Suçsuzum

Suçsuzum 5. Bölüm

Nazım Şahin‘in yazdığı Suçsuzum öykü dizisinin 5. bölümüdür. Cezaevine giren Hüseyin’in hukuka ve topluma kendini aklama çabasını içeren bir öyküdür. Öyküyü tam olarak anlayabilmek için ilk bölümden itibaren okumanızı tavsiye ederiz.

1. bölüm

2. bölüm

3. bölüm

4. bölüm

Suçsuzum

O gece sabah olmamıştı sanki. Gece uyku tutmuyordu Hüseyin’i. Yatakta bir sağa bir sola döndü. Koğuşu karanlık bir sessizlik almıştı. Adanalı Kadir babanın horlamasından başka koğuşta tık ses yoktu. Yine diğer gecelerden alışık olduğu Selim’in hıçkırık sesleri yankılandı koğuşta. Hüseyin yerinden doğruldu. Selim’in yanına gitti. Selim, gözleri kapalı dizlerinin üstünde projektörün aydınlığında dua ediyordu. Gözlerinden akan göz yaşları sakallarını ıslatmıştı. Trans halindeydi. Sürekli bir şeyler mırıldanıyor ve hıçkırıklarını kontrol etmeye çalışıyordu. Hüseyin çok etkilenmişti. Aşağı kata banyoya indi. Abdest aldı. Yukarı kata çıkıp battaniyenin üzerine oturdu. Bildiği Arapça bir dua yoktu. Ellerini açtı gönlünden geçenleri dillendirmeye başladı.

“Allah’ım bana bu iftirayı atanları sana havale ediyorum. Ne olur Allah’ım beni ve ailemi koru. Kızım Dilara’ya ve eşim Safiye’ye karşı beni boynu bükük bırakma. İftira atanları ben bilmiyorum, sen biliyorsun. Onlara karşı beni güçlü kıl. İntizarım sana değil. Beni bu hale getirenlere karşı bana yardım et. Bu gecenin sabahında gerçekleşecek olan görüşte bana kötü haberler duyurma.” diyordu.

Evin erkeği güçlü olmak zorundadır

Hüseyin’in de gözlerinden yaşlar çağlayanlar gibi coşmuştu. Artık bir yandan ağlıyor diğer yandan da dua ediyordu. O kadar kendinden geçmişti ki Selim’in aşağı kattan getirip önüne koyduğu mendilleri bile fark etmemişti. Bir anda saçlarında Selim’in soğuk ellerini hissetti. Selim bir yandan saçlarını okşuyor diğer yandan da fısıltıyla birşeyler söylüyordu.

“Aslanım ağla, ağla ki mazlum olduğunu Rabbinin dergahında haykır. Eğer suçun varsa pişkin olursun. Yok eğer mazlumsan gözlerinde, gönlünde ağlar. Yarını düşünüyorsan sana bir tavsiye. Şimdi ağla yarın eşinin ve çocuğunun karşısında ağlama. Çünkü bir evin erkeği güçlü olmak zorundadır. Sen bu evin direğisin. Sen sağlam duracaksın ki evin sallanmayacak. Hadi şimdi git uyu. Sabah dinç görünmen lazım.” dedi.

Hüseyin artık rahatlamıştı. Eski gerginliğinden eser kalmadı. Duası bittikten sonra yerinden kalkıp yatağına yattı.

Sabah olmuştu. Selim yine her zamanki gibi kalkıp kahvaltılıkları hazırlamış, çayı, tavşan kanı demlemişti. O sabah kimsenin uyandırılmaya ihtiyacı yoktu. Kendiliğinden herkes kalkmış, ellerinde traş köpükleri ve traş bıçakları banyoya koşmuşlardı. Bir kişi hariç… Adanalı Kadir babanın gelecek kimsesi yoktu. Onda buruk bir hal vardı. O her zamanki gibi kıyafetlerini giymiş, sigara sarma işlemine hazırlanıyordu. Koğuş ahalisi kahvaltıyı yaptı. Sayıma müteakip beklemeye koyulmuştu. Herkes en güzel kıyafetlerini giymişti. Hüseyin’in ilk görüşü olacağı için üzerindeki kıyafeti, evden çıktığı kıyafetiydi. Özel bir şeyi yoktu. Adanalı Kadir babanın dikkatini çekmişti. Hüseyin’i yanına çağırdı.

İlk görüş günü

“Biraderim gir benim dolaptan bir gömlek seç. Benim yeleklerimden birini giyin. Alt önemli değil. Zaten camın arkasından altın görünmez. Yenge hanım ve yeğenime güzel görün.” dedi.

Hüseyin çok duygulanmıştı bu teklif karşısında. Kabul etti. Kadir babanın beyaz gömleğini ve deri yeleğini giydi. Bir güzel traş olduktan sonra limon suyu ile saçlarına şekil verdi. Adanalı kadir babanın karşısına geçince;

“Gençliğime benzemişsin, bu üzerindekiler benden sana hediye.” dedi.

Hüseyin kabul etmek istemedi ama Kadir baba kaşlarını çatıp “ne demek hayır? Al diyorsam alacaksın” deyince mahcup bir şekilde “tamam abi” diyebildi. Kadir baba katil olabilirdi ama çok babacandı. Kimseyi üzgün göremeye dayanamazdı. Hüseyin, kız istemeye giden delikanlı gibi heyecanlıydı. Nihayet o an gelip çattı. Koğuş kapısının üzerindeki mazgal açıldı. Gardiyan isimleri okuyup hazırlanmalarını istedi. Tahmin edildiği üzere Kadir babaya kimse gelmemişti. O da bu duruma alışmıştı zaten. 10 dakika sonra koğuş kapısı homurdanarak açıldı. Gardiyan mutat aramasını yaptıktan sonra Mehmet, Selim ve Hüseyin’i kapalı görüş salonuna götürmek üzere önlerine düştü.

Safiye solgun ve yorgundu

Hüseyin’e koridorlar o kadar uzun geldi ki sanki bitmeyecek gibiydi. Nihayet salona girdiler. Gardiyan isimleri okuyup salondaki numaralarla ayrılmış bölümlere alıyordu. Hüseyin 2 numaralı bölmeye geçti. Evet, Safiye karşısındaydı. Solgun, gözleri nemli ve de zayıflamıştı. İki tarafı birbirinden ayıran cam bölme o kadar kirlenmişti karşı tarafın yüzü zor seçiliyordu. Telefon ahizesi ile iki taraf görüşüyordu. Telefon yılların kirini üzerinde biriktirmişti. Hüseyin ahizeyi kaldırdı. Zor bela konuşuyordu. Bir de 10 dakika süre kısıtlaması olması onu daha da geriyordu.

“Aşkım nasılsın? Dilara nasıl?” diyebildi. Ağlamamak için dişlerini sıkıyordu.

Safiye:

“İyiyim aşkım, Dilara da iyi. Seni burada görmesini istemediğin için getirmedim. Psikolojisi bozulabilirdi. Bir de babamı götürelim derse sen de, ben de yıkılırız diye getirmedim. Sen nasılsın?” dedi.

Hüseyin

İyiyim hayatım. Alışmaya çalışıyorum. Sağ olsun koğuştakiler el birliğiyle bana yardımcı oluyorlar.” dedi.

Safiye:

“Üzerindeki kıyafetlerden anladım. Senin kıyafetlerin değil. Zaten bu kıyafetlerle de buraya ayak uydurmuşsun. Tam mafya babası olmuşsun.” diyerek gülümsedi.

Hüseyin de gülümsemişti.

“ Sana kıyafet, havlu, iç çamaşırı getirdim. Hesabına 200 tl yükledim. Bir ihtiyacın olursa mektupta yaz. Avukat işini de araştırıyorum. Ben görüşüp sana bilgi vereceğim. Sen merak etme. Sağlığına dikkat et. Biz iyiyiz. Dükkan da iyi. Ben gidip duruyorum dükkanda. Sağolsun çalışanlar da yardımcı oluyor. Dilaraya da annem bakıyor. Aşkım bu da geçecek.” dedi.

Kimin iftira ettiği belli mi?

Safiyenin bu denli vakur oluşu Hüseyin’i rahatlatmıştı.

Hüseyin:

Peki bana kimin iftira attığı belli mi? Kim koymuş o pislikleri arabama belli mi?” dedi.

Safiye:

Yok aşkım iddianame çıkmadan da öğrenmemiz mümkün değil. İddianame çıksın herşey açığa çıkacak. Ben avukat bulayım. Gerisini düşünme” dedi.

Hüseyin’in yüreği güvercin yüreği gibi atıyordu. Heyecanı doruklara çıkmıştı. Ama kendini tutuyordu. Safiye’nin ise yüzünde elem ve özlem vardı. Her ikisininde elleri cam da birbirine dokunmaya çalışıyordu. Zalim cam, buna engel oluyordu. 10 dakika çabucak geçmişti. Gardiyan bağırdı.

Görüş bitti. Herkes dışarı.

Hüseyin ayrılmak istemiyordu. Ama yapacağı birşey yoktu. Zorla yerinden kalktı. Safiye’ye öpücük gönderdikten sonra gardiyana doğru ilerledi. Safiye arkasından bakakalmıştı. Ağlıyordu. Ancak o kadar tutabilmişti kendisini. Hüseyin koridorun başında beklerken az önce tuttuğu hıçkırıklarını serbest bıraktı. Sağanak sağanak akan göz yaşları adeta göl olmuştu.

Ben sizi bir yerden tanıyor gibiyim

Allah’ın takdiri işte ilk gün onu koğuşa götüren gardiyan şimdi görüş sonu koğuşuna geri götürmeye gelmişti. Genç gardiyan hüseyin’in halini görünce usulca sordu.

Ben sizi bir yerden tanıyor gibiyim. Sizin avize dükkanınız var mı?” dedi.

Hüseyin:

“ Evet var. Ama ben sizi hatırlayamadım. Kusura bakmayın. Şuan perişan haldeyim. Kafamı toplamakta güçlük çekiyorum.” dedi.

Genç gardiyan:

“ 4 ay önce sizin dükkandan avize almıştım. Param çıkışmamıştı. Sizde yeni evlilere benden hediyem olsun deyip geri kalan parayı almamıştınız.” dedi.

Hüseyin:

“ Vallahi hatırlayamadım. Kusurabakma.”dedi.

Genç gardiyan hüseyin’e minnettarlık ve elem duyuyordu. Haline çok acımıştı. Bu kadar mahsun bir insanın insanları zehirleyen zehir taciri olabileceğine inanmamıştı.

Genç gardiyan:

Bak abi ben inanmıyorum senin suçlu olabileceğine. Sen buraya ait değilsin besbelli. Ben iş bulamayınca kpss ile buraya atandım. Daha çok olmadı ama nice insan tipleri gördüm. Sen onlardan değilsin. Benim sana inanmam bişeyi değiştirmez biliyorum ama ben sana inanıyorum. Üzülme Allah büyük.” dedi.

Hüseyin:

“ Sağol kardeşim. Yavrumdan ayrı kalmak bağrımı deliyor ama sabretmekten başka bir yolda yok.” dedi.

Erkekler ağlamaz

Beraber koğuşa yürüdüler. Hüseyin kapının önünde mutat arama yapıldıktan sonra tekrar B5 koğuşuna adım attı.

Semaver fokurduyordu. Tavşan kanı çaydan aldıktan sonra mazgal aralandı. Safiye’nin getirdiği kıyafetler tutanakla hüseyin’e teslim edildi. Hüseyin eşofman takımını giydikten sonra Kadir babanın yanına gitti.

Kadir:

“ Evlat ne oldu ağlamaktan gözlerin şişmiş. Napıyun böyle. Ciğerim erkekler ağlamaz diye boşuna dememişler ağlama. Bak benim yıllardır gelenim gidenin yok. Ben ne yapayım.”

Hüseyin:

“ Haklısın abi de. Ağır geliyor suçsuzken iftiraya uğramak. Abi sorması ayıp olmazsa nedir hikayen? Niye buradasın?” dedi.

Kadir:

“ Ciğerim, bedava hikaye yok. Sigara saracağım bana yardım edersen anlatırım.” dedi gülerek.

Hüseyin:

“ Tâbi abi.”dedi.

Avluya masayı sandalyeyi ve semaveri taşıdılar birlikte. Tavşan kanı çay eşliğinde sigara sarmaya başladılar. Kantinde satılan makaron ve 1. Kalite tütünü, sarma makinasıyla sarıp tabakalara istifliyorlardı. Hüseyin için vakit geçirecek bir meşgaleydi. Kadir babanın ufak el radyosundan TRT TÜRKÜ kanalını açtılar. Neşet Ertaş’ın  “ mahpuhanelere güneş doğmuyor” türküsü çalıyordu. Hüseyin bir “of” çekti derinden. Kadir söze başladı.

Kadir Babanın Hikayesi

“Bundan tam 45 sene önce benim kaderim belli oldu ciğer. 15 yaşındaydım. Sanayide çalışıyorum. Babam rahmetli oldu akciğer kanserinden. Bir anam var başkada kimsem yok. Ekmek derdine düştüm anlayacağın evlat. Çalıştığım dükkanda rahmetli bir ustam vardı. İyi adamdı. Garibana babalık ederdi. Bir gün dükkana lüks bir araba geldi. Adam arabadan inip motordan ses geliyor bir bakın dedi. Amma bir görsen adam bize it muamelesi yapıyor. Ufak bir sıkıntısı varmış giderdik. Neyse uzatmayayım. Ben arabayı dükkandan çıkarırken, arabanın aynasını duvara sürttüm. Çocuğum daha. Adam bastı küfürü. Başladı beni tokatlamaya. Ustam koştu geldi. Neyse karşılarız etme eyleme dediyse de adam laftan anlamadı. Kemerini çıkarıp vurmaya başladı. Ben de elimdeki tornavidayı herife sapladım. Ondan sonrası çocuk ıslahevi.

Yaşım küçük olduğundan çok bi ceza almadım. Geri döndüm evime. Ustam rahmete kavuşmuş. Ben günlerce iş aradım. Kahvecinin yanına girdim. Üç beş kuruş kazanıyordum. Oysa bizim kahveci geceleri kahvede kumar oynatırmış.  Zar attırır komisyon alırmış. Bir gece bana kahvede olmamı söyledi. Ben de gittim. 2 katlıydı kahve. 2.katın pencereleri dışarıdan görünmezdi. Neyse kumar başladı. Bende kenardan adamlara bira servis ediyorum. Birden polis bastı. Adamlardan biri yerdeki paraları ve zarı alıp benim cebime koydu. Sesini çıkarma ben oynuyordum de biz sana içeride bakarız dedi. Garibanlık oğul bende he dedim. Kumar oynatmaktan da yattık mı anlayacağın. Cezaevinde bir mafya babasıyla tanıştım. Adı rasim di. Beni pek sevdi. Çıkınca benim yanıma gel dedi. Hapis bitti bizde çıktık. O ara anam da rahmete gitti. Anlayacağın kimsesiz kaldım. Yaş oldu 30. Ardından daha cezaevinden çıkar çıkmaz inzibat alıp askere götürdü. Askerliği de yaptık. Geri döndüm. Adana da kimsem kalmamış. Ne yapayım ne edeyim? Ben de doğruca Rasim babaya gittim. Çok zengindi. Bana yalısında yatacak bir yer verdi. Artık İstanbul’da kalmaya başladım. Onun şoförlüğünü yapıyordum.” dedi.

Hepsi mazgalın başına toplandılar

Kadir konuştukça Hüseyin polisiye film izler gibi pür dikkat onu dinliyordu. Mehmet ve Selim de görüşten dönmüşlerdi. Kapının mazgalı açıldı. Gardiyan kantin malzemelerinin geldiğini söyledi. Hepsi mazgalın başına toplaştılar. Koğuşta bayram havası vardı sanki. Çocuklar gibi şendiler. Tek tek istediklerini aldıktan sonra, tutanakları imzalatıp sürgüyü kapattı gardiyan. Akşam yemeği vakti geliyordu. Sofrayı kurup yemeği beklemeye koyuldular. Akşam yemeği için enfes bir yemek gelmişti. Hakikaten cezaevi yemekleri çok güzeldi. Yemek faslıda kapandıktan sonra sayım yapıldı. Sayım bittikten sonra da herkes yatağına çekilmişti. Hüseyin ile Selim Kuran dersine başladılar. Yatsı namazını da kıldıktan sonra herkes yatağına uzanıp hayalleri ile baş başa kalmıştı.

Hüseyin, Kadir babanın hikayesini düşünüyordu. Hayat ne kadar zalimdi. Melek gibi bir insanı eli kanlı bir katile dönüştürmeyi nasıl becermişti?

Devam edecek

Facebook sayfamızı takip ediniz

Herkes Dergisi Resmi Facebook Sayfası

İlgi çeken öyküler:

Anlatılmaz yaşanır yıllar geçse bile

İttihat ateşi

Recep ile Nadan

Zamana yolculuk

Hey taksi!

Haziran

Rahip

Yi ha! Bir Anadolu göbeği hikayesi

Kurtuluş