Suçsuzum

Suçsuzum 3. bölüm

Nazım Şahin‘in yazdığı Suçsuzum öykü dizisinin 3. bölümüdür. Suçsuzum öykü dizisi, uyuşturucu ticareti yaptığı iddiası ile tutuklanan Hüseyin’in hikayesini konu alıyor. Haksızlığa uğradığını kanıtlamaya çalışan Hüseyin’in yaşadıklarını daha iyi anlayabilmek için önceki 2 bölümü de okumak gerekiyor.

1. bölüm

2. bölüm

Suçsuzum

Hüseyin’in yüreğini garip duygular almıştı. Ağlamaktan şişen gözleri artık göz yaşı dökemez olmuştu. Öyle ki olur olmaz şeylere gülüyordu artık. Ağlamanın son noktasıydı bu. Gardiyanlar x-ray cihazından Hüseyin’i birkaç kez geçirdi. Ayakkabılarına varana dek el dedektörü ile aradılar. Kayıt işlemleri yapıldı. Hüseyin sürekli aynı bilgileri vermekten yorulmuştu. Kayıt için resmi çekilecekti. Psikolojisi o kadar kötüydü ki sefil haline kahkaha atarcasına gülümsemişti. Resim trajikomikti. Hüseyin sanki düğün salonunda çifte telli oynuyor da, şen gülücükler atıyormuş gibi gülümsemişti kameraya.

Yanına genç, uzun boylu, yağız, kıvırcık saçlı bir gardiyan verdiler. Genç gardiyan Hüseyin ile birlikte kalacağı koğuşa gidiyordu. Cezaevi, labirent gibiydi. Nereden çıkıp nereye girdiğini anlamıyordu Hüseyin. Zira, her koridorun başında ve sonunda demir parmaklıklar vardı. Her demir parmaklığın anahtarları vardı. Genç gardiyanın belinde bir anahtar topu vardı. Gardiyan her koridor geçişinde o topu çıkartıp anahtarı bulmaya çalışıyordu. Eski bir cezaeviydi burası. Duvarların boyası solmuş, zemindeki taş kaplama iyice kararmıştı.

Cezaevi iki temel unsurdan oluşuyor

Özetle, cezaevi iki temel unsurdan oluşuyordu. Beton ve demir… Belki tonlarca demir kullanılmıştı. Her yerde demir parmaklıklar vardı. Pencereden kapılara, koridorlardan koğuş ve hücrelere kadar ağır demir parmaklıklar… Kesif bir yemek ve sigara kokusu sinmişti her yere. Duvarlarda kameralar vardı. İstisnasız her koridorda iki tane vardı. Koridorların başında bir masa, masanın da başında bir gardiyan nöbet tutuyordu. Masanın üzerinde ilaç kutuları dikkat çekmekteydi. Her ilacın üzerinde koğuş numarası ve isim vardı. Gardiyanlar ellerinde radyo, müzik dinleyip kendi aralarında muhabbet ediyorlardı. Cep telefonu olmayan bir hayatları vardı. Zira kesinlikle cep telefonu bulundurmaları yasaktı.

Hüseyin ile genç gardiyan koridorlar arasında ilerlerken genç gardiyan göz ucuyla Hüseyin’i izlemekteydi. Hüseyin şiş gözlerle etrafına bakınıyor, nereye geldiğini anlamaya çalışıyordu. Genç gardiyan Hüseyin ile tek kelime konuşmadı. Fakat Hüseyin’in halinden etkilenmiş görünüyordu. Mesleğe başlayalı daha çok olmamıştı. Ancak gördüğü suçlu profiline Hüseyin, çok da uymuyordu. Tüm suçlulular ben suçsuzum derdi. Gardiyanlara, koğuş arkadaşlarına ve gördüğü herkese “aslında benim suçum yoktu bana iftira atıldı.” derlerdi. Zaten cezaevine girip de suçlu olan görülmemişti bu ana kadar. Herkes suçsuz olduğunu iddia ederdi.

Suç gruplarına göre ayrılmışlar

Genç gardiyan bu duygular içerisinde Hüseyin’i süze dursun, Hüseyin’in kalacağı B5 koğuşunun önüne gelmişlerdi. Ülkedeki terör davaları nedeniyle cezaevleri hınca hınç doluydu. Hata bazı koğuşlardaki terörden tutuklu kişi sayısı koğuş başına elli kişiyi bulmaktaydı. Çoğu koğuşa, ek ranzalar konulmuş, ranzalar 3 kat haline getirilmişti. Koğuş düzenleri suç gruplarına göre ayrılmıştı. Terör suçluları ayrı, adi suçtan tutuklu ve hükümlüler ayrı koğuşlara konulmaktaydı. Cezaevlerindeki bu yoğunluk nedeniyle çıkarılan bir yasa gereği cezaevlerinde beş seneden az cezası kalan adi suçlular, açık ceza evlerine nakledilmişlerdi. Oradaki suçlulardan da büyük bölümü denetimli serbestlik uygulaması ile tahliye edilmişlerdi. Bu nedenle, adi suçlardan tutuklu ve hükümlü olanlara ayrılan koğuşlarda fazla kalan kimse yoktu. Hüseyin’in getirildiği B5 koğuşunda da 3 kişi kalmaktaydı.

Hüseyin B5 yazılı kapının önündeydi artık. Kapının yanında duran panoya baktı. Panonun üzerinde koğuşta kalanların isimleri ve resimleri vardı. Hüseyin artık burada benim de ismim ve resmim olacak sanırım diye içesinden geçirdi. Panonun yanında kalorifer peteği vardı. Peteğin üzerinde ise, üzerinde B5 yazan çamaşır suyu. Hüseyin hiçbir şey anlamamıştı. Genç gardiyan koğuşun önüne geldiğinde, o koridordaki nöbetçi gardiyan da geldi. Kapının üzerinde dört tane kilit vardı. Tek tek açmaya başladı. Kilitler büyük bir gürültüyle açılıyordu. Genç gardiyan Hüseyin’in üzerini aradı. Bağcıkları alınmış ayakkabılarını çıkarmasını ve yere vurarak çırpmasını istedi. Hüseyin kendisine söylenen her şeyi harfiyen yapıyordu. Nihayet kapının tüm kilitleri açılmıştı. Ağır demir kapı homurdanarak açıldı.

Allah kurtarsın

Genç gardiyan, “Hüseyin burası yeni evin. Koğuştaki arkadaşların kuralları sana anlatır. “ALLAH KURTARSIN.” dedi. Cezaevinde duyacağınız meşhur laflardan biridir bu.

Hüseyin koğuşun içindedir artık. Gardiyan üzerine kapıyı kapatıp, tek tek kilitleri kapatmaya başlayınca Hüseyin yine ağlamaya başladı. Gözlerinden akmayan yaş yeniden akmaya başlamıştı. Başını kaldırıp göz yaşlarını silmeye başlayınca karşısında birkaç kişinin yüzüne baktığını, her bir ağızdan “Allah kurtarsın kardeş” dediklerini işitti. Karşısında genç, esmer, siyah saçlı, siyah gözlü, Urfalı Mehmet vardı. Mehmet’in yanında; saçları un gibi beyaz Selim vardı. İkisi birlikte Hüseyin’e su ve mendil uzatıyorlardı. Çok sıcak bir karşılamaydı. Hüseyin’in ağlaması kesilince Mehmet:

Kardeş ağlama artık. Kader bu. Bak hepimiz  aynı haldeyiz. Artık mahpus arkadaşıyız. Kardeşten ötedir bilesin.”dedi.

Selim:

“ Kardeş bu cezaevine herkes suçlu olarak girmez. Mazlumlar da vardır. Senin bir şey söylemene gerek yok. Ağlama artık. Buraya ne kadar hızlı alışırsan o kadar rahat edersin. Git elini yüzünü yıka. Gel çay demledik kahvaltılık malzememiz var bir şeyler ye.” dedi.

Dört duvar

Hüseyin banyoya girip elini yüzünü yıkadı. Banyonun tavanındaki boya nemden dökülmüş, bazı bölümleri yosun bağlamıştı. Banyonun ve tuvaletin demir kapısı pas tutmuştu. Zeminlerindeki fayans yılların kalıplaşmış pisliği ile kaplı sapsarı kesilmişti. Hüseyin banyodaki kırık aynaya bakıp iç çekti. Banyodan çıkıp avluya yöneldi. Farklı bir dünyaydı burası. Dört duvar, sanki göğe ulaşırmışçasına yüksekti. Duvarların üzerinde flaş lambaları, tel örgüler vardı. Tel örgülere takılmış ipler, ayakkabılar, envai çeşit atletler ve kağıtlar vardı. Hüseyin hiçbir şey anlamamıştı. Selim ve Mehmet yerde duran tabureyi işaret ettiler. Mehmet çayı uzattı. Cebinden sigara paketini çıkarıp Hüseyin’e uzattı. Hüseyin sigara içmiyordu. Ama ne olduysa sigarayı geri çevirmedi. İlk nefesi çekince boğulacak gibi öksürük tuttu. İçmemeliydi bu zıkkımı. Ama onca şey yaşamıştı kolay değildi. Bir nefes bir nefes daha derken öksürük kesildi.

Tanışma

Mehmet:

Kardeşim tekrar geçmiş olsun. Allah kurtarsın. Ben kendimi tanıtayım. Adım Mehmet. Urfalıyım. Bekarım. Adam öldürme suçlamasıyla tutuklandım.” dedi.

Selim:

Kardeşim ben de Selim. Yaşım 50. Memleketim Trabzon. Cami imamıyım. Evliyim, bir oğlum bir de kızım var. Nitelikli dolandırıcılık suçlamasıyla tutuklandım. Bir de yukarı da uyuyan Kadir abimiz var. Adanalıdır. Beş kişiyi öldürmekten müebbet hapis almış. Buraların en kıdemlisidir. Uyanınca seninle tanıştırırız. Sert bir adamdır. Fazla muhabbete şakaya falan gelmez. Zaten görünce anlarsın. Anlayacağın eski kabadayılardan…”dedi.

Hüseyin söze girdi. Ağlamaklı ses tonuyla:

Bende Hüseyin. Yaşım 32. Memleketim Nevşehir. Avize dükkanım var. Evliyim bir kızım var. Uyuşturucu satmaktan tutuklandım.“dedi.

Cezaevinde önemli olan konuları Mehmet anlattı

Mehmet :

“Kardeş ben sana ufaktan buradaki düzeni anlatayım. Zaten yaşadıkça öğreneceksin. Seninle dört kişi olduk. Salı günleri koğuşun telefon günü. Telefon görüşmesi için doldurman gereken formlar var. İdareden isteriz sen de eşine mektupta yazarsın. Onun da idareye teslim etmesi gereken evraklar var. Her gün mektup yollayabilirsin. Ama kantinden pul alman gerekiyor.Ben pek tavsiye etmem. Aps ile gönder. Zira normal mektup bir ay da eline ulaşmaz. Aps üç günde gidiyor. Gelen mektupları hemen vermezler. Mektup okuma komisyonu var. Onlar okuyup UYAP’a aktardıktan sonra üzerine “okundu” kaşesi vururlar. Daha sonra hafta da iki kez salı ve cuma günleri getirip dağıtırlar. Onun haricinde ayda bir açık görüşümüz olur.

Hafta da bir kez de kapalı görüş olur. Burada her şey dilekçe ile istenir. Gardiyanlara soru sorma boşuna zira dilekçe yaz derler. Zaten seninle de konuşmazlar. Biz sana ne ihtiyacın olacaksa söyleyeceğiz. Ayrıca biz koğuşa ufak tefek kahvaltılık malzeme alıyoruz. Onu da kendi içimizde sen şunu al ben bunu alayım şeklinde ayarlıyoruz. Hafta da bir kez kantin alışverişi yaparsın. Çarşamba kantin günü. Salı gününden fişleri doldurup veririz. Çarşamba istediklerimiz gelir. Yakınların senin adına PTT den para gönderebilir. Sende bu hesaptan para harcarsın. Burada para geçmez. Zaten kimsede de para bulunmaz. Ne istiyorsan hafta da bir kez kantin fişi ile isteyeceksin. Zira başka günlerde isteyemezsin.” dedi.

Yataklara geçtiler

Bu arada demir kapı yine homurdandı. Genç gardiyan elinde nevresim takımı ve battaniye ile içeri girdi. Masanın üzerine bırakıp dışarı çıktı. Ardından demir kapı homurdanarak kapandı. Ve o zalim kilit şakırtıları duyuldu. Mehmet kısaca yaşanacakları özetlemişti. Ama Hüseyin duymuyordu ki onu. Aklı Safiye ve Dilara’sında idi. Mehmet:

“Yav kardeş sana anlatıyorum. Uyuyor musun? Birazdan avlu kapıları kilitlenecek. Hadi şurayı toplayalım içeri geçelim.”dedi.

Avlu akşam gün batmadan kapanıp, sabah gün doğumunda açılıyordu. Avludaki eşyaları topladılar. İçeri geçtiler. Gardiyanlar avluya açılan koridor kapısından içeri girip, koğuş kapısını arkadan üzerlerine kilitledi. Tekrar avludan ilerleyerek, koridora bağlanan demir kapıyı da kilitleyip ayrıldılar. Hüseyin yatakların olduğu yukarı kata çıkacaktı ki Mehmet:

“Boşuna çıkma 15 dk. sonra sayım var. Yine ineceksin aşağı” dedi.

Elinde tesbih

Hüseyin sayım ne demek anlamamıştı. Az sonra Adanalı Kadir Baba aşağı indi. 1.90 boylarında dev gibi bir adamdı. Pala bıyıkları ve saçları, un gibi beyazdı. Önleri hafif dökülmüş uzun saçlarını usulca sağa taramıştı. Beyaz gömleğinin üstten 3 düğmesi açık, kollar bileklere kadar sıvalıydı. Üzerinde siyah kolsuz bir yelek vardı. Altında çizgili pantolon, ayaklarında yumurta topuk bir iskarpinle ağır ağır merdivenlerden indi. Yüzünde yılların yorgunluğu vardı. Alnında kalın çizgiler, gözlerinin altında torbalar vardı. Kaşları sürekli çatıktı. Bıyıkları o kadar gür ve sıktı ki dudakları görünmüyordu. Elinde siyah tesbih, gelip Hüseyin’in yanında durdu. Koğuş kapısı bir kez daha homurdanmaya başladı. Kilit şakırtıları aldı tüm koğuşu. Gardiyanlar bu sefer yedi kişi gelmişti sayıma. Başlarında başgardiyan vardı. Başgardiyan, bir gardiyana:

“Say” dedi.

Gardiyan:

“Dört” dedi.

Başgardiyan başıyla tamam işareti verdikten sonra, bağırarak “Allah Kurtarsın”dedi. Koğuştakiler de hep birlikte “Amin”dediler. Koğuş kapısı bir kez daha kilitlenmişti üzerlerine.

Bu akşam, Safiye ve Dilarasız ilk akşamıydı. Hüseyin mahsundu. Üst kata çıktı. Mehmet ranzalardan dilediğinde yatabileceğini söyledi. Zira birçoğu boştu. Hüseyin cama yakın olanı istedi. Yatağına nevresimini geçirdi. Battaniyesini nevresimle kapladıktan sonra Mehmet, kendisindeki yedek yastığı Hüseyin’e, kantinden alınca geri vermek şartıyla uzattı. El birliğiyle Hüseyin’in yaşam alanı kurulmuştu. Ancak Hüseyin’in ilk günü olduğu için çok eksiği vardı. Mehmet ve Selim havlu, terlik gibi ihtiyaçlarını karşıladı. Sıcak su belirli saatlerde veriliyordu ve Sıcak su saati gelmişti. Hüseyin Mehmet’ten aldığı şampuanla sıcak bir duş aldıktan sonra, yorucu ve ağır geçen bir günün sonuna gelmişti. Yatağına uzandı. Kafasını yastığa koyar koymaz dalmıştı. Bu gece Cezaevindeki ilk gecesiydi.

4. bölüm

Facebook sayfamızı takip ediniz

Herkes Dergisi Resmi Facebook Sayfası

İlgi çeken öyküler:

Hey taksi!

İttihat ateşi

Haziran

Rahip

Recep ile Nadan

Zamana yolculuk

Yi ha! Bir Anadolu göbeği hikayesi

Anlatılmaz yaşanır yıllar geçse bile