Siyaset ile ilişkili yazılar ve özel fotoğraf albümleri içerir. Herkes Dergisi bünyesindeki siyaset ve sosyal bilimler hakkındaki içerikler bu bölüm altında toplanacaktır.

23 Nisan

23 Nisan ve ‘Himaye-i Etfal Günü’

Tarihler 1914 gösterdiğinde, Avusturya’da bir Sırp, veliaht Franz Ferdinand’ı suikast sonucu öldürdü. Gergin olan dünya bu olayın kıvılcımı ile savaş arenasına döndü. Savaşa katılan Osmanlı Devleti ittifakları ile beraber, savaştan yenik bir şekilde çıktı. (30 Ekim 1918)Mondros Ateşkes Antlaşması’ndan Sevr Anlaşması’na giden süreçte üç fikir ortaya çıktı; 1. İngiliz Mandası, 2. Amerika Mandası ve 3. vatanın müdafaası.

Vatanın müdafaasını savunanlar örgütlenerek, Misak-ı Millî kararlarını kabul ettiler ve Milli Mücadele ile bu ideali büyük oranda gerçekleştirdiler. Burada direk konumuz olmadığı için Birinci Dünya Savaşı ve Milli Mücadele hakkında hatırlatıcı bu bilgilerle yetiniyoruz.

Milli Mücadeleyi örgütleyenler 23 Nisan 1920’de Ankara’da Millet Meclisi’ni açtılar. 23 Nisan 1921 tarihinde ise alınan karar ile bugün milli bayram ilan edildi.

Himaye-i Etfal Cemiyeti

Birinci Dünya Savaşı’nın başlamasından üç yıl geçmiş ve Osmanlı İmparatorluğu birçok askerini şehit vermişti. Geride kalan ‘kimsesiz çocuklar’ için 1917 tarihinde Himaye-i Etfal Cemiyeti İstanbul’da kuruldu. Milli Mücadeleyi sürdüren Ankara ise 30 Haziran 1921 tarihinde ‘kimsesiz çocuklar’ için Himaye-i Etfal Cemiyeti’ni kurdu ve İstanbul’un geri alınması sonrası İstanbul’da bulunan kurum Ankara’ya bağlandı(Özçelik, 2011, s. 266; Çengelci, 1998, s. 10). 1934 tarihinde, 1930’lu yıllarda birçok kurum adının değiştiği gibi(TTTC=TTK, TDTC=TDK vb.), Himaye-i Etfal Cemiyeti’nin ismi değiştirilerek, ‘Türkiye Çocuk Esirgeme Kurumu’ adı verilmiştir(Acar, 2011, s. 56; Baytal, 2012, s. 108).

23 Nisan 1921 yılında “Hakimiyet-i Milliye Bayramı” ile Meclisin açılışının kutlanması kararı alındı. Göreceğiniz gibi ‘Çocuk Bayramı’ kavramı geçmemekte ve sadece ‘Ulusal Egemenlik’ anlamına gelen ‘Hakimiyet-i Milliye’ kavramı kullanılmaktadır(Özçelik, 2011, s. 265). “Hakimiyet-i Milliye Bayramı” ilk olarak 23 Nisan 1922 yılında kutlanmıştır. 1923 kutlamalarında Himaye-i Etfal Cemiyeti Başkanı Fuad Umay’a protokolde yer verilmiştir. 1923 yılı kutlamaları sırasında Himaye-i Etfal Cemiyeti’nin ‘kimsesiz çocuklar’ yararına yardım toplamaya başladıklarını görüyoruz. 1924 yılında ise Mustafa Kemal Atatürk’ün eşi Latife Hanım, kutlamalara Himaye-i Etfal Cemiyeti’nin temsilcisi olarak katılır(Özçelik, 2011, s. 267-68).

1925 kutlamalarıyla beraber gazeteler, Hakimiyet-i Milli Bayramı yanında 23 Nisan’ın ‘korumaya alınan çocuk bayramı’ anlamına gelen ‘Himaye-i Etfal Günü” olduğunu yazmışlardır(bu gazeteler: Son Saat, Akşam ve Vakit’dir). Hakimiyet-i Milliye gazetesinde 23 Nisan 1915 tarihinde Ahmet Ağaoğlu, Himaye-i Etfal Cemiyeti’ne yardım ve destek isteyenler arasındaydı(Özçelik, 2011, s. 269). Aynı gazete içerisinde Falih Rıfkı Atay’ın şu demeçleri yazdığını görüyoruz:

“23 Nisan çocuklarımız için Himaye-i Etfal günüdür. Himaye-i Etfal Türkiye Cumhuriyeti’nin en büyük davasıyla uğraşan yegâne müessesedir. Bu müessese muhterem, mübarek ve mukaddestir. Hangi vazifemiz hiçbir menfaat ve nümayie hissine kapılmaksızın onu devam ettirmeye çalışanlara imdat etmekten daha yüksek olabilir?”(imdat, yardım anlamına gelir) (Özçelik, 2011, s. 270).

Çocuk Bayramı resmi olmadan kutlandı

1925 kutlamaları sonrasında 23 Nisan ‘Çocuk Günü’ ve ‘Çocuk Bayramı’ olarak, resmi olmadan yani kanuna bağlı olmadan kutlanmıştır. Bu anlamıyla ne kadar devlet tarafından başlatılmış olsa da halkın benimsemesi ile uzun yıllar toplumsal bir bayram olarak, resmi yani kanun ile belirlenmiş olan ‘Hakimiyet-i Milliye Bayramı’ ile beraber kutlanmış ve kutlamalara Himaye-i Etfal Cemiyeti öncülük etmiştir(Özçelik, 2011, s. 271; Akın, 1997, s. 91.). Milliyet Gazetesi’nin 23 Nisan 1926 tarihli haberi ‘Himaye-i Etfal’ gününü duyurmakla beraber amaçları hakkında bizi aydınlatmaktadır: “Bugün Himaye-i Etfal günüdür. Cihan Harbi’nden sonra tüm devletler azalan nüfus için çareler aramaya başlamışlardır ve bu amaçla, yeni doğan çocukların ve annelerin korunmasına çalışmışlar ve Himaye-i Etfal meselesine ehemmiyet vermişlerdir. Bu cihetle geçen defaki Himaye-i Etfal kongresinde 23 Nisan’ın Himaye-i Etfal günü olmasına karar verilmiştir. Bu münasebetle bugün şehrimizde kimsesiz ve himayeye muhtaç çocukların menfaatine rozet dağıtılacaktır.”(Özçelik, 2011, s. 270)

Himaye-i Etfal Ana Cemiyettir

İlk kapsamlı ‘Çocuk Günü’ ve ‘Çocuk Bayramı’ kutlamaları 1927 tarihinde kutlanmıştır. Bu yıl Yusuf Akçura’nın bir yazısında Himaye-i Etfal Cemiyeti’nin diğer cemiyetlerle karşılaştırdığını ve “Himaye-i Etfal Ana Cemiyettir,” diyerek cemiyetin değerini bize göstermektedir(Özçelik, 2011, s. 272). 1929 kutlamaları sırasında ‘Çocuk Bayramı’ yanında 23 ile 30 Nisan’ın “Çocuk Haftası” ilan edildiğini görmekteyiz(Özçelik, 2011, s. 276; Akın, 1997, s 93). 1981’e kadar toplumsal olarak yani kanuna bağlı olmadan kutlanan ”Çocuk Bayramı”, bu tarihli kanun ile resmi bir bayram olarak kutlanmaya başlanmıştır: “Ulusal egemenlik ve Çocuk Bayramı”(Özçelik, 2011, s. 283; Akın, 1997, s. 93).

Kutlamaların Himaye-i Etfal Cemiyeti(yani Türkiye Çocuk Esirgeme Kurumu) faaliyetleri ile başladığını gördüğümüz gibi, Cumhuriyet’in “Gürbüz Çocuk” fikri ile de bağlantılı olduğunu anlamaktayız. 23 Nisan ‘Çocuk Bayramı’ olarak kutlanması yanı sıra, bu kutlamalarla ‘çocuk sorunu’ konularına dikkat çekmek istenilmiştir: ‘Kimsesiz çocuklar’, ‘çocuk ölümleri’, ‘nüfus artışı için önlemler'(Özçelik, 2011, s. 265).

Kaynaklar

Acar, Hakan, Cumhuriyet’in Çocuk Refahı Politikasını Yapılandıran Bir Sivil Toplum Örgütü: Türkiye Çocuk Esirgeme Kurumu(1921-1981), Fişek Enstitüsü Çalışan Çocuklar Bilim ve Eylem Merkezleri Vakfı Yayınları, Ankara 2011.

AKIN, Veysi, “23 Nisan Milli Hâkimiyet ve Çocuk Bayramı’nın Tarihçesi”, PAÜ Eğitim Fak. Der., sy. 3, 1997, s. 91-93.

BAYTAL, Yaşar, Atatürk Döneminde Sosyal Yardım Faaliyetleri(1923-1938), Atatürk Araştırma Merkezi, Ankara 2012.

ÇENGELCİ, Ethem, Sosyal Hizmetler ve Çocuk Esirgeme Kurumu’nun Türk Sosyal Güvenlik ve Sosyal Hizmetler Yönetim Sistemi İçindeki Yeri, Aydınlar Matbaacılık, Ankara 1998.

ÖZÇELİK, Mucahit, “23 Nisan Çocuk Bayramı’nın Ortaya Çıkışı ve 1922-1929 Yılları Arasında 23 Nisan Kutlamaları”, Akademik Bakış, c. 5, sy. 9, Kış 2011, s. 265-284.

Okuma Önerisi

https://www.hayatsende.org/blog/genel/tarihsel-baglamda-kimsesiz-cocuklar-235.html

https://www.hayatsende.org/blog/genel/evlat-edinmenin-tarihsel-kokenleri-234.html

https://www.hayatsende.org/blog/genel/yurtlarla-ilgili-kitaplar-hafizamizdir-228.html

https://www.hayatsende.org/yayinlarimiz/

Facebook sayfamızı takip ediniz

Herkes Dergisi Resmi Facebook Sayfası

İlgi çeken kısa yazılar:

Kadına şiddet yoktur!

Alice Kitaplarında Alice Liddell ve Lewis Carroll’ın Çocukluk-Yaşlılık İlişkisi 1. bölüm

Baykara Meclisi

Hanım efendiye Latte!

Osmanlı toplum yapısı

Sudanlı Zenci Musa kimdir?

kadına şiddet

Kadına şiddet yoktur!

Kadına şiddet nedir? Türkiye’de şiddet ile mücadelede yasalar mı yoksa kültür mü değiştirilmeli? Çocuğa, çalışana, kadına, arkadaşa veya bir başkasına fark etmiyor. Şiddet, güçlünün güçsüzün üzerinde zor kullanarak kendisini tatmin etme yöntemidir. Kadına şiddet ile mücadele edilmez, kadına şiddet yoktur. Topyekün şiddet vardır! Ülke olarak doğrudan onun ile mücadele etmek zorundayız.

Dünyanın birçok ülkesi gibi Türkiye’de de kadına şiddet önüne geçmekte zorlanılan bir hal aldı. Siyasetçiler ve medya kadına karşı şiddete karşı duyarlı olduğunu düşünse de, tavır ve söylemleri ile şiddeti körüklüyor. Türkiye’de şiddet tırmanırken görmezlikten gelinir iken kadına şiddete karşı kampanyalar yürütülmesi hiçbir sonuç vermeyecektir. Şiddet bir bataklıktır ve bu bataklık kurutulmadan kadına şiddet de çözüm bulmayacaktır.

Şiddet

Toplumun neredeyse her kesiminde şiddet kendisine kültürel bir taban bulmayı  başarıyor. Üstelik bu şiddet, şiddete karşı duyarlı olduğunu zannedenler tarafından dahi tebessüm ile karşılanabiliyor. “Bunun gibi üç beş tanesini Taksim Meydanı’nda sallandıracaksın” sözünü dikkatle okumalı. Tüm çirkinlikleri çirkinlik ile ört pas etme dürtüsü hissediliyor. Halbuki Taksim Meydanı’nda sallandıracaksın denilen kişiler, şiddet bataklığının en iri tehlikeli hastalıklarıdır. Ancak bu hastalık ne yazık ki kurutmayı düşünmediğimiz bataklıkta yetişiyor ve besleniyor.

kadına şiddet

kadına şiddet

Çocuğa şiddet

Anneler çocuklarına sinirlenip vurduklarında yumuşak veya sert fark etmez, çocukta yarattığı etki göz ardı ediliyor. Bir çocuğa en güvendiği ve sevdiği kişiler tarafından şiddet uygulanması, çocuğun şiddeti olağanlaştırmasına neden olur. Evde şiddet gören bir çocuk, okulda kendisinden zayıf gördüğü bir çocuğa rahatlıkla şiddet uygulayabilir. Görüşlerini dayatmak için oyun oynarken dahi şiddet uygulamaktan çekinmez. Üstelik birçok aile kendi çocuğu şiddet uygulayan taraf ise herhangi bir kaygı da yaşamıyor.

kadına şiddet

kadına şiddet

Çocukken şiddet gören ve şiddeti olağan gören bireyin bir gün büyüyeceğini de unutmamak gerekli. Şiddet gören kız çocuğu büyüdüğünde çocuğuna şiddet uygulamayı olağan olarak karşılayacak. Üstelik çocuğuna şiddet uygulamasının çocuğunun ruhsal gelişimine ve kültürüne etkisini aklının ucundan dahi geçirmeyecek. Aklından geçirse dahi önemsemeyerek göz ardı edecek.

İşçiye psikolojik şiddet

Çocukken şiddeti olağan olarak hayatının bir parçası olarak yaşayan bireyler, ilerleyen yaşlarında şiddet uygulama konusunda bonkör davranacaktır. Tahsil hayatını tamamladığında iş hayatına girecek ve amirleri tarafından psikolojik şiddet görecek. Üstelik gördüğü şiddeti eğitim ve burnunun sürtülmesi olarak algılayacak. Kendisi yönetici konumuna geldiğinde ise yanında çalışan işçilere psikolojik şiddet uygulamayı otorite olarak algılayacak. Hatta kimi yöneticiler eğitmek istedikleri çalışanlara özellikle psikolojik şiddet uyguluyor. Gayet iyi bir niyet ile eğitmek istediği gence yardım ettiğini düşünerek psikolojik şiddet uyguluyor.

Kadına şiddet

Şiddetin yaşamın her alanına sızdığı bir kültürel yapı içerisinde kadına şiddet ile mücadele etmeye çalışmak hayalperestliktir. Kadına şiddet diye bir şey yoktur! Şiddet vardır, despotluk vardır! Şiddetin temelinde kendinden zayıf olanı baskı ile yönlendirme ve etkileme yatıyor, daha da ileriye gider isek keyfi nedenler vardır. Tüm bunların olmasını sağlayan güçlünün güçsüzü ezmesinin olağan karşılanması yatar.

Kadına şiddetin temelinde kadının toplum içerisinde daha zayıf olması ve fiziksel bakımdan doğanın gereği daha zayıf olması yatar. Tıpkı amirin yanında çalışandan daha güçlü olması ve ebeveynin çocuklardan daha güçlü olması gibi temelinde güçlünün güçsüzü ezmesi yatıyor. Eğer toplum içerisinde güçlünün güçsüzü ezmesine yani şiddetin altyapısına bir çare aramak yerine kamuspotları ile kadına şiddet karşıtı söylemler geliştirmek hiçbir çözüm üretmeyecektir.

kadına şiddet

kadına şiddet

Kadına şiddete hayır sloganları tüm reklam panolarını süslerken, TV ve gazetelerde kadına şiddete karşı yayın ve yayımlar yapılırken şiddetin tırmanmasının da temelinde bu yatıyor. Patronundan şiddet gören bir erkek, eve geldiğinde daha zayıf gördüğü eşi ve çocuklarını şiddet için uygun kişiler olarak görür. Tıpkı kadınların çocuklarını en zayıf halka olarak görmesi gibi.

Yasalar mı? Yoksa kültür mü değişmeli?

Son dönemlerde kadına şiddete karşı ciddi bir çalışma yürütülüyor. Ancak olumlu yönde bir değişim yaşanmıyor. Sporda şiddet yasası çıkartıldı. Ancak tribünlerde kavga ve küfürün önüne geçmekte  yeterli olmadı. Devlet otoritesinin hazırladığı ve uygulamaya çalıştığı yasalardan ziyade toplumun kağıda dökülmemiş yasaları olan örf, adet ve daha genel bakarsak kültüründe değişim için çalışmak gerekli. Şiddet sorununu çözebilmek veya en aza indirebilmek için toplumun kültürüne işlemiş olan şiddet eğilimini değiştirmek için Antropolog ve Psikolog istihdamı gerekmektedir.

Şiddet sorunu, hukuki bir sorun olmanın da ötesinde antropolojik ve psikolojik bir sorundur. Şiddetin her türlüsü ile teker teker mücadele etmek yerine topyekün şiddetin toplumda silikleşmesini sağlayacak uzun vadeli çalışmalar yürütmek, gelecek nesillerde kadına şiddet, sporda şiddet, işyerinde şiddet, çocuğa şiddet ve yüzlerce çeşidini toplumdan silip atacaktır. Tekrardan belirtmekte fayda var! Kadına şiddet yoktur! Şiddet vardır…

Facebook sayfamızı takip ediniz

Herkes Dergisi Resmi Facebook Sayfası

İlgi çeken yazılar:

İttihat ve Terakki Cemiyeti amacı ve kuruluşu

Osmanlı toplum yapısı

Birinci Haçlı Seferi

Papin Deneyi ve İfade Ettiği Sosyal Olgu

Descartes’in yöntem üzerine konuşmalar eseri ve tarih uyarlaması

Karlofça Anlaşması önemi ve sonuçları

Çaldıran Savaşı önemi ve sonuçları

Osmanlı’da okuma yazma oranı

Sürgün ve Türkiye

Güney Amerika’da oligarşi ve diktatörlük

tarih

Yahudiler, Yunanlar, Romalılar, Hıristiyanlar ve Müslümanlar Tarihin Başlangıcına Hangi Olayı Alırlar?

1912 tarihinde basılmış İstanbul’da, 1913 tarihli Salname, “Nevşehirlilerin ‘Papa Georgios’ Cemiyeti” tarafından basılmıştır. “Anadolulu Rumlarına mahsus ilmi, edebi ve fenni musavver Salname”nin başlığı, “Mikrasiatikon İmerologion o Astır” şeklinde verilmiştir. Yunan harfli Türkçe olarak yayınlanmış bu eserin içinde çeşitli yazılar, tablolar ve resimler bulunmaktadır. Bir süredir Herkes Dergisi’nde bu salnamede yer alan “Vakt-u-zeman ve Tarih” isimli yazıyı aktarıyoruz. “Vakit, Zaman ve Tarih” olarak çevire bileceğimiz başlıklı bu yazı bazı bölümlerden oluşmaktadır. Bu bölümler ‘gün’, ‘hafta’, ‘ay’, ‘sene’ ve ‘tarih’ olup, biz aşağıda ‘tarih’ bölümünün aktarımını(/çevirisini) vereceğiz. ‘Tarih’ bölümünün çevirisi ile de çalışmamız sona ermektedir.  Kelimelerin anlamları, kelimenin yanında kapalı parantez [] içinde verilmeye çalışılmıştır. [1] ise metin içerisinde, metnin yazarı tarafından verilen dipnotla işaret eder ve bu dipnotlar yazının en aşağısında verilmiştir. “Vakt-u-zeman ve Tarih” metninin sonunda yer alan filozof sözleri de aktarılarak verilmiştir.

Tarih

Senenin hesap olunmasına, ölçülmesine bir “ahad”(monas), bir tahsis olunduktan sonra, bu ölçü, bu mikyas[ölçek] ile mukayese edilmek, geçmiş ile gelecek zaman için bir mebde[başlangıç] ittihaz olunmak üzere[alarak], bir de “tarih” bulunmak icap ederdi[gereklidir]. Böyle bir tarihi muhtelif milletler muhtelif vukuatlar ile[olaylarla], yani ya mezhebi, ya siyasi yahod tarihi mühim vukuatlar ile tayin ve tahsis etmiştirler. Mesela: Yahudiler dünyanın yaratılmasından (Hristos’tan evvel 3761 senesinden kendilerince), Mısırdan huruçları(1530 p. h.)[1] [çıkmaları] senesinden, Solomon ibadethanesi inşası ve saire senelerinden tarih başlamıştırlar. Romalılar Roma’nın inşasından (753 p.h.), Hellenoslar Kekroph’un virudinden? (1582 p. h.), Troya’nın(eski Çanak kale) istilasından, lakin en sonra, 4 senede bir kere icra olunan Olympiakoi agones(Olympia güreşleri) tesisinden(776 p.h.), Hristiyanlar Iesus Hristos’un tevellüdünden[İsa’nın doğumundan] ve İslamlar Muhammed’in Mekke’den Medine’ye hicretinden(622 m. h.) itibar ve hesap ederler.

Hristiyanların tarihi sonradan, 532 senesinde Dyonisos namına bir Rahip tarafından icat olunmuş, ve Dionysios tarihi denmiş, ve daha sonra istimal[kabul] olunmaya başlamıştır. `Ανοτολικη `Εκκλησια [Anadolu Kilisesi] 17nci asrın evveline kadar dünyanın yaratılmasından tarih tutardı, ve Hristos’un tevellüdünden[İsa’nın doğumundan] 5508 sene hesap ederdi, ve sene başını Σεπεμβριοσ[Eylülün] birinci gününden itibar ederdi, ve bu tarihe “Vyzantini Kronologia”[Bizans Kronolojisi] denirdi. Bu tarih 1623 senesinde Πατριαρχισ Κυριλλοσ λουκαρισ [Patrik Cyrillos Lukaris] zamanında iptal olunup Hristos’un tevellüdünden başlayan tarih kabul olundu.

Bu tarihten başka, `Εκκλησια [Kilise], öteden beri bir de `Ιντιτιων [Indiktion] hesabınca tarih kullanırdı. Bu `Ιντιτιων tarihi, 312 senesi 7)vrios 1ınden başlamak üzere, Μεγασ Κωνσταντινοσ [Büyük Konstantinos] tarafından tahsis olunmuştur ve bu da resmi vergi tarh-u-tashihine[vergi tahsis tarihine] dair evvelinden cari olan Romalıların nizamatından[kanunundan] ileri gelmiştir. Nizamat-ı Mezkur[adı geçen kanun] ahkamında[hükümlerinde] yeni vergi tarihi 15 senede bir icra olunup, buna latince “indikto” yani tarh(επινεμησισ) denirdi. Ve çünkü bir Indiktion devresi 15 seneden ibarettir ve birinci devre 312 senesinde başlamıştır ve bu 312’ye 3 daha zam ile hâsıl olan 315 rakamı 15 ile kusursuz olarak tamam darp[δαρπ] olunabiliyor, şu halde, Hristos’tan sonraki bir seneni Indiktion hesabınca kaçıncı sene ad edileceğini bulmak için şöyle bir hesap yaparız: İstediğimiz seneye 3 rakamını zam ettikten sonra, yekunu[toplamı] 15 ile taksim ederiz[böleriz] ve bu hesaptan çıkan harici kısmet[pay] (πηλικον) Hristos’tan o seneye kadar geçmiş Indiktion devrelerinin miktarını ve artan(υπολοιπον) son Indiktionun kaçıncı senesi olduğunu gösterir. Mesela: işbu 1913 senesine 3 zammı ile 1916’ıyı, ve bunu 15 ile taksimden 127’yi harici kısmet[dış payı] olarak ve 11’i artmış olarak buluruz, ki Hristos’tan 1913 senesine kadar 127 Indiktion devresi gitmiş, ve bu sene 127’inci Indiktionun 11’inci senesi (yahud Megas Konstantinos indiktion senesinden 106’ncı Indiktionun 14’ınci senesi)dir demektir.

`Εκκλησια[Kilise], Hristos’un tevellüdünden[İsa’nın doğumundan] başlayan tarih senesini, Ianuarios 1’den itibar ederek kullanılır ve evrak-ı resmiyesinde 7)vrios 1’den başlamak üzere Indiktion tarihinde kullanılır.

AHVAL-İ HÜKEMA (Filozof/Bilge halleri)

– Acele ile iyi iş görmek ikisi bir arada olmaz. (Tales)
– Yabancı ademe sadaka için müracaat et, tanıdık ademe uyud itsun[etsin] ve akrabaya hiçbir şey itsun muvaffak olacaksın.
– Dost idinmek kolay ise, düşman idinmek daha kolaydır.
– Faziletin taktir olunmadığı yerde kötülük yüz bulur.

Metnin Dipnotu

[1] İhtisara[kısaltmaya] rivayet etme üzere, Imerologionumuzda[takvimizde] tarih bahsinde, al-el-ıtlak[alelıtlak: genel olarak] kabul olunmuş usul ittihaz[kabul] edilecektir. Şöyle ki: Hristos’tan evvel için P. H. (=pro Hristu), Hristos’tan sonra için M. H.(=meta Hriston) hurufları[harfleri] yazılacaktır. M. H. A.

sene

1912 tarihli bir metinde ‘sene’ ve ‘takvim’

1912 tarihinde basılmış İstanbul’da, 1913 tarihli Salname, “Nevşehirlilerin ‘Papa Georgios’ Cemiyeti” tarafından basılmıştır. “Anadolulu Rumlarına mahsus ilmi, edebi ve fenni musavver Salname”nin başlığı, “Mikrasiatikon İmerologion o Astır” şeklinde verilmiştir.  Yunan harfli Türkçe olarak yayınlanmış bu eserin içinde çeşitli yazılar, tablolar ve resimler bulunmaktadır. Bir süredir Herkes Dergisi’nde bu salnamede yer alan “Vakt-u-zeman ve Tarih” isimli yazıyı aktarıyoruz. “Vakit, Zaman ve Tarih” olarak çevire bileceğimiz başlıklı bu yazı bazı bölümlerden oluşmaktadır. Bu bölümler ‘gün’, ‘hafta’, ‘ay’, ‘sene’ ve ‘tarih’ olup, biz aşağıda ‘sene’ bölümünün aktarımını(/çevirisini) vereceğiz. Bazı kelimeler sadeleştirilmekle beraber, birçok kelimenin anlamı, kelimenin yanında kapalı parantez [] içinde verilmeye çalışılmıştır. [1] ve [2] ise metin içerisinde, metnin yazarı tarafından verilen dipnotlara işaret eder ve bu dipnotlar yazının en aşağısında verilmiştir.

Güneş Saati, İstanbul Arkeoloji Müzesi, Fotoğraf: Yasin Çetin

Sene

Yerin güneş etrafında bir defa devr etmesinden, dönmesinden hasıl olan günlerden ibarettir. Bu devr tamamı 365 gün, 5 saat, 48 dakika, 47 saniye ve 5 saliseden ibarettir. Bu sene erbab-ı fenni heyete[astronomi] mahsus “şemsi”[güneş] senedir. Kabul edilen bir sene daha vardır, ki bu “kameri”[ay] namı ile 29 yahod 30 günü şamil 12 aydan, yani ceman[toplam] 354 günden ibaret olan senedir.
Eski kavimler “kameri” seneyi kullanırlardı, fakat daima “şemsi” seneyi esas kabul ederlerdi. Ve “kameri” seneyi “şemsi” seneye uygun getirmek için, bazısı senenin nihayetine fevk-el-ade[fevkâlade] günler ilave ederlerdi; bazısı da “kameri” senelerden bir miktar sene alarak, eklenen (Emvolimon) aylar sureti ile aynı miktarda “kameri” senelere zamm ve böylece eşitliği bulurlardı.

Muhtelif milletler tarafından bu iki seneleri yekdiğerine uydurmak için çok teşebbüsler olmuş ise de neticesiz kalmıştır. Eski Mısırlılar, ve Iulios Kaysar zamanına kadar Romalılar, safi olarak “şemsi” seneyi kullanırlardı; bu sene 12 aydan ibaret 365 gün olup, anca sene nihayetine “munzam günler”[eklenen günler] namı ile 5 gün zamm ederlerdi. Hâlbuki sene yine yanlıştı. Çünkü bu hesap ile yapılan sene her sene takriben 6 saat gayp ediyordu, yani geri kalıyordu; bu halin devamından ise, 720 sene zarfında, yaz ayına tesadüf etmesi gibi, mühim bir değişme meydana gelecekti. İşte bu hatalı seneyi ıslah etme kastı ile Iulios Kaysar, Hristos’tan 45 sene evvel, meşhur astronomos Aleksandreialı Sosigenes’i davet ve hatanın ıslahı hususunu mûmâileyhe emr-i-ihale etti. Sosigenes bu hatayı taht-ı nazarda tutarak iki tür sene tahsis etti.

Sosigenes ve iki tür sene tahsis edilmesi

Birisi, Mısırlılar ve Romalılarda kullanılmış ve 365 günden ibaret olan sene, diğeri de her 4 senede bir munzam günlü 366 günden ibaret olan senedir. Ve evvelce senenin sonuna zamm olunan munzam günleri aylara taksim etti. Şöyle ki bazı ayları 31 ve bazısını da 30 ve son ayıda 28 gün suretinde tahsis etti. Ve munzam[eklenen] denilen günü de, 4 senede bir defa olmak şartı ile, Fevrusariosun 6ncı gününe zamm olduğu için, munzamlı fevruariosun[tarih eklenmiş Şubat] bulunduğu seneye “visekton” namı verildi, ki “disekton”, yani iki defa altılı demektir. Çünkü Fevruariosun[Şubat] altısı iki gün devam ederdi. Fakat şimdi bizde böyle olmayıp, munzam günün Fevruariosun nihayetine 4 senede bir defa ilave etmekle, ay, o sene için, 29 gün hesap olunuyor ise de Visekton yahod Disekton tabiri terk edilememiştir[1].

İşte bu vech ile[üslupla] ıslah olunmuş ve Iulianon[2] namını almış olan Imerologun Hristiyan milletlerin cümlesi de kabul ettiler. Lakin bu ıslahatın vukundan[gerçekleşmesinden] sonrada Sosigenes’in tertip ve tahsis ettiği senede yine hatadan külliyen salim[sıhhatli] olamadı. Ne kadar ufak olur ise olsun, her sene için takriben 11 dakika ve 12 saniye miktarında yine bir fark görülüyordu. Bu fark, uzun seneler devam edecek olur ise, senenin mevsimlerinin günlerinden sapması cihetinden[bakımından] mühim bir tebeddülat[değişiklik] meydana çıkaracakdı; şöyle ki 134 sene zarfında bir gün zai’ olacaktı[yayılmış olacaktı] ve 24000 sene zarfında Imerologion 180 gün miktarında geri kalacaktı; ve şu halde, Iulios ayında şiddetli sıcaklar hiss olunacaktı.

Iulianon Imerologonun ıslahı

Vyzantin[Bizans] İmparatoru Andronikos Palaiologos zamanında(1283-1332) Nikıforos Grigoras tarafından Iulianon Imerologonun ıslahı teklif olunmuş ise de o zaman tensip edilmemişti.

Muahharen[sonradan] astronomos Ludovikos Lilios tavsiyesi ile, 1582 senesinde, Papaz Grigorios IG’, ’Iulianon senesini şemsi seneye mutabık[uygun] getirmeyi azm edip, o vakite kadar hâsıl olmuş 10 günden ibaret bir farkın kazanılması için, 1582 senesi Oktovrios ayının 5inci gününün 15inci günü itibar edilmesini emr etti. Ve her 400 senede takriben hâsıl olan 3 gün geri kalmak keyfiyetinin meydana gelmemesi için, 400 senenin yani 4 asırın bir asırından madaasının[başkasının] Visekton sayılmamasını tahsis etti; mesela 1700, 1800, 1900 senelerinin visekton sayılmayıp da 2000 senesinin visekton sayılmasını tertip etti. İşte bizim Iulianon Imerologionumuz arasında vuku bulan[meydana gelen] 13 gün fark bu sebepten ileri gelmiştir. Ve bu fark Gregoryan’un Imerologionun her 100 senesinde 1 gün artmak sureti ile devam edip gitmektedir. Bu Gregoryan’un Imerologionu tedricen Garbi Europanın[Batı Avrupa] kavimlerinin cümlesi de kabul etmiştir.

Hâlbuki Gregoryan’un Imerologion bu ıslahı ile beraber yine mükemmel olamamıştır, anca kati[kesin] mükemmeliyete pek yakın varmıştır. Çünkü senede takriben 25 saniye kadar geri kalıyor ve bu sebepten daha mükemmel olması için bir daha ıslâhiyet görmesi tasavvur olunuyor. Ve milel-i şarkiyenin[şark halklarının] Gregoryan’un Imerologionu kabulde tehiri[sonraya bırakmaları] bundan ileri geliyor.

Metin Dipnotları:

[1] Bunun terk edilip de başka münasip tabir istimal olunmamasının sebebi acaba nedir? M.H.A.
[2] Bu nam ile tezkar olunmasının[zikredilmesinin] sebebi, balada[yukarıda] beyan olduğu üzere, ıslah edenin isminin Iulios Kaysar olmasıdır. M. H. A.

İttihat ve Terakki Cemiyeti amacı

İttihat ve Terakki Cemiyeti amacı ve kuruluşu

İttihat ve Terakki Atatürk ile bağlantılı mı sorusuna gelmeden önce İttihat ve Terakki Cemiyeti amacı ve kuruluşu bakımından incelenmelidir. İttihat ve Terakki üyeleri ve örgütlenmesi bütünsel bir ahenk içerisinde değildir. 1876’da Kanuni Esasi’nin ilan edilmesinden 1 sene sonra 1877’de 2. Abdülhamit tarafından Mithat Paşa’nın sürgüne gönderilmesi ile başlayan baskıcı rejim süreci, İttihatçı hareketin doğuşunda etkili oldu. İkinci Meşrutiyet temellerini atan cemiyetin kurucuları, İshak Sükuti, Mehmet Reşit, Abdullah Cevdet, İbrahim Temo ve Hüseyinzade Ali idi. Askeri Tıbbiye öğrencisi olan bu gençlerin kurduğu örgütün ismi ilk zamanlarda İttihad-ı Osmani idi.

İttihat ve Terakki Cemiyeti amacı ve kuruluşu bakımından Osmanlı Devleti’ni yaşatmayı esas alan bir cemiyet olarak var oldu. İttihat ve Terakki Atatürk gibi liderleri de bünyesinden çıkarmayı başaran bir Aydınlanma temsilcisidir. İkinci Abdülhamit baskı rejimi inşa ettiğinde 1877 itibari ile özgürlükçü hareketler baş gösterdi. Mithat Paşa’nın sürgüne gönderilmesi ve öldürülmesi, İttihat ve Terakki Cemiyeti’nin İkinci Meşrutiyet‘e kadar gidecek olan sürecinin temel taşını oluşturuyor. Özellikle Ahmet Rıza ve İbrahim Temo ağırlıklı bir yapısı olan cemiyet, ilerleyen süreçte Prens Sabahattin ve kardeşinin etkisi ile iki kutuplu bir yapıya bürünüyor. Birinci Jön Türk Kongresi de Prens Sabahattin ve arkadaşlarının liberal ve ademimerkeziyetçi yaklaşımının etkisinde gerçekleşmiştir. İttihad-ı Osmani ismi ile kurulan cemiyet, zaman içerisinde Askeri Tıbbiye sınırlarının dışına çıktı. Hatta uzun yıllar Osmanlı Devleti sınırları içerisindeki faaliyetlerinden çok Avrupa ve Mısır faaliyetleri ağır basmıştır.

Osmanlı toplum yapısı

İttihat ve Terakki Cemiyeti amacı

Osmanlı Devleti’nin toprak kayıpları ve Avrupa devletleri nezdinde itibarının kalmaması, Osmanlı Devleti’nin eğitimli kesimi tarafından kaygı ile takip edildi. İkinci Mahmut dönemi ile başlayan eğitim reformları, İkinci Abdülhamit döneminde meyvelerini vermeye başladı. İkinci Abdülhamit ise eğitim reformlarını daha da gelişitirerek, Osmanlı Devleti’nin ikbalini kurtaracak olan kuşağın eğitim koşullarını hazırladı. İttihat ve Terakki Cemiyeti amacı bakımından Saltanat yanlıları ile farklılık göstermiyordu. Namık Kemal‘in muhalefet edebiyatı, fikir anlamında Yeni Osmanlılar olarak adlandırılan grubun beslendiği önemli kaynaklar arasında yer alıyor.

İttihat ve Terakki Cemiyeti amacı bakımından Osmanlıcı bir tutumdadır. Hatta Osmanlı Devleti’nin Ermeni Olayları ile karşılaştığı 1889, aynı zamanda İttihad-ı Osmani Cemiyeti‘nin de kuruluş tarihidir. Ermeniler ilk defa ayrılıkçı ayaklanmalar başlattığı dönemde İttihatçılar da devleti ayakta tutabilmek için harekete geçme kararı aldı. Ermeni milliyetçiliği Anadolu topraklarında sert bir şekilde hissedilirken özellikle Türk, Kürt ve Arnavut kökenlilerin oluşturduğu cemiyet, Osmanlı Devleti’ni yaşatabilme amacı ile faaliyete geçti.

İttihat ve Terakki Cemiyeti amacı

İttihat ve Terakki Cemiyeti amacı

İttihat ve Terakki Cemiyeti ve sonrasında kurulan İttihat ve Terakki Partisi, Osmanlı Devleti’ni nasıl yaşatabiliriz düşüncesi ile siyaset yapıyorlardı. 1915’e kadar devam eden Ermeni Olayları boyunca İttihatçılar Ermenilere karşı sert bir tutum sergiledi ve taviz vermekten kaçındılar. Osmanlı Devleti’nin özellikle Rumeli ve Anadolu’da toprak kayıpları, halkın yaşamını tehdit eden gelişmeler olarak algılandı. İttihat ve Terakki Cemiyeti’nin dağıttığı ilk bildiride Ermeni isyanlarına ve İkinci Abdülhamit yönetiminin idaresizliğine vurgu yapılıyor.

Halk, Ermenileri terbiyeye çalışacağına, devlet kapılarını müstebitlerin başına yıkmaya çağırıyor.

İkinci Abdülhamit yönetiminin zulüm, isdibdat ve idaresizlik sorunları nedeni ile Ermeni isyanlarının çıktığı savunuluyordu. Ermenilere karşı devlet makamlarında hoşgörü sağlanması, İttihatçılar tarafından devlet tarafından ödüllendirilmeleri olarak ifade ediliyordu.

Birinci Haçlı Seferi

İttihat ve Terakki Cemiyeti kuruluşu

Uzun süre okumalar ve yazılar ile devam eden çalışmalar, Fransız Devrimi’nin 100. yılında yani 1889’da İttihat ve Terakki Cemiyeti kuruluşu gerçekleşti. Tarih olarak devrimin 100. yılının seçilmesi, senelerdir birlikte hareket eden gençler açısından tesadüf değildi. 1879 yılından 1889 tarihine dek cemiyet okuma çalışmalarından öteye gitmeyerek pasif kalmayı tercih etmişti.

İttihat ve Terakki Cemiyeti amacı

İttihat ve Terakki Cemiyeti amacı

Tıbbiyeli öğrenciler tarafından kurulan cemiyet, İtalyan ihtilalci Carbonari örgütünden esinlenerek hücre halinde örgütleniyordu. İkinci Abdülhamit’in baskı rejimi karşısında ifşa olmamak için gizli bir yapılanma şekli, İbrahim Temo tarafından ortaya atıldı. İbrahim Temo’nun memleketi Arnavutluk ziyareti sırasında İtalya’ya gittiğinde mason locasında tanıştığı Carbonari örgütünden esinlenerek bunu cemiyette uygulamaya karar vermesi, Osmanlı Devleti’nin tarihi değiştirdi. Cemiyet uzun yıllar iç eğitim olarak adlandırılan toplantılar ötesinde hiçbir eylem yapmaması, birçok kesim tarafından pasiflik ve hımbıllık olarak algılanıyor. Ancak İttihatçılar gerekli güce ve etkiye ulaşmadan harekete geçmeyerek cemiyetin ayakta kalmasını sağladı.

Facebook sayfamızı takip ediniz

Herkes Dergisi Resmi Facebook Sayfası

İlgi çeken kısa yazılar:

Humpty Dumpty “Sözcüklerin Efendisi” 1. bölüm

İttihat ateşi

Enuma Eliş, Tanrı Marduk’un Hikayesi!

Karlofça Anlaşması önemi ve sonuçları

Yakup Cemil kimdir?

Sudanlı Zenci Musa kimdir?

Altun yumurtlayan tavuk

John Stuart Mill ve liberalizm

Hegemonya ve sömürgecilik üzerine

Osmanlı toplum yapısı

Osmanlı toplum yapısı

Osmanlı toplum yapısı ele alınır iken Klasik Osmanlı toplumu ile başlamak gerekir. 1450-1550 arasını kapsayan bu dönem, statü toplumu görüntüsüne sahiptir. Osmanlı toplum yapısı kaça ayrılır? Osmanlı toplum yapısı içerisinde askeri sınıf yani yönetenler ve yönetilenler olarak iki ana grup öne çıkıyor. Reaya yani yönetilenler vergi ödeyen sınıftır. Padişah ile birlikte ülkeyi yöneten askeri sınıf, vergiden muaftır. Vergiden muaf olmaları, bu sınıfın zenginleşmesinde önemli bir unsur olmuştur.

Osmanlı toplum yapısı kaça ayrılır? Osmanlı toplum yapısı iki ana sınıf barındırır. Kısaca, Osmanlı Devleti’nde yönetenler ve yönetilenler olarak iki grup vardır. Yönetenler grubu kendi içerisinde Padişah ve askeri sınıf olarak ikiye ayrılıyor. Osmanlı toplum yapısı içerisinde yönetilenler olarak adlandırılan grup vergiden muaftır. Yönetilen kesim ise Osmanlı’da vergi yükünü sırtlayan sınıftır. 1450-1550 yılları arasındaki klasik dönem, bu sınıflı yapının net olarak görüldüğü bir dönemdir.

İttihat ateşi 

Osmanlı toplum yapısında asker

Osmanlı toplumunda asker, sınıfsal olarak yönetenler arasında yer alıyor. Askeri sınıf ise kendi içerisinde ikiye ayrılıyor. İcrai askeri zümre ve ulema zümresi diye iki ayrılır. Her iki askeri zümrenin de kendisine özgü toplumsal ve yapısal özellikleri vardır. Osmanlı Devleti’nin yönetiminde iki zümrenin de görevleri birbirinden farklıdır. Bunun yanı sıra, her iki zümrenin de Padişah’a karşı sorumlulukları ve tutumları farklılık gösterir.

Sudanlı Zenci Musa kimdir?

İcrai askeri zümre

İcrai askeri zümre, yönetim ve askerlik gibi yürütme işlerini ele alır. Bu zümre, Padişah kulu olarak kabul edilir. Bu zümre, Padişah’ın buyruklarını koşulsuz ve şartsız yerine getirmek durumundadır. Padişah, bu zümreden herhangi birinden memnun olmaz ise herhangi bir neden göstermeden onu azletme hakkına sahiptir. Ayrıca Padişah’ın icrai askeri zümre içerisinde birini yargılamadan cezalandırma hatta siyaseten katl yani öldürtme yetkisi vardır. İcrai askeri zümre, genellikle devşirmelerden oluşur. Sipahi, yeniçeriler ve sadrazamlar genellikle bu zümreden seçilirdi.

Osmanlı toplum yapısı

Osmanlı toplum yapısı

İcrai askeri zümre mensubu kimseler büyük servetler edinme imkanı bulurlardı. Ancak siyaset katl sonrasında serveti ailelerine verilmezdi. Osmanlı Devleti, bu kimselerin servetlerine el koyardı. Bu nedenle, ölümleri sonrasında veya görevden alınmaları sonrasında servetlerini kaybetmemek için tüm servetlerini vakıflara aktarırlardı.

Çaldıran Savaşı önemi ve sonuçları

Ulema zümresi

Osmanlı toplum yapısı içerisinde ulema zümresi, din, eğitim ve adalet işlerinden sorumluydu. Padişah, ulema zümresini yargılayamadan  cezalandıramazdı. Bu özellikleri bakımından icrai askeri zümreden daha üstündür. Yargılanmadan cezalandırılmadıkları gibi, servetleri de ailelerine miras olarak kalırdı. Bu nedenle, uzun vadede soylu ve varlıklı bir sınıf olarak devamlılık sağlayabildiler. Ulema sınıfında devşirme kökeni söz konusu değildir. Bu sınıf, Türk ve kesinlikle Müslüman bir aileden gelirlerdi.

Osmanlı toplum yapısı

Osmanlı toplum yapısı

Ulema zümresine mensup biri vefat ettiğinde edindiği büyük serveti mirasçılarına verilirdi. Bu bakımdan aristokrat bir sınıf olarak ele alınabilir. Bu zümre ise Osmanlı toplum yapısı içerisindeki aristokrat kesim denebilir. Babadan oğula geçen toplumsal statü, Osmanlı Devleti’nin çöküş sürecinde beşik ulemalığı sistemine kadar uzandı. Yani, ulema sınıfındakilerin oğulları henüz beşikteyken devlet görevi verilerek genç yaşında yüksek bir mevkiye ulaşması sağlanırdı.

Karlofça Anlaşması önemi ve sonuçları

Osmanlı Devleti’nde halk ve Tımarlı Sipahi

Osmanlı Devleti’nde halk yani yönetilen kesim, vergiden muaf değildi. Ancak Padişah, ulema zümresi ve icrai askeri zümre, Osmanlı’da vergiden muaftır. Halk genellikle tarım, esnaflık ve az da olsa şehirlerarası ticaret ile meşgul idi. Osmanlı Devleti’nde toplumsal yapıda ve ekonomide Tımarlı Sipahi önemli bir role sahipti. Ancak Amerika kıtasının keşfi sonrasında Osmanlı ekonomisi derin bir yara aldı. Amerika’dan gelen ucuz mallar ve madenler, parasal olmayan ekonomi için telafi edilemeyen kayıplara neden oldu. Zanaatkar ve çiftçinin üretim maliyeti ve satış fiyatları, Amerika’dan gelen ürünler ile yarışabilecek düzeyde değildi. Tımarlı Sipahi sisteminin bozulmasında da bu önemli bir etken oldu.

Osmanlı toplum yapısı

Osmanlı toplum yapısı

Tımarlı Sipahi düzeninin bozulması ile birlikte, Osmanlı Devleti’nde merkeziyetçilik yerini adem-i merkeziyetçiliğe bıraktı. Osmanlı yönetimi, yönettiği topraklardaki sıkı kontrolünü gevşetmek zorunda kaldı. İstanbul dışındaki vilayetlerde oluşan otorite boşluğu ile feodal sınıf ortaya çıktı. Taşra eşrafında kontrol büyük ölçüde feodal liderlere geçti.

Facebook sayfamızı takip ediniz

Herkes Dergisi Resmi Facebook Sayfası

İlgi çeken kısa yazılar:

İttihat ve Terakki Partisi ve tarım

Enuma Eliş, Tanrı Marduk’un Hikayesi!

Organik Gıda

Kasımiye medresesi ve Hayat Havuzu

Abdülhamit’e kadar Osmanlı Sultanları

Hintlilerin ve Parsilerin ölü gömme gelenekleri

Bireyci anarşizm ve John Locke

Türkiye Cumhuriyeti’nde Yahudiler

Sudanlı zenci Musa

Sudanlı Zenci Musa kimdir?

Tarih her zaman muktedir krallardan, muzaffer kumandanlardan, ünlü devlet adamlarından bahsetmez. Çünkü bu insanların yanlarında her daim kahramanlar vardır. Ten renkleri, ırkları ne olursa olsun sevdaları hep aynıydı. “Vatan Aşkı” Onlar hiçbir zaman ön plana çıkma çabasında bulunmazlar. Çünkü onlar inandıkları kavga uğruna savaşmakla meşguldürler.

Reklama ihtiyaçları yoktur. Zira ne reklam ne de hamasi destanlar onların gönüllerindeki vatan aşkı yerine egolarını koyduramaz. Niceleri fakirlik içerisinde hatta hatta geride bir eş çocuk bile bırakmadan bu dünyadan göçüp gitmiştir. Onlar hiç kimseden ne maddi ne de manevi bir beklenti içerisine girmemiş, gelen teklifleri de ellerinin tersiyle gerisin geriye itmiş, vatan aşkını kendilerine aş yapmış serdengeçti mümtaz şahsiyetlerdir. İşte bu kahramanlardan birisi de ” Sudanlı Zenci Musa” ‘dır.

Tımarlı Sipahi sistemi ve toprak düzeni

Sudanlı zenci Musa kimdir

Yıllardan 1880 idi. Sudan da bir kahraman doğdu. Yeni doğan bu kahraman akranları gibi zayıf çelimsiz değil aksine iri yapılı, iri siyah gözlü, kıvırcık saçlı, etine dolgundu. Bu yiğit dedesine ölen oğlundan emanetti ve çok kıymetliydi. Aziz dede torununu daha iyi yetişmesi için Kahire’ye götürdü. Lakin dede torununu pay-i tahtın başkenti İstanbul’a göndermeye karar verdi. Aslen Sudanlı olmasına rağmen onun tam bir “Osmanlı” olarak yetişmesini istemekteydi. Ve Musa artık İstanbul’ da. Harikulade Türkçe’si ayağında çarığı başında fesi ile tam bir “Osmanlı” olmuştu.

Arkadaşları ona “Sudanlı Zenci Musa” derlerdi. İki metre boyunda, kemikleri iri ve çok güçlüydü. Sudanlı zenci Musa o kadar kuvvetliydi ki, aynı anda iki koltuğunda birer torba arpa taşıyabiliyordu. Selamet ismindeki bir at kolunu ısırıp bırakmayınca, serbest kalan eliyle hayvanın şakağına attığı tek yumruk ile atı öldürmüştü. Öyle ki Allah ona, iki düşman askerini kafa kafaya tokuşturup bayıltacak kadar, zehir misal kuvvet  vermişti.

Çaldıran Savaşı önemi ve sonuçları

Yakup Cemil kimdir

                                    Enver paşa

Kuşçubaşı Eşref Bey’e yakın olmak ister

Mısır hidivinin kuzeni Prens Ömer Tosun Paşa’nın hizmetine giren Musa, Mısır’dayken Trablusgarp harbi çıkar. 1911-12 yıllarında Kuşçubaşı Eşref İtalyanlara karşı Derne cephesinde çarpışırken Musa ile bir talim sırasında tanışır. Sudanlı Zenci Musa her Türk askerinin gönlünde her zaman yer tutan kumandana hayranlık hisleri ile Kuşçubaşı Eşref Bey’e yakın olmak ister. Ve ölünceye kadar ondan ayrılmayacağına dair kendi kendine söz verir.

Musa artık Kuşçubaşı Eşref’ in emir eri’dir. Eşref Bey’in ardından Trablusgarp’a, Balkan cephesine, Çanakkale’ye ve oradan da Kudüs cephesine gider. Bu harplerde düşmana karşı yapılan hücumlarda gösterdiği cesaretten ötürü şöhret sahibi olmuştur. 1915’te süveyş kanalı’na karşı girişilen taarruz sırasında, herkes onun kahramanlıklarından söz eder. Öyle ki, Enver paşa onu her gördüğünde, iltifat edip sevgi gösterirdi.

Osmanlı’da okuma yazma oranı

Lawrence’in planları

Yemen’de yüzüne sürdüğü fosfor ile kendisini şeyh ilan eden, cahil halkı etrafında toplayarak Osmanlı’ya karşı kışkırtan Şeyh İdris ve işbirlikçisi İngiliz ajanı Lawrence’in planlarını bozmak mevzusu hayati vaziyet almıştır. Bir gün Enver Paşa Kuşçubaşı Eşref Bey ve maiyetindeki 42 askere üç yüz bin altın teslim eder. Düşman güçleri karşısında savaşan türk kuvvetlerine silah alımı için kullanılacak bu altınların, savaşan ve zor durumda olan 7. Ordu Kumandanı Ahmet Tevfik Paşa’ya ulaştırılması gerekmektedir. Bu nedenle vazife çok önemli, şartlarda bir o kadar ağırdır.

Abdülhamit’e kadar Osmanlı Sultanları

Eşref Paşa esir düşer

Yola revan olan 43 kişilik bu kervanı cembele mevkiinde 2500 kişilik ingiliz-bedevi kuvvetleri kıstırır. Yapılan savaş tam bir gün bir gece sürer. 12 ocak 1917 de yapılan bu savaşı London Times gazetesi manşetten verir. Harp çok çetin ve amansızdır. Çatışma esnasında Kuşçubaşı Eşref ve iki askeri dışında herkes şehit olur. Kuşçubaşı Eşref ağır yaralı olarak İngilizler’e esir düşer. Onu bir kafese kapatıp Mekke sokaklarında sergilerler. Musa gecenin karanlığından yararlanarak yaralı olarak kurtulmuştur. 7. Ordu gelen yardımdan ümidini kesmişken Musa çıkagelir. Yanında Enver Paşa’nın gönderdiği üç yüz bin altın… Tam ve eksiksiz. Evet vazife layıkıyla yapılmıştır. Lakin Musa ağlamaktadır. Tevfik Paşa’nın önünde diz çöker ve “Altınlar kurtuldu, fukara musa da kurtuldu. Fakat velinimet eşref gitti. Değer miydi paşam, değer miydi?” der.

Yakup Cemil kimdir?

Sudanlı zenci Musa ve Anadolu’da milli mücadele

Ali Sait Paşa her fırsatta onu över. “O bizim cengaver Musa’dır, Yemen’e bize parayı getiren adam,” der. İleriki yıllarda Musa, Anadolu’daki millî mücadeleye destek için İstanbul’a gelir. Karaköy gümrüğünde hem hamallık yapıp hem de geceleri Anadolu’ya silah kaçırılmasını sağlar. İşte bu hamallık yaptığı günlerde limanı gezen işgal kuvvetleri komutanı General Harrington’a ” işte 300.000 altını Yemen’e kaçıran Zenci Musa bu!” denildiğinde hemen onun yanına gider ve şöyle der: “Eğer bizimle çalışırsan seni altına boğarım.” Bu sözler karşısında kaşlarını çatan musa ” Her teklif herkese yapılmaz.

Bu sözleriniz beni ancak rencide eder. Benim bir devletim var. Devlet-i ali osmaniye ;bir bayrağım var, ayyıldızlı bayrak; ve bir kumandanım var Eşref bey. Bu iş daha bitmedi. Sizinle mücadelemiz devam edecek” diyerek sırtındaki yükle birlikte yoluna devam edip oradan uzaklaşır.

Osmanlı Devleti’nde İttihat ve Terakki

Sudanlı zenci Musa vefatı

Musa, çok hastadır zira vereme tutulmuştur ve maddi olarak ihtiyaç içerisindedir. Onun bu durumunu gören Ali Sait Paşa ona emekli maaşı bağlamak ister. Lakin Musa “ Paşam, ben bu fakir milletin emekli maaşını alamam.” diyerek teklifi reddeder. Artık çalışmaya mecali yoktur. Üsküdar’daki Özbekler Tekkesi’ne yerleşir. Ateşler içinde yanarken her gece rüyasında kumandanı Eşref Bey’i görür. Yine bu rüyaların birinin sabahında ruhunu teslim etmiştir. Malta’da esir olan kumandanı Kuşçubaşı Eşref Bey onun vefat haberini alınca; “O benim kahraman arabım, veremden ölmüş.” der. Vefalı emir erinin bavulundan bir Mushaf’ı şerif, Osmanlı haritası, Kuşçubaşı Eşref Bey’in fotoğrafı ve kefen bezi çıkar. İstiklal şairi Mehmet Akif 1916’da Arabistan’da necid çölünde Al-hayl’de bulunan İbn el Reşid’e gitmekte olan kafileye katıldığı sırada Sudanlı Zenci Musa’yı tanıma fırsatı bulur.  “ Ona bakıp da hayran kalmamak imkansızdır.”  sözlerine şu mısralar eşlik eder:

“Eşref bey’in emir eri, zenci musa,

İsa peygambere omuzlarını ödünç verir,

Ve peygamber bu sayede göğe tırmanabilir!”

Facebook sayfamızı takip ediniz

Herkes Dergisi Resmi Facebook Sayfası

İlgi çeken kısa yazılar:

Organik Gıda

Üvey annesine aşık olan prens

İttihat ve Terakki Partisi ve tarım

Tek millet muhafazakarlığı

Neo-90’lar Süreci

Osmanlı Devleti

Yahudi Cemiyeti, Mustafa Kemal Atatürk ve İnönü

Türkiye Cumhuriyeti’nde Yahudiler

Yahudi Cemiyeti ve Türkiye’de Devrimler

Birinci Haçlı Seferi

Birinci Haçlı Seferi

Haçlı Seferleri, üzerinden yüzlerce yıl geçmesine rağmen günümüzde hâlâ insanların zihinlerinde farklı şekillerde de olsa yerini korumaya devam ediyor. Seferler daha çok askeri-siyasi yönden incelense de; bu harekatların sonucunda ortaya çıkan yeni yapılar ve bunların çevreleriyle olan ilişkisi, ilk akla gelen “kafirle mücadele” düşüncesinden daha girift, daha farklı ve çok daha fazlasını içeriyordu. Birinci Haçlı Seferi ne zaman yapıldı?

Birinci Haçlı Seferi

Söz konusu seferler sonucunda Anadolu’da ve Yakın Doğu’da kurulan devletlerle bunların Müslüman-Doğu Hıristiyanları olan komşuları arasındaki ilişkiler gerektiğinde başka bir düşmana karşı ittifak edecek seviyedeydi. Hatta söz konusu süreçten daha evvel bölgede var olan ticari ilişkiler daha fazla geliştirildi. Şimdi bu süreci başlatan Birinci Haçlı Seferi’ne (1096-1099) genel olarak bir göz atalım. Önce seferin nedenleri daha sonra ise seferin süreci aktarılacaktır.

Avrupa ve Yakın Doğu’nun durumu

12.yüzyıla yaklaşırken, İber yarımadasında Müslümanlar ile Hıristiyanlar arasında siyasi bir mücadele vardı. Dolayısıyla Katolik dünya Müslümanlar’a karşı tamamen yabancı sayılmazdı. Yarımadanın kuzeyindeki Fransa’ya Capet hanedanından krallar hükmederken, daha kuzeydeki İngiltere Normandiya Dükü William’ın ve onun soyundan gelenlerin henüz yeni hakimiyetine girmişti. Daha doğuda ise Almanya’dan İtalya’nın içlerine kadar olan geniş toprakların sahibi olan Kutsal Roma-Germen İmparatorluğu bulunuyordu.

İtalya’nın güneyi ise daha yeni Bizans hakimiyetinden çıkarak Normanlar’ın idaresine geçmişti. Papalık ise bu sıralarda Alman İmparatorluğu ile çatışma halindeydi. Çünkü Papalık, Alman imparatorlarının kendi topraklarındaki piskoposları atamasına karşı çıkmaktaydı.  Hatta imparatorluk bir adım daha atarak Papa VII.Gregorius’un yerine Guibert adlı birisini papa seçmişti. Ancak Gregorius’un ölmeden önce yerine tavsiye ettiği gibi II.Urbanus’un papalığı Katolik Kilisesi’nden daha fazla kabul görmekteydi.

Kuzeyden Normanlar

Diğer taraftan Birinci Haçlı Seferi’ne neden olacak olaylar doğuda yaşandı. 11.yüzyılın ortalarında Horasan’da yükselen Selçuklu Türkleri fetihlerini batıya yöneltmişler; 1080’e geldiğimizde Türkler, kuzeyde İznik güneyde Kudüs’e kadar Yakın Doğu’ya hükmediyorlardı. Daha 10 yıl öncesine kadar Anadolu’nun çoğunu elinde bulunduran Bizans İmparatorluğu şimdi doğudan Türkler’in, batıdan Normanlar’ın, kuzeyden ise Peçenek ve Kumanlar’ın saldırılarına maruz kalıyordu.

Bu sıralarda tahta çıkan İmparator Aleksios Komnenos batıdaki ve kuzeydeki saldırıları durdurdu. Ancak kaybedilen topraklar çok fazlaydı. Bu durumu düzeltebilmek için Papa’ya sürekli mektuplar yollayarak  yardımcı birlikler istiyor; diğer yandan kutsal yerlerin kirletildiğinden ve Doğu Hıristiyanları’nın zulümlere maruz kaldıklarından yakınarak ricasını dini bir temele dayandırıyordu. Bu şartlar altında Papalık makamına gelen II.Urbanus selefleri zamanında tasarlanan Haçlı Seferi planını devreye koymaya kararlıydı.

Urbanus planı için kolları sıvayarak bu seferi duyurmak için uygun ortamın Kasım 1095’te düzenlenecek olan Clermont Konsili olduğuna karar verdi. Konsilin ilk günlerinde kilise işleri görüşüldüyse de Papa 27 Kasım günü önemli bir konuşma yapacağını ve bu konuşmaya din adamlarının yanı sıra soyluların ve halkın da katılmasını istedi. Papa’nın o gün yaptığı konuşmanın tam metni elimizde değil. Ancak 3-4 çağdaş kaynaktan Papa’nın hangi konulara değindiğini çıkartabiliyoruz; özellikle Kutsal Topraklara giden hacıların çektiği çilelerden, mabetlerin kirletilmesinden ve Doğu’daki dindaşlarının çilelerinden bahsederek inanan herkesi bu aşağılayıcı durumu düzeltmeye davet etmişti.

Papa’nın nutku kalabalık tarafından sık sık kesilmiş ve önemli bir etki yaratmıştı. Urbanus konuşmasının sonunda sefere katılan herkesin mallarının kilise güvencesi altında olduğunu temin etmiş ve bu uğurda canını veren herkesin önceki günahlarına bakılmaksızın cennete gideceğini vaad etmişti. Dini saikler bir tarafa Urbanus aslında son zamanlarda azalan Papalık otoritesini arttırmaya çabalıyordu. Diğer taraftan Kilise’nin teorize ettiği “Tanrı barışı” fikrinin de pratikte uygulamak istiyordu. Buna göre Hıristiyanlar aralarındaki savaşlara son vererek güçlerini dinin düşmanlarına yönetmeliydi. Elbette bu mücadelede de önderliği Papalık yapacaktı.

Kudüs yollarında

Urbanus’un Clermont’taki konuşması her ne kadar avam tabakada büyük bir heyecan yaratsa da Avrupa’nın kralları çağrıya kayıtsız kaldı. İlk harekete geçen düşük rütbeli asillerin gevşek komutasındaki halkın seferi –Balkanlar’da dindaşlarıyla yaşadığı çatışmalarla eriyerek de olsa Ağustos 1096’da İstanbul’da bir araya geldi. İmparator Aleksios bu güruhu alelacele Anadolu’ya geçirdiyse de bu ordu 21 Ekim 1096’da Anadolu Selçuklu ordusu tarafından yok edildi. Asıl Haçlı ordusunu oluşturan gruplar ise güney Fransa’dan Toulouse Kontu Raymond; kuzey Fransa’dan Normandiya Kontu Robert-Flandre Kontu Robert ile Blois Kontu Etienne; Fransa Kralı’nın kardeşi Hugue de Vermandois; Lorraine’den Dük Godefroi; güney İtalya’dan Taranto Kontu Bohemund komutası altında İstanbul’a doğru yola koyulmuşlardır.

Birbirlerinden bağımsız hareket eden bu ordular İstanbul’da İmparator Aleksios’a bağlılık yemini ettiler. Diğer taraftan Aleksios kendisine yardımcı paralı askerler beklerken bu tarzda ordularla karşılaşınca hayal kırıklığına uğramıştı. Ordular sırayla Bizans kuvvetlerinin eşliğinde Anadolu’ya geçirildi. İlk hedefleri ise Anadolu Selçuklu Devleti’nin o sıralarda başkenti olan İznik’ti. Haçlılar 1097 Mayısı’nda şehri kuşatmaya başladıklarında Sultan I.Kılıç Arslan Danişmendliler’in elindeki Malatya’yı kuşatmaktaydı. Haberi alır almaz Danişmendlilerle barış yaparak hızla batıya geldiyse de kuşatmayı kaldırmayı başaramadı. Şehirdeki garnizona haber yollayarak kendileri için en doğrusu neyse onu yapmalarını iletti; onlar da Bizans birliklerine şehri teslim ettiler.

İznik’in alınmasından sonra Haçlılar güneye doğru yollarına devam ettiler. Bu arada Sultan Kılıç Arslan da müttefiği Danişmendlilerle birlikte Haçlılar’a saldırılacak uygun bir mevki arıyordu. Sultan, Eskişehir yakınlarındaki Dorileon mevkiinde 1 Temmuz 1097 sabahı Haçlılar’a saldırdıysa da onların iki parça halinde ilerlediğinden habersizdi. Arkadan gelen Haçlı ordusu haberi alır almaz yürüyüşünü hızlandırdı ve Türkler tarafından sarılan arkadaşlarının imdadına yetişti. Böylece Haçlı ordusu Anadolu’dan geçiş iznini “zorla” almış oluyordu. Fakat yol boyunca taciz edilmekten kurtulamayacaklardı. Dorileon Savaşı’nda Haçlılar ilk kez Selçuklu Türkleri ile bir meydan savaşında karşıkarşıya gelmişlerdi. Savaşa katılan bir asker:

(…)şayet [Türkler] Hıristiyan olsalardı (…) yeryüzünde onlardan daha güçlü askerler olmayacağını ve bizim tarafımızdan yenilemeyeceklerini hiç kimse inkâr edemez.

diyerek düşmanları olan Selçuklu Türkleri’nin askeri becerilerine karşı hayranlığını dile getirmekten çekinmemişti.

Haçlı ordusu Konya Ereğli’sine vardı

Haçlı ordusu yek vücut halde Konya üzerinden Ereğli’ye vardılar. Bura Dük Godefroi’nın kardeşi ve Kont Bohemund’un yeğeni Tankred yanlarına aldıkları az sayıdaki birliklerle Çukurova’ya yöneldiler. Tarsus, Adana ve Misis’i ele geçirerek Maraş’ta tekrar ana haçlı ordusuna katıldılar. Bauoduin ise bir süre ana orduyla kaldıysa da kendisini davet eden Urfa’nın Ermeni hakimi Toros’un çağrısına iştirak ederek ordudan ayrıldı. Urfa’ya giden Baudouin bir süre sonra Toros’u saf dışı bırakarak orada ilk Haçlı devletini kurdu. Daha sonra ise ilk Kudüs Kralı olacaktı.

Esas Haçlı ordusu Ekim 1097’de Antakya önlerine ulaştı. Haçlılar bölgeye geldiğinde kardeş Halep Meliki Rıdvan ile Şam Meliki Dukak arasında bir yıl evvel savaşlar olmuştu. Antakya valisi Yağısıyan ise bu savaşlar esnasında önde Rıdvan’ı sonra Dukak’ı desteklediyse de Haçlılar’ın gelişinden hemen önce Rıdvan ile tekrar bir araya gelmişti. Ama aralarındaki ilişki “müttefik” olmaktan çok uzaktı. Buna rağmen Yağısıyan Halep’e, Şam’a ve Musul’a yardım çağrıları gönderdi.

Haçlılar şehri kuşatırlarken önce Dukak sonrasında Rıdvan’ın komutasındaki iki yardım ordusu geri püskürtüldü. Diğer yandan takvimler Haziran 1098’i gösterdiğinde Haçlılar hâlâ kuşatmada ilerleme kaydedememişlerdi. Erzakları ise tükenmişti. Bu arada Musul Emiri Kürboğa komutasında büyük bir ordunun Antakya’ya yaklaşmakta olduğu haberi Haçlı ordugahında firarlara neden olmuştu. Fakat Kont Bohemund surlarda görevli Firuz adlı birisiyle dostuk tesis etmiş ve onu askerleri içeri almaya ikna etti.

Haçlılar tarafından içeri alındılar

2 Haziran 1098 gecesi Haçlılar Firuz tarafından içeri alındılar ve ertesi sabah büyük bir katliam yaparak şehri iç kalesi hariç ele geçirdiler. Kürboğa kısa süre sonra şehrin önlerine geldiyse de ordusundaki emirler arasında huzursuzluk vardı. Ordu 27 Haziran’da yapılan Haçlı saldırısına direnemeden dağıldı ve Haçlılar şehre tamamen hakim oldular. Kısa süre sonra Kont Bohemund burada hakimiyetini kabul ettirerek ikinci Haçlı devletini kurdu. Zaferden kısa süre sonra Papalık’ın seferdeki elçisi Le Puy Piskoposu Adhemar, Antakya’da baş gösteren salgın hastalık dolayısıyla vefat etti. Böylece Haçlı soyluları daha bağımsız hareket etme imkanına sahip oldular.

Sonrasında Haçlılar Kont Raymond ve Dük Godefroi ile güneye doğru yola çıktılar ve 7 Haziran 1099’da Kudüs önlerine ulaştılar. Haçlılar şehri kuşattıkları sırada İftiharüddevle adlı Fatımi valisi yönetimdeydi. Fatımiler kısa süre evvel Selçuklular’dan şehri almışlardı. Kudüs’te Haçlılar’a karşı güçlü bir direniş sergileyebilecek Fatımi ordusu da yoktu. Nitekim 15 Temmuz 1099’da Haçlılar şehre girdiler ve şehirdeki Müslümanlar ile Yahudiler katliam yaptılar. Böylece Haçlı Seferi hedefine ulaşmış oldu. Vezir El-Efdal komutasında Mısır’dan gelen Fatımi ordusu da 12 Ağustos 1099’da Askalan önlerinde mağlup edilince

Haçlılar kurdukları üçüncü devleti sağlama aldılar. Kudüs’e hükmeden kişi ise seferin başlarında önemli soylular arasında çok da göze çarpmayan Aşağı Lorraine Dükü Godefroi oldu. Ancak Godefroi kral ünvanı yerine “Kutsal Kabir’in Savunucusu” namını tercih etti. Seferin başında en namlı soylulardan olan Raymond’un eli boş kaldıysa da o ve onun soyundan gelenlerin çabasıyla 1109’da Trablus’ta dördüncü Haçlı devleti kurulacaktı. Antakya, Kudüs ve Trablus Haçlı devletlerinin insan ve erzak ihtiyacını ise aldıkları imtiyazlar karşılığında Venedik, Ceneviz ve Pisa gibi İtalyan tüccar devletleri üstlenecekti.

KAYNAKÇA

Colin McEvedy, Ortaçağ Tarih Atlası, çev. Ayşen Anadol, Sabancı Üniversitesi Yayınları, İstanbul, Ocak 2004.

Steven Runciman, Haçlı Sefeleri Tarihi I. Cild, çev. Prof. Dr. Fikret Işıltan, Türk Tarih Kurumu Yayınları, Ankara, 2008.

Prof. Dr. Işın Demirkent, Haçlı Seferleri, Dünya Yayıncılık, İstanbul, Ağustos, 1997.

Doç. Dr. Ergin Ayan, Anonim Haçlı Tarihi, Selenge Yayınları, İstanbul, 2013.

Fulcherius Carnotensis, Kudüs Seferi (Kutsal Toprakları Kurtarmak), çev. İlcan Bihter Barlas, IQ Kültür Sanat Yayıncılık, İstanbul, Haziran 2009.

Willermus Tyrensis’in Haçlı Kroniği Başlangıçtan Kudüs’ün Zaptına Kadar (I-VIII. Kitaplar), haz. Ergin Ayan, Ötüken Neşriyati İstanbul, Nisan 2016.

Azîmî Tarihi, çev. Prof. Dr. Ali Sevim, Türk Tarih Kurumu Yayınları, Ankara, 2006.

İbn Kalânisî, Şam Tarihine Zeyl: I. ve II. Haçlı Seferleri Dönemi, çev. Onur Özatağ, Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları, İstanbul, Şubat 2015.

David Nicolle, Birinci Haçlı Seferi 1096-1099, çev. L. Ece Sakar, Türkiye İş Bankası Yayınları, İstanbul, Mart 2013.

Prof. Dr. Ali Sevim, Prof. Dr. Erdoğan Merçil, Selçuklu Devletleri Tarihi, Türk Tarih Kurumu Yayınları, Ankara, 1995.

Georg Ostrogorsky, Bizans Devleti Tarihi, çev. Prof. Dr. Fikret Işıltan, Türk Tarih Kurumu Yayınları, Ankara, 2011.

Timothy E. Gregory, Bizans Tarihi, çev. Esra Ermert, Yapı Kredi Yayınları, İstanbul, Nisan 2016.

Anna Komnena, Alexiad, çev. Bilge Umar, İnkılâp Kitabevi, İstanbul, 1996.

Farhad Daftary, Şii İslam Tarihi, çev. Ahmet Fethi Yıldırım, Alfa Yayınları, İstanbul, Eylül 2016.

Heyd, Yakın-Doğu Ticaret Tarihi, çev. Ord. Prof. Enver Ziya Karal, Türk Tarih Kurumu Yayınları, Ankara, 2000.

Facebook sayfamızı takip ediniz

Herkes Dergisi Resmi Facebook Sayfası

İlgi çeken yazılar:

Yahudiler, Yunanlar, Romalılar, Araplar ve Osmanlı hangi ayları kullanmıştı?

Papin Deneyi ve İfade Ettiği Sosyal Olgu

Terziliği Bırak Artık Latife

1913 tarihli “Vakit, Zaman ve Tarih” başlıklı yazının “Hafta” bölümü

hafta

1913 tarihli “Vakit, Zaman ve Tarih” başlıklı yazının “Hafta” bölümü

1913 tarihli Yunan harfli Türkçe yıllığının İç kapağında “Anadolu Rumlarına mahsus ilmi, edebi, fenni musavver SALNAME” ve “Nevşehirlilerin Papa Georgias Cemiyeti tarafından neşr olunur” yazmaktadır. Biz salname içinde bulunan “vakt-u-zeman ve tarih” metnini birkaç parça halinde aktararak sizlere sunacağız. Metnin bu bölümünde “Hafta” konusu alınmaktadır. Hafta, Ay, Sene ve Tarih başlıkları ise sırası ile aktarılıp, sizlere zaman içinde sunulacaktır.

Hafta

HEFTE. 7 gün bir heftedir. “Heftenin” icadını Yehudiler hilkat-i dünyaya kadar vardırır. Allah’ın dünyayı 6 günde halk edip yedinci gün istirahat ettiğine bina ederler. Fakat haftanın ölçü sureti ile alınması aslen ayın 4 fasıllarına istinat edilmiştir. Bu fasılların ki her birisi takriben 7 günden ibarettir. Haftayı milel-i şarkiyenin(Doğu milletlerinin) heman hepsi kabul ederlerdi. Romalılar Mısırlılardan, ve Hristiyan milletler Romalılardan almış ve sonra Osmanlılara geçmiştir.

Haftanın günleri muhtelif milletlerde muhtelif isimler ile olur idi. Yahudiler: Birinci, İkinci, Üçüncü, Dördüncü, Beşinci; Tehiyye=Parasketi(yarın için tehiyye, hazırlık), ve Savvaton(İstirahat) günü diye hesap ederlerdi. Mısırlılar heftenin bahar gününe 7 belli yıldızların birer ismini verirlerdi. “Güneş”, “Ay”, “Merih”(Ares), “Utarid”(Ermiş), “Müşteri”(Zeus), “Zöhre”(Afroditi), “Zühal”(Kronos), günü diye sayarlardı. Bu isimleri Romalılarda aldılar. Hristiyan milletlerden Rumlar,(Eski Yunanlar hafta kullanmazdı) Birinci günden başkasını Yahudiler gibi hesap edip birinci güne “Kuryaki”(Rabbin günü) dediler.

Europa Hristiyan milletler, Birinci ve Yedinci günden başkasını, Mısırlı ve Romalılar usulünü korudular, Birinci güne onlarda Kuryaki ve Yedinci güne Yahudiler gibi Savvaton dediler. Ve Slavlar haftanın günlerine: Tatil günü, Tatil ertesi , İkinci, Orta, Dördüncü, Beşinci, ve Savvaton isimlerini verdiler. Acemler ve Araplar ise: Birinci, İkinci, Üçüncü, Dördüncü, Beşinci ve Yedinci derler. Altıncı güne ise Cuma(ibadet için tecemmü-toplanma-) derler. Türkler birinci, ikinci ve yedinci günden başkasını Acemler gibi sayarlar ve birinci güne Pazar, ikinciye Pazar ertesi ve yedinciye Cuma ismi verirler.

Facebook sayfamızı takip ediniz

Herkes Dergisi Resmi Facebook Sayfası

İlgi çeken kısa yazılar:

Dörtten hep bir eksik

Dünyada ve Türkiye’de organik tarım

Aynanın İçinden satranç motifi 2. Bölüm

Kurtuluş 10. bölüm

Yahudiler, Yunanlar, Romalılar, Araplar ve Osmanlı hangi ayları kullanmıştı?

ay

Yahudiler, Yunanlar, Romalılar, Araplar ve Osmanlı hangi ayları kullanmıştı?

Nevşehirli Ortodoks ‘Karamanlar’ın, İstanbul’da kurduğu “Papa Georgios Cemiyeti” 1913 tarihinde ve 1914 tarihinde salname yani yıllıklar çıkarırlar. 1914 tarihinde çıkarılan salname “1914 Tarihli Karamanlıca Bir Nevşehir Salnamesi” olarak yayınlamışsa da salnameler İstanbul’da basılmıştır. Bizim yayınlayacağımız yazı 1913 tarihli Yunan harfli Türkçe salnamede bulunup, 1912 tarihinde İstanbul’da basılmıştır.

İç kapağında “Anadolu Rumlarına mahsus ilmi, edebi, fenni musavver SALNAME” ve “Nevşehirlilerin Papa Georgias Cemiyeti tarafından neşr olunur” yazmaktadır. Biz salname içinde bulunan “vakt-u-zeman ve tarih” metnini birkaç parça halinde aktararak sizlere sunacağız. Metnin bu bölümünde ay konusu alınmaktadır.

Bu yazıda Yahudilerin, Arapların, Antik Yunanlıların, Romalılar ve Osmanlıların kullandığı aylar hakkında bilgi bulacaksınız.

Ay

Ay, gök ayının göründüğünden başlayarak diğer göründüğüne kadar geçen günlerden ibarettir. Keza ay hesabı da muhteliftir:

1.) Şehr-i Kameri-i devri. Bu ay 27 gün, 5 saat, 43 dakika ve 23 saniyeden ibarettir ki kamerin[ay] Yer[dünya] etrafında bir kere devrinden hâsıl olan zaman demektir.

2.) Şehr-i Kameri-i riyaziye. Bu ay kamerin bir görünüşünden ikinci görünüşüne kadar geçen zamandan hâsıl olup, 29 gün, 12 saat, 44 dakika ve 3 saniyeden ibarettir.

3.) Şehr-i siyasi. Bu ay yalınız 30 yahod 29 günden ibarettir.

4.) Şehr-i Şemsi. Bu ay ilmi heyetçe(astronomikos) kabul olunan sene-yi şemsiyenin[güneş senesi] temam 12 parçasından bir parçası olup, 30 gün, 10 saat, 29 dakika ve 4 saniyeden ibarettir.

5.) Şehr-i Şemsi-yi Siyasi. Bu ay yakınız 30 yahod 31 günden ibarettir.

Yukarıda beyan olunan aylardan, 1nci, 2nci ve 4nci aylar erbab-ı fenn-i heyet(astronomoi) nezdinde kullanılır . Pratikler[ameliat] âleminde ise, siyasi denilen iki aylar, yani 3ncü ki Yahudi ve İslamlarda kullanmaktadır ve son 5inci ki Eski Romalılarda ve şimdi bizde caridir, kullanılıyor.

Yahudilerin aylarının ismi şunlardır:

“Tişri” 30 gün, “(h)eşvan” 29, “Kislev” 30, “Tevet” 29, “Şevat” 30, “Adar” 30, “Veadar” 29, “Nisan” 30, “İyar” 30, “Sivan” 30, “Tamuz” 29, “Av” 30, ve “İlul” 29 dur.

Araplar aylarına şu isimleri verirler:

“Muharrem” 29 gün, “Safer” 29, “Rebi-ül-evvel” 30, “Rebi-ül-ahir” 29, “Recep” 30, “Şaban” 30, “Ramazan” 30, “Şavval” 29, “Zilkade” 29 ve “Zilhicre” 30.

Atik Atinalılar aylarının isimleri şunlardır:

“(H)ekatombaion, Metageitnion, Boedromion, Maimaterion, Ptanephion, Poseideon, Gamelion, Anthesterion, Elaphebolion, Mounikhion, Thargelion ve Skirophorion. Adı geçen aylardan birincisi takriben bizim Iulios ayına denktir . Atinalılar, gün için hafta ayırmamışlardır, ayı üçe taksim etmişler ve birinci 10 güne ayın “evaili”, ikinciye “gurresi” ve üçüncüsüne “ahiri” demişlerdir.

Romalılar gelince, bunlar aylarına şimdi bizim istiane ettiğimiz isimleri, yani “Martios, Aprilios ve küsur namları verirlerdi. Bunlardan “Martios” Latince “Mars”(Ares=harp ilahı), “Aprilios” “Aprio”(açmak, yani bahar çiçeklerinin açması), “Maios” “Maia” (Maia ilahesi), “Iunios” “Zuno”((H)era ilahesi), “Iulios”(Iulios Kaysar), “Augustos”(Augustos Kaysar), “Semtembrios”(yedinci), “Oktobrios”(sekizinci), “Noembrios”(dokuzuncu), “Dekembrios”(onuncu), “Ianuarios” (ilk gününde zikr-i tahsis olunmuş “Ianus” ilah) ve “Februaruios”(“Febrona” ilahesi ki kefaret kurbanı kesilirdi) manasını alınırdı. Romalılar sene başına Marttan, yani ilkbahardan itibar ederlerdi. Biz ise Ianuariosdan, yani Iesus Hristos doğumuna muadil aydan hesap ederiz.

Osmanlılar dini olarak Arabi ayları ve siyasi olarak Romalıların şemsi aylarını kullanırlar. Siyasi ayların bazısının, (Mart, Mayıs ve Agostos gibi) isimlerini Romalılardan, ve diğerlerinin (Nisan, Temmuz, Eylül, Teşvin ve Şubat gibi) Yahudilerden almışlardır.

Facebook sayfamızı takip ediniz

Herkes Dergisi Resmi Facebook Sayfası

İlgi çeken kısa yazılar:

Zamana yolculuk

İzmir’den Manisa’ya bisiklet yolculuğu

Tesla Türkiye fiyatı ne kadar?

Dünyada ve Türkiye’de organik tarım

Kirli Melek

Aynanın İçinden satranç Motifi 3. Bölüm

Hey taksi!