Suçsuzum

Suçsuzum 7.Bölüm

Nazım Şahin‘in yazdığı Suçsuzum öykü dizisinin 7. bölümüdür. Aracında uyuşturucu çıkan Hüseyin‘in cezaevinde yaşadıkları ve kendisini aklama çabasını anlatan bu çalışma, yazarın Herkes Dergisi‘ndeki ilk öykü çalışmasıdır. Öyküyü tam anlamı ile anlayabilmek için önceki bölümleri okumanız tavsiye edilir.

1. bölüm

2. bölüm

3. bölüm

4. bölüm

5. bölüm

6. bölüm

Suçsuzum

Sabah, tüm cazibesiyle güneş ışıklarını koğuşun penceresinden içeri salıvermişti. Güneş son günlere nazaran daha parlak ve sıcaktı. Hüseyin, uyandığında hala bir gün önceki haberin etkisinden kurtulmadığını fark etti. Hala cevaplayamadığı sorular vardı zihninde. Çayı demlemiş kahvaltılıkları hazırlamıştı. Selim her zamanki gibi buğulu gözleriyle Hüseyin’in yanına geldi.

“Hüseyin takma kafana. Unutma sana çamur atan önce kendi ellerini kirletir. Merak etme kirli eller saklanamaz. Sen vaktini bu düşüncelerle harcama. Şu duvarlara bak. Senden önce niceleri gelip geçti buradan. Herkes suçlu değildi tabiki. Bak herkes bir şey yazmış duvarlara. Benim en beğendiğim söz senin ranzanın köşesinde pencerenin üzerinde yazılı olan “ Sus ve Sabret”. Sabır zayıflık değildir aksine güçtür. Bir gün gelir sen de aklanır çıkar, gidersin buradan. Sen detaylara takılıp günlerini mahvetme burada.” dedi.

Kendileri sevinememişti

Onlar konuşa dursun mektup dağıtan bayan gardiyan koğuşun kapısına gelmişti. Seslendi “Beyler Mektuplarınızı alın.” Bir anda Hüseyin ve Selim göz göze geldiler. Hemen kapıya koşmuşlardı. Mazgalın arkasından isimleri okundu ve mektuplarını aldılar. Mehmet de yukarıdan sesi duyup koşarak mazgala gelmişti. Ona da sevdiği kızdan mektup vardı. Adanalı Kadir baba yıllardır mektup almamıştı. Beklemiyordu zaten. Mazgal kapandı. Mehmet, Selim ve Hüseyin birbirlerine baktılar. Utanmışlardı çünkü. Kadir Baba’ya mektup gelmeyince kendileri sevinememişlerdi. Onun yanında mektup okumaktan haya ettiler. Tam bu düşünceler çerçevelemişken etraflarını mazgal tekrar açıldı.

“Kadir DOĞAN mektubun var.” dedi bayan gardiyan.

Herkes şaşırmıştı. Hüseyin koşarak Kadir babanın yanına gitti.

“Kadir baba gözün aydın mektubun var. Hadi gel al aşağıda memur hanım seni bekliyor.” dedi heyecanla.

Kadir Baba:

“Oğul yıllar var bana mektup gelmeyeli. Yanlışlık vardır kesin. Sen söyle benim mektubum yok iyi baksın.”dedi.

Hüseyin ısrar edemedi. Bayan gardiyanın yanına gitti.

“Kadir DOĞAN böyle bir mektup beklemediğini söyledi. Yanlış olduğunu düşünüyor. Bir daha bakar mısınız?”dedi.

Bayan Gardiyan:

“Yanlışlık yok. Burası B5 değil mi? Kadir DOĞAN isimli mahkum bu koğuşta değil mi?. Bu mektup ona ait. Kabul etmiyorsa buraya not alıp iade ederim.” dedi.

Kadir baba yukarı kattan aşağıyı dinlemiş olacak ki tam konuşmanın üzerine geldi.

“Ver kızım bakalım.”dedi. Ve mektubu aldı. Koğuşta herkes mektubun kimden geldiğine kilitlenmişti. Hiç kimse kendi mektubunda ne yazdığını merak etmiyordu. Ama cesaret edip kimse bu konuyu kendisine soramıyordu. Kadir Baba, mektubu elinde, avluya sandalyesini atıp, bir köşeye geçmişti. Sigarasını yaktı ve çayından bir yudum aldı. Gözlüklerini takıp mektubunu okumaya başladı. Koğuşun genel efkarı değişmişti. Herkes mektubunu alıp yatağına çekildi. Bir anda koğuşta hıçkırık sesleri yükseldi. Mahpus kurallarından biri de buymuş.

“Mektup alınca da yazınca da ağlanır.”

İddianame daha çıkmamıştı

Hüseyin eşi Safiye den mektup almıştı. Mektup gönderileli 10 gün olmuştu. Aps ile gönderilmesine rağmen ancak eline ulaşmıştı. Çünkü mektuplar PTT den teslim alındıktan sonra Mektup Okuma Komisyonu tarafından okunur, üzerine okundu mührü basılır, ondan sonra dağıtılırdı. Bu nedenle son gelişmelerden mektupta bahsedilmiyordu. Çünkü mektubun yazıldığı tarih itibariyle iddianame daha çıkmamıştı.

Safiye, kendi durumunu ve Dilara’yı anlatıyordu. Dilara parmak iziyle babasına resim yapmıştı. Bu resme ilave olarak bir de fotoğraf koymuşlardı mektubun içerisine. Hüseyin mektubu alıp öptü kokladı. Hıçkırıklarına hakim olamıyordu. Dilara’nın kokusunu özlemişti. Bir anda gözü Mehmet’e ilişti. Mehmet de hıçkırıklar içerisindeydi. Sevdiği kızın düğün tarihi belli olmuştu. Manzara çok hazin ve karamsardı.

Hüseyin saatine baktı. Öğlen olmuştu. Saat 15:00’da telefon görüşü vardı. Yemek vakti gelmişti ama hiç kimsede yemek yiyecek hal kalmamıştı. Selim de bir köşe de ağlıyordu. Hüseyin usulca aşağı avluya indi. Kadir Baba’nın yanına sandalyesini çekti.

“Baba, kimse de yemek yiyecek hal yok. Ne yapalım, yemek de geldi.”dedi.

Kadir Baba:

“Oğul sen yemekleri al akşam hepsini beraber yeriz. Kimseye ısrar etme. Mektup günleri böyle olur. Normaldir.” dedi.

Kadir Baba’nın hikayesi

Hüseyin iki demli çay doldurduktan sonra sigarasını yaktı. Çaylardan birini Kadir Baba’ya uzattı.

“Baba senin hikayenin devamını anlatmayacak mısın?”dedi.

Kadir Baba:

“Oğul sanırım en son İstanbul’da kalmıştık. Rasim Baba beni şöförü yaptı. Yanından hiç ayırmıyordu. Öz oğlu gibi severdi. Hafta da bir gün ormana yürüyüşe çıkardık. Sadece o gün korumalarını yanına almazdı. İkimiz yürüyüşe çıkardık. Ardından da bana, Adana Kebap yaptırırdı. Sonrada geri dönerdik. Yine böyle bir gün Rasim babanın düşmanları pusu kurmuş. Biz spor yaparken ormanda bizi düşürdüler. Üzerimize yağmur gibi mermi yağdı. Oğul düşmanını iyi belleyeceksin. Bu alemde kim belinde ne taşır bileceksin. Çoluk çocuğu üzerimize yollamışlar. Ben belimde iki tane tabanca taşırım. Oracıkta serdim 4 tane çakalı yere. Ama Rasim baba vurulmuştu. Sağ omzundan iki mermi yemişti. Hemen hastahaneye yetiştirdim. Ardından da gidip polise teslim oldum. Adamların dördü de ölmüş. Tüm suçu üzerime aldım. Gerisini de biliyorsun işte.” dedi.

Hüseyin gözleri faltaşı gibi açılmış dinliyordu. Bu melek gibi adam 4 kişiyi gözünü kırpmadan nasıl öldürmüştü?

Nasıl öldürdün o adamları?

“Baba kızmazsan sana bişey soracağım?”dedi.

Kadir Baba:

“Sor bakalım oğul.”

Hüseyin:

“Baba, sen merhametli adamsın. Nasıl öldürdün o adamları?”

Kadir Baba:

“ Oğul sen bu aleme çok uzaksın. Benim yaşadığım alemde merhamet yoktur. Ben onlara merhamet etseydim onlar bana merhamet etmezdi. Ölmemek için öldüreceksin. Zaten Rasim Babayla helalleşip bir daha bu işlere dönmeyeceğimi söyledim. Artık tövbeliyim evlat. Elimdeki kanların ızdırabını çekiyorum her gün.”dedi. Sesinde hüzün ve acı vardı. Belli ki pişmandı.

“Oğul soracaksın biliyorum ama korkuyorsun sanırım. Sor çekinme. Mektup kimden geldi de.”

Hüseyin:

“Vallahi Baba korkmuyorum desem yalan olur?”

Adanalı Kadir Baba:

“Bir sevdiğim vardı Leyla. Bir pavyonda şarkıcıydı. Geçen hafta ölmüş. Mektup da kızımdan. Bir kızım varmış. Yıllarca benden sakladığı bir kızım. Öldü demiş ona. Kızım ölmeden önce beni öğrenmiş annesinden. Şimdi de beni görmek istediğini yazmış. Kapalı görüşe gelecekmiş. Sahi bu arada senin durum ne oğul? İddianamen gelmiş. Anlat bakalım.”

Hüseyin:

“Baba şaşkınım. Bizim mahalleden esnaf Duran diye biri vardı. Beni şikayet eden oymuş. Neden bunu yaptı hala anlamış değilim. Çünkü bana sıkıştığımda borç verdi. Hatta arabamı da ondan aldım. Hep halimi hatrımı sorardı. Kendisi kabzımal. İşçilerinin çoğunu tanırım. Benim dükkandan evlerine çok alışveriş yaptılar.”dedi.

Kötülüğe bulaşmamışsın

Kadir Baba:

Oğul çok safsın. Kötülüğe bulaşmamışsın da ondan anlamıyorsun. Bak evlat sana soru sorayım sen düşün. Bu Duran uyuşturucu kullanır mı? Gece hayatı var mı? Ve en önemlisi etrafında sevilir mi? ” dedi.

Hüseyin:

“Etrafta pek sevilmez. Kendini beğenmiştir. Gece hayatı vardır. İçki içer ama uyuşturucu kullandığını görmedim. Kadınlara da zaafı vardır. Peki ama Kadir baba bunlar onun bana iftira atmasına sebep olamaz ki?”

Kadir Baba:

“Oğul kendini akıllı karşısındakini saf zannedenlerle dolu dünya. İyi niyetli olmak aptallık değildir. Ama bu herif seni öyle sanmış. Bak yiğidim bu adamın son zamanlarda borcu harcı, garip hareketleri var mıydı? İyi düşün. Bir ip ucu muhakkak vardır. Ama sen fark etmemişsindir.” dedi.

Hırsızlık yapan işçi

Hüseyin:

“Baba, benim hırsızlık yaparken yakaladığım işçiyi, Duran yanına aldı. Bende kendisini bu çocuk hakkında uyardım. Ben üstesinden gelirim diye bana ukalalık yapmıştı. Bende önemsemedim.” dedi.

Adanalı Kadir:

“Bu adamın yanına kimler gelir giderdi? Yok mu oğul hiç dikkatini çeken bir tip?”

Hüseyin:

“Abi bazen dükkanın önüne lüks arabalar gelirdi. Meyve kasaları alıp giderdi. Zengin adamlarla oturup kalkmaya başlamıştı son zamanlarda. O günden sonra hareketleri değişti. Astığı astık kestiği kestik bir tip olmaya başlamıştı. Zaten kendini beğenmiş bir tipti iyice ukala olmuştu. Ama bana karşı olumsuz bir tavrı yoktu. Mahalleliye ters cevaplar veriyormuş. Almazsanız almayın size mi muhtacım gibisinden. Benim kulağıma gelirdi ama kendisini tanıdığım için her zaman ki tavrı diye gülüp geçerdim. Hatta bir gün Duran’ın çırak olarak yanında çalıştığı Okan Usta benim yanıma geldi. Oradan buradan laf açılınca kendisi bana “Duran iyice şımardı. Gençliğinde de aynıydı. Tek bildiği ortalığı karıştırmaktı. Şimdi daha ileri gitmiş.” diye dert yanmıştı.”dedi.

Kadir Baba:

“Oğul hala anlamadın mı? Bu herif birileriyle iş tutuyor. Bu nedenle insanlara posta koyuyor. Anlattığın gibi bir adam cesur olamaz. Cesaret başkalarını arkana alınca gösterdiğin şey değil, kendinle baş  başa kalınca gösterdiğin harekettir. Tek başınayken sesi çıkmayan, kalabalık arasında kaybolan silik tipler. Çok gördüm bu çakallardan evlat. Neyse sen şimdi otur, arabana uyuşturucular nasıl girmiş olabilir, onu düşün. Sonra yine konuşuruz. Zaten telefon görüşüne gideceksiniz. Birazdan gardiyan gelir. Hazırlan hadi.”dedi.

Neden?

Hüseyin’in kafası allak bullak olmuştu. Kadir babanın dedikleri çok mantıklıydı. Duran hem uyuşturucuyu arabasına koyup hemde onu şikayet etmiş olabilirdi. Ama neden? Kafasında bu soru sürekli çınlıyordu. Neden???

Koğuşun kapısı aralandı. Gardiyan isimleri okumaya başladı. Telefon görüşü için Mehmet, Selim ve Hüseyin kapının önüne çıktılar. Gardiyan mutat aramasını yaptıktan sonra telefonların olduğu salona götürdü. Her görüşten önce dilekçe ile idareye başvuruyorlardı. Sadece daha önce görüşmek için idareye bildirdikleri numarayı arayabiliyorlardı. Görüşmeler dinleniyor ve kayıt altına alınıyordu. İdare kurallara aykırı bir durum olursa görüşmeye müdahale ediyor hatta konuşmayı sonlandırıyordu. Görüşmeler 10 dakika ile sınırlıydı. Bu nedenle insan ne konuşacağını şaşırıyordu. Hızlı hızlı, özet bir konuşma yapmak zorunda kalınıyordu.

Hüseyin:

“Safiye aşkım nasılsın? Kızımız nasıl?”

Onuncu Yıl Marşı

Safiye:

“İyiyim hayatım. Kızımızda iyi. Onuncu Yıl Marşı’nı ezberledi. Çok zeki bir çocuk. Seni çok özledik. Sen nasılsın? Sağlığın nasıl? Bir şeye ihtiyacın var mı?”

Hüseyin:

“Ben iyiyim aşkım. Bir şeye ihtiyacım yok. Getirdiğin kıyafetler yeterli. Param da var. Sizi çok özledim. Sen ne yapıyorsun? İşler yolunda mı? Dükkan nasıl?”

Safiye:

“İşler iyi hayatım. Geçinip gidiyoruz. Ben dükkanda duruyorum. Kızımıza da annem bakıyor. Tek sıkıntımız senin yanımızda olmayışın. Seni çok özledik.”

Şikayet eden Duran’mış

Hüseyin:

Aşkım iddianame çıkmış. Beni şikayet eden Duran’mış. Peki neden bunu yapmış? Benle derdi ne bunun? Bir şey öğrenebildin mi?”

Safiye:

“Hayatım biliyorum. Neden yaptığı hakkında bir bilgim yok. Avukat araştırıyorum. Bu hafta avukat Savaş Bey senin yanına gelecek. O sana detaylı anlatır. Eğer tamam dersen noterden vekalet verip kendisini tutacağım. Sen şimdi boş ver bunları. Avukat bey gelince sana detaylı anlatır. Süremiz kısıtlı kızımız senle konuşmak istiyor. Seni çok özledi sen onla konuş.”

Dilara:

“Babacığım seni çok özledim. Annem iş için gittiğini söyledi. Çabuk gel olur mu? Geceleri sen yanımda olmayınca, korkuyorum. Uyuyamıyorum. Bana gönderdiğin bebeğe sarılıyorum. Seni çok seviyorum babacığım.”

Hüseyin göz yaşlarını tutamamıştı. Lakin Dilara anlamasın diye göz yaşlarını içine içine akıtıyordu. Boğuk bir sesle:

“Tamam aşkım. Buradaki işim bitsin hemen geleceğim. Anneni sakın üzme tamam mı? Sen benim canımın içisin. Sana neler alacağım neler. Onuncu Yıl Marşını oku bakayım bir duyayım.”dedi.

Dilara sevimli ses tonuyla Onuncu Yıl Marşını okumaya başlamıştı. Safiye ve Hüseyin, Cumhuriyet ve Atatürk’e gönülden bağlı insanlardı. Ve çocuklarını bu değerlere sahip çıkan bir vatandaş olarak yetiştiriyorlardı. Hüseyin’in Dilara’dan beklentisi, Atatürkçü bir doktor olarak yetişip bu ülkenin insanlarına faydalı bir birey olmasıydı.

10 dakika dolmuştu ama Dilara doyamamıştı. Hüseyin kapatmak zorunda olduğunu söyleyince, Dilara ağlamaya başladı. Hüseyin daha fazla kendini tutamıyordu. Son sözü “Hoşça kalın” olmuştu. Süre dolmuş ve hat kopmuştu. Hüseyin telefonun ahizesini yerine koyduktan sonra hıçkırarak ağlamaya başladı. Biran da omzunda bir el hissetti. Beyaz saçlı, orta yaşın üzerinde bir gardiyan ona bakıyordu. Bu sahne karşısında gardiyanda dayanamamış o da ağlamıştı.

“Allah yardımcın olsun kardeş.” diyebildi.

Ve Hüseyin’i B5 koğuşuna götürdü. Az sonra Mehmet ve Selim de gelmişti. Akşam yemeği için sofra kuruldu. Ama kimse de yemek yiyecek iştah yoktu. Herkesin aklında soru işaretleri, hayaller, hicran ve özlem vardı. Cezaevinde bir gün daha böylece sonlanmıştı.

Devam edecek

Facebook sayfamızı takip ediniz

Herkes Dergisi Resmi Facebook Sayfası

İlgi çeken öyküler:

İttihat ateşi

Hey taksi!

Bar Perisi

Rahip

Yi ha! Bir Anadolu göbeği hikayesi

Haziran

Kalan Zaman

Recep ile Nadan

Anlatılmaz yaşanır yıllar geçse bile

Benim Öyküm

Zamana yolculuk