartılı bir yaklaşım olsa bile tam da doğal olmayan bu “zorlama” kopuşun yaratacağı tehlike ise bundan 400 yıl önceki Avrupa’nın hali göz önünde bulundurulsa oldukça net olarak anlaşılabilir. Ancak burada kitleler tarafından asıl anlaşılması gereken ise mezhepçiliğin şu anda Orta Doğu’da başta devletler olmak üzere bazı siyasi güç odakları tarafından daha geniş hedeflere ulaşma yolunda, büyük halk kitlelerini mobilize etmeye yarayan bir araç olarak kullanışlı görünüyor olduğu ve bu tuzağa düşmekten kaçınmak gerektiğidir.

Arap İsyanları ve Yemen

Dikkatli incelendiğinde 2010’da patlayan ve hızla yayılan Arap İsyanları’nda meydanlarda dile getirilen talepler genel anlamda demokrasinin genişlemesi, insan haklarına gerektiği önemi veren ve halkın ekonomik refahını sağlayan bir düzenin kurulması yönündeydi. Bazı ülkelerde bu talepler geniş çaplı reformlar, bazılarında ise rejimin değişmesi yönünde şekillense de sokaktaki kitleler kendini vatansever olarak tanımlıyordu. İsyanların ilk döneminde ve devamında, Tunus ve Mısır’da halkı ezen yönetimler devrilirken, Tahrir Meydanı’nda ya da Sidi Bouzid sokaklarında mezhepçi bir ayrışmanın varlığından söz etmek mümkün değildi. Bu anlamdaki ilk adımlar, Bahreyn ve Yemen’de dini topluluklarla özdeşleşmiş rejimlerin isyana karşı aldıkları tutumla gün yüzüne çıkarken, Suriye’de nüfusun %11 ini oluşturan Alevileri sert muhalefete karşı arkasında sıkıca tutmaya çalışan Esad rejiminin manevralarıyla iyice belirginleşti. Bahreyn’deki Sünni iktidarın yardımına Suudi Arabistan koşarken; Yemen’de Suudlar, Sünni ağırlıklı muhalefetin lehine olacak şekilde Körfez İşbirliği Konseyi aracılığıyla bir ulusal diyalog süreci başlatarak ayaklanmamaları yatıştırıyordu. Suriye’de ise hepimizin bildiği gibi IŞİD ve muhalefetin kalanıyla rejim güçleri

arasındaki kanlı çatışmalar hala sürmekte ve Esad rejimi Rusya’nın dışında Şii İran ve Hizbullah tarafından da açıkça desteklenmekte. Durum böyleyken bu üç olay üzerinden mezhep çatışmasının bölgede çoktan hüküm sürdüğünü söylemek doğru gibi görünse de aslında durum bundan daha derin ve bu yorum tamamen yanlış değilse bile yüzeysel kalmaya mahkûm görünüyor.

İran ve Katar

Derinlemesine bir analiz yapıldığında Suudi Arabistan, Katar, İran gibi ülkelerin bu müdahale tercihlerini asıl şekillendirenin mezhepsel bir ayrılıktan çok bölgesel güç dengesinde konumlanmaları açısından sadece çıkar odaklı alınan kararlar olduğunu görmek çok da zor değil. Temelde bu tercihler, İran açısından iyi ilişkiler içinde olduğu Rusya bölgede etkinliğini artırırken ve kendisi de ambargo yükünü sırtından atmışken, bölgesel liderliği elde etmek yönünde atılan adımlar anlamına geliyor. Bu bağlamda, ne olacağı tam olarak öngörülemeyen bir Suriye rejimi yerine, dost Esad İran için çok daha değerli olduğundan Suriye’de rejimin bu mücadeleden galip çıkması İran açısından oldukça belirleyici. Körfez bölgesindeki rakibi Katar’ı –haliyle- büyük bir tehdit olarak algılayamayan, geleneksel politika tercihi olarak statükoyu korumayı belirlemiş Suudi Arabistan penceresinden ise iki tehlikeden şu an için öncelikli olan mevcut dengenin İran lehine bozulması. İlk tehlikeyi, yani ayaklanmaların Körfez’e yayılıp kendisi ve komşularında kontrolü dışında bir etki yaratmasını engellemeyi başaran Suudi Arabistan’ın Suriye’de muhalefeti desteklemesinin temel amacı, İran’ın yakın gelecekte kuvvetle muhtemel olan bir Esad rejimi desteğinden mahrum kalmasıdır. Bu devletlerin dış politika tercihlerini açık veya üstü kapalı bir biçimde dini inanışlarına bağlaması ise geniş halk kitlelerini bu politikalara paralel olarak seferber etme ihtiyacındandır. Bu durumun en net örneği de Katar ve Suudi Arabistan’ın hamleleri arasındaki genelde gözden kaçan farkta gizlidir.

Vehhabi inancı ve Katar

Bu iki devlette de hâkim olan inanç Sünni İslam’ın Vehhabi koludur. Yani söylendiği gibi Orta Doğu etnik ve mezhepsel kimliğin diğer bütün kimlikleri saf dışı bıraktığı bir çatışmayla bölünmüş durumda ise; bu iki devletin konum ve ilişkileri bir yana sadece inançlarından dolayı bile paralel bir politika izlemesi gerekmektedir. Oysa bu iki ülkenin Mısır ve Suriye konusundaki politikaları taban tabana zıt değilse de keskin bir biçimde ayrışmış vaziyettedir. Arap İsyanları sonucunda kendilerini konumlandırdıkları noktalar da bir o kadar farklıdır. Bu fark tam olarak iki devletin kurulu düzenlerini korumak adına farklı stratejiler benimsemelerinden kaynaklanmakta olup aralarındaki inanç ortaklığı dahi bu ayrışmayı yok etmeye yetmemektedir. Bu iki Körfez ülkesi, Suriye’de rejimin devrilmesi için savaşırken aynı zamanda birbirleriyle de rekabet halinde olan farklı grupları desteklemektedir.

Katar dosyası

Mübarek sonrası Mısır’da ise Katar, neredeyse bulunduğu her yerde önemli bir halk desteğine sahip olan ve Müslüman halkları siyasal hayata daha yoğun olarak katılmaya teşvik eden Müslüman Kardeşler’i desteklerken; değişimden (özellikle bu yönde bir değişimden) hiç hazzetmeyen, bütün düzeni halkın yönetime katılımının yok denecek kadar kısıtlı olması üzerine kurulu Suudi Arabistan, iktidarda hak iddia eden diğer grupları desteklemektedir. Hatta bulunduğu her bölgede Müslüman Kardeşler hareketini yok etmek için büyük bir uğraş vermektedir. Yapısal anlamda oldukça benzer bu iki ülkenin yöntemleri arasındaki bu fark temelde Katar’ın bu hızla değişen siyasal ve sosyal ortamda ayaklanmaların rüzgârını arkasına almayı hedeflemesi, Suudi Arabistan’ın ise bu isyan hareketinin diğer halklara (tabii ki özellikle kendi halkına) kötü(!) örnek oluşturmasından endişe etmesinden kaynaklanmaktadır. Bu örnekten de görülebileceği üzere bölgedeki rekabeti Sünni-Şii mücadelesi şeklinde okumak yanlış olmak bir yana tam da malum güç odaklarının oyununda piyon olmaya gönüllü olmak anlamına gelmektedir.

Son olarak belirtilmesi gerekir ki amacı ve yöntemi ne olursa olsun halk içinde özellikle yaratılan bu mezhebe dayalı ayrışmanın izlerini silmek neredeyse imkânsız olacaktır. Mezhep çatışması “virüsü” Suriye’de olduğu gibi, bir kez kana karıştıktan sonra ülkedeki gelişmeler ne yönde evrilmiş olursa olsun, sular durulduğunda kurulacak düzende bu ayrışmanın parmak izleri olacak ve bundan doğan talepler belirleyici rol oynayacaktır. Bölgede orta vadede etkin bir konum kazanmayı hedefleyen ülkeler açısından ise çevre toplumlarda yayılan bu mezhep odaklı çatışmayı körükleyip, bölgedeki yangını daha da büyük boyutlara taşımaktan ve kendi evine de sıçratmaktan kaçınma hedefi dış politikadaki kararların belirleyici ilkesi olmalıdır. Bu noktada, 2010’da başlayan ayaklanmaların yarattığı domino etkisi, olası bir mezhep savaşının tarafı olmayı çıkarına uygun gören devletlere bir ders niteliğinde, gerektiğinde halk tarafından hatırlatılması büyük önem arz etmektedir.

Toplumsal sorun üzerine

Yeni Orta Doğu’da Bölgesel Güç Olmak

AK Parti ve Anayasal düzenin hasar görmesi

Sevgili ile Sevgisiz

Sevgili ile sevgisiz

Sevgili, birçok zaman büyük bir duygusal bir yüktür. Çok defa bu yükü yaşadım ve beni çok yordu. Onlar sevgiliydi, seviyorlardı. Beni seviyorlardı, gözlerimi seviyorlardı, umursamazlığımı seviyorlardı, kaçışlarımı seviyorlardı, şehri seviyorlardı, yorganı seviyorlardı, pırasayı seviyorlardı. Kısacası seviyorlardı. Sevdiler ve bu sevgi bana yük oldu. Sevgili ile sevgisiz oluruz, tıpkı diğer aşıklar gibi…

Yalnızlığınızı satacak, sevgili satın alacaksınız!

Sevgiyi dillendirdim

Onlar bana sevgili oldu ama ben onlara `sevgisiz` olabildim. Beni çok da güzel sevdiler, haklarını yiyemem bu konuda ama ben kendimi sevmek zorunda hissettim. Sevebilmek için büyük mücadele verdim ama düşünceler gibi bir sistem içerisinde üzerinde çalışılarak sevilemiyor. Ben “sevgisiz” oldum, onları sevmedim ama onlara sevdiğimi çok sık dile getirdim. Çok da güzel sevgiyi dillendirdim, birçok zaman söylerken kafamın başka yerlerde olduğunu ve söylemem gerektiği için söylediğimi anladılar.

Ben sevemedim onları, sadece onları da değil. Sadece onları sevmemiş olsaydım belki bir sıkıntı olmayacaktı. Ben siyasal sistemi sevmedim, medyada içi boş adamları sevemedim, yorganımı da sevemedim. O insanların kokusu çıksın diye çok yıkadım, çok değiştirdim ama çıkmadı hiçbirinin kokusu. Zamanla birbirine karıştı kokular ve kokuları da ayırt edemez oldum. Yorganı sevemediğim için yorgandan kurtulmaya karar vermek de bir seçenek oldu benim için. Bu sebeple üstüm açık yattım. O çok sevdikleri  kaçışlarımı yorganıma da yaptım, yorganım da benden çok çekti. Yorganımı da bıraktım en sonunda, o da tattı bunu. Üstelik ben pırasayı da bir türlü sevemedim. Zorla pırasayı sevdirmeye çalıştılar, tükürdüm pırasayı ve masayı da berbat ettim. Herkes gördü zorla pırasanın da sevilmeyeceğini. Zorla sevilmiyor, ne pırasayı ne de bir kadını zorla sevemiyorum.

Evimizdeki Konsomatris

Sevgili ile sevgisiz olduk

Beraber birçok kadınla Sevgili ve Sevgisiz olduk. Çok güzel bir ikiliydik birçoğu ile, mütemadiyen sevilmek istedim ve istediğim gibi oldu da. Ancak hayal ettiğim ve tasarladığım gibi sevemedim. Sevemedikçe daha fazla zorladım kendimi, belki de “beni sevmeyecek misin” diyen bakışlar ile onlar zorladı sevmem için. Zorlamamıza rağmen sevemedim ve bir gün hiç beklenmedik zamanlarda ortadan kayboldum. Birkaç cümle oyalayayım kendimi dedim ama yok, dürüst olmalıyım. Ben sevmeyi çok da hayal etmedim, sadece kendimi rahatlatmak için “sevilmeyi hayal ettim” dedim.

Sevgili ile Sevgisiz” olmak kolayıma geldi büyük ihtimal ile. Sevilmemek seninle ilgili değildir ve bu sebeple üzemez kolay kolay. Ancak sevmemek seninle alakalıdır ve sevgisizliğin yarattığı boşluk senin içindedir. Seven için her şey daha kolay, bir sevginin varlığı kesinlikle bir sevgi kiyafetsizliği kadar hissizleştiremez. Sevilmemek insanı üzebilir, belki de kırabilir. Ancak sevmemek, hissizleştirir. Çok süslü kelimelere de gerek yok hissizliği anlatmak için.

Penisli Yargı ve Hakim Olamayan Avukatlar

Sevmenin ve sevilmemenin

Sevmek üzerine binlerce şair yazmıştır, her birinin sevgisini hayranlık ile okuduk. Ancak sevmemenin şiirini yazamadılar, yazamazlar da. Sevmemek bir boşluktur ve boşluğu anlatamazsın, süslü cümleler ile hissizliği kaleme alamazsın. Shakespeare’den aşkı okuduk, Attila İlhan’dan sevmenin ve sevilmemenin şiirlerini okuduk, Nazım Hikmet ile kusursuz sevmenin şiirlerini okuduk ki o Nazım’ın üç farklı kadına şiiri var. Her bir şiirinde ise bu adam bir başkasına göz ucuyla dahi bakamaz, nasıl da güzel seviyor deriz. Ancak sevgisizliği yazamıyorlar. Hiç bırakmayacakmış gibi sevip, bir zaman sonra bir başka kadını sevebilmişler. İşte bu sevgi takdir edilesi bir duygudur. Bir insanın yaşayabileceği duyguların en güzeli olmalı sevgi.

Çok da uzatmaya gerek yok sevgisizliği. Sevgili ile Sevgisiz beraber çok mutlu olabilir, bir gün ikisi de sevgili olursa. Unutmamalı ki sevgisiz de bir gün sevgili olacak, o güne dek sevmeli ve sevmenin bir sanat olduğunu unutmadan sanatkarlığı konuşturmalıdır.

Facebook sayfamızı takip ediniz.

Herkes Dergisi Resmi Facebook Sayfası

İlgi çeken kısa yazılar:

Hey taksi 3. bölüm

Veronika

Pablo Escobar ve Kolombiya

Herkes Dergisi yayınevlerine ilk yazarını çıkarttı

Sosyal Liberalizm

Sosyal Liberalizm

19. yüzyılda büyük bir çıkış yaşayan liberalizm, kapitalizm ile paralel bir şekilde gelişmiştir. Kapitalin serbest dolaşımı ve ticari imkanlar açısından kapitalizmin liberalizme ihtiyacı vardı. Nitekim, kapitalizmin dünyanın büyük bölümünde ekonomik altyapı olabilmesinde liberalizmin büyük bir payı oldu. Marksist açıdan bakılacak olur ise ekonomik altyapı, siyasal üstyapıyı belirler. Bu açıdan baktığımızda da, kapitalizmin siyasal üstyapı olarak liberalizme ihtiyaç duyduğu kabul edilebilir. Sosyal Liberalizm ve Klasik Liberalizm arasındaki farkı ekonomiden ziyade insan hakları ve sosyal haklar belirliyor.

Sosyal liberalizm

Liberalizm ile sosyal liberalizmin gelişimi ise paralel olmadı. 19. yüzyılda kapitalizmin en vahşi yüzü Avrupa’da yaşandı. Çalışma koşullarıın zorluğu ve sosyal yaşamın arka planda bırakılması, sosyal liberalizm zaafiyetini doğurdu. Ancak, sosyalizmin tohumlarının filizlendiği 19. yüzyılda sistemin devam edebilmesi için kapitalizmin dizginlenmesi ve işçi sınıfını sosyal haklarının genişletilmesi elzem bir ihtiyaç olarak belirdi. Kapitalizmin doruğu olan emperyalizmin neticesinde 1. Dünya Savaşı‘nın yarattığı yıkım, sosyalist şuur açısından uygun bir zemin hazırladı. Kapitalizmin devamlılığı için sosyalizm dizginlenmeliydi ve bunun bir tek yolu vardı. O da, sosyal liberalizm ile Avrupa ülkelerinde liberalizmi ekonomik boyutun ötesine taşımaktı.

Öncelikle 20. Yüzyıl‘da Batılı devletlerin çoğunda ve birçok gelişmekte olan ülkede devlet müdahalesinde bir artış görüldü. Bu devlet müdahalelerinin büyük bölümü, sosyal refah biçiminde görüldü. Yoksulluk, hastalıklar ve cehalet ile mücadele etme ve bu şekilde yönetimlerin vatandaşların refah sağlama teşebbüsleri yoğunlaştı. 19. Yüzyıl’da tipik minimal bir devlet söz konusu iken, 20 Yüzyıl’da tipik bir refah devleti görülmüştür ve bu durum modern devleti oluşturmuştur.

Devletler sosyal devlet çerçevesinde ulusal verimliliği arttırma ve sağlıklı işgücü amaçlamıştır. Elbette bu esnada daha güçlü askeri güce sahip olma arzusuna da kapılmışlardır. Askeri gelişimin yanı sıra, genel oy hakkının verilmesi işçi sınıfının taleplerini arttırmış ve köylü sınıfının sosyal reform talepleriyle siyasal yapıya baskı uygulanmıştır. Seçim baskıları sonucu Avrupa hızlı bir demokratikleşme süreci yaşadı. Bu talepler neredeyse toplumun her kesimi tarafından dile getirilmiştir. Sosyalistler, liberaller, muhafazakarlar, feministler ve hatta faşistlerin neredeyse tek ortak noktası bu toplumsal taleplerde birleşmiştir. Liberaller içerisinde özellikle modern liberaller bu talepleri daha arzulu yaptı. Bu anlayış, bireysel sorumluluk ve kişisel çabanın erdemlerini yücelten klasik liberalizmin zıt yönünde gelişmiştir.

Liberal anlayıştaki fırsat eşitliği kapsamında refah anlayışı savunuldu modern liberaller tarafından. Eğer bazı bireyler ve gruplar mevcut sosyal koşullardan dolayı zarara uğruyor ise, o zaman devletin zararları minimum düzeye indirmesi veya ortadan kaldırması gerektiği şiddetli bir dille savunuldu. 20. Yüzyıl’da liberal partiler toplumsal refahı savunmuşlardır. Bu görüş Avrupa’da İngiltere‘de 1. Dünya Savaşı’ndan evvel yükselişe geçti.İngiltere’de Asquith Liberal hükümeti tarafından ortaya atıldı. Yaşlılık maaşı ve kısıtlı da olsa ücretsiz sağlık hizmeti, işsizlik maaşı gibi birçok yeniliği hayata geçirmişlerdi. Modern liberal Wiliam Beveridge tarafından 1942‘de kaleme alınan Beveridge Raporu‘na göre İkinci Dünya Savaşı sonrasında sosyal haklar liberal Avrupa’da daha da genişletilmişti. Bu reformlar, “beşikten mezara dek sosyal haklar” olarak görülen ve yaşamın her aşamasını içeren geniş haklar içeriyordu.

Sosyal liberalizm, klasik liberalizm ile sosyalizm arasındaki derin çizginin ta kendisini oluşturuyordu. 21. Yüzyıl’da Türkiye’de de birçok kapitalist tarafından dile getirilmeye başlayan iyileştirmeler, büyük tartışmalara neden oluyor. 2016’da Ali Koç, işçilerin durumunun iyileştirilmesini ısrarla dile getirerek Türkiye‘de 21. Yüzyıl reformlarının fitilini ateşleyecek sermaye sahibi olarak görülüyor. Sosyal Liberalizm, Türkiye ve diğer gelişmekte olan ülkelerde kapitalizmin devamlılığı için bir güvencedir. Bu sebeple, sistemin devamlılığı için üretimde yer alan işçi sınıfının durumunun iyileştirilmesi ve sisteme karşı olası bir baş kaldırının önüne geçilmesi gerektiği bir ihtiyaç olarak hükümete sunuluyor.

Son olarak, John Rawls A Justice Theory(Bir Adalet Teorisi, 1970) adlı eserinde, “hakkaniyet olarak eşitlik” anlayışına dayalı refah uygulamalarını ve yeniden paylaşımı savunmuştur. Rawls’a göre, eğer insanlar sosyal konum ve koşullarının farkında olmasaydı; eşitlikçi bir toplumu yoksulluktan sakınma arzusu zenginliğin cazibesinden daha güçlü olduğundan eşitsizlik olana göre daha “hakkaniyetli” görürlerdi. Bu sebeple Rawls farklılık ilkesini önerir, bir başka deyişle, sosyal ve iktisadi eşitsizliklerin, çalışma güdüsünün sağlanması için belli bir ölçüde eşitsizliğe olan ihtiyacın farkında olmakla birlikte en az variyetli olanların menfaatini gözetecek şekilde ele alınması gerektiğini iddia eder.

Herkes Dergisi Resmi Facebook Sayfası

Yeni Orta Doğu’da Bölgesel Güç Olmak

Toplumsal Sorun Üzerine

Eşekli Kütüphaneci

Fakir Baykurt – Eşekli Kütüphaneci

Fakir Baykurt’un kaleme aldığı Eşekli Kütüphaneci adlı roman, Ürgüp’ü görmeye gelen Yunanlı Dimitrios’un gözünden konu edilmektedir. Romanda üç öykü birbirine sarılıdır. Birincisi, Larisalı Dimitrios ile Ürgüplü Azizin, bu kentleri kardeş yapma çabaları. İkincisi Mustafa Güzelgöz‘ün hikayesi. Üçüncüsü ise yöresel bir aşık olan Refik Başaran’ın kısa yaşamıdır.

Fakir Baykurt’un Eşekli Kütüphaneci adlı eseri onun son çalışmasıdır. Romanın ana karakterlerinden birisi Mustafa Güzelgöz’dür. Mustafa Bey’de oldukça yoğun bir kitap sevgisi vardı. Bu kitap sevgisinin herkeste olmasını gerektiğini düşünüyordu. Bunun için elindeki tüm imkanları seferber eder. İlk olarak Harf devrimi sonrasında kütüphanenin rutubetli bir odasına atılmış olan Osmanlıca kitapları çıkartarak kurtarır. Yakın çevresinden eş, dosttan kitap bağışlamalarını ister. Topladığı kitapları eşeğe yükleyerek köy köy dolaşarak halka dağıtır. İki haftada bir gider yenilerini verirdi. Roman, bir bakıma okumanın gerekliliğine vurgu yapar. İnsanların kitap okuyarak kendi ufkunu geliştireceğini, bilgileneceğini, ülkenin daha ileri seviyelere gideceğini hissettirmek ister. Okumak bilgilerimizi geliştirir, olayları kavrama yeteneğimizi ilerletir, bakış açımızın farklı olmasını sağlar.

Okumanın yaşı, cinsiyeti yoktur. Herkes eşit şartlarda olmalıdır. Mustafa Güzelgöz’de bu düşüncede olan birisidir. Bulunduğu çevreye ve yakın köylere okumaları için kitaplar taşır. Her eve her çocuğa kitaplar dağıtır. Kütüphaneler açılır. İnsanların okuma alışkanlıklarını buralarda gerçekleştirmesinin daha güzel ve daha anlamlı olacağını düşünür. Ancak kadınlar bu konuda biraz geri planda kalır. Onlar sadece ev işleri ve çocuklarla ilgilendikleri için kitap okumaya veya başka işlerle uğraşmaya vakit ayırmakta zorlanırlar. Bu durumu gören Mustafa Bey buna bir çözüm bulur. “Makine kullanmayı bilen kadınların yardımıyla dikiş kursları açılır. Kadınların kurs vakitlerinde göz önüne dikiş, nakış, moda, yemek yapımı ve çocuk bakımı ile ilgili kitaplar konarak kadınların ilgi alanlarına ve ihtiyaçlarına yönelik kaynaklar sunulur. Böylece köylü kadınlar kütüphanelere çekilerek okuma alışkanlığı kazandırılmaya çalışılır (İleri ve Talipoğlu, 2007).” Erkekleri ise kütüphane yerine kahvehanelerde zaman geçirmektedir. Mustafa Güzelgöz buna da bir çözüm bulur. Köylüyü kütüphaneye çekebilmek için gurbetçilerden toplanan yardımlarla kütüphaneye radyo konulur. Bu düşünce sonuç verir ve köyün erkekleri kütüphaneye gelmeye başlar. Radyoyu kütüphanede dinlemeye başlarlar. Kütüphanelerin sosyalleşme aracı olarak kullanılması ayrıca önemlidir. Mustafa Güzelgöz’ün bu çalışmaları, o dönem insanları için bulunmaz bir nimet gibidir. Köylere yaptığı yardımlar sayesinde halk daha da bilinçlenerek dünyaya farklı bakmaya başlarlar. Sadece kitap alanında onlara destek çıkmamıştır. Farklı alanlarda da onların yanında olmak istemiştir. O insanları seven, insana değer veren bir karakterdir. Ülkedeki herkesin bilinçli birey olmasından yanadır. Dolayısıyla gencinden yaşlısına herkesin bilgili olmasını ister. Unutulmamalıdır ki okuyan, anlatan bir topluluk her zaman ileri seviyelere taşır kendini. Hatta sadece kendini değil, ülkesini de ileriye taşır, gelecek topluluklara örnek olunmasını teşkil eder. Yapılan işler gerek ülkede gerekse dünyada yankı uyandırır. Bu durumu İleri ve Talipoğlu şöyle açıklamıştır.

“Güzelgöz , 1967 yılında Amerikan büyük elçisinin Ürgüp’e yaptığı gezide, kendisinin karşılayarak yürüttüğü çalışmalar hakkında bilgi verir. Gördüklerinden etkilenen büyük elçi kütüphaneye bir pikap araç hediye eder (İleri ve Talipoğlu, 2007).”

Bürokrasi sistemi de alttan alta romanda işlenmiştir. Devlet kademelerindeki bireylerin doğrular karşısındaki sessizlikleri ve buna itiraz etmemeleri içler acısıdır. Ancak her şeye rağmen Mustafa Güzelgöz’ün ülkesindeki insanlar için hayatını adaması ve yoktan var etmesi büyük başarıdır. Ayrıca Yunan ve Türk dostluğunun çok öncelerden beri var olduğunu yazar zaman zaman okura sunmuştur. Bazı şeylerin öncelerde kaldığını belirtmiştir. Yıllarca ülkemizde yaşayan Yunanlılar daha sonra ayrı topraklarda bir ülke kurmuşlar ve bu aramızda olacak düşmanlığa sebebiyet vermemelidir. Geçmiş geçmişte kalmıştır, yazar bunu çok güzel bir dille okurlarına sunmuştur. İşte bu yüzden Larisalı Dimitrios’la Ürgüplü Aziz’in bulundukları kentleri kardeş kent yapma arzuları da ayrı bir önem taşımaktadır.

Fakir Baykurt’un bu son eseri okunası kitaplar arasında yer almaktadır…

Kaynaklar:

Baykurt, F., 2015, Eşekli Kütüphaneci, Literatür Yayıncılık.

İleri, A. ve Talipoğlu, T., 2007, Eşekle Gelen Aydınlık, Anfora Yayıncılık.

https://tr.wikipedia.org/wiki/Mustafa_G%C3%BCzelg%C3%B6z

Herkes Dergisi Resmi Facebook Sayfası

Hüseyin Rahmi Gürpınar Gulyabani

Gürpınar’ın Şeytan İşi Romanında Toplumsal Meseleler

8 Mart kadın

8 Mart

Cinsiyetçi algının toplumsal yaşamda gittikçe egemen olmaya başladığı bir dönemde “8 Mart Dünya Emekçi Kadınlar Günü” ‘ nü kutlamak her geçen yıl daha da önemli bir hale geliyor. Ne yazık ki ülkemizde son yıllarda cinsiyet ayrımcılığı konusunda oldukça geriledik.

Gazi Mustafa Kemal ATATÜRK‘ün 5 Aralık 1934 yılında kadınlara seçme ve seçilme hakkını verdiği andan öncesi ve sonrası
Kültür, Sanat, Eğitim, Siyaset ve birçok alanda kadınlarımızın ilerlemesinde, ulus olarak etkin bir rol oynadığımız aşikardır. O yıllarda birçok Avrupa ülkesini arkamızda bıraktığımızı gururla söyleyebiliriz. Cumhuriyetimizin kuruluşundan itibaren kadınlarımızın elde ettikleri kazanımlar, ne yazık ki son yıllarda kesintiye uğramaktadır. Özellikle de günümüzde kadınlara karşı gerçekleşen şiddet, tecavüz ve cinayet olaylarında dramatik bir artışın olduğu görülmektedir. Hangi birini sayalım ?

Sadece geçtiğimiz yıl, ülkemizde yüzlerce kadın erkekler tarafından öldürüldü. Yüzlerce kadına tecavüz edildi. Kadınlarımız töre cinayeti kurbanı oldular. Cinsiyetçi şiddete karşı bir sürü dava açıldı. Bu davaların bazı sonuçları, toplumdaki cinsiyetçi algının körüklenmesine sebep oldu. Bazı yargıçların katillere “iyi hal indirimleri” ve ‘beraat’ kararı vermesi buna en büyük örnektir.

Bunca hadise yaşandıktan sonra geçtiğimiz yıllarda “Ailenin Korunması ve Kadına Karşı Şiddetin Önlenmesine Dair” bir yasa çıkarıldı.
Bu yasa hazırlandıktan sonra, özellikle de siyasi iktidara yakın birçok kadın dernekleri de bu durumdan oldukça memnun durumda.
Gerçekten bu yasanın kadına yönelik şiddeti engelleyeceğine veya azaltacağına inanıyorlar mı ?

Bu yasa kadın ve erkek arasındaki tüm eşitsizlikleri giderecek mi ?
Bu yasa kadının hayatın her alanına özgürce katılabilmesini sağlayacak mı ?
Bu yasa kadınların sosyoekonomik anlamda güçlenmesinde etkili olacak mı ?
Bu yasa kadınların ekonomik anlamda bağımsızlıklarını elde etmelerini sağlayacak mı ?
Bu yasa kadının sosyal ve ekonomik tüm haklarını güvence altına alıyor mu ?

Ve son olarak,
Bu yasa kadınlarla erkekler arasındaki ayrımcılığı yok ediyor mu ?

Yasayı tüm yönleriyle sorgulamamız gerekmektedir. Ancak bütün bu sıraladıklarım gerçekleşirse insani kalkınma ve refah düzeyi konusunda ilerleyebiliriz. Kadına yönelik şiddet ve cinayet oranlarında azalmalara ve yok oluşlara da tanık oluruz. Ve bütün bunların temelinde “Eğitim” yer almaktadır. Eğitimsizlik insanın her türlü yanlışları yapmasına neden olur. Bilinçli bir toplumu inşa etmek de, bilinçli insanların ellerindedir. Dikta rejimlerine doğru yol almaya başlamış siyasi iktidarlar, bilinçli toplumların var olmasından büyük rahatsızlık duyarlar. Bu nedenle bilinçli insanların karanlığa sövmek yerine ortalığı mumlarla yakıp aydınlatması gerekmektedir. Bu şartlarda, kadınların özgürce yaşayabileceği bir ulus olabilmek için çaba harcamak, artık her zamankinden daha önemli bir hale gelmiştir.

Kadın veya erkek, dil, din, ırk ve düşüncelerimiz ne olursa olsun, dostluk ve barış içinde, özgür, mutlu ve huzurlu bir ülkede yaşamamız dileğiyle,
“Tüm emekçi kadınlarımızın ve dünya emekçi kadınlarının gününü en içten dileklerimle kutluyorum.

Gezi direnişi fotoğrafları

Gece, Naylon Çadır ve Bizim Çocuklar

gezi-direnis-fotograflari-kemalaslan4 (1)

 

Bir ses duyacağız . Bir ses bağıracak şarkıların arasından, Sonra sabahlara kadar uyumayıp kalacağız orda ,ortalık yerde. Kimse eve gitmeyecek.
Sende gitme!

Bir ucu uzaya dayanan bir bir ihtimale inanıyoruz hayat boyu. Günü dünden mi takip edeceğim yoksa yarından mı, büyüyünce insan bilemiyor bunu pek.

Büyük vurulmalar, büyük kaçmalar anlatacağım bir gece ama o gece bu gece değil anlaşılan, uykum geliyor seni görünce, sakinleşiyorum. Dilim tutulduğu için değil susmak zevk veriyor diye susuyorum. Eskiden sana rastlasaydım mektup yazardım. Eskiden sana rastlasaydım senin için ölme ihtimalim bile vardı ama geç geldiğin bir varil başındayız.
Ben kırkıma merdiven dayamış hayatı boyuyorum, saçmalıkları örtüyorum çocuklar görmesin diye.

Aldırış etmediğim öyle çok bakış var ki hayatta bu bir şey sanılıyor, sen de öyle sanıyorsun. Seni önemsemek marifet değil, kolay iş. Ama ben yapamam bunu.

Şimdi biraz daha büyüdüğünü düşünüyordun ama küçücüksün hala sen.
Sen Devrim olabileceğine inanıyorsun mesela ben devrimcilere inanıyorum sadece.
Devrimciler kendilerine inanırlar .
Tıpkı dua edenlerin sonunda kendilerine inanmayı becerebildikleri gibi.

Ben de dua ediyorum.
Dualarımın sarı tarlaları ve ufukları yok, uçurumları yok, bir yalancının duaları benim dualarım.

Bazen hakketen çocuklar iyi ki var diyorum bu hayatta.
Bunu öylesine demiyorum ama gerçekten iyi ki varlar çocuklar bu dünyada.
İnsanlar o kadar kocaman şeylere sahip ki, eğer biraz yer açılıyorsa bu çocuklar var diye öyle dinine yandığım, yoksa herkes birbirini ezer, çarpar birbirine.
Birbiriyle görüşmemeyi öğütleyen binalara inanırlar.
Birbirine inanmayan her şeye katlanabilirler farkında dahi olmadan.

Sana geçenlerde, aşk ney, diye sordum.

En çok üzerine konuştuğun şey bu diye sordum, en çok üzerine düşündüğün şey diye sordum.
Ben yapamıyorum, aklım kumaş bitiş yerlerine, fırfırlara çok takılıyor.
Ne zaman huzuru bulsam bana mutluluğu vaat eden bir kadınla tanışıyorum.
O beni tanıyor belki.
Sen beni tanıyorsun belki
Oysa o kadar az ihtiyacın var ki buna, bu bildiklerime hayat hakkında.

Bir ses duyacağız.
ve herkes gece eve gitmek yerine burda sabahlamayı tercih edecek o gece.
Bir ses duyacağız ve termosuyla gelecekler parklara, çekirdekleriyle, uyku tulumları ve büskivi kartonlarıyla, geceye inanacağız.
Gecenin kendisiyle sarhoş olacağız, gençken bana bunu deselerdi inanmazdım ama savaşırdım bunun için.
Şimdi oldu, yaptılar İstanbul’da. Ben yoktum. Sen de yoktun besbelli.

Bir ses duyacağız.
Bu daha hiç bir şey

Bu dahası bir başlangıç
Bu daha başlangıç
ve mücadeleye devam!

 

Nude Dressing Her Hair

Nude Dressing Her Hair

İnsanı, doğayı ve eşyaları birçok boyutuyla inceleyen, sanatta eskiye dayalı tüm fikirleri yerle bir ederek farklı bir anlayışı ortaya koyan ve Empresyonizm / İzlenimcilik akımına karşı bir tepki olarak çıktığı varsayılan “Kübizm” akımının öncülerinden biri olan Pablo Picasso‘nun günümüzde değeri milyonlarca dolar değerindeki tablolarını duymuşsunuzdur.

İlham perisi olarak tanımladığı sevgilisi Dora Maar’ın
Dora Maar Au Chat…

Saint Lazare Hastanesi’ndeki bir mahkumu anlattığı düşünülmekte olan
Femme Aux Bras Crosies…

Pierrette’in Düğünü…

Bir meyhaneye ücretsiz yemek karşılığında yaptığı “Au Lapinm Agile” gibi eserlerinin yanı sıra sayamadığım ve sanat koleksiyoncuları, iş adamları tarafından satın alınan onlarca tablosunun yanı sıra bir de “Nude Dressing Her Hair”
(Saçını Tarayan Çıplak Kadın)
adlı tablosu bulunmaktadır.

Bu eser, bugün İstanbul Kaçakçılık Suçlarıyla Mücadele Şube Müdürlüğü tarafından gerçekleştirilen operasyonun sonucunda ortaya çıktı. Tablonun sahte olup olmadığının belirlenmesi için Mimar Sinan Üniversitesi’ne gönderildi. Orijinal olduğuna dair kanıtlanması durumunda ve yurtdışındaki koleksiyonerin belgeleri sunması durumunda tablo iade edilecek. Sunmaması durumunda ise müzelerin birinde sergilenecek. Eğer eserin sahteliği söz konusuysa, kalbim dayanmayacak…

İlerlemecilik

İlerlemecilik Yanılgısı

Kompleks düşünsel yapımız tarihsel süreçlerle eşgüdümlü bir büyüme skalasına sahiptir. Özellikle bilginin birikimselleştiği dönemden itibaren; yani yazının kullanımının başlaması, insan hafızasının alamayacağı bilgilerin kendi hafızası dışında harici bir hafıza yaratılmasını sağlamıştır. Bu harici hafıza ile birlikte bilginin saklanması kolaylaşmıştır. Sözün uçup yazının kalması bundandır. Bilginin saklanabilir olması, insan beyninin bilgi yığınları içinden istediğini seçebilmesine ve bunları daha etkili kullanmasına vesile olmuştur. İlerlemecilik nedir?

İlerlemecilik

Bu devrimle beraber aslında bir devrimin daha gerçekleştiğini söylemek yanlış olmaz. İnsan ilişkilerinin karmaşıklaşması da aynı milada dayanır. Elbette bunların öncesinde insan nüvesi gereği, diğer canlılardan farklı olarak karmaşık ilişkilere sahipti fakat bu dönüşüm daha keskin bir gerçekliği ortaya çıkarttı.

Tarihsel süreç içerisinde devlet mekanizmasının oluşturulması ve güçlendirilmesi de bu ilişkiler ağının karmaşıklaşmasında etkili olmuştur. Özellikle karşılıklı taahhütler altına girilmesi ve bunun bir güven sorunsalına dayanması bu süreci hızlandırmıştır. Hukukun ortaya çıkışı da bu bağlamda değerlendirilebilir. Verdiğimiz sözlerin uçup gitmesi fakat yazıların yerli yerinde kalması, insanın kendi dışında bir güven mekanizması oluşturmasına neden olmuştur. Dini ve örfi değerlerin, insan üzerindeki yaptırımının belirsizliği ve göreliliği başka bir dayanak ihtiyacını kuvvetlendirmiştir. İlk bakışta yararlı gibi görülebilecek bu ‘’gelişmeler’’ aslında doğallıktan uzak ve karmaşık durumların ortaya çıkmasına sebep olmuştur.

Kendi doğal seleksiyon mekanizmamızın ortaya çıkışı ve bunda zekâ faktörünün önemli bir yer işgal etmesi, bizim ‘’ilerlemeci’’ tarih anlayışımızı desteklemiştir. Ancak bu ‘’gelişmeler’’ neticesinde ortaya çıkan bilgi yığınları arasında gerekli ve gereksiz olanlar karışmıştır. İşte bu noktada insan ilişkilerinin karmaşıklaşması sağlıklı bir lineerden uzaklaşma sürecini başlatmıştır. Ancak bunun farkına varıp eleştiri getirmek yerine; sağlıksız ilişkiler üzerinden yorumlar yapılıp, karmaşık ilişkilerin ‘’gelişkinliğin’’ bir göstergesi olduğu şeklinde güzellemeler yapılmıştır. Aslında, karmaşık olanın ‘’ileri’’ olduğu yanılgısı yeni değildir.

Her konu hakkında yapılan düzenlemeler ve bunların kaydedilmesi ‘’düzen’’ olarak adlandırılsa da; düzen aslında karmaşıklığa takılan bir maske olmaktan öteye geçemiyor. Eğer gerçek bir ilerlemeci tavır ortaya koyacaksak, bunu güven esasına dayandırmaktan başka bir çaremiz yoktur. Tüm bunları yazıya dökmek, kendi içinde kurgusallık yaratmaktan öteye geçemiyor. Tıpkı bu yazının düşünsel bir rahatlamadan öteye geçmemesi gibi…

Facebook sayfamızı takip ediniz

Herkes Dergisi Resmi Facebook Sayfası

İlgi çekebilecek kısa yazılar:

Anarşizm ve liberalizm farkları

Osmanlı Devleti’nde İttihat ve Terakki

Suriye ve Katar üzerinde İran etkisi

Sıcak gri

Polat Karayel

Buradayız Ahparig

Buradayız ağabeyim…

Cennete gitmek isteyenlerin cehenneme çevirdikleri bir dünyada, kan coğrafyasında adına umut dediğimiz nefesimizi tüketip yaşıyoruz. “Acılar insanı olgunlaştırır.” derler ya hani, çektiğimiz acılarla birlikte daha da öğreniyor ve olgunlaşıyoruz. Acılarda bilgileri buluyoruz ve yaşananlara yürekten bakınca cehennemi görmek kaçınılmaz oluyor. Sen ki, halkının acısını kocaman yüreğinle görebilen ve bu acıyı ömrü boyunca taşıyan bir insandın. İnatla savunduğun değerlerin, direnişin ve devrimciliğin gücüne güç katıyordu. Senden önce de,
sen varken de sürüyordu. Senin ardından da sürdürüyorlar vahşetlerini…

Öldürülen bebeler, yaka paça götürülen gazeteciler, öldüresiye tartaklanan öğrenciler, intihara sürükledikleri atamadıkları öğretmen meslektaşlarım…

Şimdi buraya yazmaya devam edersem sayfalar yetmeyecek…

Bizim kuşağı göklerden izlemişsindir. 2013’ün haziran ayındaki Gezi Direnişi’ni izleyince, yaşamı hep güzelliklere dolayacak, gittikleri her ortamı cennete çevirecek bu güzel kardeşlerini gördükçe umut dolu o gözlerinin nasıl da parladığını, bu çocuklarla nasıl da gurur duyduğunu tahmin edebiliyorum. Seni yitirdiğimiz gibi yitirdiğimiz kardeşlerimiz de oldu. Katiller halen olduğu gibi yine pusudaydı. Ali İsmail, Mehmet, Abdullah, Ethem, Ahmet ve daha adlarını saymadığım onlarca çocuk ve genç…

Bir de Berkin vardı. Kara kaşına, gözüne ve gülüşüne canlarımızı vereceğimiz…

Her yeri yakıp yıkıyorlar. Vuruyorlar, öldürüyorlar. Soyuyorlar, sömürüyorlar. Ve bütün bunların üzerine alçakça durmadan sırıtıyorlar. E-posta adresime gelen ve vahşet içeren mesajlar da onu gösteriyor ki, belki bizim de yanımız senin yanı başın olur. Bilemeyiz.
Birlikte söyleriz Anadolu’nun kayıp türkülerini…

Bingyol, Adana Ağıdı, Sarı Gelin ve daha nicesini…

Şimdilik,
Buradayız Ahparig !