taksi

Hey Taksi 11. bölüm!

Erdal Fahlioğulları‘nın yazdığı Hey Taksi öykü dizisinin 11. ve son bölümüdür. Öyküyü tam manası ile kavrayabilmek için öykünün tamamını okumanızı tavsiye ederiz.

1. bölüm

2. bölüm

3. bölüm

4. bölüm

5. bölüm

6. bölüm

7. bölüm

8. bölüm

9. bölüm

10. bölüm

Hey Taksi

Ellerime baktım yabancı birisinin ellerine bakar gibi. Kırış kırış olmuşlar artık. Emekler nasır olmuş, hatıralar ise yara izi. Taksinin dışından taksiye baktım bir yolcu gibi. Kenarlarından boyalar aşınmış, rengi solmuş, yer yer çatlaklar var. Eski dinamikliği yok. Emekliliğe ayrılmak için gün sayıyor. Tam düşüncelere dalmışken delikanlının biri karşıdan Hey taksi! diye sesleniyor. “Gel kardeşim.” diyorum ve yorgun taksime biniyorum.

“Nereye gidiyoruz delikanlı?” diye soruyorum.

“En yakın deniz kenarına gidelim lütfen.” diyor.

Taksimetremi açıp yol alıyorum deniz kokusuna doğru. Arkada oturan esmer bir delikanlı, taş çatlasa 30 yaşında. Ama top sakalı daha olgun göstermiş onu. Kesse hemen 5 yaş düşüverir. Gözleri kahverengi(Kahverengi bir renk ise kahve ne renk acaba diye düşünüyorum bazen.). Boyu da Türkiye’de maşallah sınıfına giriyor. Bir seksene yakın yani. Türkiye ortalamasını yükselterek bizi uluslararası mecralarda temsil ediyor.

“Hayırdır delikanlı sanki canın sıkkın?” diye soruyorum iç çeken delikanlıya.

“Evet, canım sıkkın. Deniz görsem kendime gelirim ama.”

“Neden deniz görünce ne oluyor ki?”

“Abi ben deniz kenarında doğrum büyüdüm. Ne zaman kendimi darda hissetsem denize giderdim bütün dertlerimi alırdı. Hem öyle bir şey yapmana da gerek yoktur. Deniz kenarında oturur öylece bakarsın denize. Öyle uçsuz bucaksızdır ki derdini unutursun. Öyle büyük ve yücedir ki senin derdin küçük kalır kenarında. Şimdi de deniz göreceğim. İçimi denize dökeceğim.”

Geleceğin nesillerini yetiştiriyorum

Hak veriyorum delikanlıya. Bunu da yüzümde “Vaay be!” ifademi takınarak gösteriyorum. Sonra “Sen ne iş yapıyorsun?” diye soruyorum.

“Ben geleceğin nesillerini yetiştiriyorum.” diye cevap veriyor. Bunu söylerken de istemeden göğsü kabarıyor. Yaptığı işi oldukça asil bir iş olarak görüyor olmalı. Köy okullarındaki öğretmenler geliyor aklıma. Umarım bütün öğretmenler bir gün böyle düşünür diye geçiriyorum içimden.

Bu delikanlıya karşı bir yakınlık hissediyorum. Sanki hayatımız bir yerde kesişmiş ya da kesişecek. Sanki o benim hayatımın parçası. Ya da ben onun.

Çok güzel bir yola giriyoruz. Etrafımız yeşilliklerle dolu. Yeni yapılmış asfalt bir yolda kuş sesleri dinleyerek ilerliyoruz. Rüya gibi geliyor bir anda. Delikanlı “Sen çok yorgun gözüküyorsun, benim de araba kullanasım var. İzin verirsen ben kullanayım.” diye rica da bulunuyor. Bir an düşünüyorum. Ellerime bakıyorum. “Olur.” diyorum. Yer değiştiriyoruz.

Arka koltuktayım. Şimdi yolcu ben oldum. Garip hissediyorum. Birisi boğazımdan sıcak bir su döküyor ama su kaburgalarıma çarparak iniyor aşağıya. Kendime aynada bakıyorum. Saçlarım artık dökülme evresine gelmiş. Göz kenarlarımda da sen artık genç değilsin diyen çizgiler var. Üstüm başım öyle bakımlı değil. Hele ütüden hiç anlamam da sevmem de. Giyinmek Adem ve Havva’nın başlattığı bir moda. Sadece rahat olmak yetiyor bana. Parmağımda yüzük de yok. Evlenmedim bu yaşıma kadar. Toplum o kadar baskı yaptı ki içimde az biraz olan evlenme duygusunu da öldürdü. İşim insanları taşımak. Ama bunu çok seviyorum. Günde onlarca insanla tanışıyorum. Her birinin birbirinden ayrı bambaşka hayatları var. Ve ben o hayatların ortak paydası oluyorum. Bu bana yetiyor.

Şimdi şoför koltuğundaki delikanlı da benim gibi düşünüyor mudur acaba? Benim insanları tahlil ettiğim gibi o da beni tahlil ediyor mudur? Bunları merak ederken deniz kenarına geliyoruz. Delikanlı arabayı denize doğru çekiyor. İkimiz de susuyoruz. Denize bakıyoruz. İçimde birikmişler azalıyor yavaş yavaş. Deniz kokusu musluğu açan bir çamaşır suyu gibi burun deliklerime hücum ediyor.

Ben seni yaratan kişiyim

“Beni tanımadın değil mi?” diye soruyor benim merakımı cezbederek.

“Hayır, tanımadım ama yalanım olmasın bir yakınlık hissettim.” diyorum hiç çekinmeden.

Ben seni yaratan kişiyim.” diyor.

Aynada göz göze geliyoruz. Bir an için deli olduğunu düşünüyorum ama gözlerindeki bakışta kendimi görüyorum. Onun içinden kopan bir parça gibi hissediyorum. Yakınlık duymam da bu yüzden galiba. İnsanın kendini evinde hissetmesi gibi bir duyguymuş. Acaba ölünce de mi böyle hissedeceğim.

“Çok yoruldun. Gözlerin bile bulutlarda geziyor artık. Gitmek istiyorsun belli. Artık gidebilirsin.” diyor delikanlı. Çok net. İhtimale mahal vermiyor sözleri.

Arabanın kapısını açıyorum. Yürümeye başlıyorum usulca. Giderken bir şeyler söylemek istemedim. Aramızdakini yarım bırakırsam belki sonradan buluşmak zorunda kalırız diye. Arkama bakıyorum. Taksi gitgide küçülüyor, küçülüyor.

Yürümeye başlıyorum deniz kenarında. Martılar uçuyor, dalgalar hırçın bir boğa gibi kıyıya vuruyor. Uzaklarda nereden geldiğini bilmediğim gemiler var. Sonra fark ediyorum ki ben daha kendimin bile nereden geldiğini bilmiyorum. Ufaktan yağmur başlıyor. Artık taksinin camına vurmuyor yağmur damlaları. Tam da yüzüme vuruyor. Hissediyorum. Yağmur damlalarını, özgürlüğü… Nerede olduğumu bilmiyorum. Zamanı bilmiyorum. Sadece yürüyorum…

SON

Facebook sayfamızı takip ediniz

Herkes Dergisi Resmi Facebook Sayfası

İlgi çeken öyküler:

Anlatılmaz yaşanır yıllar geçse bile

Yi ha! Bir Anadolu göbeği hikayesi

Recep ile Nadan

Haziran

Rahip

Kurtuluş

İttihat ateşi

Benim Öyküm

Gün Karanlık