Suçsuzum

Suçsuzum 4.Bölüm

Nazım Şahin‘in yazdığı Suçsuzum öykü dizisinin 4. bölümüdür. Suçsuzum öyküsünün olay kurgusunu anlayabilmek için ilk bölümden itibaren okumanız tavsiye ediliyor.

1. bölüm

2. bölüm

3. bölüm

Suçsuzum

Gece saat 03.00 civarıydı. Hüseyin hıçkırık sesiyle uyandı. Gecenin o karanlığında, pencereden içeri vuran projektör ışığında, yerde dizlerinin üzerine oturmuş bir karartıyı fark etti. Biraz daha dikkatlice bakınca Selim olduğunu anladı. Ellerini açmış ağlayarak dua ediyordu. Hüseyin ürkmüştü fakat içini kaplayan garip bir his vardı. Gözlerini tekrar kapattı. Uyumaya çalışıyordu. Birden gözünün önüne Dilara ve Safiye geldi. Anıları canlanmıştı bir anda. Ağlamamak için dudaklarını ısırıyordu fakat nafile gözlerinden yaşlar çağlamaya başlamıştı. Yastığına dökülen damlalar Hüseyin’in astım krizine davetiye çıkarmıştı. Yine o menfur öksürük krizi başlamıştı. Selim yatakta öksürüklere boğulan Hüseyin’in yanına koştu. Hemen bir şişe su uzattı ama durum kötüydü. Hüseyin krize girmiş, mosmor kesilmişti. Hemen alt kattaki ACİL butonuna birkaç kez basarak nöbetçi gardiyanı çağırdı. Hüseyin’i apar topar alt kata indirdi. Gardiyan gözleri uykusuzluktan şiş bir şekilde koğuş kapısının üzerindeki mazgalı açtı.

“Evet ne oldu?”

Selim:

“Yeni gelen arkadaşın astım hastalığı varmış krizi tuttu. İlaç alması gerekiyor memur bey. Adam ölecek. Baksanıza ne hale geldi. Mosmor kesildi. Nefes alamıyor.”dedi.

Gardiyan:

Bu saatte doktor yok. Sabahı beklesin. Dilekçe yazıp acil doktor görüşü istesin.”dedi.

Selim:

“Kardeşim sen anlamıyor musun adam ölüyor. Bak bu adam o saate kadar ölürse senin başına kalır. 112 Acil’den ambulans çağırın. Bir şey yapın.” dedi sinirlenerek.

Gardiyan olayın vahametini mazgaldan uzanarak Hüseyin’in yüzüne bakınca anlamıştı. Selim’in onu tehdit eder şekilde konuşmasına kızmıştı lakin dediği doğruydu. Eğer bu adama bir şey olursa kendisini sorumlu tutacaklardı.

112 Acil 

“Tamam bekleyin geleceğim.”dedi. Alelacele başgardiyanın yanına gitti. Olanı biteni anlatınca başgardiyan Jandarma’ ya ve 112 Acil’e haber verdi. Bu durumdan herkes rahatsız olmuştu. Zira mesai saatleri dışında tutuklu ve hükümlü sevki için Jandarma’dan bir müfreze eşliğinde şehir hastanesine gidiliyor ve geri geliniyordu. Mesai saatleri içerisinde ise cezaevi doktoruna çıkılıyordu. Nihayet 112 Acil ambulansı gelmişti. Cezaevinin dış güvenliğinden ve nakil işinden sorumlu Jandarma bölüğünden bir Uzman Çavuş beraberinde erler ile cezaevinin kapısında bekliyorlardı. 112 Acil ekibi ve yanında gardiyanlar sedye ile birlikte Hüseyin’in bulunduğu B5 koğuşuna geldiler.

Ağır demir kapı homurdanarak açıldı. Hüseyin’i sedyeye yatırdılar. Acil tıp teknisyenlerinden birisi Hüseyin’in yüzüne oksijen maskesi taktı. Hızla ambulansa doğru ilerliyorlardı. Jandarma müfrezesinden iki er ellerinde MP-5 makineli tabancalarıyla birlikte ambulansa bindi. Hüseyin’in tam karşısında oturuyorlardı. Diğer jandarma ekibi kendi araçlarıyla ambulansa eskort ettiler. Hastaheneye varmışlardı. Hüseyin’i acil doktorunun yanına götürdüler. Doktor, Hüseyin’i kontrol ettikten sonra kendisine Ventolin ilacı ve Nebülatör aleti alması için reçete yazdı. Ayrıca hemen oracıkta Ventolin alması için hemşireye talimat verdi.

Bir daha ölsem gitmem hastaneye

Hüseyin ilacın etkisiyle sedyenin üzerinde uyuyakalmıştı. Nebülatördeki ilaç bitince uzman çavuş içeri girerek Acil’den temin ettiği ilaçları ve nebülatörü kendisine verdi. Hüseyin artık yürüyebilmekteydi. Uzman çavuş belinden çıkardığı kelepçe ile Hüseyin’in ellerini kelepçeledi. Önde uzman çavuş, arkasında ve iki yanında birer er ile Hüseyin Jandarma aracına doğru ilerlemeye koyulmuşlardı. Hüseyin olup biteni hayretle izliyordu. Zira doktor bile kendisine kötü gözle bakıyordu. Hastanedeki herkes, kendisini, pis bir uyuşturucu satıcısıymış gibi hissettiriyordu. Bir daha ölsem hastaneye gitmem bu şekilde dedi kendi kendine.

Jandarma eşliğinde kucağında ilaçları ellerinde kelepçeler tekrar cezaevine dönmüştü. Yolda ilk defa ağaçları görmüştü. Meğer ne kadar değerliymiş her gün yanından geçip gittiği ama umursamadığı o ağaçlar. Özgür olmak ne kadar büyük bir nimetmiş.

Cezaevinin kapısında gardiyanlar jandarma ekibini karşıladı ve Hüseyin’i imza atarak teslim aldılar. Başgardiyan bir daha böyle bir şey olmaması için tembihledi Hüseyin’i. Nöbetçi gardiyan ile birlikte B5 koğuşuna geldiler. İlaçları kendisinden alan gardiyan Hüseyin’in üzerini aradı. Ayakkabılarını çıkarıp yere vuran Hüseyin;

İlaçlar siz de mi duracak? Benim krizim ne zaman gelir belli olmaz. Siz bana verseniz de bende dursa. sürekli sizi rahatsız etmiş olmam.”dedi.

Gardiyan:

“Sorayım, tamam derlerse getirir veririm. Sende bu gece bizi öldürdün. Bir daha olmasın zaten.” dedi sert bir tonla.

B5 kapısı birkez daha homurdanarak açıldı. Selim uyumamıştı Hüseyin’i bekliyordu. Hüseyin’i görünce;

“Kardeş nasılsın? iyi oldun mu?”dedi.

“İyiyim sağ ol. Allah razı olsun senden. Sen olmasan komaya girebilirdim.”dedi.

Kahvaltı sofrası kuruldu

Kapının üzerindeki mazgal açıldı. Gardiyan amirlerine sorup ilaçları ve nebülatörü getirmişti. İlaç bittiği zaman dilekçe ve kantin fişi yazarak ilaç isteyebileceğini söyledi. Ve ayrıldı. Saat 06:45 olmuştu. Ekmekçi koğuşlara ekmeği dağıtıyordu. B5 koğuşuna da gelmişti. Dört adet ekmek bıraktı. Hüseyin ve Selim dünden dağıtılan kahvaltılık malzemeleri hazırlıyorlardı. Kendilerinin aldığı malzemelerden de ekleyerek güzel bir sofra kurdular. Tavşan kanı çay demlediler. 07:45’de sayım vardı. Kahvaltıyı 07:45’den önce yapıp sonra sayım veriyorlardı. Hüseyin kahvaltıyı hazırlamakla uğraşırken Selim yukarıya seslendi.

“Arkadaşlar kahvaltı hazır hadi sizi bekliyoruz.”dedi.

Birazdan Mehmet aşağı indi. Elini yüzünü yıkayıp masaya oturdu. Ondan biraz sonra Adanalı Kadir baba merdivenlerden indi. Elini yüzünü yıkayıp, masaya oturdu. Kadir ve Mehmet’in gece olup bitenlerden haberi yoktu. Zira ikisinin de uykusu çok ağırdı. Hiçbir şey duymamışlardı. Kahvaltıyı yaptıktan sonra Kadir, Hüseyin’in yanına geldi. Beraber avluya çıktılar. Ellerinde tavşan kanı birer bardak çay vardı. Kadir, Hüseyin’e bir dal sigara uzattı. Hüseyin sigarayı alıp yaktıktan sonra muhabbete başladılar.

Kadir:

“Kardeş beni sana arkadaşlar anlatmışlardır. 5 Kişiyi öldürdüm. Müebbet aldım. Anlayacağın buraların demirbaşıyım. Senden önce çok adam geldi geçti buralardan. Ama sen bir garipsin. Arkadaşlar uyuşturucu satıcılığından geldiğini söyledi. Ama kollarında morfin izi yok. Uyuşturucu kullanan biri gibi de değilsin. Yanlış anlama ben burada çok adam tanıdım. Katilinden tecavüzcüsüne, hırsızından gaspçısına, torbacısından bilmem neyine kadar bir sürü tip tanıdım. Sen bu tiplere pek benzemiyorsun. Anlat bakalım şu işin aslını sen neden buradasın?” dedi.

Uyuşturucu kişiyi yavaş ve ağır bir ölüme sürükler

Kadir, cezaevinde yıllarını geçirince suçlu profillerinin analizini yapar hale gelmişti. Her suçlu modelinin bir karakteristiği vardı. Uyuşturucu satan tipler mutlaka sattıklarının tadına bakarlardı. Fakat Hüseyin’ de ne esrar ne de eroin kullanmaya matuf belirtiler vardı. Uyuşturucu kişiyi yavaş ve ağır bir ölüme sürükler. Kişiyi zehirleyerek adeta yok eder. Fakat Hüseyin’in astım hastalığı haricinde herhangi bir sıkıntısı yoktu. Gayet sportif ve sağlıklıydı. Kadir hemen teşhisi koymuştu. Hüseyin’in işinde bir iş vardı.

Hüseyin:

Kadir abi vallahi ilk kez birisinden bu sözleri duydum. İnan ne diyeceğimi bilmiyorum. Bir sabah polis evimi bastı. Arama yaptılar. İhbar gelmiş. Arabamı aradılar. Arabanın içinden uyuşturucu çıktı. Vallahi benim değil desem de kimse inanmadı. Sonuç! Alıp buraya getirdiler.” dedi.

Kadir pala bıyıklarını burup bir yandan çayından yudumluyordu.

Bana bak, sana birisi fena tezgah kurmuş delikanlı. Dur bakalım daha çok konuşuruz.” dedi.

Sayım vakti gelmişti. Gardiyanlar içeri girdi sayım yaptıktan sonra, “ALLAH KURTARSIN” diyerek çıkmışlardı.

Zeytin çekirdekleri

Bugün ilk gündü. Akşama kadar ne yapacaktı Hüseyin? Yapacak hiçbir iş yoktu. Gözü Mehmet’e takıldı. Mehmet yemekte yenen zeytinlerin çekirdeklerini toplamış bir pet şişenin içerisine dolduruyordu. Daha sonra pet şişenin içerisine su doldurup çalkalamaya başladı. Mehmet büyük bir şevk ile yapıyordu bunu. Hüseyin’in de bu durum hoşuna gitmişti. Sandalye çekti bir bardak çay alıp Hüseyin’i izlemeye koyuldu. Hava sonbahardan kalma güneşle şen şakraktı. Güneş içini ısıtıyor kuşlar cıvıldaşıyordu. Mehmet pet şişeden çıkardığı zeytin çekirdeklerini alıp Hüseyin’in yanına geldi. Her bir çekirdeği avlunun zeminindeki betona sürterek uçlarını düzleştiriyordu. Bu işi yaparken de yanık sesiyle bir türkü tutturmuştu. Mehmet’in sesi gerçekten çok acıklıydı. İnsanı alıp götürüyordu ötelere.

“Gardaş gitmem Diyarbekir düzüne

Gızlar peri olsa bakmam yüzüne

Çıkıp gurbet ele beni ağlattın

 

Gardaş kalk gidelim Urfa’ya doğru

Gardaş kalk gidelim sılaya doğru

 

Gardaş o dağlarda dağların mı var

Mor sümbüllü güllü bağların mı var

Gurbet elde ağlayan yarin mi var

 

Gardaş kalk gidelim Antep’e doğru

Gurbet benim ciğerimi dağladı

 

Cihan Köprüsü’nü aşıp geçelim

Başpınar’ın karlı suyun içelim

Gurbet kalesini tezce geçelim

 

Gardaş kalk gidelim Urfa’ya doğru

Gurbet benim ciğerimi dağladı.”

Hıçkırarak ağladı

Mehmet söyledikçe ağlıyordu. O ağladıkça Selim de ağlamaya başladı. Bir ara pencereden aşağıyı seyreden Adanalı Kadir baba da gözlerini siliyordu. Hüseyin artık daha fazla tutamadı kendisini. Bağırarak ağlamaya, hıçkırmaya başladı. Mehmet boynuna sarıldı.

“Vallahi bu kadar ağlayacağını bilsem söylemezdim kardaş. Ağlama kurban olayım.”dedi.

Hüseyin sakinleşti. Mehmet çok şaşırmıştı. Zira Hüseyin çok fazla duygulanmıştı. Mehmet söze başladı:

Hüseyin kardaş iyi misin? Bak bir daha türkü söylemem ha. Yapma böyle.”dedi.

Hüseyin :

“İyiyim kardeş. Çok duygulandım kusura bakma. Sormam ayıp olmazsa senin hikayen nedir? Nasıl düştün buralara kardeş? Sen baya sanatçı olacak adamsın. Ne işin var buralarda?” dedi.

Mehmet :

“Kader be Hüseyin. Bir gün yolda yürürken mahallenin dışında mezarlık alanda 3 kişinin bir adamı dövdüklerini gördüm. Önce bana ne yav karışmayayım yolumu değiştireyim dedim. Ama gönlüm el vermedi. Koşarak adamların yanına gittim. “Ayıptır ya bir adamı 3 kişi dövmeye utanmıyor musunuz?” dedim. Adamlar bana küfür edip, sana ne lan dediler. Bu arada içlerinden biri kocaman bir bıçak çıkarıp adama defalarca sapladı. Adamcağız oracıkta can verdi. Kanlar içerisinde yerde yatarken içlerinden bir diğeri de kafama sert bir cisimle vurdu. Ben gerisini hatırlamıyorum. Gözümü hastahane de açtım. Kafam sargı içerisindeydi. Başımda bir polis beni bekliyordu. Neyse uyandıktan sonra polisler benim yerde yatan adamı öldürdüğüme dair görgü tanıkları olduğunu, bıçağın benim elimde olduğunu, üzerinde parmak izlerim olduğunu söyledi. İtiraf etmemi, adamı neden öldürdüğümü anlatmamı istediler. Yalvardım yakardımsa da beni dinlemediler. Sonuç 10 yıl hapis cezası. Ve buradayım.” dedi.

Yemekler kazanlarda yapılıyor

Hüseyin:

“Kardeşim ne diyeyim. Vallahi ağzım açık dinliyorum. Allah’ım açığa çıkarsın karanlıkları.”dedi.

Öğlen yemeği vakti gelmişti. Yemekler büyük kazanlarda yapılıyor her koğuşa çelik kaplarda veriliyordu. Yemeği aldılar. Hazırlık yapıp diğer arkadaşlarla birlikte yemeğe oturdular. Vakit geçmek bilmiyordu. Hüseyin yeni girdiği bu dünyaya alışmaya çalışıyordu. Ama bir türlü aklından Safiye ve Dilara çıkmıyordu. Yapacak bir şeyler bulması gerekiyordu.

Kur’an okumayı çatpat biliyordu. Selim kenarda Kur’an okuyordu. Aklına Selim’e rica edip kendisine Kur’an okumayı öğretmesini istemek geldi. Yeni meşgaleler bulup buradaki zamanın daha hızlı geçmesini sağlaması gerekiyordu.

Selim’in yanına usulca oturdu. Selim kendisinden geçmiş kısık sesle Kur’an okuyordu. Okuması bitince Hüseyin’e;

Hoş geldin kardeş. Ben kimsenin inancına karışmam ama burada vakit geçmez. Bence geçmiş günahlarına tövbe et. Kılmadığın namazlarını kaza et. Kur’an oku. Yoksa çıldırıp kendini öldürmen içten bile değil.”dedi.

Kur’an okumayı öğretir misin

Hüseyin:

“Haklısın abi. Bugüne kadar ihmal ettiğim herşeyi yapmaya çalışacağım. Namazlarımı bayramdan bayrama kılardım. Kur’an okumayı da pek bilmem. Çat pat işte. Rahmetli dedem çok uğraştı öğretmeye ama çocukluk işte. Misket oynamak daha hoş geldi. Hep kaçtım. Dediğin gibi burası çıkmaz yol. Burada öğrenmek nasip olacakmış. Senden rica etsem bana öğretir misin?”dedi.

Selim:

“Hay hay. Ne demek. Burada da sana Kur’an okumayı öğreterek sevap kazanmak nasipmiş bak. Ama önce öğle namazı vakti geldi. Abdest al, namaz kılalım. Diğer arkadaşlara da söyleyeceğim. Namazdan sonra başlarız dersimize.” dedi.

Hüseyin çocukluk günlerine geri dönmüştü. Dedesi abdest aldırır takkesini başına takar ve Kur’an öğretmeye çalışırdı. Abdesti aldıktan sonra namaz için üst kata çıktılar. Yere serdikleri kantinden alınan bantaniyelerin üzerine namaza durdular. Adanalı Kadir baba ve Mehmet de gelmişti. Selim’in sesi bir harikaydı. Adeta ölüyü mezardan çıkaracak kadar kalbe dokunuyordu. Çok hüzünlü bir tınısı vardı. Namaz bittikten sonra Hüseyin ve Selim aşağı indiler. Hüseyin’in ilk dersi başlamıştı. Hüseyin, Arap harflerini yeniden öğrenmek için defterine not tuttu. Azimliydi bu sefer öğrenecekti. İlk dersi fazla uzun tutmadılar. Selim, Hüseyin’in sıkılıp bırakmasını istemiyordu.

Ben ölürsem arkamdan Yasin-i Şerif okuyacak biri kalmaz

Hüseyin’e Kuran-ı Kerim’in Türkçe mealini de okumasını tavsiye etti. Her ne kadar Arapça okumak önemliyse de okuduğunu anlamakta çok önemliydi. Hüseyin Meali alarak bir köşeye çekildi. Fatiha suresinden başlamıştı. Okudukça neden bugüne kadar okumadığını sorgulamaya başladı. Hayat meşgalesi ona unutturmuştu dinini. Dedesinin “Ben ölürüm de arkamdan Yasin-i Şerif okuyacak biri kalmaz. Yaramaz torunum öğren okumayı da arkamdan oku bana.” sözünü hatırladı. Kendinden çok utanıyordu. Mealden epey okuduktan sonra saat 16:00’a gelmişti. Mehmet’in yanına geçti. Mehmet ranzasında oturmuş kitap okuyordu. Kadir Baba ise mektup yazıyordu. Mehmet’e kitapları nasıl isteyeceğini sordu. Mehmet cezaevi kütüphanesindeki kitapların olduğu listeyi Hüseyin’e uzattı. Hüseyin içlerinden 10 tane seçip dilekçe ile isteyecekti. Artık seçtiği kitaplardan hangisi boşta ise o gelecekti. Hüseyin dilekçe yazmaya başladı. Bu ilk dilekçesiydi ve ardı gelecekti. Mehmet:

“Hadi yine iyisin yarın kapalı görüş var. Eşin gelir sanırım. Biraz da olsa hasret giderirsin. Sakın ağlama. Ağlarsan eşin daha çok yıkılır unutma.” diye akıl verdi.

Yedi koca gün sonunda ilk kez eşini görecekti. İçi içine sığmıyordu. Lakin bir yandan da  amansız bir korku sardı Hüseyin’in yüreğini. Acaba annesi Dilara’yı getirecek miydi? Hüseyin, Dilara’ya ne söyleyecekti? Neden buradasın sorusuna ne cevap verecekti?

DEVAM EDECEK

Facebook sayfamızı takip ediniz

Herkes Dergisi Resmi Facebook Sayfası

İlgi çeken öyküler:

Recep ile Nadan

Hey taksi!

İttihat ateşi

Benim Öyküm

Zamana yolculuk

Rahip

Kurtuluş

Yi ha! Bir Anadolu göbeği hikayesi

Haziran