Suçsuzum 9. Bölüm

Nazım Şahin‘in yazdığı Suçsuzum öykü dizisinin 9. bölümüdür. Suçsuzum öyküsünü anlayabilmek için önceki bölümleri de okumanız tavsiye ediliyor. Bir iftira sonucu cezaevine düşen Hüseyin’in kendisini aklama çabasını ve yaşadıklarını konu alıyor.

1. bölüm

2. bölüm

3. bölüm

4. bölüm

5. bölüm

6. bölüm

7. bölüm

8.bölüm

Suçsuzum

Hüseyin, gencin intiharından sonra içine kapanmıştı. Cezaevi hayatı yeterince bunaltıcı iken bir de yanı başlarında bu tarz bir olayın cereyan etmesi Hüseyin’ i iyiden iyiye strese sokmuştu. Bir yandan Duran’ ın iftirası bir yandan Safiye ve Dilara’ nın hasreti onu bunalıma sokmuştu. Koğuşta ölüm sessizliği vardı. Selim’ in de tahliye olmasıyla Hüseyin yalnız kalmıştı. Bazı geceler korkuyla uyanıyor, kabuslar görüyordu.

Haftalar geçiyordu. Günlerden çarşamba olmuş, kapalı görüş günü gelmişti. Hüseyin görüşe kimseyi beklemiyordu. O nedenle hazırlanmadı. Kadir Baba ve Mehmet hazırlanmıştı çoktan. Kadir Baba yıllardır görmediği hatta ilk kez göreceği kızına kavuşacaktı. Mehmet de ise farklı bir telaş vardı. Kimseye bir şey çaktırmıyordu ancak içi içine sığmıyordu. Hüseyin koca koğuşta yalnız kalmıştı. Gardiyan kapının mazgalını araladı.

“ Kadir, Mehmet hazırlanın kapalı görüşe gideceksiniz.” dedi.

Mehmet, kapının hemen yanı başına sandalyesini atmış bekliyordu.

“Hazırız, çıkabiliriz.” dedi.

Koğuş kapısı açıldı. Mehmet ve Kadir Baba görüş için ayrıldılar. Hüseyin kendisine bir demli çay koydu. Gazeteden bir makale okumaya koyulmuştu ki kapının mazgalı bir kez daha açıldı.

Avuıkat Görüşü

Gardiyan:

“ Hüseyin avukatın geldi. Çabuk hazırlan seni bekliyor. Hemen kıyafetlerini giy, bekliyorum seni.” dedi.

Hüseyin şaşırmıştı. Safiye, avukat için haftaya gelecek demişti ama hangi gün geleceğini söylememişti. Adeta bir rüzgar gibi çıktı merdivenleri. Hemen pantolon, gömlek giydi. Saçlarına şöyle bir çeki düzen verdi. Parfümünden sıkıp, cezaevi kimliğini de alarak koğuş kapısına yaklaştı. Kapıyı tıklatınca gardiyan yavaşça açıverdi. Güler yüzlü, genç gardiyan, Hüseyin’ i avukat görüşüne götürmeye gelmişti.

“ Hadi hayırlı olsun. İnşallah güzel haberler alırsın.” dedi.

Hüseyin:

“ Saol kardeşim inşallah.” dedi.

Koridorları birer birer geçtiler. Avukat görüşü için ayrılmış, cam bölmelerden oluşan hücreler vardı. Duvarlarda ses kaydı ve kamera kaydı yapıldığına dair bilgilendirme notları vardı. Kamera, avukat ve tutukluyu aynı kareye alacak şekilde ayarlanmıştı. Görüşme odasının kapısında başka bir gardiyan bekliyordu. Avukatına dahi idarenin görmediği, üzerinde “görüldü” mührü bulunmayan hiçbir yazılı belge veremiyordu. Küçücük bir not pusulası vermek dahi yasaktı. Gardiyan sandalyesini görüşme odasının kapısına atmış içeride konuşulanları açık kapıdan dinliyordu.

Avukat Savaş Bey

İşte Savaş bey gelmişti. Kendisi orta yaşlarda, gayet şık giyimli, saç sakal tıraşı olmuş, konuşması duruşu epey düzgün biriydi. Hüseyin, kendisini ilk kez görmüştü. Söze Savaş bey başladı.

“ Hüseyin bey öncelikle geçmiş olsun. Ben Savaş. Deneyimli bir avukatım. Eskiden ceza hakimliği yapmış daha sonra avukatlığa geçmiş bir kişiyim. Bu nedenle bana karşı rahat olabilirsiniz. Eşiniz bana geldiğinde çok üzgündü. Sizin suçsuz olduğunuza inancı tamdı. Anlatılanları dinleyince önce inandırıcı gelmedi. Fakat iddianame çıkınca, sizin emniyette verdiğiniz ifadelerle uyuştuğunu gördüm. Sizin bir iftiraya maruz kaldığınız apaçık ortada.” dedi.

Hüseyin:

“ Öncelikle hoş geldiniz. Malum burası cezaevi çok hoş bir ortam değil ama ne yapalım. Benim sizden ilk ve en önemli isteğim bana inanmanız. Biliyorum siz profesyonel bir avukatsınız. Fakat önce bana inanın istiyorum. Çünkü bana inanmayan biri beni savunamaz. İkinci husus ben emniyette ve savcılıkta verdiğim tüm ifadelerde uyuşturucu nedir bilmediğimi bir iftiraya maruz kaldığımı defaatle anlattım. Lakin kimse beni dinlemedi. Bugün iddianame ile ortaya çıkan şu durumda ise Duran isimli şahsın şikayeti ile tutuklandığım ortadadır. Benim anlam veremediğim konu neden Duran bana iftira attı? Bu komployu sahneye sürdü?”

Avukat Savaş:

“ Hüseyin bey aslında benim de bu konu ile ilgili size soracaklarım var. Ancak ondan önce eldeki verileri ve iddiaları sizle değerlendirelim. Hakkınızda emniyetten gelen raporlarda, Hts kayıtlarında herhangi bir uyuşturucu karteli ile temas etmediğiniz, evinizden alınan dijital meteryalde herhangi bir suç unsuru olmadığı, araçta bulunan uyuşturucu paketlerinde parmak izinize rastlanmadığı, ev aramasında herhangi bir suç unsuru olmadığı görülmekte. Hakkınızda sadece şikayet ve aracınızda bulunan uyuşturucu torbası var. Sizden kan ve idrar örneği alınacak. Uyuşturucu kullanıp kullanmadığınız araştırılacak. Mahkeme bu konu da müzekkere yazmış.”

Hüseyin:

“ Peki Savaş bey, belli ki bu uyuşturucu paketini Duran koymuş ve ardından ihbar etmiş. Bu adama bir şey yapılmayacak mı? Hayatımı çaldı bu adam benim.”

Avukat Savaş:

“ Hüseyin bey biliyorum bana söylemesi kolay ama sakin ol. O sonraki iş. Önce beraatini alalım daha sonra onunla ilgileceğiz. Hatta hatta tazminatlarla onun kirli donuna varıncaya kadar alacağız. Şimdi biz kendimizi aklamaya bakalım. Seni çok öfkeli gördüm. Haklısın ancak yapacak bir şey yok. Zaten iki hafta sonraya mahkeme duruşma günü vermiş. Sen hemen savunma için çalışmaya başla. Bana bittikten sonra faks çek. Eğer mahkemeye getirilirsen orada konuşuruz yok SEGBİS ten bağlanırsan en azından savunma konusunda birlikte hareket ederiz. Senden ricam sen bana bırak. Çok her şeye müdahale etme. Bana güven! ben, senin savunmanı yapacağım.” dedi.

Hüseyin SEGBİS’i ilk defa duymuştu. Ne olduğunu ise yaşayarak öğrenecekti. SEGBİS( Ses ve Görüntü Bilişim Sistemi ) uzaktan duruşmaya katılmak veya ifade vermek üzerine kurulmuş dijital bir sistemdi.

Hüseyin’in aslında söylemek haykırmak istediği o kadar çok şey vardı ki ancak Savaş Beyin emniyet veren havası Hüseyin’i rahatlatmıştı.

Hüseyin:

“ Anladım Savaş bey. Size güveniyorum. Eşim, sizi seçmişse muhakkak bir bildiği vardır. Bunca yolu geldiniz ayağınıza sağlık.”

İlk Duruşmada Seni Buradan Çıkaracağım

Avukat Savaş:

“ Ne demek! bu benim görevim. Her ne kadar profesyonel olsam da inanmadığım, benim kariyerimi lekeleyecek davaları almam. Eşinize ve size inandım. Ben ayrılmak zorundayım. Başka bir müvekkilime daha uğrayacağım. Kendine iyi bak. Şunu da söyleyeyim bir aksilik olmazsa- kesin demiyorum yalnız onu söyleyeyim-, ilk duruşma da seni buradan çıkarırım. Elimden geleni yapacağım.”

Hüseyin:

“ İnşallah Savaş bey. Size güveniyorum.” Dedi.

Hüseyin, Savaş ile tokalaştıktan sonra, koğuşuna doğru gardiyanla beraber gitmeye başladı. Artık içerisindeki karamsar hava dağılmıştı. Avukat Savaş, umut ışığı yakmıştı kendisine. Haftaya açık görüş, ardından da bir sonraki hafta duruşma vardı. Günler çabucak geçsin istiyordu.

Koğuşta Şenlik Var

Koğuşa geldi. İçeri girdiğinde bir de ne görsün? Kadir baba ve Mehmet, radyodan Ankara oyun havalarından “Kesik çayır “ türküsü eşliğinde karşılıklı oynuyorlardı. Mehmet, Hüseyin’in elinden tuttuğu gibi aralarına aldı.

Mehmet:

“ Hadi oğlum hadi. Oklava mı yuttun? Oyna hadi.” Dedi.

O, sert, kabadayı Kadir Baba elinde metal kaşıklar bir döktürüyordu ki görülmeye değer bir manzaraydı.

Kadir Baba:

“ Evlat! biz gençliğimizde az kaşık kırmadık. Bakma öyle şaşkın şaşkın. Oynayalım efkarımız dağılsın.” dedi.

Hüseyin, çok şaşkındı ama hoşuna da gitmişti. Türkünün melodisine bıraktı kendisini. Artık o da hünerlerini gösteriyordu. Şen kahkahalar koğuşun duvarlarında yankılanıyordu.

Az sonra Hüseyin;

“ Hayır mı ağalar neşemizi neye borçluyuz? “ dedi.

Mehmet :

“ Hüso, sorma benim sevgilim nişandan kaçmış, emmimlere sığınmış. Beni görmeye geldi. Senden başkasına varmam, seninim! dedi. İstersen bir ömür seni beklerim dedi. Ben sevinmeyeyim de kim sevinsin?”

Hüseyin:

“ Hay maşallah. Hadi gözün aydın. Bak sana demiştim oğlum, gün doğmadan neler doğar diye. Eee! Kadir Baba, sen neden bu kadar sevinçlisin?”

Kadir Baba:

“ Evlat kızım geldi. Aynı ben. Huyunu anasından yüzünü benden almış. Kocaman kız olmuş. Ayrıca avukatım da kendisi oldu. Beni savunacak. Vekalet verdim. Anası son nefesinde her şeyi anlatmış. Bana kızgın değildi. Beni çok özlemiş. Yıllar sonra ilk kez bir yakınım geldi. Hem de kızım. Biz de insanız evlat.”

Hüseyin koğuşu uzun süreden bu yana ilk kez bu kadar şen görmüştü. Güzel bir günün akşamına erişmiştiler. Artık haftaya çarşambayı iple çekiyorlardı. Herkes sevdiceğini görecek en önemlisi ona dokunabilecekti.

Osmanlı toplum yapısı

Osmanlı toplum yapısı

Osmanlı toplum yapısı ele alınır iken Klasik Osmanlı toplumu ile başlamak gerekir. 1450-1550 arasını kapsayan bu dönem, statü toplumu görüntüsüne sahiptir. Osmanlı toplum yapısı kaça ayrılır? Osmanlı toplum yapısı içerisinde askeri sınıf yani yönetenler ve yönetilenler olarak iki ana grup öne çıkıyor. Reaya yani yönetilenler vergi ödeyen sınıftır. Padişah ile birlikte ülkeyi yöneten askeri sınıf, vergiden muaftır. Vergiden muaf olmaları, bu sınıfın zenginleşmesinde önemli bir unsur olmuştur.

Osmanlı toplum yapısı kaça ayrılır? Osmanlı toplum yapısı iki ana sınıf barındırır. Kısaca, Osmanlı Devleti’nde yönetenler ve yönetilenler olarak iki grup vardır. Yönetenler grubu kendi içerisinde Padişah ve askeri sınıf olarak ikiye ayrılıyor. Osmanlı toplum yapısı içerisinde yönetilenler olarak adlandırılan grup vergiden muaftır. Yönetilen kesim ise Osmanlı’da vergi yükünü sırtlayan sınıftır. 1450-1550 yılları arasındaki klasik dönem, bu sınıflı yapının net olarak görüldüğü bir dönemdir.

İttihat ateşi 

Osmanlı toplum yapısında asker

Osmanlı toplumunda asker, sınıfsal olarak yönetenler arasında yer alıyor. Askeri sınıf ise kendi içerisinde ikiye ayrılıyor. İcrai askeri zümre ve ulema zümresi diye iki ayrılır. Her iki askeri zümrenin de kendisine özgü toplumsal ve yapısal özellikleri vardır. Osmanlı Devleti’nin yönetiminde iki zümrenin de görevleri birbirinden farklıdır. Bunun yanı sıra, her iki zümrenin de Padişah’a karşı sorumlulukları ve tutumları farklılık gösterir.

Sudanlı Zenci Musa kimdir?

İcrai askeri zümre

İcrai askeri zümre, yönetim ve askerlik gibi yürütme işlerini ele alır. Bu zümre, Padişah kulu olarak kabul edilir. Bu zümre, Padişah’ın buyruklarını koşulsuz ve şartsız yerine getirmek durumundadır. Padişah, bu zümreden herhangi birinden memnun olmaz ise herhangi bir neden göstermeden onu azletme hakkına sahiptir. Ayrıca Padişah’ın icrai askeri zümre içerisinde birini yargılamadan cezalandırma hatta siyaseten katl yani öldürtme yetkisi vardır. İcrai askeri zümre, genellikle devşirmelerden oluşur. Sipahi, yeniçeriler ve sadrazamlar genellikle bu zümreden seçilirdi.

Osmanlı toplum yapısı

Osmanlı toplum yapısı

İcrai askeri zümre mensubu kimseler büyük servetler edinme imkanı bulurlardı. Ancak siyaset katl sonrasında serveti ailelerine verilmezdi. Osmanlı Devleti, bu kimselerin servetlerine el koyardı. Bu nedenle, ölümleri sonrasında veya görevden alınmaları sonrasında servetlerini kaybetmemek için tüm servetlerini vakıflara aktarırlardı.

Çaldıran Savaşı önemi ve sonuçları

Ulema zümresi

Osmanlı toplum yapısı içerisinde ulema zümresi, din, eğitim ve adalet işlerinden sorumluydu. Padişah, ulema zümresini yargılayamadan  cezalandıramazdı. Bu özellikleri bakımından icrai askeri zümreden daha üstündür. Yargılanmadan cezalandırılmadıkları gibi, servetleri de ailelerine miras olarak kalırdı. Bu nedenle, uzun vadede soylu ve varlıklı bir sınıf olarak devamlılık sağlayabildiler. Ulema sınıfında devşirme kökeni söz konusu değildir. Bu sınıf, Türk ve kesinlikle Müslüman bir aileden gelirlerdi.

Osmanlı toplum yapısı

Osmanlı toplum yapısı

Ulema zümresine mensup biri vefat ettiğinde edindiği büyük serveti mirasçılarına verilirdi. Bu bakımdan aristokrat bir sınıf olarak ele alınabilir. Bu zümre ise Osmanlı toplum yapısı içerisindeki aristokrat kesim denebilir. Babadan oğula geçen toplumsal statü, Osmanlı Devleti’nin çöküş sürecinde beşik ulemalığı sistemine kadar uzandı. Yani, ulema sınıfındakilerin oğulları henüz beşikteyken devlet görevi verilerek genç yaşında yüksek bir mevkiye ulaşması sağlanırdı.

Karlofça Anlaşması önemi ve sonuçları

Osmanlı Devleti’nde halk ve Tımarlı Sipahi

Osmanlı Devleti’nde halk yani yönetilen kesim, vergiden muaf değildi. Ancak Padişah, ulema zümresi ve icrai askeri zümre, Osmanlı’da vergiden muaftır. Halk genellikle tarım, esnaflık ve az da olsa şehirlerarası ticaret ile meşgul idi. Osmanlı Devleti’nde toplumsal yapıda ve ekonomide Tımarlı Sipahi önemli bir role sahipti. Ancak Amerika kıtasının keşfi sonrasında Osmanlı ekonomisi derin bir yara aldı. Amerika’dan gelen ucuz mallar ve madenler, parasal olmayan ekonomi için telafi edilemeyen kayıplara neden oldu. Zanaatkar ve çiftçinin üretim maliyeti ve satış fiyatları, Amerika’dan gelen ürünler ile yarışabilecek düzeyde değildi. Tımarlı Sipahi sisteminin bozulmasında da bu önemli bir etken oldu.

Osmanlı toplum yapısı

Osmanlı toplum yapısı

Tımarlı Sipahi düzeninin bozulması ile birlikte, Osmanlı Devleti’nde merkeziyetçilik yerini adem-i merkeziyetçiliğe bıraktı. Osmanlı yönetimi, yönettiği topraklardaki sıkı kontrolünü gevşetmek zorunda kaldı. İstanbul dışındaki vilayetlerde oluşan otorite boşluğu ile feodal sınıf ortaya çıktı. Taşra eşrafında kontrol büyük ölçüde feodal liderlere geçti.

Facebook sayfamızı takip ediniz

Herkes Dergisi Resmi Facebook Sayfası

İlgi çeken kısa yazılar:

İttihat ve Terakki Partisi ve tarım

Enuma Eliş, Tanrı Marduk’un Hikayesi!

Organik Gıda

Kasımiye medresesi ve Hayat Havuzu

Abdülhamit’e kadar Osmanlı Sultanları

Hintlilerin ve Parsilerin ölü gömme gelenekleri

Bireyci anarşizm ve John Locke

Türkiye Cumhuriyeti’nde Yahudiler

Suçsuzum

Suçsuzum

Nazım Şahin‘in kaleme aldığı Suçsuzum öykü dizisinin 1. bölümüdür.

Suçsuzum

Sabahın çok erken vaktiydi. Hava oldukça soğuk ve kasvetliydi. Yatak odası oda sıcaklığının altına inmiş adeta buz kesmişti. Dışarıda sonbaharın kışa yönelmesinden kaynaklanan sert bir rüzgar vardı. Hüseyin yatağında kıvrılmış, yorganına sıkıca sarılmış, ayaklarını da yorgana gömmüştü. Kronik astım hastasıydı. Sürekli nefes darlığı çektiği için mevsim geçişleri onu çok rahatsız ediyordu. Yine nefesi daralmıştı. Boğulma hissiyle başı zonklayarak yataktan fırladı. Çok yoğun ve derinden öksürüyordu. Yatağının yanı başında duran sudan bir yudum aldı. Ama nafile… Evet yine astım krizi tutmuştu. Koşar adım salona geçti. Salondaki ventolin kutusunu açtı. İçerisinden bir tüp aldı. Nebulatörün fişini alelacele prize taktı.

Maskeyi yüzüne geçirmeden önce haznenin içerisine, tüpün içerisindeki ilacı döktü. Makinenin açma tuşuna basınca derin bir nefes çekti ciğerlerine. İlâç etkisini göstermişti. Rahatlama başladı. Yavaş yavaş gevşiyordu. Gözlerini kapattı tam uyukluyorken kapının kanarya sesi zili acı acı çalmaya başladı. Hüseyin saatine baktı. Saat sabahın 05:00 idi. Bu saatte kim olabilirdi ki? Anlam veremedi. Aceleyle kapıya koştu. Kızı Dilara ve eşi Safiye uyuyorlardı. Onların uyanmasına engel olmak için hızlı davranıp kapıya yöneldi.

– “Kim o?”

– “Açın beyefendi polis.”

Hüseyin şok yaşıyordu. Kapının önünde sivil giyimli üç kişi vardı. Kapıyı açtı.

“Buyrun kimi aramıştınız?

– “Hüseyin Ay siz misiniz?

– “Evet benim.”

İzmir’den Manisa’ya bisiklet yolculuğu

Hakkında gözaltı kararı var

İçlerinden kıdemli olduğu diğer iki polise olan tavrılarından anlaşılan , uzun boylu, sarışın, göbekli polis usulca cüzdanını çıkardı. Diğer iki polis ise etrafı kolaçan ediyordu. Sarışın uzun boylu polis kimliğini gösterdi.

–  “Hakkında gözaltı ve arama kararı var. Evini ve arabanı arayacağız.” dedi.

Hüseyin anlamsızca polislere bakıyordu. Olup bitene bir anlam verememişti. Eşi Safiye geceliği üzerinde koşarak geldi.

– “Ne oluyor burada Hüseyin?” dedi korkulu ve şaşkın gözlerle.

– “Korkma hayatım. Polis arkadaşlar evi arayacakmış. Yardımcı olalım.” 

– “İyi de neden evi arayacaklar? Ne olmuş ki? Suçun neymiş? Hem arama kararını görmeden asla olmaz.” dedi sinirli bir şekilde. Elleri titriyordu.

Uzun boylu sarışın polis :

“Hanımefendi sakin olun. Eşiniz hakkında uyuşturucu satıcılığından ihbar var. Bu nedenle evinizde arama yapacağız ve eşinizi merkeze götürüp ifadesini alacağız. Görmek istiyorsanız mahkemenin arama ve el koyma kararına bakın. Ayrıca savcılık gözaltı kararı da burada buyrun bakın.” dedi.

Safiye dikkatlice evrakları inceliyor olup bitene bir anlam veremiyordu. Hüseyin kesinlikle uyuşturucu kullanmış veya satmış olamazdı. İnsan bunca yıllık kocasını tanımazmıydı. Muhakkak bir yanlışlık vardı.

Diğer iki polis harekete geçtiler. Kapıcı İrfan efendiyi çağırmışlardı. Hazurun olarak yönetici İsmail Bey de sabah namazından çıkıp geldiler. Uykulu gözlerle olup biteni anlamaya çalışıyorlardı. Polisler evi aramaya başladılar. Önce evin krokisini çizdiler. Uzun boylu sarışın olan polis elindeki telsizle merkeze anons geçiyordu. Uyuşturucu arama uzmanı köpekleri Max i getirmelerini istedi. Hüseyin, Safiye, İrfan ve İsmail Bey sadece bakınmayla yetindiler. Hüseyin eşi Safiye’ye :

Sen de üzerini değiştir. Yatak odası da aranacakmış” diyebildi.

İsmail Bey’in aklına Dilara geldi.

“Çocuk uyanıp korkmasın memur bey. İzin verin benim eve çıkarayım.” dedi.

Papin Deneyi ve İfade Ettiği Sosyal Olgu

Evdeki tüm eşyaları salona topladılar

Polisler olumlu karşıladılar bu isteği. Hüseyin kızı Dilara’yı kucakladı. Usulca birkaç kez öptü. Başına gelecekleri biliyormuşcasına kızına doya doya sarıldı. Dilara çok tatlı uyuyordu. Uyanmadı yavrucak. İsmail Bey kucakladığı gibi Dilara’yı babasının kucağından alıp asansöre kendi katının olduğu daireye çıkardı. Polisler bu arada evdeki tüm eşyaları salona toplamışlardı. Evin hali içler acısıydı. Her yeri dağıtmış, döküp saçmışlardı. Safiye ağlamaya başladı.

“Onlar benim çeyizimden eşyalarım. Lütfen zarar vermeyin.” dedi göz yaşlarını silerek.

Sarışın polis:

“Ağlama kardeşim zarar vermeyiz korkma. Biz de işimizi yaşıyoruz. Bunlar tutanak altına alınıyor. Eğer başlarına bir şey gelirse devlet bunu karşılar. Sakin ol lütfen.” dedi ciddi ve kararlı bir ses tonuyla.

Gün Karanlık

Max getirildi

Çok soğuk kanlı ve donuk ifadelerle kaşları çatık işlerini yapıyorlardı. Her şeye bakıyorlardı. Hiçbir ayrıntıyı atlamamak için özenle her şeyi döküp saçıyorlardı. İçlerinden bir poliste tutanak tutuyordu. Diğeri ise uzun boylu sarışın ekip şeflerine yardım ediyordu. Güneş doğmaya başlamıştı. Artık yavaş yavaş hayat akışına başlamış, arabaların gürültüsü artmaya başlamıştı. Kanarya sesi kapı tekrar çaldı. Gelen kısa boylu top sakallı esmer bir polis ve bir köpekti. Max denilen köpek bu olmalıydı. Siyah renkli, gözleri cam göbeği mavi renkli çevik bir köpekti. Max havlamaya başladı. Sarışın ekip şefi salonu işaret etti.

Max salonun ortasındaki eşyaları koklamaya başladı. Eğitmeni olan polis tasmasını çözdü. Max çıldırmış gibi her yanı kokluyor yerinde duramıyordu. Fakat o da ne? Max salonun ortasındaki kar beyaz halının üzerine kakasını bırakmıştı. Eğitmeni polis memuru bir poşet çıkardı cebinden. Hiçbir şey olmamış gibi dışkıyı poşete koyup burayı silersiniz demekle yetindi. Arama 1 saat kadar sürdü. Ev araması bitmişti. Polisler İsmail ve İrfan Bey’e hazurun olarak tutanaklara imza attırdılar. Hüseyin ve Safiye de evrakları imzaladı.

Polisler arabaya inelim dediler. Max ve eğitmeni yanlarında ekip şefleri ile birlikte Hüseyin’i de alıp arabaya indiler. Bu arada apartmandaki insanlar işe gitmek için otoparaka gelmeye başlamışlardı.  Hüseyin’in yanındakilerin ne yaptığını anlamaya çalışıyorlardı. Behzat Bey ve Zekiye Hanım araçlarına ilerledi. Fakat 15 dakika geçmesine rağmen araçlarını çalıştırıp hala siteden çıkmamışlardı. Belli ki Hüseyin’i ve yanındakilerin ne yaptığını anlamaya çalışıyorlardı. Halime teyze pencereye yapışmış Hüseyin’i göstererek evdekilere bir şeyler anlatıyordu. Hüseyin o an kendini sirk maymunu gibi hissetmişti. İnsanlar işlerini bırakmış sanki futbol maçı izler gibi Hüseyin’i izliyordu. Safiye de 4. Kattaki evlerinin penceresinden olup biteni izliyordu. Bir ara alt kat komşuları Nihal Hanım’ın sesini duyar gibi oldu.

Nihal hanım eşi Fatih’e :

Hüseyin de garip bir hava vardı zaten. Çok sessiz, sakin, efendi bir adamdı. Bu kadar düzgün olamaz bir insan diyordum hep. Demek yaptığı kirli işleri gizlemek için bu tavırları takınıyormuş. Eeee insanoğlu her gördüğüne inanmayacaksın. Her sakallıyı deden sanmayacaksın. Yazık Safiye’ye kız kocasının ne biçim bir adam olduğunu bilememiş garibim.” dedi.

Safiye hıçkırıklarını tutamadı. Bunca yıllık komşuları neden bu şekilde düşünmüştü? Acaba dedikleri doğru olabilir miydi? Hüseyin’in son zamanlarda işleri kötüydü. Hüseyin’in avize dükkanı vardı. Aslında evlendiklerinin ilk yıllarında Hüseyin iyi de kazanırdı. Fakat ne olduysa son senelerde işleri bozulmuştu. Yanında çalışan işçilerin parasını veremez hale gelmişti. Borçlarını ödemek için arabasını satmıştı. Eski ucuz bir araba almıştı. Biraz düzelmişti işleri ama yine de borçları vardı. Üstelik yanında çalışan işçileri de homurdanıyordu. Arada tartıştıkları da oluyordu. Safiye kendi kendine olamaz Hüseyin bunu yapmış olamaz diye mırıldanıyordu. Safiye’nin gözü Hüseyin’e takıldı.

Hüseyin 95 model Ford Eskort’u polislere işaret ediyordu. Polis aracı göstererek:

“Bu mu?” dedi.

Hüseyin:

“Evet, buyrun kapıyı açıyorum.” dedi.

Max arabanın içerisine atladı. Herşeyi kokluyor arada da eğitmenine bakıp ödül istiyordu. Eğitmeni cebinden Max’in sevdiği mamadan ona ödül olarak veriyordu. Polisler Hüseyin’den bagajı açmasını istedi. Hüseyin zaten zor açılan bagajı zorlayarak da olsa açtı. İşte ne olduysa o an olmuştu. Max çıldırmıştı. Bagajı sürekli kokluyor, kendi etrafında  dönüyor, patileriyle sol stop lambasını işaret ediyordu. Eğitmen polis arabadan uzaklaşmalarını işaret etti ve ameliyat eldivenlerini giydi.

“Hadi oğlum Max ,aferin sana. Bak oğlum nerede? Hadi oğlum Max.” diyerek hayvanı teşvik ediyordu.

Lewis Carroll’ın Alice Kitaplarında Oyun Teması – 1. Bölüm

Gözleri fal taşı gibi açıldı

Max sol stop lambasını resmen kazımıştı patileriyle. Eğitmen polis stop lambasını, bagajın iç kısmından söktü. Hüseyin boş gözlerle ne olup bittiğini anlamaya çalışıyordu. Stop lambasının kapağını sökülünce ufak siyah bir poşetin oraya özenle yerleştirildiğini görüldü. Yavaşça çekip aldı poşeti. Evet Max ödülü hak etmişti. Arananı bulmuştu. Eğitmen Max’e ödülü verdi ve yavaşça paketi açtı. Paketin içine her biri küçük paketlere konulmuş haplar vardı. Hüseyin ‘in gözleri fal taşı gibi açılmıştı. Nasıl olabilirdi, kendisi bu paketleri ilk defa görüyordu. Çıldıracak gibi oldu. Narkotik polisi küçük paketlerdeki haplardan birini aldı. Alaycı bir ses tonuyla:

“Hüseyin bu uyuşturucu hap. Ne olduğunu biliyor musun bunların ? Bu extacy gibi duruyor. Merkezde anlarız ne olduğunu. Sende ne işi var bunların?” dedi.

Ve paketin içerisindekileri olay yeri inceleme poşetinin içerisine koyup poşetin ağzını sıkıca kapattı. Tutanak tutan polise tek tek neler yaptığını anlattı. Polis tutanağı bitirdi. İmzalaması için diğer polislere ve Hüseyin’e uzattı. Hüseyin şok içerisinde ağlamaya başladı.

Yemin ediyorum ben koymadım onları oraya. Suçsuzum. Vallahi billahi bana ait değil.” diye feryadı bastı.

Polisler Hüseyin’i dinlemiyorlardı artık. Manzarayı izleyen komşular şaşırmış gözlerle polislere bakıyordu. Halime teyze pencereyi açtı.

“Tüh sana be adam. Ayıp değil mi insanları zehirliyorsun? Çoluğunun çocuğunun yüzüne nasıl bakacaksın?” diye bağırdı.

Hüseyin artık hıçkırıklara boğulmuştu. Dizlerinin üzerine çöktü. Sarışın polis Hüseyin’in kolundan sıkıca tutup ayağa kaldırdı. Çok sert davranıyordu. Hüseyin’in rol yaptığını düşünüyordu. Evine çıkıp eşi Safiye’ye veda etmesini bile beklemeden, ince bileklerine kelepçeyi takıp, ekip arabasına bindirdiler. Evden son çıkan polis eşi Safiye’ye Hüseyin’in Kaçakçılık ve Organize Suçlarla Mücadele (KOM) Şube Müdürlüğü Narkotik Büro’ya götürüldüğünü söyledi. Hüseyin iki gözü iki çeşme, üzerinde geceden kalma eşofmanlarıyla narkotik büroya doğru yol alıyordu. Bir yandan kelepçeli elleriyle göz yaşlarını siliyor, bir yandan da eşini ve kızını düşünüyordu. Peki ama kim koymuştu o uyuşturucuları oraya?

2. bölüm

Facebook sayfamızı takip ediniz

Herkes Dergisi Resmi Facebook Sayfası

İlgi çeken öyküler:

Haziran

Kirli Melek

Zamana yolculuk

Yi ha! Bir Anadolu göbeği hikayesi

Anlatılmaz yaşanır yıllar geçse bile

Recep ile Nadan

Kurtuluş

Benim Öyküm

Melek

Kirli Melek

Kirli Melek, Herkes Dergisi‘nde Cem İraz‘ın yazdığı yeni öykü dizisidir. Öykü dizisinin diğer bölümlerini de takip ediniz. Düzenli olarak öykünün yeni bölümleri dergimizde yayınlanacak.

Melek, bir horultu sesiyle yataktan fırladı.

Yanındaki adamın kim olduğunu bilmiyordu. Göbekli, pos bıyıklı, saçının üst kısımları dökülmüş, iri burunlu bu adamın yanından apar topar uzaklaşmaya çalıştı. Komodinin üzerine bırakılan parayı çantasına attı. İç çamaşırlarını, elbisesini kanepeden alıp aynanın karşısında giyinmeye çalıştı. Hava daha tam aydınlanmamıştı. Bir taksiye binip Aksaray’a, evine geçti. Ev oldukça eski, ufak bir sarsıntıda yıkılacak türdendi. Melek eve gelir gelmez kendini banyoya attı. Suyun altında dakikalarca durdu. Yanaklarını keseledi, eliyle dudaklarını silmeye çalıştı, omuzlarını, göğüslerini, kalçasını, bacaklarını, bacaklarının arasını köpükledi, köpükledi, köpükledi…

Yi ha! Bir Anadolu göbeği hikayesi -3

25 yaşındaki o körpe vücut her geçen gün eskiyordu.

Aynanın karşısında vücudunu inceleyen Melek her bakışında kendini tutamayıp ağlardı. Bu duruma mecbur olduğunu bildiği için çaresizdi. Aynadaki yansımasına bakarken gözlerine bakmamaya çalışırdı. Gözlerindeki o mutsuzluğu görürse neler olacağını tahmin ediyordu. Melek, akşam vakitlerine kadar evde zaman geçirirdi. Akşam olunca hazırlanır, giyinir dışarıya çıkardı. Erkeklerle para karşılığında ilişki yaşayan Melek geceleri iki üç erkekle beraber olurdu. Bu işi yapmak istemiyordu ama başka bir yolu da yoktu. 5 yıldır hayat kadınlığı yapan Melek bu saatten sonra ne yapabilirdi?

Melek

Melek

Kimseye güveni yoktu. Parayı peşin alır sonra bedenini satardı. Bedeniyle beraber ruhunu da satardı. O anlar gözünü kapatır hiçbir şey düşünmemeye çalışırdı. İçinden ağlamak gelirdi ama ağlayamazdı. Çünkü müşteriyi memnun etmesi gerekmekteydi. Melek, vücudunu sattığı erkeklerin yanında başka bir kimliğe bürünürdü. Onları mutlu etmek için sahte gülüşler sergilerdi. Peki ya kendi mutluluğu? Kendi mutluluğunun asla olmayacağını biliyordu. Kendisi ölene kadar mutsuz olacaktı. Hayatı bir bataklıktaydı ve bunu kendisi de biliyordu.

Hey taksi 5. bölüm

Melek, 20 yaşında İstanbul’a okumak için gelmişti.

1.70 boylarında esmer tenli, koyu kahverengi gözleri, dolgun dudakları, tertemiz yüzü olan bu kız her erkeğin dikkatini çekecek derecede güzeldi. Psikoloji bölümünü okumak için İstanbul’a gelen Melek’in ailesi küçük yaşlardayken bir trafik kazası sonucunda vefat etmiştir. Kendisini dedesi ve ninesi büyütmüştür. İstanbul’a gelince dedesi ve ninesinden ayrılan Melek iki yıl önce dedesinin ve ninesinin de vefat haberini duyduktan sonra kimsesiz kalmıştır.

2. BÖLÜM

Facebook sayfamızı takip ediniz

Herkes Dergisi Resmi Facebook Sayfası

İlgi çeken kısa yazılar:

Fenerbahçe yolsuzluk dosyası

Anlatılmaz yaşanır yıllar geçse bile – (Final)

Aşk sözleri anlamlı kadınlar için!

Recep ile Nadan – Bölüm 8

Kurtuluş

Aşk en güzel kafa yapan uyuşturucudur

Alevilik üzerine bilgiler

Kurtuluş

Kurtuluş, Herkes Dergisi‘nin yeni yazarı Çağlar Yıldırım‘ın dergimizdeki ilk öyküsüdür. Kısa yazılar, denemeler ve öykü dizileri ile Çağlar Yıldırım aramızda olacak.

Kurtuluş

Kendini yaşamak kavgasına adayan bütün insanlar gibi mutsuzum. 15’inde aldığım maaşı bir sonraki aya kadar idareli kullanmaktan ziyade, parasız kalmadan nasıl her akşam içebilirim diye küçük hesaplar yapıyorum. Yaklaşık dört yüz yetmiş sekiz gündür iki vesait değiştirerek işe gelip gidiyorum. Evden çıktığım anda iş yerime ulaşmam bir saat on dakika sürüyor ve ben bu boşluğu düşünmek için kullanıyorum. Önceliklerimi, duyarsızlığımı, alkole ve sekse olan düşkünlüğümü en kötüsü de kendimi değiştirmek için bir bok yapmayışımı. Mesleğimi sevmesem de, seviyormuş hatta tutkuyla bağlıymış gibi yapıyorum, içinde bulunduğum rezaleti daha katlanılabilir bir boyuta taşıyor bu teknik.

Kurtuluş

Kurtuluş

Aşk en güzel kafa yapan uyuşturucudur

Alkol ve ter karışımı koku

Tanyeri ağarmaya başladığı sıra uyandım, dün geceye dair görüntüler çok net değil. Salyasını omzuma akıtana kadar kolumun üstünde ki ağırlığın farkında bile değildim. Son bir senedir baş ağrılarım iyice arsızlaşarak nöbetler halinde gelmeye başladı. Telefona ulaşmam lazım, göz ucuyla komodine olan tahmini uzaklığı hesapladım, bir buçuk metre. Gövdemi yatağın kenarına kadar yavaş hareketlerle sürükledim, üçüncü denemede telefon avucumun içindeydi. Saat sekize geliyor ve Paza’dan üç cevapsız çağrı. Telefonun kilidini kapatarak nerede olduğumu anlamak için odayı incelemeye başladım. Yabancı bir evde en önemlisi ait olmadığım bir yatakta çırılçıplak yatıyordum. Sağ kolumu yavaşça kadının başının altından çekince avuçlarıma hücum eden kan parmaklarımı gıdıklayarak tırnak uçlarıma kadar yürüdü.

Kurtuluş

Kurtuluş

Odaya karabasan gibi çöken alkol ve ter karışımı koku yüzünden kusmam an meselesi idi. Çok geçmeden koku meselesini unutarak yanımda yatan kadını incelemeye başladım. Kaşlarından başlayarak burnunun ucuna kadar hayali bir çizgi indirdim. Elmacık kemiklerinin üzerine serpiştirilmiş çiller Tanrının ne kadar beceriksiz olduğunun kanıtıydı.

Herkes Dergisi yayınevlerine ilk yazarını çıkarttı

İnsanoğlunun fondöten keşfi, Tanrının bu ayıbını örtebilecek yeterlilikte

Neyse ki insanoğlunun fondöten keşfi, Tanrının bu ayıbını örtebilecek yeterlilikte. Yüzünün yarısını kapatan kızıl saçları ve çatlamış dudaklarıyla başucumda bir başyapıt uyumakta. Uyunacağından korkmasam saatlerce öpebilirdim, son dört ay içinde seviştiğim kadınlar arasında en kusursuzu. İncelemeyi yarıda keserek yataktan doğruldum, başımı yere eğince bulantı şiddetlenerek şakağıma bir zıpkın gibi saplandı. Kırmızı, siyah ve kiremit renklerinin zevksizce bir araya getirildiği geometrik şekillerden oluşan alaturka bir halı. Tanıyorum bu piçi. Gazi Mahallesi’ndeki evimizin yüzeyini kaplayan halı, en büyük parçası salonda seriliydi. Annemden azar işitirken başımı defalarca utançla üzerine eğdiğim günleri düşündüm. Çoğu zaman dinlemezdim işte o zaman ezberledim tüm kıvrımlarını. Çocukluğumun bir bölümü o mahallede geçti o yıllara dair en net görüntülerden biride kan kardeşim Aytek. Şimdi kim bilir ne yapıyordur fırlama.

Kurtuluş

Kurtuluş

Göğüsüm daralıyor, hani bir parçalasam bütün pislikler dökülecek ayak uçlarıma, çok detay var odada. Mesela karşımda ki duvarda asılı olan şair ve yazar yüzleri benim hayatımda başlı başına bir yük. Hayatımın orta yerine sıçan bencil götler. Gitme vaktim geldi, boş içki şişelerine çarpmadan seri hareketlerle odadan çıktım. Hole geldiğimde gömleğim, yeşil keten pantolonum, siyah iç çamaşırım ve emekli ayakkabım sırıtarak karşıladı leş bedenimi. Kaç dakikada giyindim biliyorum fakat dünya rekoruna imza atmış olabilirim bir de şu çelik kapı zımbırtısı iğrenç homurtusuyla arkamdan sövmeseydi güne daha mutlu devam edebilirdim. Aceleyle sigara paketine davrandım. Ankara’nın sıra ağaçlardan oluşan, zengin piçlerin köpeklerini gezdirirken sabah sporunu yaptığı saçma sapan sokaklarından birindeyim.

Hey taksi!

İlk sigara

Hayır! Derdim zengin piçlerle değil, köpeklerinin bokunu bile temizlemeye tenezzül etmeyecek kadar medeni olmaları tüm mesele bu. İlkinin çabuk bitmesi sebebiyle ikinci sigarayı yakarak sokağın sonuna doğru yürümeye başladım. Tahmin ettiğimden daha kısa bir sürede taksinin içinde buldum kendimi.

“Kolay gelsin Bestekâr’a gideceğim.”

Şoför, babacan bir baş hareketiyle “hemen efendim” diyerek onayladı.

Olası bir “memleket nere?” muhabbetine mahal vermemek için suskunluğumda ısrarcıydım. Yolculuk boyunca konuşmak bir yana dursun, gözümü ön camın sağ alt köşesinde duran lekeden ayırmadım bile. İlgilenmiyordum zaten çevreyle, insanlar, ağaçlar ve tabelalar geçip gidiyordu yanımdan. Görünmez olmanın bir yolu olsa keşke, çocukken de hep bunu hayal ederdim. Dalıp gitmişken taksicinin buyurgan sesiyle irkildim.

“Geldik yeğenim.”

Anlatılmaz yaşanır yıllar geçse bile – 1

Üstünü almak gibi bir niyetim yoktu

Cebimden çıkan ilk banknotu şoföre uzattım, taksimetrede yazan paranın neredeyse üç katıydı. Kısa mesafe geldiği için üstünü almak gibi bir niyetim yoktu, kendimi gereksiz bir tartışmanın içinde bulmak istemiyordum.

Hayırlı işler.”

Camı açıp itiraz edecekti ki elimi havaya kaldırıp “iyi günler” diledim. Sokağın başına doğru üçüncü adımı atarken beş saniye süren patinaj ve arkasından onu takip eden korna sesiyle yakamdan bir el daha eksildi. İşte Bestekârdayım. Geceden kalmış, harman bir sokağın kıymetini en iyi evsiz takımı bilir. Bu sokakta düşüp kalkmış her birey bira, tekila ve esrar’ın kokusunu rahatlıkla alabilir. Dükkânların çoğu henüz açılmamış, yerde midye kabukları ve şişeler. Sokağı başından sonuna kadar iyice süzdüm, gözünün çapağını silerken ayakta durma mücadelesi veren birkaç müptezelden başka kimse yoktu.

Recep ile Nadan

Onlardan farksızdım

Bir saat boyunca izledim, kaç sigara yaktım bu sürede bilmiyorum. Gölgeler silinmeye başladı, alnımı kavuran güneşe rağmen olduğum yerde durmakta ısrarcıyım. Çünkü sokağı başından sonuna kadar görebildiğim tek nokta burası. Üç, beş, elli, yüz derken artık kalabalık takip edemeyeceğim bir çılgınlığa ulaştı. Omzuma çarpan bir sünepe yüzünden kalabalığın arasına döndüm. Onlardan farksızdım şimdi. Kendime acımaya başlayacağım sıra telefonum çaldı, arayan Paza.

Kurtuluş

Kurtuluş

Küfrederek açmak istiyorum üstelik geçerli sebeplerim var öyle boşuna değil yani. Neyse ki içimde kalan son medeniyet kırıntıları buna engel oldu. Açtığımda sesi telaşlıydı.

“Alo Deniz bak oğlum telefonlarıma bakmıyorsun kaç gündür, acil buluşmamız lazım.”

“Söyleyeceğin başka bir şey yoksa kapatıyorum.”

“Kapatma ulan! Bak yalvarıyorum ciddiye al şu işi yakma beni.”

“Ne içtin yine Paza?”

“Görüşmemiz lazım akşam Nil’e uğra mutlaka.”

“Bakarız hadi çav.”

2. bölüm

Facebook sayfamızı takip ediniz.

Herkes Dergisi Resmi Facebook Sayfası

İlgi gören kısa yazılar:

Güney Amerika’da oligarşi ve diktatörülük

Evimizdeki Konsomatris

Alevilik üzerine bilgiler

Alice harikalar diyarında ve aynanın içinden

Pablo Escobar ve Kolombiya

Pes et

Recep 15 Temmuz özel koleksiyonu

Recep ile Nadan – 15 Temmuz Özel

Recep ile Nadan öykü dizisinin 15 Temmuz özel bölümüdür. Olağan öykü akışının dışında 1 sene önceye geri dönüş yaparak, 15 Temmuz’da Recep’in yaşadıklarını konu almaktadır.

Recep ile Nadan‘ın önceki bölümlerini okumanızı tavsiye ederiz.

1. Bölüm

2. Bölüm

3. Bölüm

4. Bölüm

5. Bölüm

6. Bölüm / Kumarhane

Recep ile Nadan

Her zamanki gibi çocuklarla nargile kafede oturup, tavla-nargile muhabbeti çevirip, bir yandan da hatun kesiyorduk. Bir gün de olsa şu tarz bir mekandan yanımızda kızlarla çıktığımız görülmemiştir ama bizimkisi de umut işte. En fazla mekanda check-in yapıp, listeden seçtiğimiz kızlara arkadaşlık isteği göndermek sureti ile onlarla iletişim kurmaya çalışıyorduk. Zaten saat 10’dan sonra oralarda dolaşan kızlar neden bize pas vermezler anlamadım. Gayet şekil, bakımlı, Müslüman ve eli ayağı düzgün çocuklarız. Bizi beğenmeme ihtimalleri yok. Bence onlar da bizimle tanışmak istiyorlar ama utanıyorlar. Gece kız kıza kafeye çıkmaya utanmıyorlar ama bizlerle tanışmaya utanıyorlar. Çok ilginç gerçekten…

Biraz zaman geçtikten sonra hepimizin telefonları çalmaya başladı. Herkes aynı anda; “Hadi lan!”, “Ne diyorsun ya?” tepkileri verince ben de biraz ürperdim. İlk başta ortak bir tanıdığımızın başına kötü bir şey geldi sandım. Tam bunları düşünürken benim de telefonum çaldı. Arayan Nadan’dı. (“Telefonum çaldı, arayan babamdı” – İsmail YK – Şapur Şupur’a sevgiler.)

– Selam’ın Aleyküm Recep. Nerdesin?

– Aleyküm Selam. Kafedeyiz çocuklarla. Neden? Ne oldu?

– Recep darbe oluyor! Çabuk eve git.

– Ne darbesi Nadan? Ne diyorsun? Bu saatte niye eve gidiyorum hem?

– Recep! Tartışmanın sırası değil. Asker köprüyü kapatmış. Kışlalardan çıkıyorlar.

– Tamam. Dur arayacağım seni.

6 kişi 6 araba ile

Telefonu kapatan herkes birbirine donuk donuk bakıyor ve olan bitene anlam vermeye çalışıyordu. İlk önce aramızda durumu istişare edip, sonra hemen evlere gitmeye karar verdik; fakat kafedeki insanlar o kadar hızlı bir şekilde kalkıyordu ki, valeye değil 20, 50 lira da ateşlesek, hepimizin arabasının en az 15 dakikası vardı. Zaten en başından beri 6 kişi, 6 araba ile dışarı çıkma olayını ve vale muhabbetini hiç anlamıyordum. Bir şekilde arabaları alıp, evlere doğru yola koyulduk.

O’nu kirletmeye çalışıyordu

Son 15 senedir ülkemiz tam bir demokrasi şölenine sahne oluyor ve bizim gibi dini bütün insanlar için gerçekten cenneti andırıyordu. İstediğimiz işi yapıp ticaretimizi geliştiriyor, türbanlı bacılarımız resmen sınıf atlıyor, daha iyi eğitim alabiliyor ve hepimizin altında neredeyse kalburüstü bir araba olabiliyordu. Ülkenin nasıl yönetildiğini bugüne kadar hiç düşünmemiştim. Çünkü “O” vardı. “O” ülkeyi harika şekilde yönetiyordu ve sürekli birileri “Çocuk tacizi, tecavüz, kadına şiddet, yolsuzluk, hırsızlık, rüşvet vb.” iftiralar atarak O’nu kirletmeye çalışıyordu. Bizler ise; böyle şeylerin  olabileceğine ihtimal dahi vermedik. Çünkü “O” asla böyle şeylerin olmasına izin vermezdi. Yoksa bu darbe de, bu iftirayı atanların bir oyunu muydu? Yolda askeri araçlar, alelacele kaçmaya çalışan otomobiller ve insanlar gördüm. Hayatımda ilk defa yaşadığım bir durum olduğu için her şey çok tuhaf geliyordu.

Bittik

Eve girdiğimde annem korkmuş, babam ise adeta yıkılmıştı. Onları öyle görünce içimdeki korku daha da arttı. Babam; “Bittik evladım biz!” diyordu. Gerçekten bu kadar kötü olabilir miydi? Daha önce de darbeler oldu bu ülkede. Bu kadar mı etkileyecekti insanları? Ne iş-güç, ne ödeme, ne gezmek, ne eğlenmek…Bunlar bizler gibi demokrat ve özgür insanların kabul edeceği şey değildi. Babamla konuşurken; “Artık bitti! Bütün iş, güç her şey yalan oldu.” bağırınıyordu. Derken televizyonda yayınlanan bildiriyi gördük. Spiker;

“Sistematik bir şekilde sürdürülen anayasa ve kanun ihlalleri; devletin temel nitelikleri ve hayati kurumlarının varlığı açısından önemli bir tehdit haline gelmiş, Türk Silahlı Kuvvetleri dahil olmak üzere devletin tüm kurumları ideolojik saiklerle dizayn edilmeye başlanmış ve dolayısıyla görevlerini yapamaz hale getirilmiştir.

Gaflet ve dalalet ve hatta hıyanet içerisinde olan cumhurbaşkanı ve hükümet yetkilileri tarafından; temel hak ve hürriyetler zedelenmiş, kuvvetler ayrılığına dayalı, laik ve demokratik hukuk düzeni fiilen ortadan kaldırılmıştır.”

şeklinde bir metin okudu. Neresinden bakarsak bakalım saçmalıktı. Ne kanun ihlali? Ne gafleti? Hukuk düzeni ortadan kaldırılmış da, laik düzen bitmiş vs… Bu resmen çekememezlik. Ben 15 senedir ülkemde ne bir haksızlık, ne bir hukuksuzluk gördüm. Benim bir kere dahi olsa hakkım gasp edilmedi. Her istediğimi özgürce yaptım. Tek sıkıntım Suriyelilerin gelmesiydi ama o kadar da olacaktı. Din kardeşiyiz sonuçta… Darbe metni tamamlandığında babam iyiden iyiye köpürdü. Telefon bankacılığı ile bir şeyler yapmaya çalışıyordu ama o keşmekeşte tabi ki yapamıyordu. Demin “Ülke elden gidiyor! Bittik biz!” diye ağlayan adam şimdi banka ile ne yapıyordu ki? Darbeci şerefsizler babamın da dengesini bozmuştu.

Reisimiz canlı yayına bağlandı

Bir süre sonra hükümet yetkilileri açıklamalar yaptı ve ardından reisimiz canlı yayına bağlandı. Rahatlamıştım. Onu ele geçirememişlerdi ve bize kanlı canlı “Sokağa çıkın! Halkımı sokağa davet ediyorum!” diyordu. Eve gelirken gördüğüm manzara karşısında tekrar sokağa çıkmak istemiyordum. Tank var sokakta yahu! Ben tanka ne yapacağım? Elimde bir tek babamın 14’lü var, onu da şarjör şarjör tanka boşaltsam vız gelir tırıs giderdi. Babam heyecanlandı. “Tabi ya! Biz bu günleri görmek için çok bekledik! Öyle bırakamayız! Hadi oğlum! Giyin aslanım!” dedi. Emir büyük yerdendi. Giyinip çıktım…

Memleket meselesi, aile meselesi, ekmek meselesi

Köprüye kadar geldik. Büyük bir kalabalık vardı; fakat ilk yaylım ateşinde herkes kaçışmaya başladı. Söylentilere göre vurulanlar, hatta ölenler olmuştu. Bir an hayatın, siyasetin çok değersiz olduğunu hissettim. Babam tıkanmıştı ve koşamıyordu. Ona sarıldım, koluna girdim. “Hadi baba!” dedim. Resmen kamu spotundaki çocuklar gibiydim. Babam; “Oğlum, mesele memleket meselesi, aile meselesi, ekmek meselesi… Mesele hayatımız. Ama bize bir şey olursa bunların hiçbir anlamı kalmaz.” dedi. Eve döndük. Evine dönmeyen kahramanlar vardı. Onlar ne hissediyorlardı, ne düşünüyorlardı Allah bilir. Nadan’dan 18 adet cevapsız arama vardı. Benim için endişelenmişti. Ya da henüz evlenmeden dul kalacağından korkmuştu bilemiyorum. Televizyonu açtığımızda bunların hepsinin FETÖ’nün başının altından çıktığı ve ülkemizi bölmeye çalıştığını öğrendik. Bütün gece boş yere laiklere saydırmıştık

O korkuyu ve anlamsızlığı içimde taşıyorum

Sabaha karşı ortalık durulmuş ve halkımızın desteğiyle demokrasimiz büyük bir zafer kazanmıştı. Allah, ülkemize tekrar böyle bir acıyı yaşatmasın. Aradan bir sene geçti ve biraz araştırdığımda kafamda bir sürü soru işareti vardı. Çıkan haberler, bağlantılar, sızmalar vs. bu laik kanallar sanki darbe olsa kendi işlerine gelmeyecekmiş gibi darbenin kurmaca olduğunu söylüyorlardı. Benim hala Reis’ime güvenim tam! Her şeyin en iyisini yapar o. Zaten artık memleketimiz kimin dost, kimin düşman olduğunu daha iyi anladı ve daha da güçlü olarak yoluna devam ediyor. Bense hala köprüdeki o korkuyu ve anlamsızlığı içimde taşıyorum. Varsın olsun, memleketimiz var olsun, Reis’imiz başımızdan eksik olmasın.

Facebook sayfamızı takip ediniz.

Herkes Dergisi Resmi Facebook Sayfası

İlgi çekebilecek yazılar:

Çeşme ve Alaçatı neden pahalı?

Anlatılmaz yaşanır yıllar geçse bile – 5