İlk Hikaye

 

Ateşler içinde yatıyordum. Gözümü kapadığım anda karıncalar üzerimde yürüyor, açtığım anda ise bir yanımda Batman’in Joker karakteri, diğer yanımda ise Ayı Yogi’nin kötü bir yansıması duruyordu. Sanırım ömr-ü hayatımda gördüğüm tek halüsinasyon buydu. Üstelik henüz 5 yaşımdaydım. Daha sonra anneannem başladı;

“Günlerden bir gün, uzak köylerden birinde yaşayan tembel bir Tavşan varmış. Her gün arkadaşları Kaplumbağa, At, Geyik ve Aslan ile oyun oynuyorlarmış. Her sabah aynı ağacın altında buluşur, akşama kadar ormanda koştururlarmış. Derken yaz geçmiş, hava biraz soğumuş. Tavşan, her sabah aynı ağacın altına gidiyor, o soğukta bekliyor ama arkadaşları At, Geyik ve Aslan ancak öğleden sonra geliyorlarmış. Üstelik geldiklerinde koşmak – zıplamak yerine, ders çalışıyorlardı. Tavşan buna çok kızmış ve arkadaşlarına küsmüştü. Artık sabahları ağacın altına gitmek yerine, havuç tarlalarına saldırıyor, dağ-bayır koşuyor, yapabildiği kadar tembellik yapıyormuş. Bütün kış bu şekilde geçmiş ve arkadaşlarının onu hiçbir şekilde oynamaya çağırmamalarına feci derecede içerlemişti…”

Anneannemi dinlerken, gördüğüm saçma halüsinasyonlar kaybolmuş, gözlerimdeki karıncalanmalar geçmiş ve ağzından dökülecek kelimeleri heyecanla bekler olmuştum. Bu ne kadar da büyülü bir dünyaydı. Bir yandan çocuk aklımla; “Tavşan konuşur mu? At niye okula gitsin ki?” diye sorular soruyor, fakat hiçbir şekilde anlatılanları kafamda canlandırmaktan kendimi alıkoyamıyordum.

“Bir sabah Tavşan sinirli bir şekilde uyanmış ve o güzel bahar sabahında arkadaşlarıyla konuşmak için yola çıkmış. Deliğinin hemen yanında bir zarf ve içinde bir kağıt bulmuş. Okuma – yazma bilmediği için zarfı da, kağıdı da buruşturup, atmış. Ağacın altına vardığında ise; her sabah birbirlerini bekledikleri oturağın renginin değiştiğini görmüş. Neredeyse yepyeni gibi olmuş. Çok ışıltılı görünüyormuş. Oturağın yanındaki kağıdı görmüş ama onu da okuyamadığı için dikkate almamış ve oturmuş. Aslında kağıtta; -DİKKAT! BU OTURAK BOYALIDIR! OTURMAYINIZ!- yazıyormuş. Tavşan oturur oturmaz, makattaki tüylerinin hepsi oturağa yapışmış ve oturduğu yerden kalkamamış. Başlamış ağlamaya…”

Allah’ım! Dehşete düşmüştüm! İyi ki okuma – yazmayı erken sökmüştüm! Ben asla boyalı bir oturağa oturmazdım. Ama Tavşan bunu nasıl yapardı? Zaten ateşim 1500, bir de Tavşan’a üzülmekten kendimi paralar hale gelmiştim. Hayır, arkadaşlarının yaptığı da nereden baksam gavatlık gibi geliyordu ama bir yandan da, elemanlar hayvanlar alemini de muasır medeniyetler seviyesine taşıyorlardı. Bu da önemliydi bir yerde. Kafam çok karışmıştı ama büyülenmiş gibiydim. Anneannem anlattıkça onun eline daha çok yapışıyordum.

“Arkadaşları Kaplumbağa ve At ağacın altında Tavşan’ı görünce büyük bir sevinçle koşmaya başlamışlar fakat yaklaştıkça bu sevinçlerinin yerini merak almış. Tavşan’ın yanına vardıklarında ise; neden ağladığını anlamışlar. Sabah boyadıkları oturak henüz öğlen bile olmamışken kuruyamaz ki… Hem onu ne kadar özlediklerini söylüyor, hem de üzülmemesi için Tavşan’ı teselli ediyorlarmış. Bu esnada Geyik ve Aslan da gelmiş. Tavşan, sakinleşmek yerine daha da öfkelenmiş ve hepsine bağırmaya başlamış. – Sizin yüzünüzden düştüm bu hallere! Beni hiç arayıp, sormadınız! Bütün kış ne haldeyim merak bile etmediniz! Şimdi gelmiş, beni özlediğinizi söylüyorsunuz. Hepiniz yalancısınız!- Bu sözlere arkadaşları şaşıp kalmış. Çünkü; neredeyse her gün içlerinden biri, onu çağırmak için deliğine gitmiş, fakat bulamamışlar. Bulamayınca da notlar yazmaya başlamışlar. Bu durumu Tavşan’a anlatmışlar. Bu sefer Tavşan daha da şiddetli ağlamaya başlamış. –Ben okuma bilmem ki! Bana niye not yazıyorsunuz?- En sonunda Aslan çıkıp; ‘Tavşan kardeş! Bizimle okula gelseydin hem bizimle birlikte vakit geçirir, hem de okuma-yazma öğrenirdin. Bence ağlamayı bırak. Seni oradan kurtaralım ve bütün yaz sana okuma-yazma öğretelim. Kışın da bizimle okula gelirsin. Hep beraber eski günlerdeki gibi eğleniriz.’ demiş. Geyik ve At, Tavşan’ı oturaktan kurtarıp, temizlemiş. Daha sonra hep beraber gülüp, eğlenmeye devam etmişler…”

Resmen büyülenmiştim. Bu benim ilk hikayemdi. İlkokul diploması dahi olmayan anneannem bana anlattığı hikaye ile hayatımı şekillendirdiğinin farkında bile değildi. Zaten ablamın ev ödevi yapmasını kıskanıp, okuma-yazmayı henüz okulla tanışmadan söken ben, o güne kadar bana oyun gibi gelen okuma – yazmanın önemimi daha iyi kavramıştım. Ömrüm boyunca bu hikayeyi unutmadım. “Okumak çok önemli şey.” derdi ömrünün her anında. Belki de okuma-yazma bilmemesinin verdiği eksiklik hissiyle bu kadar hassastı bu konuda ama başardı. Neticede; anneannemin istediği gibi çok okudum. Anlattığı hikayeleri de çok sevdim ve hiç unutmadım. Artık bana hikayeler anlatamadığı için de kendi hikayelerimi yazıyorum…