Alice

Alice Kitaplarında Darwinci Hiciv – 2. Bölüm

Dejenereleşme

Sahte kurultay yarışı en güçlü olanların hayatta kalmasıyla alay ediyorsa, bir domuza dönüşen bebek, evrimin karanlık kuzeni olan dejenereleşme ile alay eder. Kuşaktan kuşağa değişimin avantajlı olmayabileceği itirazı, Darwin’in teorisi üzerine yapılan tartışmaların başlangıcında ortaya atılmıştır. Darwin, Türlerin Kökeni’nde, “doğal seleksiyon, her varlığın yalnızca iyiliği için çalıştığı için, tüm maddi ve manevi zenginlikler mükemmelliğe doğru ilerleme eğilimi gösterecektir” diye kabul etmiştir. Darwin’in muhaliflerinin çoğu, bu fikri, bir doktrin haline getirilmiş bir dilek olarak görüyordu. Diğerleri, mantıksal olarak, “ilerleme,” “gelişme,” “iyileşme” vb. kavramların antropik olduğunu ve neyin daha iyi olduğuna dair fikirlerimiz tarafından yönetildiğini kaydetmişlerdir. Carroll’ın elinde, tüm soru saçma bir biçimde tartışmalı hale gelir, çünkü bebeğin bir domuza dönüşmesi bir felaket olarak kabul edilmez (örneğin, Odysseus’un adamlarının domuza dönüşmesi gibi); aksine, Alice ve onun yaratıcısı, değişimi bir gelişme olarak görür.

Aşçı’nın, Düşes’in mutfağında karıştırdığı (ve belki taklit kaplumbağa ile yapılan) çorba hakkında pek bir şey öğrenmiyoruz, ancak Alice çorbanın içinde çok fazla karabiber olabileceğini tahmin ederken, “havada kesinlikle çok fazla karabiber olduğunu” bilir. Böylece, Düşes’in bebeğinin evrim ortamı biberlidir/acıdır. Bebeğin ilk adaptasyonları basittir: Hapşırma ve uluma. Kısa bir süre sonra, karabiberli ortam, tehlikeli mermilerle dolar:

… Aşçı, çorba kazanını ateşten kaldırdı ve eline geçen her şeyi Düşes ile çocuğa atmaya başladı. Önce ateş şişlerini attı. Bunları tavalar, tabaklar ve çanaklar izledi.

Alice’in cevabı, savunmasız kişileri savunma ateşiyle kızgındır:

Alice korkuyla zıplayarak, “Ah, lütfen yaptığınıza dikkat edin!” diye bağırdı. “Eyvah, zavallının burnu gidiyor!” Çocuğun yakınından geçen çok büyük bir tava neredeyse burnunu koparacaktı.

Düşes’in şiddet dolu sallamalar eşliğindeki ninnisi, bebeğin acımasız muameleye alışık olduğunu açıkça ortaya koymaktadır:

‘Küçük oğlunla sert konuş,
Aksırdığı zaman da döv,’

Fakat bebek bunu hak etmiştir :

‘O sırf kızdırmak için yapar bunu.
Çünkü böylece damarına basar.’

Calvinist yöntem

Böylece, otomatik bir yanıt olan hapşırma, Calvinist bir yöntem şeklinde bir günah olarak kabul edilir. Ninninin sözleri, bebeğin hapşırmasını bilinçli bir istek olarak tasvir eder:

Çünkü istediği zaman,
Biberden iyice zevk alabilir!’

Bu tutumun barbar doğası ve bebeğe yapılan davranış, Düşes ve Aşçı’nın ortaklaşa yaptıkları, anlaşılır konuşmadan çok bir uluma olan “Vov! Vov! Vov!” ninni korosu tarafından vurgulanır. Hepsi de çok komiktir.

Bebekten domuza dönüşüm, Alice’e yedek komuta verildiğinde başlar:

Düşes, birdenbire bebeği Alice’e atarak, “Al bakalım!” dedi. “İstersen onu biraz da sen salla…”

Açıktır ki, Düşes, yaptığı şeyin bebek bakıcılığı – küçüklerin dikkatli bakımı – olduğunu düşünmektedir ve Alice süreci devam ettirmeye davet edilir. Alice’in nazik kalbi, onu çocuğun kaderi hakkında endişelenmeye yönlendirir:

Alice, “Onu alıp götürmezsem kendisini bir iki gün içinde muhakkak öldürecekler,” diye düşünüyordu. “Çocuğu geride bırakmak cinayet sayılmaz mı?”

Retorik

Alice’in sorusu retorik değildir; çünkü bebeği yakalarken bile, onun daha az insan olma belirtileri gösterdiğini ve dolayısıyla insan ahlakı endişeleri yelpazesinin dışında olduğunu fark eder:

Alice, bebeği güçlükle tutabildi. Çünkü bu acayip biçimli bir yaratıktı. Bacakları kollan türlü yönlere doğru uzanıyordu. Alice, “Tıpkı bir deniz yıldızı gibi,” diye düşündü. Zavallı bebek, bir buhar makinesi gibi sesler çıkarıyor ve iki büklüm olup doğruluyordu. Alice onu zorlukla zaptedebiliyordu. … Nihayet kız, onu düğümler gibi bir biçime soktu. Çünkü bebeği başka şekilde tutmak imkânsızdı. Bebeğin düğümü bozmaması için onun sağ kulağıyla sol ayağını sıkıca yakaladı. Çocuğu açık havaya çıkardı.

Mekanik sesler çıkartan bu beden hakkında canavarca bir şeyler vardır ve aynı zamanda onun yönetim yönergeleri (onu düğümler gibi bir biçime sokmak ve sağ kulağıyla sol ayağını sıkıca yakalamak) hakkında da canavarca bir şeyler vardır. Beden deniz yıldızı gibi göründüğü için (muhtemelen, dört kol, dört bacak ve baş, deniz yıldızının beş uzvu gibi, birbiriyle değiştirilebilir gibi göründüğü için), daha yüksek ve daha düşük biyolojik sıralardan oluşan bir melezin varlığıyla karşı karşıyayız. Varoluşun daha düşük biçimlerine – ki, burada deniz yıldızına – bu şekilde ulaşmak, yüzyılın daha sonraki gotik anlatılarında bulunan kabus gibi evrimlerin bazılarını öngörmektedir. Örneğin, Arthur Machen’in 1890 tarihli romanı The Great God Pan, kötü kalpli Helen Vaughan’ın başına gelen değişiklikleri açıklarken, daha düşük sıraların evrimsel bir dönüşümde tekrarlanmasını kullanır (buradaki açıklama, bir doktor tarafından yapılmaktadır):

Cilt ve et, kaslar, kemikler ve değişmez ve kalıcı olduğunu düşündüğüm insan vücudunun sağlam yapısı, eriyip çözülmeye başladı. … Çünkü burada, hiç bilmediğim, çözülmeye ve değişime neden olan bir iç güç vardı. … Vücudun, yükseldiği yerdeki canavarlara ve yüksektekilerin derinliklere, hatta tüm varlıkların cehennemine indiğini gördüm. Canlıları yaratan hayat ilkesi, dışsal biçim değişirken, daima aynı kaldı. … İzledim ve sonunda yalnızca bir jölemsi madde gördüm. Sonra merdiven tekrar yükseldi. … Bir örnek olarak, önümdeki karanlıkta şekillenen ve daha fazla açıklamayacağım bir Biçim gördüm. Fakat bu biçimin sembolü antik heykellerde ve lavın altında kalan resimlerde görülebilir; ama söz edilmek için fazla kötüdür. … Korkunç ve tarif edilemez bir şekil[den sonra], ne insan ne de canavar, insan biçimine dönüştü, nihayetinde ölüm geldi.

Gotik değil

Carroll’ın bebeği bir domuza dönüştürmesi, gotik değil komik olmakla birlikte, her iki metamorfozda da altta yatan konu Darwincidir: İnsanların ortak atalarla, en basit ya da en grotesk de dahil olmak üzere, tüm canlı biçimlerine bağlı olup olmadıkları ve bu bağlantının insan doğası için doğal bir sonuç olup olmadığı.

Alice

Alice

Bebeğin tuhaf bir biçimde insan dışı fizyolojisi ve davranışı, tamamen başka bir türün fizyolojisi ve davranışı olarak daha belirgin hale gelir. İnsan hapşırmaları homurtulara dönüşür ve Alice’in tavayla düşürüleceğinden korktuğu “kıymetli” burun, bunun yerine, daha da büyümektedir:

Çocuğun burnu fazla kalkıktı. Bu daha çok bir domuz burnunu andırıyordu. Gözleri ise bir bebek için çok küçüktü doğrusu. Alice bu durumu hiç beğenmedi.

Bebek (insan durumunun bir göstergesi olan) hıçkırarak ağlama yeteneğini kaybeder ve Alice, yaratığın gözlerinde hiçbir gözyaşı olmadığını gördükten sonra, ona bir bildiride bulunur:

“Eğer domuz olacaksan seninle ilişkimi keserim şekerim. Aklını başına topla!”

“Akıl” ve hatta “aklını başına toplama” eylemi, özellikle şiddetli bir domuz sesinin onayladığı gibi, artık yaratıcının ulaşabileceğinin ötesindedir ve Alice şunu bilir:

Bu kez yanılmaya imkân yoktu. Bu yaratık, ne eksik ne de fazla, tam anlamıyla bir domuzdu. Kız, onu daha fazla taşımasının saçma olduğuna karar verdi.

Alice harikalar diyarında

“Ne eksik ne de fazla” – bu yaratık kararlı bir domuz olma durumuna ulaşmıştır ve geri dönüşü olmayacaktır. Alice, bebeğin yeni durumunun eskisinden daha iyi olduğuna karar verir (“Bu büyüseydi çok çirkin bir çocuk olacaktı, fakat şimdi bayağı yakışıklı bir domuz oldu sanırım.”); durumu daha da karıştıracak şekilde, “insan bunları değiştirmek için gerekli yöntemi bir bilebilseydi,” domuz olarak geliştirilecek – ya da en azından “uygun olacak” – olan diğer çocukları düşünmeye başlar. Carroll, fantezi modeli ile evrimi açıklar; ancak saçma ima, kötü çocukları değiştirmek için, insanoğlunun, bir adım yukarı olduğu varsayılan, sadece basit hayvanlar haline gelene kadar, homurdanma ve biberlenme yöntemlerini geride bırakarak, yalnızca aşağıya doğru evrim geçirmesi gerektiğidir (tamamen normal bir domuzun, Alice’e, Harikalar Diyarı’nda onu çevreleyen ve insana çok benzeyen hayvanlardan daha fazla bir biçimde, hayatındaki gerçek insanları hatırlatması ironiktir).

Bu nedenle, bu sihirli dönüşüm hem evrim teorisinin dayandığı adaptasyonun rolünü (çevre, zamanla, ona en çok uyan canlı türünü seçer), hem de 19. yüzyıl evrim kuramcılarının uzak durmayı tercih ettiği dejenereleşme olasılıklarını hicveder. Carroll sadece canlıyı yaratan çevre fikriyle oynamakla kalmaz, aynı zamanda insanlığın evrimsel ilerlemenin neye benzeyeceğine karar verebileceği fikrini de altüst eder. Domuzlar bir gelişme olabilir; sonuçta, bu bebek domuza dönüştükten sonra, insanbiçimciliğin endişe verici göstergelerini göstermez, ancak belki de insan bakımının yırtıcılığından uzağa, “sessiz sedasız ormana koşar.” Kedi gerçekten de onun kaderini merak eder:

“Neredeyse sormayı unutacaktım. Bebeğe ne oldu?”

Soru, görünüşe göre, en iyi ihtimalle, önemsizdir, çünkü Kedi, Alice’in bildirdiği dönüşümü beklemektedir:

“Öyle olacağını tahmin etmiştim.”

Ama okuyucu tam da Kedi’nin şiirsel adaletin işleyişini varsaydığını düşünmeye başlarken (homurdayan çocukların domuzlara dönüştürülmesi gerekir), Kedi geri dönüp, “Domuz mu dedin yoksa Muz mu?” diye sorar. Kedi’nin cevabı, (kafiye gibi) semantik kazalar haricinde hiçbir model işleri idare etmiyorsa, bebeğin – gerçekten de – her şeye dönüşebileceğini ima eder.

Carroll’ın evrimsel gelişme fikri ile alay ettiği bir başka merak uyandırıcı an, Beyaz Kraliçe’nin Aynalar Ülkesinde bir koyuna dönüştüğünde ortaya çıkar. Alice, Kraliçe’ye yaralanan parmağını henüz sormuştur, böylece metamorfoz Kraliçe’nin konuşmasının dönüşümü yoluyla anlatıda sağlanmaktadır: “Eskisinden çok daha iyiyim! Çok daha iyiyim!” Sesi daha çok meleme haline geliyordu: “Merak etme iyiyim! Merak… Meeee!” “Daha iyi” kelimesi, anlam veya değeri ifade etme kapasitesini kaybeder. Üstelik, “daha iyi,” belirtildiği gibi, Kraliçe’nin parmağının durumuna atıfta bulunur – önceden çığlık attığı ve ağladığı ünlü yaralanmasına – ancak koyunun parmaklara ihtiyacı yoktur; bununla birlikte, Tenniel’ın resimlerinde, bu koyunun insan elleri vardır ve bir noktada on dört çift şiş gibi görünen şeylerle örgü örmektedir. Çok sayıdaki şiş – insan emeğinin ve sanatının simgesi olan yüksük gibi – aksine, dejenereleşmenin işaretleridir; çünkü Alice, “Koyun bu kadar çok örgüyü bir arada nasıl örebiliyor?” diye merak eder ve “Ellerinde o kadar çok şiş var ki bu yüzden gittikçe bir kirpiye benzemeye başladı” diye sonuca varır. Başka bir deyişle, örgü şişleri, hayvan anatomisi aygıtlarını temsil ediyor gibi görünmektedir (Koyun muhtemelen kendi yününü örmektedir, Carroll’ın özellikle hoşlandığı türden bir saçma evirtim). Beyaz Kraliçe’yi koyun olarak dejenereleşmiş halinde son kez gördüğümüzde, Humpty Dumpty olacak bir yumurtayı rafın üzerine koymakta ve böylelikle Kolomb’un meşhur oyununun taklidi ile tam bir insan hareketi yapmaktadır. Yumurtanın yumurta olarak mı, yoksa Humpty Dumpty olarak mı daha iyi olduğu diğer bir sorudur. Sonuçta, yumurtayı rafa koyarken, Koyun yumurtanın dibini çatlatırsa (Kolomb’un yaptığı gibi), çocuk tekerlemesinin sözleriyle zaten garanti edilen şeyi sağlamaya yardımcı olur: Humpty Dumpty’in nihai yok oluşu.

(Devam edecek…)

Kaynak:
“The Alice Books and the Contested Ground of the Natural World” (Laura White/Routledge Press, Oxford: 2017)

“Alice” kitapları ve Lewis Carroll hakkında daha fazla bilgiye “Alice Harikalar Ülkesinde: Gerçek Alice” isimli blogumdan ulaşabilirsiniz:
http://www.gercekalice.com

Facebook sayfamızı takip ediniz

Herkes Dergisi Resmi Facebook Sayfası

İlgi çeken yazılar:

Asansör Müziği ve Gastronomi

Altun yumurtlayan tavuk

Kurtuluş 5. bölüm

Hintlilerin ve Parsilerin ölü gömme gelenekleri

Kadıköy’de nargile kafeler neden popüler?

Yi Ha! Bir Anadolu göbeği hikayesi! 4. bölüm