Descartes yöntem

Descartes’in yöntem üzerine konuşmalar eseri ve tarih uyarlaması

16. yüzyılın sonunda dünyaya gelen Rene Descartes, 17. yüzyılda ortaya koyduğu düşüncelerle Aydınlanma Dönemi için önemli bir isim olmuştur ve Modern Dönemde de önemini korumaktadır. İlkokuldan itibaren kendisine verilen bilgilerde bir kuşku olduğuna tanık olduğu için, duyu organlarının insanı yanılttığını fark ettiği için, rüyaların gerçek gibi algılanmasını fark etmesi gibi konular üzerinden kendi tezini geliştirmiştir. Gerçeğe ulaşacak varlık zihin olduğu sonucuna varır. Varlık ile düşünceyi bağdaştırır: Düşünüyorum, öyleyse varım. Zihinle öyle bir gerçeğe ulaşmalı ki hiçbir kuşku duyma imkanı olmasın.

Bu çalışmada Descartes’in Yöntem Üzerine Konuşmalar kitabından Descartes’in yöntemini ortaya koyacağız ve tarihçilik açısından uygulanabilirliğini inceleyeceğiz. Çiğdem Dürüşken’in Türkiye’nin önemli Latince uzmanlarından olması, yüksek lisans tezinin felsefe
olması ve felsefe üzerine çalışmalar yapması nedeniyle çeviri eserini esas almaktayız: Descartes, Yöntem Üzerine Konuşmalar, (Çev. Çiğdem Dürüşken), Alfa, İstanbul 2015.

Descartes’in yöntemi üzerine

Descartes, öğrendiği bilgilerde hep kuşku götürür bir yan olduğunu görmesiyle, insanların bazılarının doğru bildiğini bazılarının yanlış bildiğine ve bu yüzden aralarında sürekli fikir ayrılıkları yaşandığına tanık olmasıyla, aynı konu hakkında farklı fikirleri alim kişilerin savunmasını görmesi kuşkuya varmasında etkili olmuştur. Kendisini kuşkuculuğa sevk eden
nedenlerin başında, insanların rüyalara ve sanrılara bağımlı varlıklar olması ve görerek, duyarak, koklayarak, tadarak ve dokunarak, yani duyularla elde ettikleri bilgilerin aldatıcılığına mahkum olması gelir. Descartes, yol aldıkça kendisinin sahip olduğu tek şeyin, zihnindeki derin kuşku ya da kesinlikten uzak oluş olduğunu fark eder. Kuşku duymadığı tek şeye yani düşünen Ben’e ulaşır.

Kesin olanın peşine düşmüştür

Kuşkusunda emin olduktan sonra sıkı sıkıya bağlı olduğu fikirleri, öncelikle hepsini yok sayıp, daha sonra aklının süzgecinden geçirip kabul etme yolunu tutar. Kendisinde az da olsa kuşku uyandırabilecek her şeyi yanlışmış gibi reddetmesi gerektiğini düşünüyordu. Zihnini abluka altına almış olan fikirleri kökünden söküp atar. Şüpheciler gibi davranmamış, yani sırf şüphe etmek için şüphe edenler ve kesin olmayanın dışında hiçbir şey aramayanlar gibi olmamış, o kesin olanın peşine düşmüştür.

Duyular bizi zaman zaman aldatıyordu. Rüya halindeyken, uyanıkken olduğumuz kadar gerçekmiş gibi hissettiğimiz sonucuna varmıştı. Buradan uyanıkken düşündüklerinin hiçbirinin rüyadaki kadar gerçek olmadıklarına hükmeder. Peki, rüyada isek gerçek olan
nedir? Burada zihin devreye girer ve hangi ortamda olursa olsun zihnin var olduğuna kanaat getirir; Düşünüyorum, öyleyse varım ya da mevcudum. Bu kanıt üzerine kendi yöntemini inşa etmiştir.

Descartes’in yönteminin dört kuralı

Descartes kendi yöntemini dört kural altında özetlemiştir.

Birinci kural

Doğru olduğunu açık bir şekilde bilmediğim hiç bir şeyi doğru olarak kabul
etmemek; yani bir yargıya varırken çok dikkatli davranıp acelecilikten ve önyargıdan
kaçınmak ve en ufak bir kuşku bile duyamayacağım şekilde açık ve seçik kavradığım
bir sonuca ulaşmak.

İkinci kural

İrdeleyeceğim problemleri rahatça çözmeme olanak tanıyacak kadar çok bölümlere ayırmak.

Üçüncü kural

Doğruyu araştırmak üzere sarf edeceğim bütün düşüncelerimi daima belirli bir düzende ilerletmek, yani en basit ve bilinmesi en kolay şeylerden başlayıp yavaş yavaş, adım adım daha zor ve daha karmaşık olanlarının bilgisine yükseltmek; hatta doğası bakımından birbirinin önünden ya da ardından gelmeyen şeyleri bile düşüncemizde belirli bir düzene oturtmak.

Dördüncü kural

Hem genel bilgiler elde etmeye çalışırken hem de bölüm bölüm ayırdığım zorlukların üzerinden geçerken, her şeyi kusursuz bir şekilde tek tek sıralamak ve hiçbir şeyi atlamadığımdan emin olmak için her şeyi etraflıca tekrardan gözden geçirmek.

Descartes, tek başına çalışmak ister

Tarih açısından uygulayabileceğimizi düşündüğümüz başka düşüncelerine ise şöyle dikkat çekebiliriz. Descartes, birçok insanın emeğinin bir araya gelerek, tek kişinin elde edebileceği yoldan daha fazla yol alabileceğine işaret eder. Diğer insanların çalışmalarından haberdar olmak ister ve çalışmalarından onları haberdar etmek ister. Böylelikle bilgi konusunda daha fazla yol kat edilecektir. Fakat dikkat edilmesi gereken bir husus var. Descartes, tek başına çalışmak ister ve tek başına daha doğru sonuçlara ulaşacağını düşünür.

Descartes

Descartes

Kütüphanesinde oturan bir alimin kendi kafasında uydurduklarıyla ya da bunun gibi günlük yaşama bir katkısı olmayacak şeylerle ilgili yürüttüğü fikirlerde o kadar doğruluk olamayacağını düşünür. Belki de tüm zamanımı kitaplar devirerek, alimlerin konuşmalarını dinleyerek geçirseydim, doğrunun bilgisine ermede bu kadar yol kat edemezdim, der. Burada normal hayatını yaşamasından ve seyahatlerden edindiği deneyimlerin yöntemi için yol almasındaki etkisini belirtmektedir.

Tarihe ait direkt düşünceleri

Bir insanın malumatfuruşlukla sürekli eskilerin dünyasında vaktiyle ne olup bittiğini araştırıp durursa, kendi dünyasında neler olup bittiğinden bihaber olacağını düşünür. Tarih bile, der; istediği kadar doğru olsun, okuyucusuna layık olabilmek için olayları istediği kadar olduğundan daha abartılı, daha değişik göstermemeye çalışsın, yine de en azından görece önemsiz ve dikkat çekici olmayan durumları geçiştiriverir. Bu yüzden tarihin anlattığı olaylar hiçbir zaman gerçeği olduğu gibi yansıtamaz, dolayısıyla tarihsel kaynaklardaki örneklere göre kendilerine davranış kalıpları çıkarmaya çalışan insanlar, geçmiş çağların kahramanlarının çığlıklarına kapılır ve boylarından büyük işlere kafa yormaya başlar.

Bu anlatımından, Descartes’in tarihin gerçeği olduğu gibi yansıtamayacağını düşündüğü açıktır. Tarih okuyucusunu tarih okurken günümüz olaylarını kaçırmaması açısından uyarır ve tarihten davranış kalıpları çıkarmaya çalışanları uyarır. Bizim amacımız Descartes’in tarihe bakışından ziyade, onun şüphecilik yönteminin tarihsel bilgiye ulaşmada kullanılabilirliğini tartışmaktır.

Descartes’in yönteminin tarihe uyarlanması

Descaretes’in tarihin hiçbir zaman gerçeği olduğu gibi yansıtamayacağı fikirlerini yukarıda gördük. Burada asıl amacı insanları geçmişi incelerken, günümüz olaylarından kopmamaları için uyarmak olmalı. Ayrıca geçmişin mükemmel-veya idealleştirilmiş- dönemlerine bakıp olmadık fikirlere kapılmamaları için uyarmaktadır. Amacımız; Descartes’in Tarih görüşünden ziyade onun düşünce yönteminin tarihsel bilgiye ulaşmada kullanılabilirliğidir. Descartes’in hayatını bir masa üzerinde çalışarak değil de, seyahatlerle bilgiye ulaşmak için geçirdiğini görmekteyiz. Hayattan kopmaz, hayatın içerisindedir. Yöntemine ulaşmasında bu davranışının kitaplar devirmekten daha yararlı olduğunu söyler.

Tarih disiplinini düşündüğümüz zaman elbette kitap okumak ve literatürü bilmek önemlidir. Fakat alan araştırması yapılmayan bir tarih çalışması yarım kalacaktır. Elbette çalışılacak konu açısından alan araştırması mümkünse! Alan araştırması bazı konularda hayatidir. Çalışılan konuyu temelinden değiştirebileceği gibi kaynak eserlerin tenkiti açısından yeni deneyimler ortaya çıkarabilecek niteliktedir.

İki tarihçinin beraber çalışma yaptığına az rastlanır

Descartes, deney yapanların iş birliği içinde olması gerektiğini söyler. Fakat kendine göre çekinceleri vardır. Onun için beraber deney yapmaktansa, deneylerinden haberdar olmak isterken deneylerinden haberdar etmek ister. Tarih içerisinde de iş birliği konusu zaman
zaman gündeme gelen bir konudur.

İki tarihçinin beraber çalışma yaptığına az rastlanır. Tarihçilerinde genel olarak tek çalışma eğilimli oldukları anlaşılmaktadır. Fakat tek başına çalışırken ilgi alanıyla ilgili konularda çalışanlarla iletişim kurmasında yarar vardır. Bu sayede yeni gelişmelerden, yeni bir makaleden, yeni bir kitaptan bir an önce haberi olabilecektir. Daha önemlisi haberi olmayan bir kaynağın varlığından haberdar olması çalışması için çok önemli olabilir. Bu yüzden tarihçiler arasında (-çalışma alanıyla ilgili diğer disiplinden kişilerde olabilir) iletişim ve iş birliği olmalıdır.

Bölümlere ayrılması gerekir

Descartes’in yönteminde çalışılacak konunun açık bir şekilde çalışılabilmesi için, bölümlere ayrılması gerekir. Tarih disiplini çalışmalarında da seçilen konu bölümlere ayrılır. Diğer bir yöntem olan belirli bir düzen içinde, yani basitten zora doğru konunun incelenmesi meselesine dikkat edilmelidir. Bu şekilde ulaşılmak istenen neticeye daha rahat varılacaktır. Kolaydan zora doğru konunun anlatılması okuyucunun meseleyi algılamasını kolaylaştıracaktır.

Konunun üzerinden tekrar tekrar geçerek hiçbir şeyi atlamamak konusu tarihçilik açısından da önemlidir. Özellikle kullanan belgelerin birinin bile gözden kaçırılması, tarih gibi bir disiplinde çok farklı bir sonuç ortaya çıkarabilecektir. Sadece araştırmaya yoğunlaşıp düşünmek ve anlamak konusunu kaçırmamak gerekir. Onun için yapılacak çalışmada araştırma sonrasında, önemli bir zamanı konu üzerine düşünmeye ve anlamaya ayırmak gerekir.

Rüyaların gerçek gibi olması

Descartes, çocukluğundan itibaren kendisine verilen bilgilerde şüphe götürür yanlar olduğunu fark etmişti. Rüyalarının gerçek gibi olması, duyu organlarının onu yanıltmasını fark etmesi ile derin bir şekilde varlık hakkında şüpheye düştü. Kendisinin olamayacağı fikrini kabul edemeyeceğini söyler. Her şeyi algılayan şeyin ne olduğunun peşine düşür. Düşünen varlığın zihin olduğunu fark eder. Düşünüyorum, öyleyse varım kanıtını bu şartlar altında ortaya atmıştır. Düşünen varlığı zihin olduğuna göre varlığından şüphe edilemeyecek olan zihindir. Bedeni bir yanılsama olabilirdi ama mekan tanımadan zihninin olabileceğine kanaat getirdi.

Descartes için şüphesiz gerçeğe ulaşmak ancak zihinle mümkündü. Bu aşamadan sonra bütün önyargılı, yanlış bilgilerini bir çırpıda atıp yerine kuşku götürmeyecek, kendi yöntemi ile elde edeceği bilgileri koymaya karar verdi.

Düşündüğüm için varsam

Descartes açısından zihnimizin olduğunu kabul edersek, şüphe götürmez şekilde diğer insanlarında zihni olarak var olduklarını en azından kabul etmek zorundayız. Çünkü insanlığın varlığını kabul etmezsek, konusu insan olan tarih disiplinine ihtiyaç kalmayacaktır. O vakit ben varsam, düşündüğüm için varsam, insanlarda var ve düşünüyorlar, önermesini kabul etmek zorundayız. İşte ancak o zaman Descartes’in kuşkusunu tarih disiplinine uygulayabiliriz.

Bir tarih metni yazmak için olabildiğince önyargılarımızı bir kenara alıp koymalıyız, daha sonra kuşku götürmeyecek bilgiye ulaşmaya çabalamalıyız. Eğer kuşkulu bilgilere rastlıyorsak, kendi önyargılarımıza teslim olmadan kuşkulu bilginin çeşitlerini, hiçbirini atlamadan okuyucuya sunup tercihi kendisine bırakmalıyız. Okuyucu muhtemelen kuşku götüren bilgileri sevmeyeceği için kendisine yakın olanı kabul edecektir ama eğer bilgiye kuşku götürecek şekilde ulaşma imkanı yoksa, okuyucu da bilgiyi kuşkulu şekliyle kabul etmelidir.

Eğer çalışma yarar amaçlı yapılıyorsa, çalışmayı yapan kişi bu yöntemin hepsini rafa kaldıracaktır ve kendine yarayan şeklini dizayn edecektir. Böyle bir anlayışı ahlaki açıdan onaylamamaktayız. Devletler arasındaki sorunlar açısından konuya eğilecek olursak,
pragmatist tarih yazımının daha uzun yıllar aramızda olacağı anlaşılmaktadır. Belki devletlerin politik anlamda başka bir tarih anlayışına yönelmesi mümkün değildir. Descartes’in yöntemi ancak gerçek tarih bilgisine ulaşmak isteyen bireyler için yazılabilir.İnsanların düşünce aşaması ve gerçeğe ulaşmaları açısından önemli bir tarih yazımı olabilecektir.

Sonuç

Tarih disiplininden söz edebilmemiz için insanın varlığını kabul etmeliyiz. Descartes’de insan zihni olarak kesin olarak vardır. Eğer kendimizin zihni olarak varlığımız kabul edersek, tüm insanların zihni olarak var olduğunu kabul etmemiz için hiçbir sakınca yoktur. İnsanın zihni varlığını kabul etmezsek tarih disiplinine ihtiyaç kalmayacaktır. Tarih, konu itibariyle insanı ele almaktadır. İnsanın zaman içinde konumunu belirlemek için tarihçiler çalışır.

İnsanı içine almayan bir durum tarih konusu içerisine alınamaz. Descartes’in düşüncesi açısından bakıldığında insan önyargılarını ve kuşku götüren bilgileri bir kenara bırakarak gerçek bilginin peşinden gidebilir. Çalışılacak konu hakkında bütün önyargı bir köşeye bırakılarak bölümlere ayrılmalı, bir düzen içinde kolaydan zora doğru sorunlar çözülmelidir. Daha sonra tekrar gözden geçirilerek, hiçbir şeyin gözden kaçmadığına emin olmalıdır. Konuyu anlamak ve konuyu düşünmek için zaman ayırmalıdır. Ortaya çıkacak metinde kuşku götürecek hiçbir şey kalmamalıdır ya da kuşkulu olan durumlar okuyucuya açıklanmalıdır. Böylelikle tarihçinin ulaşabileceği tüm güvenilir bilgi aynı zamanda okuyucuya da sunulmuş olacaktır. Descartes’in kuşkusuz bilgiye ulaşmak için oluşturduğu yöntem, tarih bilgisine ulaşmada da kullanılabilir.

Osmanlı'da okuma yazma oranı

Osmanlı’da okuma yazma oranı

1 Kasım 1928‘de yeni siyasi yapı olan Türkiye, Harf İnkılabı ile yazıda önemli bir yenilik yaptı. Osmanlıcı ve gelenekselci kesim tarafından Anadolu insanının bir gecede cahil bırakıldığını iddia etti. 1353 sayılı kanun değişikliği ile Arap alfabesi yerine Latin alfabesi yürürlüğe girdi. Bir gecede cahil bırakıldık iddiası doğru mu? Osmanlı’da okuma yazma oranı kaçtır? Mustafa Kemal Atatürk ve harf inkılabı çalışmaları nasıl etkiledi?

Türkiye, Osmanlıca’nın yazıldığı Arap alfabesi yerine Latin alfabesinde Türkçe‘nin daha doğru yazılacağı kararına vardı. Akademik çalışmalar sonrasında Türkçe ve Türkiye için en uygun Latin alfabesi ve dahilindeki harfler tespit edildi. Bu doğrultuda Harf İnkılabı gerçekleşti. 1 Kasım 1928 tarihinde 1353 sayılı kanun ile Harf İnkılabı gerçekleştirildi. Osmanlıcı ve gelenekçi kesim tarafından inkılap eleştirildi. Bir gecede cahil bırakıldık söylemi ile Cumhuriyet rejimi suçlandı. Osmanlı’da okuma yazma oranı kaçtır? Mustafa Kemal Atatürk neden alfabede yeniliği talep etti?

Türkiye NATO’ya ne zaman girdi?

Osmanlı’da okuma yazma oranı

Bir gecede cahil bırakıldık tezi savunulurken Osmanlı’da halkın okuma yazma bildiği varsayılarak konuşuluyor. Peki Osmanlı Devleti döneminde Anadolu halkı okuma ve yazma biliyor muydu? Osmanlı’da okuma yazma oranı kaç? Türkiye, alfabede değişiklik yaptığında Türkiye için neler değişti? Anadolu’da Türk kültürü ne kadar etkilendi?

Osmanlı'da okuma yazma oranı

Osmanlı’da okuma yazma oranı

19. yüzyılda erkeklerde okuma yazma oranı %3 idi. Kadınlarda okuma yazma oranı ise yalnızca %0,1 idi. 1920 tarihine geldiğimizde ise %2,5 okuma yazma oranı vardı. Elbette Anadolu kentlerine gittikçe Osmanlı’da okuma yazma oranı daha da düşüyor. 20. yüzyıl Cumhuriyet yıllarında gelenekçi vatandaşlar ecdadımızın mezar taşını okuyamaz olduk dedi. Ancak 19. yüzyılda Osmanlı’da yaşayanlar da ecdadının mezar taşını okuyamıyordu, sadece ecdadının mezarının yerini biliyordu.

Mezar taşını okuyamama konusunda Cumhuriyet rejimi devrimlerine kızmak yerine ecdadının mezar yerini öğretmeyen anne ve babalara sitem etmek gerekiyor. Sebebi ise geçmişte ecdad da mezar yerini bilerek kabir ziyareti yapabiliyordu, çünkü okuma yazma bilmediği için okuyarak mezar bulma durumu yoktu.

Tek parti döneminde süreklilik

Cumhuriyet rejiminde okuma yazma oranı arttı

Osmanlı döneminde okuma yazma oranı çok düşüktü. Aynı zamanda Osmanlı eğitim sistemi, halkın geneline hitap etmiyordu. Eğitimin maksadı, İttihat ve Terakki Partisi dönemine dek yalnızca devlet kademelerinde görev alacak bürokratlar yetiştirmek amacını taşıyordu. İttihatçı dönemde ise paramiliter bir toplum ve halka rağmen halka ıslahat amaçlandığı için halkın da eğitimi için çaba sarf edilmiştir.

Osmanlı'da okuma yazma oranı

Osmanlı’da okuma yazma oranı

1935 yılında gelindiğinde Türkiye’de okuma yazma oranı 19.25 gibi önemli bir sayıya ulaştı. 1940’ta ise 24,55’e ulaştı. 1980 yılına geldiğimizde Türkiye’de okuma yazma oranı 67,48’e ulaştı. Rakamlar ile baktığımız zaman Türkiye döneminde halkın okur yazarlık durumu iyileştirildi.

Osmanlı Devleti’nde İttihat ve Terakki

Harf İnkılabı eğitimi iyileştirdi

1 Kasım 1928’de hayata geçirilen Harf İnkılabı, Türkiye’nin eğitim durumunu iyileştirdi. Milli Eğitim Bakanlığı, birçok proje ve kampanya ile yüzlerce sene cahil bırakılan Anadolu halkının eğitilmesi için çalışmalar yürüttü. Türkiye Cumhuriyeti döneminde Türk Silahlı Kuvvetleri askere aldığı Anadolu gençlerine okuma yazma bilmiyor ise okuma yazma öğretmeyi dahi askeri eğitim dahilinde görmüştü.

Osmanlı döneminde ise askerlik vazifesinin bireyi eğitme ve geliştirme gibi bir misyon ve vizyona sahip değildi. Türkiye, asker ocağına alınan gençlerin eğitimini yalnızca askeri bir eğitim olarak algılamadı. Askerlik sonrasındaki yaşamını kolaylaştıracak bilgiler edinebilmesi için çalışmalar yürüttü.

Hegemonya ve sömürgecilik üzerine

Mustafa Kemal Atatürk ve Harf İnkılabı

Anadolu halkının yüzlerce sene süren cehaletinin en büyük düşmanı Mustafa Kemal Atatürk oldu. Osmanlı döneminde gerçekleştirilen her ıslahat, sivil ve asker bürokratlar açısından önem arz ediyordu. Ancak Anadolu halkı yeniliklerin hiçbir yerinde yoktu. Osmanlı Hanedanı, devletin mekanizmasını çağdaşlaştırmayı hedefledi. Mustafa Kemal Atatürk ise devlet mekanizması ve halkı çağdaşlaştırmayı ülkü edindi.

Osmanlı'da okuma yazma oranı

Osmanlı’da okuma yazma oranı

Saltanatın kaldırılması, yalnızca devlet mekanizmasını ilgilendirmiyordu, çünkü cahil kalan Anadolu halkının eğitilmesi ile de ilişkiliydi. Saltanatın kaldırılması ile birlikte, Anadolu halkı artık yöneten ve yöneteni seçen zümre olarak varlığına devam ediyordu. Halifeliğin kaldırılması da tıpkı Saltanatın kaldırılması gibi halkın eğitimi ile ilişkiliydi. Hem din hem ilim tedrisatı ile ihya edilmesi planlanan Anadolu halkının kendi dinini yaşarken herhangi bir zumre veya kişinin çıkar ve emirlerini gözetmek zorunda kalmaması amaçlandı.

Facebook sayfamızı takip ediniz

Herkes Dergisi Resmi Facebook Sayfası

İlgi çeken kısa yazılar:

Tımarlı Sipahi sistemi ve toprak düzeni

Osmanlı’da derin devlet

Osmanlı Devleti

Dünyanın en güzel camisi(1876 tarihli metin)

Sporun tarihi ve Türkiye’de spor kültürü

Hintlilerin ve Parsilerin ölü gömme gelenekleri

İttihat ve Terakki Partisi ve tarım

Türkiye Cumhuriyeti’nde Yahudiler

Türk Yahudiliği ve Kemalizm

Yahudi Cemiyeti ve Türkiye’de Devrimler

Güney Amerika’da oligarşi ve diktatörlük

Türkiye inşaat sektörü

Türkiye inşaat sektörü konusunda neden ısrarlı?

Türk ekonomisi, AK Parti iktidarı boyunca inşaat sektörüne dayalı bir yapıya sahip. Üretim ve devamlılığa sahip olmayan bu ekonomik model, Türkiye’nin ekonomik dalgalanmalarını arttırabilecek tehlikeliyi barındırıyor. Recep Tayyip Erdoğan inşaat sektörünün ayakta kalabilmesi ve devam edebilmesini özellikle hedefliyor. Peki inşaat sektörü yerine sanayi veya yazılım sektörü ekonominin odağı haline getirilmiyor? Konut ve devletin taşınmaz ihaleleri neden ekonominin merkezi olarak korunuyor? Türkiye inşaat sektörü konusunda neden ısrarlı davranıyor?

AK Parti iktidarı boyunca inşaat sektörü Türk ekonomisinin göz bebeği haline geldi. Türkiye’de sıcak para akışı ve piyasanın devamlılığı için inşaat önemli bir araç olarak kullanıldı. Ancak Türkiye’nin inşaat sektörüne yalnızca bir sektör olarak yaklaşmıyor. Türkiye’nin dış politikası da, iç politikası da inşaat sektörü ile iç içe girmiş durumda. Türkiye ekonomik anlamda birçok plan yapmasına rağmen Türk Dış Politikası’nın Ahmet Davutoğlu politikalarının egemen olduğu dönemdeki hataları nedeni ile inşaat sektörüne bir alternatif yaratılamadı. Peki Türkiye inşaat sektörü konusunda neden ısrarlı davranıyor? Politika ve inşaat sektörü arasındaki bağ nedir?

Osmanlı Devleti’nde İttihat ve Terakki

Türk dış politikası

Türk ekonomisinde inşaat sektörüne alternatifler çok büyük zorluk yaşamadan üretilebilirdi. Ancak siyasi atmosfer ekonomide alternatifler için uygun zeminin oluşmasına engel oldu. Ahmet Davutoğlu döneminde Türkiye’nin dış politikası, Türkiye Cumhuriyeti tarihinin en büyük hasarlarını ve telafi edilemez kayıplarını yaşattı. Türkiye, Mustafa Kemal Atatürk’ten bu yana komşularının toprak bütünlüğüne ve egemenliğine saygı duyan ve güven veren bir ülke imajı çizdi. Türkiye’nin bu yaklaşımı komşulara da bu konuda güven verdi.

Türkiye, 20. yüzyılda zaman zaman komşuları ile sıkıntılar yaşasa da hiçbir zaman sıkıntının odağında egemenlik ve toprak bütünlüğü konusunda tehdit unsuru oluşturmamız gibi bir konu yer almadı. Türkiye’nin Yunanistan, Suriye, Bulgaristan ve Irak ile zaman zaman sorunları oldu. Ancak hiçbir sorun Türkiye’nin güvenilmez bir ülke konumuna gelmesine neden olmadı. Türk politikasının güvenilir bir çizgisi vardı. Ancak Davutoğlu dönemi, Türkiye’nin dış politikada tehlike unsuru olmasına zemin hazırladı.

Türkiye’nin Irak konusunda Kuzey Irak’ta Kürdistan yerel yönetimini muhatap olarak kabul etmesi, Bağdat yönetimine hayal kırıklığı yaşattı. Ahmet Davutoğlu döneminde Türkiye’nin Barzani aşiretine siyasal, ekonomik ve askeri destek sağladı. Hatta Barzani’nin Suriye’nin kuzeyindeki yerleşim alanlarındaki Kürt silahlı örgütlerine askeri destek için birlik göndermesi için Türkiye sınırlarını Barzani’ye açtı. Suriye’de Kürt saflarında savaşmak için Barzani’nin peşmergeleri Güney Doğu üzerinden Suriye’ye girdi.

CHP ve HDP ittifak yapamaz

Mesud Barzani ve Salih Müslim

Mesud Barzani ve Salih Müslim, Türkiye’nin siyasi, askeri ve ekonomik kalkanına sığındı. Türkiye, her iki Kürt lideri de önemli bir siyasi figür olarak kabul etti. Elbette Türkiye’nin kuzeyinde oluşturulacak bu Kürt tamponu, İran’da büyük bir rahatsızlığa neden oldu. İsrail’in İran’a karşı yaptırımları için Kürdistan projesi önemli bir hamle olarak görüldü. İran hükümeti, Irak hükümeti ve Suriye Devleti’ne ilgi ve desteği artarak devam etti.

Hindi Çini anlatan 1886 tarihli bir metin

İnşaat sektörü konum değiştirecekti

AK Parti hükümeti ve Recep Tayyip Erdoğan’ın 10 senede hızlı bir şekilde yarattığı, katlanarak büyüyen inşaat sektörü durdurulamaz bir hal aldı. Türkiye inşaat sektörü ile büyümeyi hedeflerken Türkiye’nin büyümesinin önündeki en önemli engel, inşaat sektörü oldu. Arap Baharı sonrasında altyapı sorunu yaşayan ve yeniden yapılanması gereken Suriye kentlerinde Türk müteahhitlerin sermaye ve deneyim birikimi ekonomik büyümeye ön ayak olacaktı. Ancak Ahmet Davutoğlu’nun ABD odaklı dış politika anlayışı ve öngörüsüzlüğü, Türk ekonomisini ve dış politikasını da bataklığa sürükledi.

Recep Tayyip Erdoğan’ın Ahmet Davutoğlu’na dış politikada güvenmesi ve vaat ettiklerine inanmak istemesi, inşaat sektörünün bir başka yere yönlendirilmesini imkansız hale getirdi. 2011’de bitmesi gereken Suriye sorunu, Türkiye’nin bölgede yanlış yerde durmasından dolayı büyük bir aksaklık yaşadı. 2011’den bu yana Türk müteahhitler iflas etmesin diye Türkiye’de ekonomi alt üst oldu. Suriye’de siyasi düzenin kurulması ve kentlerin yeniden inşasının başlayacağı tarihe dek Türk müteahhitleri ayakta tutabilme çabası, Türkiye’de yatırımların inşaat odaklı devam etmesine neden oldu.

Ahmet Davutoğlu’nun danışmanlık, Dışişleri Bakanlığı ve Başbakanlık serüveni, Türkiye’nin dış politikasıyla birlikte ekonomisini de yerle bir etti. Türkiye’nin yeniden kırılgan bir ekonomi haline gelmesi, yanlış dış politika ürünüdür. Türkiye’nin Suriye ve Irak’taki yanlış politikaları nedeni ile Türk ekonomisini sağlam temeller üzerine oturtmak bir yana, günü kurtarmak için inşaat projeleri hayata geçirildi.

Dünyanın en güzel camisi(1876 tarihli metin) 

Türkiye inşaat sektörü egemenliğine girdi

Türkiye’nin ekonomisini inşaat sektörüne odaklaması, Türk ekonomisini müteahhitlere bağımlı bir hale getirdi. Kamu ihaleleri ve özel teşebbüsler olarak ikiye ayrılan inşaat sektörü, özellikle kamu ihaleleri ile ayakta kalmaya çalışıyor. Devlet teşviki ve yatırımları, Türk müteahhitlerin ayakta kalabilmesi için tek çare haline geldi.

Ali Ağaoğlu ve Adnan Polat gibi müteahhitlerin inşaat sektöründe büyük iflasları dillendiriyor olması, devlet açısından önemli bir tehdittir.

Türkiye inşaat sektörü

Türkiye inşaat sektörü

İnşaat sektörünün en önemli aktörlerinin büyük iflasları dillendiriyor olması, Türk ekonomisi için tehlike çanlarının çalması anlamına geliyor. Tehlikenin bertaraf edilmesi için müteahhitlere yeniden büyük devlet ihalelerinin verilmesi ve kamunun bütçesinin müteahhitlere aktarılması gerekiyor. Türk ekonomisinin yeniden devletçi bir yapıya bürünmesi ve devlet yatırımlarına yönelik bir gelişim sağlaması, 2000’li yılların kazanımlarını alt üst etti.

Türkiye’nin muhafaza etmeyi planladığı müteahhitleri, 21. yüzyılın yeniçerileri gibi ayak bağı haline gelmeye başladı. Devletten taleplerinin gerçekleşmemesi halinde iflasların geleceği uyarısı ile sık sık devlet kurumları zor durumda bırakılıyor.

Yanlış bir dış politika macerası ile büyüyen sorun, ekonomide başa çıkılması zor bir sorunun temel taşı oldu. Mustafa Kemal Atatürk’ün barış ve iyi ilişkilere dayalı politikalarının hayati önemi bir kez daha ortaya çıktı.

Davutoğlu kadrosu tarafından akmaz kokmaz Kemalist dış politika diye küçümsenen politikalarının yokluğu, Türkiye’yi siyasi ve ekonomik bir uçurumun kenarına sürükledi.

Facebook sayfamızı takip ediniz

Herkes Dergisi Resmi Facebook Sayfası

İlgi çeken kısa yazılar:

Alice Kitaplarında Darwinci Hiciv 3. Bölüm

Türkiye NATO’ya ne zaman girdi?

Kurtuluş 7. bölüm

Tolstoy’un Cevabı

Hegemonya ve sömürgecilik üzerine

İttihat ve Terakki Partisi ve tarım

Modern liberalizm ve modern liberalizmin özellikleri

Sosyal Liberalizm

Sosyal Liberalizm

19. yüzyılda büyük bir çıkış yaşayan liberalizm, kapitalizm ile paralel bir şekilde gelişmiştir. Kapitalin serbest dolaşımı ve ticari imkanlar açısından kapitalizmin liberalizme ihtiyacı vardı. Nitekim, kapitalizmin dünyanın büyük bölümünde ekonomik altyapı olabilmesinde liberalizmin büyük bir payı oldu. Marksist açıdan bakılacak olur ise ekonomik altyapı, siyasal üstyapıyı belirler. Bu açıdan baktığımızda da, kapitalizmin siyasal üstyapı olarak liberalizme ihtiyaç duyduğu kabul edilebilir. Sosyal Liberalizm ve Klasik Liberalizm arasındaki farkı ekonomiden ziyade insan hakları ve sosyal haklar belirliyor.

Sosyal liberalizm

Liberalizm ile sosyal liberalizmin gelişimi ise paralel olmadı. 19. yüzyılda kapitalizmin en vahşi yüzü Avrupa’da yaşandı. Çalışma koşullarıın zorluğu ve sosyal yaşamın arka planda bırakılması, sosyal liberalizm zaafiyetini doğurdu. Ancak, sosyalizmin tohumlarının filizlendiği 19. yüzyılda sistemin devam edebilmesi için kapitalizmin dizginlenmesi ve işçi sınıfını sosyal haklarının genişletilmesi elzem bir ihtiyaç olarak belirdi. Kapitalizmin doruğu olan emperyalizmin neticesinde 1. Dünya Savaşı‘nın yarattığı yıkım, sosyalist şuur açısından uygun bir zemin hazırladı. Kapitalizmin devamlılığı için sosyalizm dizginlenmeliydi ve bunun bir tek yolu vardı. O da, sosyal liberalizm ile Avrupa ülkelerinde liberalizmi ekonomik boyutun ötesine taşımaktı.

Öncelikle 20. Yüzyıl‘da Batılı devletlerin çoğunda ve birçok gelişmekte olan ülkede devlet müdahalesinde bir artış görüldü. Bu devlet müdahalelerinin büyük bölümü, sosyal refah biçiminde görüldü. Yoksulluk, hastalıklar ve cehalet ile mücadele etme ve bu şekilde yönetimlerin vatandaşların refah sağlama teşebbüsleri yoğunlaştı. 19. Yüzyıl’da tipik minimal bir devlet söz konusu iken, 20 Yüzyıl’da tipik bir refah devleti görülmüştür ve bu durum modern devleti oluşturmuştur.

Devletler sosyal devlet çerçevesinde ulusal verimliliği arttırma ve sağlıklı işgücü amaçlamıştır. Elbette bu esnada daha güçlü askeri güce sahip olma arzusuna da kapılmışlardır. Askeri gelişimin yanı sıra, genel oy hakkının verilmesi işçi sınıfının taleplerini arttırmış ve köylü sınıfının sosyal reform talepleriyle siyasal yapıya baskı uygulanmıştır. Seçim baskıları sonucu Avrupa hızlı bir demokratikleşme süreci yaşadı. Bu talepler neredeyse toplumun her kesimi tarafından dile getirilmiştir. Sosyalistler, liberaller, muhafazakarlar, feministler ve hatta faşistlerin neredeyse tek ortak noktası bu toplumsal taleplerde birleşmiştir. Liberaller içerisinde özellikle modern liberaller bu talepleri daha arzulu yaptı. Bu anlayış, bireysel sorumluluk ve kişisel çabanın erdemlerini yücelten klasik liberalizmin zıt yönünde gelişmiştir.

Liberal anlayıştaki fırsat eşitliği kapsamında refah anlayışı savunuldu modern liberaller tarafından. Eğer bazı bireyler ve gruplar mevcut sosyal koşullardan dolayı zarara uğruyor ise, o zaman devletin zararları minimum düzeye indirmesi veya ortadan kaldırması gerektiği şiddetli bir dille savunuldu. 20. Yüzyıl’da liberal partiler toplumsal refahı savunmuşlardır. Bu görüş Avrupa’da İngiltere‘de 1. Dünya Savaşı’ndan evvel yükselişe geçti.İngiltere’de Asquith Liberal hükümeti tarafından ortaya atıldı. Yaşlılık maaşı ve kısıtlı da olsa ücretsiz sağlık hizmeti, işsizlik maaşı gibi birçok yeniliği hayata geçirmişlerdi. Modern liberal Wiliam Beveridge tarafından 1942‘de kaleme alınan Beveridge Raporu‘na göre İkinci Dünya Savaşı sonrasında sosyal haklar liberal Avrupa’da daha da genişletilmişti. Bu reformlar, “beşikten mezara dek sosyal haklar” olarak görülen ve yaşamın her aşamasını içeren geniş haklar içeriyordu.

Sosyal liberalizm, klasik liberalizm ile sosyalizm arasındaki derin çizginin ta kendisini oluşturuyordu. 21. Yüzyıl’da Türkiye’de de birçok kapitalist tarafından dile getirilmeye başlayan iyileştirmeler, büyük tartışmalara neden oluyor. 2016’da Ali Koç, işçilerin durumunun iyileştirilmesini ısrarla dile getirerek Türkiye‘de 21. Yüzyıl reformlarının fitilini ateşleyecek sermaye sahibi olarak görülüyor. Sosyal Liberalizm, Türkiye ve diğer gelişmekte olan ülkelerde kapitalizmin devamlılığı için bir güvencedir. Bu sebeple, sistemin devamlılığı için üretimde yer alan işçi sınıfının durumunun iyileştirilmesi ve sisteme karşı olası bir baş kaldırının önüne geçilmesi gerektiği bir ihtiyaç olarak hükümete sunuluyor.

Son olarak, John Rawls A Justice Theory(Bir Adalet Teorisi, 1970) adlı eserinde, “hakkaniyet olarak eşitlik” anlayışına dayalı refah uygulamalarını ve yeniden paylaşımı savunmuştur. Rawls’a göre, eğer insanlar sosyal konum ve koşullarının farkında olmasaydı; eşitlikçi bir toplumu yoksulluktan sakınma arzusu zenginliğin cazibesinden daha güçlü olduğundan eşitsizlik olana göre daha “hakkaniyetli” görürlerdi. Bu sebeple Rawls farklılık ilkesini önerir, bir başka deyişle, sosyal ve iktisadi eşitsizliklerin, çalışma güdüsünün sağlanması için belli bir ölçüde eşitsizliğe olan ihtiyacın farkında olmakla birlikte en az variyetli olanların menfaatini gözetecek şekilde ele alınması gerektiğini iddia eder.

Herkes Dergisi Resmi Facebook Sayfası

Yeni Orta Doğu’da Bölgesel Güç Olmak

Toplumsal Sorun Üzerine