suçsuzum

Suçsuzum 2. Bölüm

Nazım Şahin‘in yazdığı Suçsuzum öykü dizisinin 2. bölümüdür. Suçsuzum öyküsünü anlayabilmek için öncelikle birinci bölümü okumanızı tavsiye ederiz.

1. bölüm

Suçsuzum

Polisler kendi aralarında muhabbete dalmıştı. Maaşlarına yıl başında gelecek zamdan, çocuklarından bahsediyorlardı. Ön koltukta oturan sarışın polis arabayı kullanan arkadaşına biraz acele etmesini söyledi. Ve cebinden Winston marka sigarasını çıkartıp arkadaşlarına ikram etti. Torpidodan çıkardığı çakmakla sigaraları tek tek yakmaya başladı. Hüseyin’in varlığını önemsemiyor gibiydiler. Arabanın içerisi sigara dumanı ile dolmuştu. Hüseyin sürekli ağlıyor, elleri başını sıkıca kavramış bir şekilde, neden bunların yaşandığını düşünüyordu. Kahvaltı da yapamamıştı. Bir anda sabah hissettiği gibi bir boğulma hissi belirdi. Nefes alamıyor sanki boğazını biri sıkıyor gibi oldu. Şiş gözlerle yanındaki polise baktı. Polis sigarayı büyük bir iştahla ciğerlerine çekiyor dumanı da tavana doğru üflüyordu. Hüseyin boğuk bir sesle:

Ben astım hastasıyım. Sigara dumanı beni boğuyor. Lütfen pencereyi açar mısınız? Bir de su var mı? Kriz geldi yine.” dedi.

Polisler şaşırmıştı. Hatta ufak bir panik havası yaşandı. Sarışın polis:

“Tamam birader. İyi misin şimdi? Arkadaşlar araba da su var mı? Sigaraları söndürün camları açın. adam morarmaya başladı.” dedi.

Hüseyin’in yanındaki polis çantasından kapalı bir şişe su uzattı. Şoför olan polis camların hepsini aşağı indirdi. Hüseyin sudan alelacele içmeye başladı. Camdan gelen serin rüzgar yüzüne vurdukça kendine gelmeye başladı. Ama bunlar yetmezdi. Ventolin alması gerekiyordu. Polislere:

“Arkadaşlar benim acil ventolin almam gerekiyor. Yoksa kriz kötüleşir.” dedi.

Ventolin gerekiyor

Sarışın polis şoföre yönelerek:

“Arabayı devlet hastahanesinin aciline sür. Zaten muayene için gitmemiz gerekiyordu. muayeneyi öne alırız diğer işlemlere sonra devam ederiz. Baksana adam ölecek başımız belaya kalacak. Ben şimdi amiri arıyorum. Haber vereyim.” dedi.

Telefonla amirini aradı olanı biteni anlattı. Şoför daha da hızlanmıştı. Sokak aralarında uçarcasına gidiyordu. Devlet hastahanesinin acil kapısına yanaştılar. Arabadan hızla indiler. Hüseyin elleri kelepçeli, bir kolunda sarışın polis diğer kolunda, yanında oturan polisle birlikte acil doktorunun yanına girdi. Polisler doktora kimliklerini göstererek zanlı muayenesi yapılacağını ve zanlının astım krizine girdiğini söyledi. Ve Hüseyin’in kelepçelerini çözdü. Kısa boylu kel doktor umursamaz tavırlarla, Hüseyin’e muayane sedyesine oturmasını söyledi. Gözlerine baktı. Hemşireye hemen nebulatörü hazırlamasını ve içerisine bir tüp ventolin koymasını söyledi. Hemşire doktorun söylediklerini yaptı. Hüseyin yavaşa yavaş toparlanmaya başlamıştı. Doktor:

“Astımdan başka bir hastalığın var mı? Vücudunda yara izi var mı? Daha önce geçirdiğin bir ameliyat vs. var mı?” diye sorular sordu.

Hüseyin:

“Astımdan başka bir hastalığım yok.”dedi.

Acil’den çıktılar

Doktor önünde bulunan formları doldurarak polislere uzattı. Hüseyin’in ilacının bitmesine müteakip, sarışın polis, tekrar kelepçeyi taktı. Hızlı adımlarla acil servisinden çıkarak yeniden ekip arabasına bindiler. Sarışın polis Hüseyin’e:

“Nasılsın şimdi? daha iyisin değil mi?” dedi.

Hüseyin:

“Daha iyiyim teşekkürler.” dedi.

Sarışın polis şoför olan polise:

“Hadi parmak izi ve fotoğraf işlemleri için büroya gidelim.” dedi.

Şoför artık o kadar hızlı kullanmıyordu. Emniyet yerleşkesinin nizamiyesine geldiler. Kapıdaki nöbetçi polis ekip arabasını tanıdı ve bariyeri kaldırdı. Büronun olduğu binaya geldiler. Hüseyin’in elindeki kelepçeyi çözüp binaya doğru ilerlediler. Hüseyin çok bitkindi. Her an bayılabilirdi. Gözler ağlamaktan şişmiş, kumral olan teni iyice beyazlamıştı. Parmak izi alımına bakan polis, Hüseyin’in elini sıkıca tutup, tek tek makinanın cam ekranına bastırdı. Aynı işlemi diğer eline de yaptı. Daha sonra resim çekilme işlemine geçildi. Sağdan, soldan, önden ve arkadan resimleri çekildi. İşlemler bitmişti artık. Sarışın polis Hüseyin’i kolundan tutarak ekip arabasına bindirdi. Artık sorgu için kendi bürolarına gidiyorlardı.

Çürük çıktı

Narkotik büroya geldiklerinde, kapının önünde, ellerinde çay ve simitle muhabbet eden polisler karşıladı onları. İçlerinden biri :

Şu suçsuz arkadaş bu mu? Aldık haberini çakal. Çok masummuşsun anlattı arkadaşlar. Gir nezarete de ne kadar masumsun görelim.” dedi.

Hüseyin:

“Vallahi “ diyebildi sadece. Ayaklarının bağı çözülüp oracığa yığılı verdi.

Sarışın polis:

“ Lan adam amma da çürük çıktı. Su getirin. Çay may bişiler getirin.” dedi.

Polislerden biri çay getirdi, biri su uzattı. Hüseyin gözlerini açtığında başında polisler vardı.

“Sabah kahvaltı yapmadım. Sanırım şekerim düştü.” dedi.

Sarışın polis çay, su ve poğaça uzattı. Hüseyin de sandalye üzerinde sessizce yedi uzatılanları.

Sarışın polis:

“Yemeğin bittiyse kaydını yapalım.” dedi.

Büronun ana girişinde bir masa vardı. Masanın üzerinde büyükçe bir defter gelen herkesin kaydını yapıyorlardı. Sarışın polis:

Nüfus cüzdanındaki bilgileri yazdıktan sonra,

“Müdafiin var mı?” diye sordu.

Hüseyin:

“Yok” dedi.

Sarışın polis:

“CMK (Ceza Muhakemesi Kanunu)’dan avukat atanacak kabul ediyor musun?” dedi.

Hüseyin:

“Ederim.” dedi.

Sarışın polis ev adresini ve haber verilecek kişi bilgilerini doldurduktan sonra Hüseyin’i nezarete götürdü. Hüseyin hayatında hiç nezaret görmemişti. 6 tane bölmeden oluşan bir yerdi. Her bölmenin kapısında demir parmaklıklar ve içerisinde L şeklinde oturaklar vardı. Başka da birşey yoktu. Her odaya bakan kameralar vardı. Hüseyin duvarda saat olmamasına anlam veremedi. Sarışın polis bölmenin birinin kapısını açtı.

“Hadi hüseyin gir buraya. Bir ihtiyacın olursa duvardaki zile bas. Yalnız öyle zırt pırt basma kızarlar.” dedi.

Hüseyin garip duygular içerisinde hücresinde beklemeye başladı. Nasıl olmuştu bu? Kim koydu o lanet pislikleri arabasına? Kimseye kötülüğü dokunmamıştı? İşçilerinden Samet olabilir miydi? Onu kasadan birkaç kez para çalarken yakalayıp uyarmıştı. En son yakaladığında da kovmuştu. İntikam alabilmek için o mu yapmıştı? Ya da  İşçilerinden biri maaşını geç aldığı için mi böyle bir intikam almak mı istedi? Kafasında çılgın sorular vardı. Neden böyle bir intikam almak istesinler ki? Üç kuruş için insan hayatıyla böyle oynanır mıydı? Bu düşünceler içerisinde oturduğu sandalyeye uzandı. Tam dalmıştı ki polislerden birisi kapıyı açtı. Hücreye doğru uzanarak;

“Öğle yemeğin geldi al bakalım.” dedi.

Yalnızlığı ile baş başa kaldı

Köpük tabak içerisinde yemek, bir şişe su ve meyve suyu vardı. Hüseyin yemekleri pek beğenmese de yapacağı birşey yoktu. Hepsini afiyetle yedi. Yediği yemeklerin artıklarını hücrenin girişine koydu. Aynı polis tekrar gelerek çöp poşetine artıkları atmasını istedi. Tuvalet ihtiyacı için Hüseyin’i WC’ye götürdü. Kapıda bekliyordu.  Hüseyin çıktıktan sonra alıp tekrar hücresine kilitledi. Yine yalnızlığıyla baş başaydı Hüseyin. Safiye nasıldı? Kızı Dilara babasını soruyor muydu? Dükkan ne oldu? Yine derin düşüncelere dalmıştı. Saatte  olmadığı için zaman mefhumu ortadan kalmıştı. Sadece gelen yemeklere göre vakti tahmin edebiliyordu. Tekrar derin düşüncelere daldı. Nezarethane sessizliğe bürünmüştü. Aniden bir kadın sesiyle irkildi. Safiye mi annesi Rukiye miydi onu seçemiyordu. Feryadı basıyordu. “Hüseyin’imi gösterin bana iyi mi? Hasta o, ölür.” diyordu. Birazdan bir polis hücreye gelerek :

Hüseyin, eşin ve annen buradalar. Laftan anlamıyorlar. Seni göstermemiz yasak ama gel bunlara iyi olduğunu söyle de gitsinler.” dedi.

Masum olduğundan emindi

Hüseyin koşar adım polisle birlikte büronun girişine vardı. İki kadın ağlaşıyorlardı. Hüseyin “sakin olun ben iyiyim. Haydi siz eve gidin. Size haber verecekler.” dedi. Sarılıp kucaklaştıktan sonra oradan ayrıldılar. Hüseyin ise tekrar nezarete geri döndü. Tahminle saat 17:00 civarıydı.  Akşam yemeği geldi. Hüseyin, öğlen yemeğin de olduğu gibi yemeği yedi ve tuvalet ihtiyacını gördü. Garipti, astım krizi yoktu. Rahattı. Masum olduğundan emin olduğu için mi yoksa nezaretin soğuk yüzü mü onu rahatlattı bilinmez. Gece olmuştu. Hüseyin suyu az içiyordu ki tuvalet için polisleri çağırmasın. Belli olmaz belki azarlanırdı. Ne de olsa kapıda bazı polisler ona iyi gözle bakmadıklarını belli etmişti. Şimdi onlardan birine denk gelir, sonra aralarında tartışma çıkarsa, bundan korkuyordu.

Uyumak için kendini zorluyordu. Peki sorgu işlemi ne zaman olacaktı? Ne zaman buradan çıkacaktı? Muamma… Koğuşun lambaları insanın gözünü delercesine yanıyordu. Ama bir ara uykuya dalmıştı ki bağırma seslerine uyandı. Polisler biriyle tartışıyordu. Zira bağrışmalar her yerde yankılanıyordu. Nöbetçi polislerden birisi bir zanlıyı Hüseyin’in hücresine getirip bıraktı. Torba atar gibi hücreye iti vermiş, “sesin çıkmasın fena olur Coşkun.” diye uyarmıştı. Coşkun garip bir çocuktu. Daha bıyıkları yeni terlemiş on sekizinde bir gençti. Saçları 3 numaraya vurulmuştu. Kafasının arkası baştan başa örümcek ağı dövmesi ile kaplıydı. Boynunda da örümcek dövmesi vardı. Kolları yara içerisindeydi. Sağ kolunun dirsekten bileğe kadar olan kısmında “Sus ve sabret” yazılı dövme vardı. Hüseyin bu yazıyı görünce şok oldu. Korkudan bir şey konuşamıyordu zaten. Sadece Coşkun’a “geçmiş olsun” diyebildi. Coşkun gözleri kısık bir şekilde:

Ben uyuyacağım ses çıkarma.” dedi.

Koğuşta yine yalnızdı

Ve uykuya daldı. Hüseyin korkudan uyuyamıyordu . Sabaha kadar yarı uykulu yarı uyanık bekledi. Sabah olunca polisler nezaretin kapısını açtı. Kahvaltılık olarak ekmek arası kaşar ve meyve suyu getirdiler. Hüseyin ve Coşkun ekmeklerini aldı. Kahvaltılarını yaptılar. Hüseyin kendisini tuvalete zor attı. Geri geldiğinde coşkun yoktu. Muhtemelen sorguya gitmişti. Yine koğuşta yalnızdı. Acaba Safiye ve Dilara ne yapıyorlardı? Sarışın polisin sesiyle irkildi. Onu evden alan polisti bu.

“Hüseyin hadi ifadeye gidiyorsun.” dedi.

Hüseyin yerinden kalktı ve sarışın polis eşliğinde, büronun 3. katına çıktılar. Bir odaya girdi. Oda da bir tane genç bir polis ve saçlarının yanları ağarmış orta yaşlı bir polis vardı. Sarışın polis Hüseyin’i onlara teslim edip ayrıldı. Genç polis diğer polise “komiserim” diye hitap ediyordu. Komiser Hüseyin’e:

“Karşıma otur bakalım. Ben şimdi soru soracağım, sen de dürüstçe yanıtlayacaksın.“ dedi.

Genç polis:

Komiserim CMK ‘dan avukat geldi. Alalım mı?

Komiser:

“Al içeri.”

Avukat:

“Ben avukat Sadi Pek. Barodan atadılar.  Arkadaşa birkaç hususu hatırlatayım. Etkin pişmanlıktan yararlanır, bildiğin her şeyi anlatırsan, bu senin için iyi olur. Daha az ceza alırsın. Savcıdan adlı kontrolle serbest bırakılmanı isteriz. Onun haricinde sormak istediğin bir şey varsa sorabilirsin.“ dedi. Fazla konuşmadı. Yerine oturdu. Cebinden çıkardığı telefonuyla meşguldü.

Etkin pişmanlık

Komiser:

“Evet Hüseyin, duydun. Başlayalım. Etkin pişmanlıktan yararlanmak istiyor musun?

Hüseyin:

“Hayır komiserim. Ne münasebet. Ben suçsuzum. Neyi itiraf edeceğim? Bana ait değil ki o lanet olası pislikler?”

Bu arada genç polis Hüseyin’in gözlerine bakıyordu. Belli ki yalan söyleyip söylemediğini anlamaya çalışıyordu.

Komiser :

“Peki aynen böyle yazıyorum.” dedikten sonra ad, soyad, iş adresi, ev adresi, eşinin ve kızının isimleri vs gibi bilgisayardaki formdan soruları sorarak devam etti. Ve daha sonra;

“Şimdi, bak Hüseyin, hakkında bir ihbar var. Seni tanıyan birisi bu kişi. Bize senin bir uyuşturucu çetesinin torbacılığını yaptığını ihbar etti. Hatta çocuklara sattığını söyledi. Çok mazbut bir tipin olduğu için dikkat çekmiyormuşsun. Ne diyeceksin buna?”

Suçlamalar ağır geldi

Hüseyin:

“Vallahi komiserim, onu söyleyen kişi kim bilmiyorum ama iftiradır bu. Ben hayatımda sigara dahi içmemiş birisiyim. Alkol kullanmam. Astım hastasıyım ayrıca. Uyuşturucuyu görsem tanımam. Ne kullandım ne de birisine sattım. Bir çete ile asla münasebetim olmadı.” dedi. Beyninden vurulmuş gibiydi. Bu suçlamalar Hüseyin’e çok ağır geldi. Kendi çocuğu da vardı. Nasıl bir başka çocuğu zehirlerdi? Bu nasıl bir iftiraydı? Peki ama kim bu iftirayı atmıştı ona?

Komiser:

“Sen Varanlar çetesi’nin torbacılığını yapmakla suçlanıyorsun. Bu çete ile bağın var mı? Bize doğruyu söyle. Ayrıca arabanda bulunan torbadaki madde için ne diyeceksin?”

Hüseyin:

“Komiserim vallahi böyle bir çeteyle bağım yok. Kimdirler bilmem. Hayatımda uyuşturucu kullanan bir kişi dahi tanımadım ben. Ne sattım ne kullandım. Arabama kim koydu hiçbir bilgim yok.” dedi. Avukata baktı. Avukat telefonuyla oyun oynuyordu.  Sorgu umrunda değildi. Bulunmak için gelmiş sadece orada oturuyordu.

42 adet uyuşturucu hap

Komiser, genç polise :

“ Hüseyin’e bir su ile çay getir.” dedi.

Genç polis, su ve çay getirip bıraktı Hüseyin ve komisere.

Komiser:

“Bak Hüseyin. Arabandan 42 adet her biri 1 gram uyuşturucu haplar çıktı. Bunu bize açıklaman lazım. Zaten telefon kayıtların, çete üyeleri ile karşılaştırılacak. Bir bağın çıkarsa başın büyük belada. Bu, arabandan çıkan hap meselesini anlat bari.”

Hüseyin:

“Vallahi suçsuzum. Bilmiyorum ki. Ben arabayı üç ay önce aldım. İşlerim kötüydü. Sıkıntılarım vardı. Bir arkadaştan üç ay önce satın aldım. Borca karşılık kendi arabamı ona verdim, ondan bu arabayı aldım. “

Komiser:

“Yani arabada mı vardı diyorsun. Kimden aldın arabayı?”

Hüseyin:

“Benim dükkana iki sokak ötede marketi olan, Duran’dan aldım. Mahalleden tanışırız. Çocukluk arkadaşıyız. Sağ olsun sıkıştığımı duyunca kendisi teklif etti bana. Ben de kabul ettim.”

Komiser:

“Ne yani çocukluk arkadaşına mı ait o uyuşturucular?”

Hüseyin:

“Bilmiyorum efendim. Ben ondan aldım arabayı. Ben koymadım bu maddeleri. Belki onun bile haberi yoktur.” dedi.

Er ya da geç ortaya çıkar

Saat epey ilerlemişti. Öğle yemeği vakti gelmişti. Komiser sorularını bitirmiş, ifade tutanağının çıktısını Hüseyin’e imzalamıştı. Genç polise Hüseyin’i nezarete götürmesini emretti. Avukat “geçmiş olsun” dedi ve çıktı. Genç polis Hüseyin’e acıyarak bakıyordu. Belli ki Hüseyin’in suçlu olduğuna inanmamıştı. Nezarete inerken konuşmamayı seçti. Ama nezaretin kapısında Hüseyin’e:

Hüseyin bak ben bakacağım Duran olayına sen merak etme. Üzülme suçsuzsan bu er geç ortaya çıkar.” dedi.

Hüseyin’i teselli edip yemeğini verdi. Ve koğuşuna kilitledi. Hüseyin kimin şikayet ettiğini düşünüyordu. Başı zonkluyordu.  Kimdi bu kansız? Neden böyle bir iftira atmıştı? Samet miydi ? Kovduğu için ondan intikam mı alıyordu. Ya da işçilerden biri miydi? Duran neden böyle bir şey yapsın ki? Aralarında husumet yoktu.

Derken akşam olmuştu yine. Kapı açıldı fakat bu sefer yemek gelmemişti. Polisler ” hazırlan, adliyeye, nöbetçi mahkemeye çıkıyorsun.”dediler. Hüseyin şok oldu. Apar topar büronun kapısında bekleyen arabaya bindi. Ellerine kelepçe takıldı. Yüzünü bile yıkayamamıştı. Gözlerin de çapaklar vardı. Adliyenin arka kapısına ekip arabasını çektiler. Yangın merdiveninden Hüseyin’i iki polis kaçırırcasına mahkeme salonuna çıkardı. Olaylar o kadar hızlı gelişiyordu ki Hüseyin rüyada sanıyordu kendisini.

Hüseyin ağlamaya başladı

İşte Hüseyin artık mahkeme salonunda ve sanık sandalyesindeydi. Barodan verilen avukat da oradaydı. Safiye’ye de haber vermişti avukat. O da oradaydı. Ağlıyordu sürekli. Hüseyin ile göz göze gelince Hüseyin de ağlamaya başladı. Ortam çok garipti. Katip Hüseyin’in yüzüne bakmadan, ismini, soyismini ,adresini, eğitim durumunu sordu. Mahkeme salonundan içeri hakim girdi. Hakim önündeki dosyayı açtı. Katip’e bir şeyler yazdırdı. Hüseyin’e ifadeler den başka diyeceği bir şey olup olmadığını sordu. Hüseyin “yoktur” dedi.

Hâkim:

“Tamam, sen çıkabilirsin dedi.” Polisler Hüseyin’i dışarı çıkardı.

Birazdan karar için mahkeme salonuna geri girdi Hüseyin.

Hakim yoktu. Katip:

Hüseyin tutuklu yargılanmak üzere Ceza İnfaz Kurum’una sevk kararı alındı. Geçmiş olsun” dedi. O da ağlayacaktı. Herkes şok içindeydi. Nasıl olmuştu kimse anlayamadı. Safiye iki gözü iki çeşme ağlıyordu. Ama bir yandan da Hüseyin’e destek olabilmek için metin olmaya çalışıyordu.

Ağlama aşkım ben sana inanıyorum. Sen suçsuzsun. Seni seviyorum.“ dedi.

Hüseyin polisler eşliğinde cezaevine götürülmek üzere ekip arbasına bindirildi. Hüseyin artık konuşamaz hale gelmişti. Sürekli ağlıyordu. Onu evden alan sarışın polis de ağlamaya başladı. O da inanmamıştı Hüseyin’in suçlu olduğuna ama yapacak bir şey yoktu. Cezaevi kapısına kadar Hüseyin’e eşlik etti. Kapının önün de gardiyanlara teslim etmeden önce durdular. Sarışın polis:

Bunca yıllık meslek hayatımda çok suçlu gördüm. Sen suçluya benzemiyorsun. Ama yapacak bir şey yok. Merak etme iftira açığa çıkar. Ama sabretmek lazım. Kendine iyi bak. Benden bir isteğin var mi? ” dedi.

Hüseyin:

“Sağ ol abi. Eşim Safiye’ye iyi olduğumu söyle. Kızım Dilara’ya baban iş toplantısına gitmiş ama gelecek desin. Başka bir şey istemem. Bana çok yardımın dokundu Allah razı olsun. İki elim bu iftirayı bana atanın yakasında olacak. Hem bu dünya da hem de öbür dünyada. Kaderde cezaevi de görmek varmış. Suçsuz olarak giriyorum buraya. Neyse selametle kal. Hadi eyvallah.” dedi ve cezaevinden içeri adımını attı.

Devam edecek…

Facebook sayfamızı takip ediniz

Herkes Dergisi Resmi Facebook Sayfası

İlgi çeken öyküler:

İttihat ateşi

Recep ile Nadan

Gün Karanlık

Yi ha! Bir Anadolu göbeği hikayesi

Kirli Melek

Benim Hikayem Biterken Başladı

Kurtuluş

Zamana yolculuk

Rahip

Benim Öyküm

Anlatılmaz yaşanır yıllar geçse bile

Haziran