Herkesin Dergisi

Sporun Tarihi ve Sporda Şiddet

Hiç kendinize “Spor Nedir?” diye sordunuz mu? Hafta boyunca kendi ilgi alanınıza göre bir spor aktivitesine direkt yada endirekt yoldan katılım gösteriyorsunuz. Tarihi dikkatli incelediğinizde sporun ilk insanın varoluşundan bu zamana kadar gelişim ve değişim göstererek geldiğini kolayca görebilirsiniz.

Zaman herkese eşit dağıtılmış bir kavramdır. Uyku, yeme içme ve seks gibi zorunlu ihtiyaçlarımızdan arda kalan zamanımızı iş ve boş zaman olarak ayırıp bir dengeye koyarız. Spor, boş zamanlarımızı değerlendirirken çeşitli duygularımızı ve yeteneklerimizi de katarak gerçekleştirdiğimiz boş zaman aktivitesi olarak hayatımızda yer etmektedir. Tarih öncesi dönemde insan yaşantısı ilkeldi ve avcılığın yaygın olduğu bir dönemdi, insanlar teknolojiden yoksundu ve hayatta kalma mücadelesi veriyorlardı. Zorunlu ihtiyaçlar yine mevcuttu ama o dönemde iş-boş zaman ayrımı yapmak mümkün olmadığından, önemli avların ve düşmana karşı kazanılan zaferlerin ardından yapılan zafer kutlamalarını bir eğlence aracı olarak sayabiliriz.

Eski Yunan dönemine baktığımız zaman iş-boş zaman dengesine rastlarız. Plato ve Aristo gibi dönemin aydın filozofları ‘hayattan zevk almak’ için formüller sunmuşlardı. Asker savaşır, devlet adamı ülkeyi yönetir, sporcu ve sanatçılar ise toplumun eğlence aracıdır anlayışına ilk bu dönemde rastlanır. Roma döneminde ise toplum Hedonik (zevk için yaşa) felsefeyle yaşamıştır. Roma döneminde, Yunan döneminden farklı olarak spor-sanat kitle için değil, kitleyi uyutmak için kullanılmıştır. Skora bağlı, “ne olursa olsun kazan” felsefesi Hedonik Felsefeyi çağrıştırır. Yunan Medeniyetinde spor ve sanat kaliteli bir sosyal değerken, Roma Medeniyetinde zevk aracı olarak kullanıldığı göze çarpar. Batı Medeniyetlerine baktığımızda Rönesans’a kadar ki süreçte Katolik Kiliselerinin yasakları boş zaman aktiviteleri bakımından karanlık bir dönem oluşturmuştur. Rönesans ile birlikte sanat ve spor sosyal değer kazanmaya başlamıştır.

Sanayi Devrimi’ne kadar toplumda aristokratları ve din adamlarını çıkardığımızda iki grup insan olduğunu görebiliriz. Bunlar; burjuvaziler ve kölelerdir. Köleler için hayat zorunlu ihtiyaçlar ve işten ibaretken, burjuvaziler zorunlu ihtiyaçlarından arda kalan vakitlerini zevkleri için kullanırlardı. Burjuvaziler iyi beslenirlerdi, bakımlı ve sağlıklılardı, uyku sorunları yoktu, çalışmadıkları için boş oturmak yerine enstrüman çalmak, beste yapmak, spor yapmak, politika yapmak gibi aktivitelerle zamanlarını değerlendirirlerdi. O dönemde heykeltıraşlar, besteciler, sporcular, ressamlar ve politikacılar hep burjuvalardan ve aristokratlardan çıkardı.

Sanayi Devrimi ile birlikte bireysel üretimden kitlesel üretime geçildi. İnsanlar daha fazla tüketme şansı buldu. Gelirler artarken ürünler ucuzladı. Çalışmak çok önemli bir sosyal değer kazandı. Ne kadar iş, o kadar çok para demekti ve para kolay tüketim şansı sunduğu için itibar anlamına gelmekteydi. Bu dönemde burjuvaların çalışanların sırtından geçinen tembeller olduğu düşüncesi kabul görmeye başladı. Çalışanlar takdir edilirken, burjuvaziler asalak ilan edildi. Sanayi Devrimi’nin ilk yıllarında tatillerin iptal edilmesi ve insanların günde 18 saate kadar çalışır durumda olması boş zaman kavramını neredeyse ortadan kaldırdığından çalışma saatleri ile ilgili düzenlemeler yapıldı. Çalışma saatlerinin düşürülmesi sayesinde insanlar boş zamana da onu değerlendirebilecek paraya da sahip oldular. İş ve boş zaman arasındaki denge arayışının günümüzde hala sürdüğünü söyleyebiliriz.

Tüm bu verileri göz önüne aldığımızda sporun aslında insanların zorunlu ihtiyaçlarından arda kalan vakitlerini değerlendirdikleri, gerçekleştirirken duygularını ve yeteneklerini kattığı, geliştirdiği, ortaya bir ürün koyabildikleri, ya da ortaya koyulan ürünü tüketebildikleri bir aktivite olduğunu görürüz. Günümüzde spor olgusu ise bambaşka bir yöne doğru gitmektedir. Spor kendine ait bir sektör, endüstri yarattı. Biletler, spor malzemeleri, sporcular, müsabakalar, federasyonlar, uluslararası federasyonlar, reklam gelirleri, yayın gelirleri, bahis şirketlerinin ve oyun yazılımcılarının telif ödemeleri gibi daha onlarcasını ekleyebileceğimiz gelir kalemlerini alt alta eklediğinizde yüzlerce milyar dolarlık bir piyasanın ortaya çıktığını görüyoruz. Rekabet olgusunda spor etiği göz ardı edildikçe ortaya sporun şiddet yanı da çıkmaya başladı. Toplumlar refah düzeyleri düştükçe, maddi sıkıntıları baş gösterdikçe duygusal iniş çıkışlarını spor ile dengelemeye başladılar bu durum spor yöneticilerinin bilgisiz ve toplum üzerindeki etkilerinden habersiz demeçleri ile birleşince ortaya “sporda şiddet” olarak adlandırılan bir terim çıktı. Spor aslında insanoğlunun hayatına yaşamsal bir aktivite olarak girmişti. Koşmak, yüzmek, avlanmak, ok atmak, ata binmek gibi aktiviteleri ilk insanlar hayatta kalmak, savaşmak, kendilerini savunmak için kullanmışlardı. Bugün ise aynı Gladyatörlerin arenalarda kralı ve burjuvaları keyiflendirmek amacıyla birbirleriyle hayatları pahasına yaptığı dövüşlere benzer bir hal aldı. Tribünlerdeki sporculardaki baskı başarılı olma güdüsünü, başarılı olma güdüsü ise sporcular ve kitleler üzerindeki baskıyı tetikledi.

Peki sporda mıydı şiddet yoksa toplumda mı? Toplumsal şiddete ait istatistiki verileri incelediğimizde toplumda şiddetin üst düzey olduğu toplumlarda sporda şiddetin de yüksek olduğunu gözlemliyoruz. Bunun bir tesadüf olduğunu düşünmek bilimsellikten uzak olmanın ötesinde insanın aklının tutulmasına işarettir. Bir toplumun eğitim düzeyine bağlı olarak halk siyasetçisini, sanatçısını, sporcusunu özetle göz önünde olan bireyleri örnek alır. Parlamentoda birbirine yumruk sallayan siyasetçileri gören, magazin programlarında birbirlerini aşağılayan sanatçıları izleyen, haberlerde tecavüz ve cinayet haberleriyle beslenen toplum ekonomik olarak sıkıntı yaşadıkça özünde başka sebeplere dayandırılması gereken ama tanımlayamadığı öfkesini şiddetle dışa vurur. Ailede şiddet, siyasette şiddet, sporda şiddet, okulda şiddet, kurumlarda şiddet; kısacası olayın özü toplumda şiddettir. Stadyumlar ne yazık ki bunun için en uygun ortamı oluşturuyor. Bir kaç yıl öncesine kadar spor büroya bağlı güvenlik memurları sadece tribünlerde sandalyelerinde oturmakta ancak bir grup insan topluca bir şiddet eyleminde bulunursa olaya müdahale etmekteydi, kameralar yetersiz, dolayısıyla suç unsuru detaylı tespit edilemediğinden cezalar da caydırmaktan uzaktı. Maçlardan önce parklarda, birahanelerde toplanıp alkol almak, stada maç saati girip rakip takım ve sahanın adaletini sağlamakla yükümlü olan hakemler aleyhine küfürlü tezahüratlarda bulunmak, destekledikleri takımın alacağı olumsuz bir sonucun ardından sokakları yakıp yıkarak bütün hafta içinde biriktirdiği öfkesini dışa vurmak bir çok geri kalmış ülkede olduğu gibi bizim ülkemizde de yanlış bir ritüel durumundadır. Bu durum adeta kanserli bir hücre gibi bütün branşlara sıçramakta ve kitleleri bir çığ gibi büyüyerek ele geçirmektedir. Oysa her şeyin özünde spor sadece bir rekreasyon* değil miydi? Sporu ve onun sonuçlarını sosyolojik boyutlara dayandırdığımızda sonuçlar ne yazık ki iç açıcı olmuyor. Bir de tüm bu mevcut olumsuzlukların üzerine bilgisizlikleriyle büyüttükleri egoları doğrultusunda arkasındaki kitleleri geren demeçler veren yöneticiler ve bütün hayatını spordan para kazanmak üzerine kurmuş, kendi kişisel gelişimini ihmal etmiş sporcuların saha içindeki ve dışındaki sorumsuz tavırları spordaki şiddetin toplumda ekilen tohumlarının vahim sonuçlarını önlenemez boyuta getirmektedir.

Bunun önüne geçmek için caydırıcı cezalar koymak ve denetim mekanizmasını geliştirmek bir çözüm gibi görülebilir. Toplumdaki şiddet için etkin çözümler sunmadıkça şiddetin alt kümelerindeki sorunlar da çözülemeyecek ve sporda şiddet sürecektir. Bu konuda atılabilecek ilk adım daha eğitimli ve huzurlu bir toplum yaratmaktır. Unutulmaması gereken konu; bataklıktaki sinekleri öldürmek onlardan temelli kurtulmak için yeterli değil. Bataklığı kurutmak için çözümler üretilmediği takdirde sinekler üremeye ve sizi ısırmaya devam edecektir.

 

 

 

*Rekreasyon insanın yaşam kalitesini artırmak için serbest ve/veya boş zamanında doğaya zarar vermeden, kendi istemi ve gönüllü olarak yaptığı faaliyetleri kapsayan disiplinlerarası bir çalışma alanıdır.