Suçsuzum

Suçsuzum 8.Bölüm

Nazım Şahin‘in yazdığı Suçsuzum öykü dizisinin 8. bölümüdür. Suçsuzum öyküsünü anlayabilmek için önceki bölümleri de okumanız tavsiye ediliyor. Bir iftira sonucu cezaevine düşen Hüseyin’in kendisini aklama çabasını ve yaşadıklarını konu alıyor.

1. bölüm

2. bölüm

3. bölüm

4. bölüm

5. bölüm

6. bölüm

7. bölüm

Suçsuzum

Sıradan bir günün sabahıydı. Herkesin kafası kendi hayatına dönük soru işaretlerinden müteşekkil sarmallarla doluydu. Zaman adeta ağır çekimde hareket ediyordu. Günler geçmiyor gibi geliyordu. Oysaki, Hüseyin 3 ay, Mehmet 17 ay, Selim 26 ay, Kadir Baba ise 47 aydır cezaevindeydi. Zaman geçiyordu ama siz dört duvar arasında bunu fark edemiyordunuz.

Sabah kahvaltıdan sonra Selim ve Hüseyin, Kuran-ı Kerim derslerine devam ettiler. Hüseyin artık tecvid ile okumayı öğrenmişti. Hatta bu konunun şerefine, Balıkesir yöresine ait Hoşmerim tatlısı alarak akşam yemeğinden sonra arkadaşlarına süpriz yapmayı planlamıştı. Tatlıları kantinden gelmişti. Buzdolabı olmadığı için avluya açılan pencerelerin önüne koymuştu. Dışarısı geceleri gayet soğuk oluyordu.

Cezaevi tesbihi

Bir de Selim’e Kuran-ı Kerim eğitimi için küçük bir hediye vermek istemişti. Burası cezaevi idi. Her istediğine ulaşması mümkün değildi. Ve vereceği hediye anlamlı olmak zorundaydı. Bu konuda en anlamlı hediye zeytin çekirdeklerinden yapılan “Cezaevi Tesbihi” idi. Tesbih yapımı için Mehmet’ten yardım aldı. Herkesten gizli tesbih yapımını bitirmişti. Selim’e, akşam yemeğine müteakip, herkesin huzurunda emek verdiği tesbihi takdim edip teşekkür edecekti. Fakat “insan plan yapar, kader gülümser” denir ya, gerçekten de öyle oldu. Öğle saatleri idi. Koğuş kapısının mazgalı aralandı. Hüseyin gazete okuyordu. Birden irkildi. Yemek dağıtım saati değildi henüz. Gardiyan neden gelmiş olabilirdi?

Gardiyan:

“Selim Doğru buraya baksın?”

Hüseyin hemen avluda oturan Selim’e seslendi.

“Selim hocam, sizi gardiyan çağırıyor bakar mısınız?”

Selim ağır adımlarla kapıya ilerledi.

Gardiyan:

Selim Durmaz. Tahliye yazın geldi, sen beni kapıda bekletiyorsun. Hadi gözün aydın. Hazırlan birazdan seni almaya geleceğim. Sana girerken verilen yastık, çarşaf, battaniye ne var ise hazırla. Fazla oyalanma hemen gelirim.” dedi.

Şaşkın sevinçli ama hüzünlüydü

Hüseyin ve Selim şaşkınlıktan ne diyeceklerini bilemediler. Selim ağalamaya başladı. Sakallarından süzülen göz yaşları elindeki Kuran-ı Kerim’e damlıyordu. Hüseyin de Selim’in boynuna sarılıp ağlamaya başladı. Sesleri duyan Mehmet ve Kadir Baba da Selim’in yanına gelmişlerdi. Koğuşta bayram havası vardı. Mehmet ve Hüseyin hemen Selim’in eşyalarını toplamasına yardım etmek üzere üst kata çıktılar. Selim’in eşyalarını siyah battal boy bir çöp poşetine doldurdular. Gardiyanın istediği eşyaları da hazırlayıp kapının önüne indirdiler. Selim şaşkın, sevinçli ama arkadaşlarından ayrıldığı için de, bir o kadar hüzünlüydü. Kolay değil artık koğuş onun evi gibi olmuştu. Oradan dahi ayrılmak insanı hüzne gark ediyordu.

Hüseyin tesbihi çıkardı.

“Selim Hocam bana yıllardır öğrenmediğim en önemli hayat kaynağını öğrettin. Bana Kuran-ı Kerim okumayı öğrettiğin için sana ne kadar teşekkür etsem azdır. Nacizane sana bir hediye vermek istedim. Fakat malum burası cezaevi. Ben de sana, buraya uygun, zeytin çekirdeği tesbih yaptım. Güle güle kullan. Benden sana hatıra kalsın. Hakkını helal et.” dedi ve iki damla yaş gözlerinden süzüldü.

Kur’an-ı Kerim’in Türkçe meali

Selim:

“Ne demek kardeşim. Ben sana bu muhteşem kitabı okumayı öğrettim ama senin işin bitmedi. Hemen bir tane Kuran-ı Kerim’in Türkçe mealini almanı, Yüce Allah’ın bize neler söylediğini anlayarak okumanı istiyorum. Evet, Arapça okumak çok güzeldir. Ama anlamak daha önemlidir. Tesbih için de ayrıca teşekkür ederim. Ömrüm vefa ettiği sürece saklayacağım. Sen de hakkını helal et.” dedi.

Sırayla Mehmet ve Kadir Baba ile de helalleşti. Herkesi hüzün sarmıştı. Koğuşun demir kapısının homurtusu duyuldu. Gardiyan bağırıyordu.

“Selim! Haydi zaman doldu.”

Herkes kapının önünde sıralandı. Cezaevi adetiymiş, alkış kıyamet. Islıklar eşliğinde Selim elinde eşyalarının içinde olduğu iki adet battal boy çöp poşeti ile koğuştan çıktı. Geri dönüp kapıya doğru el salladı ve gardiyan önde o arkada koridorda ilerlemeye başladılar.

Eğitim bitmişti

Cezaevine girişte süpriz, çıkışta süprizdi. Nasip dolmuş, yenecek ekmek kalmamıştı. İşin en ilginç tarafı Kuran-ı Kerim dersi biter bitmez Selim’in tahliye olmasıydı. Demek ki tahliye olması için eğitimin bitmesini takdir etmişti Yüce Yaradan.

Koğuştaki sevinç havası yine eski hüzne dönüşmüştü. Koğuşta 3 kişi kalmışlardı. Akşam yemeğinin dağıtılmasına az kalmıştı.

Hüseyin Kuran-ı Kerim okuyordu. Yine o tanıdık ses geldi. Koğuş kapısı homurdanarak açılmıştı. Gardiyan, önden içeri girerek, 1 battaniye, 1 yastık, 1 takım nevresim bırakmıştı masanın üzerine. Ardından 20’li yaşlarda, 170 boylarında, balık etli, hafif kilolu bir genç koğuşa girdi. Gencin yüzünde hayattan bıkmış bir ifade ve etrafa yayılan yoğun bir karamsarlık vardı. Gözlerinin altı uykusuzluk ve ağlamaktan şişmişti. Yüzü strese bağlı olduğu anlaşılan sivilcelerle kaplıydı. Kolların da faça izleri, elinin üzerinde kuru kafa şeklinde döğme vardı.

Hüseyin:

“Hoşgeldin delikanlı. Ben Hüseyin.” dedi.

Genç hiç oralı olmadı. Defol git başımdan dercesine Hüseyin’in yüzüne bakarak burnunu çekti. Tavırları rahatsızlık vericiydi. Hüseyin gencin bu tavrından hiç hoşlanmadı ve avluya çıktı. Ardından Mehmet gencin yanına gelmişti. Aynı muameleyi Mehmet’de görünce, o da kızıp avluya çıktı. Az sonra yemek dağıtımı için görevliler koğuşun kapısına gelmişti. Genç umursamadı bile. Eşyalarını alıp üst kata çıktı. Hüseyin ve Mehmet şaşkındı. Gencin bu hal ve hareketleri hiç hoş değildi. Yemekleri aldıktan sonra sofrayı kurdular. Üst kata yemek hazır diye seslendiler.

Kadir Baba yılların verdiği tecrübe ile olmalı, gencin pek tekin bir tip olmadığını anlamış, gence selam bile vermemişti. Yemeğe indi. Genç yemeğe inmemişti. Hüseyin dayanamadı. Yanına gitti.

İlk girişim değil

“Birader, sıkıntın nedir bilmiyorum ama biz de senin gibi cezevine ilk girince, şaşkındık. Hadi gel yemek ye.” dedi.

Genç:

Dayı bu benim ilk girişim değil merak etme. Ben yemiyorum size afiyet olsun.” dedi.

Hüseyin daha da şaşırmıştı. Daha fazla bir şey söylemeden yemek masasına geçti.

“Kadir baba, bu gençte bir hal var. Bu benim ilk cezevine girişim değil dedi. Pek tekin bir tip değil bu çocuk. Ne dersin?” dedi.

Kadir Baba:

“Oğul, sen merak etme ben onun gazını alırım. Ya efendi gibi durur ya da defolup gider. Huzurumuzu bozdurmam sen merak etme.” dedi.

Yemek ve sayım işi bittikten sonra herkes yataklarına çekilmişti. Avlu kapıları kilitlenmiş akşam olmuştu. Genç, Kadir Babanın yanına gitti.

“Baba, sen buraların en eskisisin galiba. Oturabilir miyim?” dedi.

Kadir Baba, gözlüğünün altından bakarak, “otur” işareti yaptı.

Genç:

“Baba, sen buranın ağası mısın?”dedi.

Anamı öldürdüm

Kadir Baba:

“Bana bak evlat ben buranın ağası değilim. Ama düzeni ben sağlarım. Sen yol yordam bilmiyorsun anlaşılan. Önce adın ne? Kimsin nesin? Onu anlat bakalım.” dedi. Sesinde ciddiyet, sertlik ve bir o kadar da tehdit vardı. Genç, sert kayaya çarptığını anlamıştı. Belli ki bu adam cinayetten yatıyor diye aklından geçirdi. Biraz daha tavrını yumuşattı.

“Baba estağfurullah. Kusura bakma şaşkınlık işte. Ben Rıfat. Yaşım 22. Anamı öldürdüm. Uyuşturucu parası vermedi. Ben de krizdeyken anamı balkondan itip 10. Kattan aşağı attım.” diyerek anlattı hikayesini. Gayet soğuk kanlıydı. Fakat normal bir insan olmadığı her halinden belliydi.

Kadir Baba, Rıfat’tan tiksinti duyuyordu. Fakat yüz ifadelerine bu durum yansımıyordu.

“Delikanlı, burada hır gür istemem. Efendi gibi otur kalk. Buradaki gariplere ilişirsen, pişman ederim. Senin yaşın kadar benim adam vurmuşluğum var. Bileğine güveniyorsan şimdi kozumuzu paylaşalım. Yok eğer güvenmiyorsan ya dediklerimi yap ya da çek git buradan.” dedi.

Rıfat:

“Anladım baba. Benim kimseyle işim yok. Zaten çok da kalmayacağım. Merak etme.” diyerek yatağına geçti.

Yatağını hazırlamamıştı. Sürekli sigara içiyor hiçbir şey yemiyordu. Alt ranzalardan birine uzanmış, üst ranzanın tabanına bir şeyler yazıyordu. Üstünü bile çıkarmadı. Geldiği kıyafetlerle uyuyakalmıştı. Hüseyin ve Mehmet gencin tavırlarına anlam veremiyordu. Kadir baba ile ne konuştuklarını merak ediyorlar fakat cesaret edip soramıyorlardı. Ardından ışıkları kapattılar. Herkes uykuya geçmişti.

Kadir Baba durumu anladı

Hüseyin sırtında bir ağrı ile uyandı. Gece üzeri açık kalmış ve rüzgar almıştı. Kendi kendine “aşağıdaki pencerelerden biri açık kalmış olmalı” dedi. Aşağı kata indi. Saat 03:30’u gösteriyordu. Pencereyi kapattı. Tuvalete girmek için kapıyı açmaya çalıştı fakat kapı açılmıyordu. Kapının üzerinde 8-9 adet elbise askısının çarşafla bağlandığını ve dışarı doğru sarkıtıldığını gördü. Kapıyı ne kadar çekerse çeksin açılmıyordu. Sonra üst kata çıktı. Yataklara baktığında,  yeni gelen gencin yatakta olmadığını fark etti. Mehmet ve Kadir Babayı uyandırdı. Hepsi birlikte tuvalet kapısına indiler. Kadir Baba durumu anlamakta gecikmedi. Genç intihar etmiş olmalıydı. Kapıya güçlü elleri ile asıldı. Kapı hafif aralandı. İçerideki manzara çok korkunçtu.

Kadir Baba:

“Hüseyin acil butonuna bas çabuk.” dedi.

Hüseyin, Acil butonuna birkaç kez bastı. Kadir Baba, herkesin tuvaletten uzaklaşmasını istedi.

Gardiyan gelmişti.

“Ne var gece gece?” diye çıkıştı.

Kadir Baba:

Gel de kendin bak. Yeni gelen çocuk kendini asmış.” dedi.

Gardiyan paniklemişti. Hemen telsiz ile destek istedi. Birkaç gardiyan daha geldiler. Jandarma da hemen artlarından geldi. Kapıyı zorlayarak açtılar. Genç, çarşafı elbise askılarına bağlayıp kapıdan sarkıtmıştı. Diğer ucunu da ilmek yapıp boğazına geçirdikten sonra kendini boşluğa bırakarak intihar etmişti. Jandarma, savcıya haber vermişti. Yaklaşık yarım saat sonra savcı olay yerine geldi. Tutanaklarını tutup, tek tek herkesin ifadesini aldı. Cesedi torbaya aldıktan sonra eşyalarını da alarak koğuştan çıktılar.

Sabah saat 07:00 olmuştu. Hüseyin ve Mehmet şoktaydı. Renkleri atmış adeta kireç gibi olmuştu. Olanlardan bir anlam çıkaramadılar. Kadir Baba’nın yanına gittiler. Kadir Baba gayet rahat görünüyordu.

Hüseyin:

“Baba ne oldu böyle. Bu herif niye astı kendini?” dedi.

Kadir Baba:

Oğul vicdan her yükü taşımaz. Dün akşam bana, anasını nasıl öldürdüğünü anlattı bu cahil. Uyuşturucu krizine girip anasını balkondan atmış. Vicdanı yakasını bırakmamış demek. Boş verin siz. Şimdi gitsin, hesabını öte tarafta, Allah’a versin. Burada hesap kalmadı. Adam öldü dosya kapandı. Hadi sizde gidip biraz uzanın. Kahvaltıyı ben hazırlarım.”dedi.

Hüseyin ve Mehmet yemeği düşünemiyorlardı. Gördükleri manzara karşısında içleri kalkmıştı. Mideleri bir şey kabul edecek gibi değildi. Fakat bir insan, kendisini doğurup büyüten anasına, bunu nasıl yapabilmişti? Uyuşturucu denen illet, insanı insanlıktan dahi çıkarıyordu. Hüseyin’in bugün cezaevinde öğrendiği iki şey vardı. Vicdan azabı ve uyuşturucunun ne denli vahşi bir katil olduğu.

Devam edecek

Facebook sayfamızı takip ediniz

Herkes Dergisi Resmi Facebook Sayfası

İlgi çeken öyküler:

Bar Perisi

Recep ile Nadan

Hey taksi!

Zamana yolculuk

Bir Hatıra Defteri

Benim Öyküm

Haziran

Yi ha! Bir Anadolu göbeği hikayesi

Rahip

Anlatılmaz yaşanır yıllar geçse bile

İttihat ateşi