Suçsuzum 9. Bölüm

Nazım Şahin‘in yazdığı Suçsuzum öykü dizisinin 9. bölümüdür. Suçsuzum öyküsünü anlayabilmek için önceki bölümleri de okumanız tavsiye ediliyor. Bir iftira sonucu cezaevine düşen Hüseyin’in kendisini aklama çabasını ve yaşadıklarını konu alıyor.

1. bölüm

2. bölüm

3. bölüm

4. bölüm

5. bölüm

6. bölüm

7. bölüm

8.bölüm

Suçsuzum

Hüseyin, gencin intiharından sonra içine kapanmıştı. Cezaevi hayatı yeterince bunaltıcı iken bir de yanı başlarında bu tarz bir olayın cereyan etmesi Hüseyin’ i iyiden iyiye strese sokmuştu. Bir yandan Duran’ ın iftirası bir yandan Safiye ve Dilara’ nın hasreti onu bunalıma sokmuştu. Koğuşta ölüm sessizliği vardı. Selim’ in de tahliye olmasıyla Hüseyin yalnız kalmıştı. Bazı geceler korkuyla uyanıyor, kabuslar görüyordu.

Haftalar geçiyordu. Günlerden çarşamba olmuş, kapalı görüş günü gelmişti. Hüseyin görüşe kimseyi beklemiyordu. O nedenle hazırlanmadı. Kadir Baba ve Mehmet hazırlanmıştı çoktan. Kadir Baba yıllardır görmediği hatta ilk kez göreceği kızına kavuşacaktı. Mehmet de ise farklı bir telaş vardı. Kimseye bir şey çaktırmıyordu ancak içi içine sığmıyordu. Hüseyin koca koğuşta yalnız kalmıştı. Gardiyan kapının mazgalını araladı.

“ Kadir, Mehmet hazırlanın kapalı görüşe gideceksiniz.” dedi.

Mehmet, kapının hemen yanı başına sandalyesini atmış bekliyordu.

“Hazırız, çıkabiliriz.” dedi.

Koğuş kapısı açıldı. Mehmet ve Kadir Baba görüş için ayrıldılar. Hüseyin kendisine bir demli çay koydu. Gazeteden bir makale okumaya koyulmuştu ki kapının mazgalı bir kez daha açıldı.

Avuıkat Görüşü

Gardiyan:

“ Hüseyin avukatın geldi. Çabuk hazırlan seni bekliyor. Hemen kıyafetlerini giy, bekliyorum seni.” dedi.

Hüseyin şaşırmıştı. Safiye, avukat için haftaya gelecek demişti ama hangi gün geleceğini söylememişti. Adeta bir rüzgar gibi çıktı merdivenleri. Hemen pantolon, gömlek giydi. Saçlarına şöyle bir çeki düzen verdi. Parfümünden sıkıp, cezaevi kimliğini de alarak koğuş kapısına yaklaştı. Kapıyı tıklatınca gardiyan yavaşça açıverdi. Güler yüzlü, genç gardiyan, Hüseyin’ i avukat görüşüne götürmeye gelmişti.

“ Hadi hayırlı olsun. İnşallah güzel haberler alırsın.” dedi.

Hüseyin:

“ Saol kardeşim inşallah.” dedi.

Koridorları birer birer geçtiler. Avukat görüşü için ayrılmış, cam bölmelerden oluşan hücreler vardı. Duvarlarda ses kaydı ve kamera kaydı yapıldığına dair bilgilendirme notları vardı. Kamera, avukat ve tutukluyu aynı kareye alacak şekilde ayarlanmıştı. Görüşme odasının kapısında başka bir gardiyan bekliyordu. Avukatına dahi idarenin görmediği, üzerinde “görüldü” mührü bulunmayan hiçbir yazılı belge veremiyordu. Küçücük bir not pusulası vermek dahi yasaktı. Gardiyan sandalyesini görüşme odasının kapısına atmış içeride konuşulanları açık kapıdan dinliyordu.

Avukat Savaş Bey

İşte Savaş bey gelmişti. Kendisi orta yaşlarda, gayet şık giyimli, saç sakal tıraşı olmuş, konuşması duruşu epey düzgün biriydi. Hüseyin, kendisini ilk kez görmüştü. Söze Savaş bey başladı.

“ Hüseyin bey öncelikle geçmiş olsun. Ben Savaş. Deneyimli bir avukatım. Eskiden ceza hakimliği yapmış daha sonra avukatlığa geçmiş bir kişiyim. Bu nedenle bana karşı rahat olabilirsiniz. Eşiniz bana geldiğinde çok üzgündü. Sizin suçsuz olduğunuza inancı tamdı. Anlatılanları dinleyince önce inandırıcı gelmedi. Fakat iddianame çıkınca, sizin emniyette verdiğiniz ifadelerle uyuştuğunu gördüm. Sizin bir iftiraya maruz kaldığınız apaçık ortada.” dedi.

Hüseyin:

“ Öncelikle hoş geldiniz. Malum burası cezaevi çok hoş bir ortam değil ama ne yapalım. Benim sizden ilk ve en önemli isteğim bana inanmanız. Biliyorum siz profesyonel bir avukatsınız. Fakat önce bana inanın istiyorum. Çünkü bana inanmayan biri beni savunamaz. İkinci husus ben emniyette ve savcılıkta verdiğim tüm ifadelerde uyuşturucu nedir bilmediğimi bir iftiraya maruz kaldığımı defaatle anlattım. Lakin kimse beni dinlemedi. Bugün iddianame ile ortaya çıkan şu durumda ise Duran isimli şahsın şikayeti ile tutuklandığım ortadadır. Benim anlam veremediğim konu neden Duran bana iftira attı? Bu komployu sahneye sürdü?”

Avukat Savaş:

“ Hüseyin bey aslında benim de bu konu ile ilgili size soracaklarım var. Ancak ondan önce eldeki verileri ve iddiaları sizle değerlendirelim. Hakkınızda emniyetten gelen raporlarda, Hts kayıtlarında herhangi bir uyuşturucu karteli ile temas etmediğiniz, evinizden alınan dijital meteryalde herhangi bir suç unsuru olmadığı, araçta bulunan uyuşturucu paketlerinde parmak izinize rastlanmadığı, ev aramasında herhangi bir suç unsuru olmadığı görülmekte. Hakkınızda sadece şikayet ve aracınızda bulunan uyuşturucu torbası var. Sizden kan ve idrar örneği alınacak. Uyuşturucu kullanıp kullanmadığınız araştırılacak. Mahkeme bu konu da müzekkere yazmış.”

Hüseyin:

“ Peki Savaş bey, belli ki bu uyuşturucu paketini Duran koymuş ve ardından ihbar etmiş. Bu adama bir şey yapılmayacak mı? Hayatımı çaldı bu adam benim.”

Avukat Savaş:

“ Hüseyin bey biliyorum bana söylemesi kolay ama sakin ol. O sonraki iş. Önce beraatini alalım daha sonra onunla ilgileceğiz. Hatta hatta tazminatlarla onun kirli donuna varıncaya kadar alacağız. Şimdi biz kendimizi aklamaya bakalım. Seni çok öfkeli gördüm. Haklısın ancak yapacak bir şey yok. Zaten iki hafta sonraya mahkeme duruşma günü vermiş. Sen hemen savunma için çalışmaya başla. Bana bittikten sonra faks çek. Eğer mahkemeye getirilirsen orada konuşuruz yok SEGBİS ten bağlanırsan en azından savunma konusunda birlikte hareket ederiz. Senden ricam sen bana bırak. Çok her şeye müdahale etme. Bana güven! ben, senin savunmanı yapacağım.” dedi.

Hüseyin SEGBİS’i ilk defa duymuştu. Ne olduğunu ise yaşayarak öğrenecekti. SEGBİS( Ses ve Görüntü Bilişim Sistemi ) uzaktan duruşmaya katılmak veya ifade vermek üzerine kurulmuş dijital bir sistemdi.

Hüseyin’in aslında söylemek haykırmak istediği o kadar çok şey vardı ki ancak Savaş Beyin emniyet veren havası Hüseyin’i rahatlatmıştı.

Hüseyin:

“ Anladım Savaş bey. Size güveniyorum. Eşim, sizi seçmişse muhakkak bir bildiği vardır. Bunca yolu geldiniz ayağınıza sağlık.”

İlk Duruşmada Seni Buradan Çıkaracağım

Avukat Savaş:

“ Ne demek! bu benim görevim. Her ne kadar profesyonel olsam da inanmadığım, benim kariyerimi lekeleyecek davaları almam. Eşinize ve size inandım. Ben ayrılmak zorundayım. Başka bir müvekkilime daha uğrayacağım. Kendine iyi bak. Şunu da söyleyeyim bir aksilik olmazsa- kesin demiyorum yalnız onu söyleyeyim-, ilk duruşma da seni buradan çıkarırım. Elimden geleni yapacağım.”

Hüseyin:

“ İnşallah Savaş bey. Size güveniyorum.” Dedi.

Hüseyin, Savaş ile tokalaştıktan sonra, koğuşuna doğru gardiyanla beraber gitmeye başladı. Artık içerisindeki karamsar hava dağılmıştı. Avukat Savaş, umut ışığı yakmıştı kendisine. Haftaya açık görüş, ardından da bir sonraki hafta duruşma vardı. Günler çabucak geçsin istiyordu.

Koğuşta Şenlik Var

Koğuşa geldi. İçeri girdiğinde bir de ne görsün? Kadir baba ve Mehmet, radyodan Ankara oyun havalarından “Kesik çayır “ türküsü eşliğinde karşılıklı oynuyorlardı. Mehmet, Hüseyin’in elinden tuttuğu gibi aralarına aldı.

Mehmet:

“ Hadi oğlum hadi. Oklava mı yuttun? Oyna hadi.” Dedi.

O, sert, kabadayı Kadir Baba elinde metal kaşıklar bir döktürüyordu ki görülmeye değer bir manzaraydı.

Kadir Baba:

“ Evlat! biz gençliğimizde az kaşık kırmadık. Bakma öyle şaşkın şaşkın. Oynayalım efkarımız dağılsın.” dedi.

Hüseyin, çok şaşkındı ama hoşuna da gitmişti. Türkünün melodisine bıraktı kendisini. Artık o da hünerlerini gösteriyordu. Şen kahkahalar koğuşun duvarlarında yankılanıyordu.

Az sonra Hüseyin;

“ Hayır mı ağalar neşemizi neye borçluyuz? “ dedi.

Mehmet :

“ Hüso, sorma benim sevgilim nişandan kaçmış, emmimlere sığınmış. Beni görmeye geldi. Senden başkasına varmam, seninim! dedi. İstersen bir ömür seni beklerim dedi. Ben sevinmeyeyim de kim sevinsin?”

Hüseyin:

“ Hay maşallah. Hadi gözün aydın. Bak sana demiştim oğlum, gün doğmadan neler doğar diye. Eee! Kadir Baba, sen neden bu kadar sevinçlisin?”

Kadir Baba:

“ Evlat kızım geldi. Aynı ben. Huyunu anasından yüzünü benden almış. Kocaman kız olmuş. Ayrıca avukatım da kendisi oldu. Beni savunacak. Vekalet verdim. Anası son nefesinde her şeyi anlatmış. Bana kızgın değildi. Beni çok özlemiş. Yıllar sonra ilk kez bir yakınım geldi. Hem de kızım. Biz de insanız evlat.”

Hüseyin koğuşu uzun süreden bu yana ilk kez bu kadar şen görmüştü. Güzel bir günün akşamına erişmiştiler. Artık haftaya çarşambayı iple çekiyorlardı. Herkes sevdiceğini görecek en önemlisi ona dokunabilecekti.

Kurtuluş

Kurtuluş 14. Bölüm

Çağlar Yıldırım’ın yazdığı Kurtuluş öykü dizisinin 14. bölümüdür. Deniz’in dünyasını anlatan öyküyü tam manası ile kavrayabilmek adına ilk bölümden itibaren okumanızı tavsiye ederiz.

1. bölüm

Kurtuluş

Kapıyı tekmeleyerek içeri giren dallamaya söverek uyandım. Kuş seslerinden anladığım kadarıyla gün yeni doğuyordu. Paza yerinden sıçrayıp gözlerini ovuşturmakla meşguldü, ne olduğunu anlayamamıştık.

‘’Toparlanın beyler gidiyorsunuz.’’

Derin bir oh çektim çünkü burada geçirdiğim fazladan bir dakika yüzünden ciddi anlamda stres yaşıyordum. Eve gidince yapacağım ilk şey güzel bir duş almak olacaktı, apar topar odadan çıktık gerisini sorgulamaya niyetim yoktu. Uykulu gözlerle yüzüme bakan Paza’ya en güzelinden bir küfür salladım nedenini hiç bilmesem de rahatlamıştım. Kapının önünde duran araca atladık, marşa bastı ve harekete geçtik. Sikindirik Kayaş yollarında süratle ilerliyorduk bunca hadiseye rağmen ön koltukta büyük bir kayıtsızlıkla uyumaya çalışan Paza’ya imrenerek baktım. On beş dakika sonra Mamak Belediyesinin önüne geldik ‘’atlayın’’ komutunu seve seve yerine getirdim.

Leş gibi kokuyoruz

Hala bir bok anlamama rağmen çok da sikimde olmadığına kanaat getirdim, yarı baygın Paza ağzının içinde bir şeyler geveledi ve ilk gördüğüm taksiye el ederek Olgunlar’a sürmesini söyledim. Leş gibi kokuyoruz, taksicinin araladığı camdan içeri dolan temiz hava iğrençliğimizi en acımasız haliyle yüzümüze vuruyor. Yolculuğun bir an önce bitmesi için yalvarıyorum, Olgunlar’a gelip yaşadığım binayı görünce rahat bir nefes aldım. Cebimden ne çıkarsa sallayıp dışarı attım kendimi, apartman kapısına doğru koşup kilidi çevirdim hızlı adımlarla merdivenlerden çıktık. Kapıyı açıp içeri girdiğimde evimi özlediğimi hissettim. Temiz havlumu ve kıyafetlerimi alıp duşa girdim, keyfim istediğince sıcak suyun altında kalıp derimi parlattım. Duştan çıktığımda vişneli duş jelinin kokusu da evin içine yayıldı, benden sonra Paza duşa girdi üstümüzden büyük bir pislik kalkmıştı.

‘’Sence Orhan ne yapmaya çalıştı yani bizi anlamsız ve boş yere iki gün tutmaya çalışmasının ona ne gibi faydası olabilir?’’

‘’Ne bileyim Deniz ya! Orhan’ında amına koyayım sülalesinin de onu bunu siktir et kova, kola şişesi falan var mı?’’

‘’Vay puşt ne ara tırnakladın lan?’’

Gülümseyerek yüzüme baktı.

‘’Sen bi rahat olsana, güven kardeşine.’’

Gevezelik etme

Kovanın ağzına kadar su doldurup iki buçuk litrelik kola şişesini götünden kestim, bira kapağından çıkardığım folyo ile muşur yapıp düzeneği kurdum. Paza da tohumları ayırıp tütünü yakmakla meşguldü. Muşura malzemeyi basıp ikişer kapak vurduk yine zehir gibi olmuştum.

‘’Cigaralıkta iyiymiş haa Paza.’’

‘’Tabi lan bok cigarayla işim olur mu benim, eroin gibi kafası var namussuzun.’’

‘’Orospu çocuğu seni.’’

‘’Hadi gevezelik etme iki kapak daha vuralım gideceğim işim gücüm var.’’

İkişer kapak daha vurduk sonra Paza gitti istediğim kafayı yakalamıştım gerçekten esaslı cigaraydı. İnceden müziği açıp uzun zamandır okumak istediğim kitabı elime aldım. Ağzında sigarayla mavi zemin üzerine basılmış Cortazar’ın yüzünü uzun uzadıya inceledim büyük adammış doğrusu. Saatlerce okudum beynim ağrıyana, kelimeler birbirine girip anlam karmaşası yaratana kadar hatta Cortazar ‘’hadi yeter artık bi siktir git’’ diyene dek okudum. Akşamı ettim, değişik bir şeyler yapmaya ihtiyacım vardı, uzun zamandır dışarı çıkmıyordum mekânda içmeyeli hayli olmuştu. İhtiyatlı davranıp el cigaramı sardım ardından sokağa bıraktım kendimi. Barları gezip ortamı kolladım, güzel hatunların peşini kovaladım. Olgunlar’ın arka sokaklarına kıyı köşe bilinmedik barlara dadandım, hızlı takılmak istiyordum.

Her zamanki gibi fazla kaçırmıştım

Farkında olmadan alkolün dozunu her zamanki gibi kaçırmıştım, neden bilmiyorum ama alkol beni tanıyamadığım saldırgan bir herife çeviriyordu bu yüzden kuytu bir köşe bulup sakinleşmek için cigaradan iki duman çektim. Kulaklarım ısınmaya başladığı sıra Sakarya’ya doğru yola koyuldum gayet sakindim. Nefes’e girip orda da üç bira salladım bok gibi para vardı cebimde ne istesem içerdim ama neden birada ısrar ediyordum? Nefes’ten çıkıp aşağıdaki parkta iki duman daha cigara vurdum işte şimdi gerçekten nereye gideceğimi bilmiyordum. Uzun zamandır piyasada takılmasam da kendini özletmemişti, sonra Dimbozlu’yu düşünmeye başladım. Gözlerindeki vahşilik beni bir yere kadar tedirgin edebilirdi daha çok acıyordum çocuğa, körpe yaşta Orhan denen orospu çocuğunun eline düşecek kadar ne yaşamış olabilirdi.

Bir aşağı bir yukarı yürüdüm çocuğu düşünürken, sarhoşlara laf atıp kavga etmeyi de düşündüm fakat yeterli enerji ve isteğe sahip olmadığımı fark edince vazgeçtim. İlahi bir güce sahip olsaydım Ankara’yı kökünden havaya uçurabilirdim şu dakika. Normal şartlarda dahi yaşamı hayli zorlaştıran bu şehir yalnızken hiç çekilmiyordu ya da ben yalnız kalmaktan korkuyordum. Her neyse bu gece bir şekilde yalnızlıktan sıyrılacaktım şansı kendim yaratacaktım. Tekrar mekânlara dadandım, gözüme kestirdiğim hatunların içki tercihlerini dikkatle inceledim. Birkaç votka ısmarlama girişimi başarısızlıkla sonuçlanınca özgüvenim yerle yeksan olmuş şekilde tekrar sokağa vurdum kendimi. Formdan düşmüştüm, biraz pratik lazımdı çok zorlamanın da anlamı yoktu.

Üzerime emanet almamıştım

Taksiye atlayıp Botaniğe sürmesini söyledim yol üstünden içkimi almayı da ihmal etmedim yarım cigaralığım daha vardı en azından bu gece kafayı kurtaracaktım. Botaniğin merdivenlerinden inerken ruhuna tecavüz ettikleri Atakule’ye göz kıptım. Çocukluk anılarım gözümde canlandı her Pazar mutlaka ziyaret ederdik babamın elimden tutup beni oraya götürmesini ve kumpir ısmarlamasını beklerdim bütün hafta. Düşüncelere dalmışken iki kere düşme tehlikesi geçirdim, daha dikkatli yürümem gerekiyordu o yüzden zihnime hücum eden tüm anılara koca bi siktir çektim. Havuza kadar inip sürekli oturduğum banktaki yerimi aldım, bir biradan çekiyordum bir de cigaradan. Üzerime emanet almamıştım bu saatten sonra çıkaracağım tüm taşkınlardan ben sorumluydum ağzımı yüzümü sikseler kalkıp bir tane yumruk sallayacak gücüm kalmamıştı. Telefonu açıp internete bağlandım ne dinleyeceğimi bilmiyordum kafam fazlasıyla karışmıştı bugün, öylesine bi şarkı açtım Bağzıları söyledi ben dinledim.

‘’Büsbütün kaybettim
Bana dokunmayın sakın
Bunların düzenine sokayım’’

Cebime davrandım

Normalde takılmadığım türden şarkılarda olsa keyifle dinledim, az da olsa beni yansıttığını düşünüyordum çünkü. Cigaralığım bitti paketten boş sigara çıkarıp yaktım, hala bir şişe biram vardı. Yeni şişeyi açıp peş peşe üç yudum aldım, bacaklarımın arasına yerleştirdiğim şişeyi oraya sabitledikten sonra gerindim. Hava ufaktan serinlemişti, bir hışırtı duydum şiddetini giderek artırıyordu. Cigaralıktan dolayı tribe bağladığımı düşündüm fakat hışırtı yerini tıpırtıya bırakmıştı. Cebime davrandım koca boşluğu avuçlayınca emaneti evde unuttuğum aklıma geldi, sese aldırmadım biramdan yudumlamaya ve sigaramdan dumanlanmaya devam ettim. Bıkkın bir ruh halinde ve güçten düşmüşken olay istemiyordum, tıpırtı sesi gittikçe yaklaşıyor ve sol kulağımı yalıyordu.

‘’Selam genç fazla sigaran var mı?’’

Gözlerim açıldı sesin geldiği yöne doğru baktım ayakta zor duran bir adamla karşı karşıyaydım. Gözlerim doldu var ile yok arasında gidip geldim belli belirsiz birkaç cümle döküldü dudaklarımdan, Kemal abi saçma sapan bir tebessümle beni izliyordu.

‘’Ee hadi ama var mı yok mu uzun ettin sende.’’

‘’Olmaz mı abi olmaz mı hiç.’’

Yutkundum sevdiği o türküyü açıp yine uzun ve hiçbir sonuca varmayan muhabbetlerimize başladık. Güneş doğmaya yakın ‘’bak serseri’’ dedi ve kayboldu, eyvallah diyebildim eyvallah abi.

Devam edecek

Facebook sayfamızı takip ediniz

Herkes Dergisi Resmi Facebook Sayfası

İlgi çeken öyküler

Cavalacoz Kerhanesi

Kirli Melek

Toprak ana

Zamana yolculuk

Recep ile Nadan

Haziran

Yi ha! Bir Anadolu göbeği hikayesi

bir hatıra defteri

Bir Hatıra Defteri 2. Bölüm

Cem İraz’ın eseri olan Bir Hatıra Defteri hikayesinin 2. bölümüdür. Öyküyü tam manası ile kavrayabilmek için öncelikle ilk bölümü okumanızı tavsiye ederiz.

1. bölüm

Bir Hatıra Defteri

İlhan, her gün biraz daha yaşlanıyordu. Saçlarına aklar düşmüştü. Derdini, sıkıntısını dinleyecek birini aramaktaydı. Kendini çıkılmaz bir yolun içinde hissetmekteydi. Ağlamıyordu, ağlasa kendini tutamazdı. O, içinde yaşıyordu her şeyi. Mutluluğunu, mutsuzluğunu, sevincini, kederini hemen hemen her şeyini hep içinde yaşıyordu. Eskisi kadar konuşmuyordu. Eve de pek gitmez olmuştu. Eve gidince bunalmaktaydı. Kafasını dağıttığı tek yer iş yeriydi. Sabahtan akşama kadar çalışmaktaydı. Akşam iş çıkışı her zaman gittiği meyhaneye gider birkaç duble rakı içerdi. Kendi kederini, sıkıntısını içtiği rakıda unuturdu. Kendi kendine masasında duran rakıyla konuşur: “Beni anlayan, bana her şeyi unutturan sensin.” derdi. İlhan, iki üç saatte olsa geçici bir mutluluğa ya da hissettiği o acıyı unutmaya razıydı. Meyhanede çıktığında gece 1-2 olurdu. Eve de gitmediğinden bakımsızlaşmaya başlamıştı. Saçları uzamış, sakallarından suratı görünmez hale gelmişti.

İlhan, üniversiteden arkadaşının evine gider orada kalırdı. Kendisini belki de masasındaki rakı kadar anlayan ama bu sefer kanlı canlı bir dostu olduğunu bilirdi. Ertan, İlhan’ın en yakın arkadaşlarından birisidir. İlhan’ın bu durumuna çok üzülmekteydi ama elinden bir şey gelmemekteydi. İlhan, Ertan’ın yanına çoğu kez sarhoş bir şekilde gelmeye başlamıştı. Ertan’a hep şu sözleri edince Ertan, İlhan’ın sarhoş olduğunu anlardı:

Çekip gitmek istiyorum

“Yazmadı değil mi? Değer miydi peki buna? Keşke beni duyabilse be abi… Kimse onun gibi bana bakmadı biliyor musun? Ben de kimseye ona baktığım gibi bakmadım. Onun bakışları çok farklıydı… Kimseyi sevemem ben onu sevdiğim gibi. Elimden uçup gitti be Ertan… Terk etti beni… Tutamadım onu yanımda. Oysaki ben onunla vardım onu adeta yaşıyordum. Şu halime bak be Ertan, saçlarım bile beyazladı. İçimden hiçbir şey yapmak gelmiyor. Dünyanın en güzel kadınını getir yanıma koy, dönüp ilgilenmem bile çünkü benim sevdiğim, benim sevdiceğim o kadınlar değil… Kimse kalmadı benim hayatımda artık.

Çekip gitmek istiyorum şu şehirden. Bana ne dedi biliyor musun? Beni bir daha arama, sorma, yazma. İstemiyorum seni. Suçum neydi peki? Onu aldatmışım. Hayali insanlarla ben onu nasıl aldatabilirim. Ne görüştüm ne yazıştım böyle bir şeyin olmadığını o da biliyor ama bu ayrılığın adını kesinleştirmek adına güzel bir fırsatı değerlendirdi belki de. Evet ona gereken ilgiyi gösteremedim, suçumu kabul ediyorum. Madem seviyordun niye gerçek sevgini belli etmedin ki kıza? Bu soruyu kendi kendime sordukça çok kızıyorum. Gitti benim bebek kokulum, benim güzel yüzlüm. Abi, bensiz mutlu olacaksa tek olsun o zaman ben ona da razıyım. Onun mutluluğu belki beni de mutlu eder bilemeyiz ki. Acaba şuan ne yapıyordur?

O soğuk havalara dayanamaz

Yazmak geliyor içimden yazamıyorum. Çünkü yazmaya cesaretim yok. Bana, beni bir daha arama dediği için yazacak yüzüm de yok. Çok üzdüm onu çok… Havalarda artık soğumaya başladı soğukta hasta olmasın sakın? O, soğuklara dayanamaz ki çabuk hasta oluyor. Vücudu dirençsiz. Saçlarını kurutmadan dışarı çıkıyor, sonra başım ağrıyor derdi acaba yine öyle mi yapmakta? Böbrek taşı düşürecekti defalarca doktora git diye yalvarmıştım acaba bunun için en son ne yaptı? Evde mutsuzdu, alışamamıştı evdekilere arası nasıl acaba evdekilerle? Ertan sana bir şey diyeyim mi, acaba o da şuan beni düşünüyor mudur?

Düşünse yazardı zaten dersin sen şimdi… Hiçbiriniz beni anlayamazsınız abi, bu acıyı yaşamadan bilemezsiniz. Ben onunla büyüdüm be Ertan! Onunla büyüdüm be abi. Sakallarım çıkmamıştı daha onu ilk tanıdığımda. Üniversiteye bile gitmiyorduk daha. O, benim ilkim olmuştu ama sonum olmadı. Mutlu olmaya çalışmak yerine ben hep mutsuz olmayı tercih ettiğimdendir belki de. Mutsuzluğu seviyorsun sen derdi bana. Hahhh! Kim bilir haklıdır belki de be Ertan? Kim mutsuz olmayı ister şu hayatta?”

Ertan, İlhan’ın elindeki sigarayı alıp söndürdü. Sarhoş olduğunu bildiği için hiç üstelemeden dediği her şeye kafasını salladı ve onu dinledi. Sonra dinlenmesi gerektiğini söyleyip uyuması için odasına kadar eşlik etti. İlhan, yatağına girer girmez uyumaya başladı…

Devam edecek

Facebook sayfamızı takip ediniz

Herkes Dergisi Resmi Facebook Sayfası

İlgi çeken öykü çalışmaları

İttihat ateşi

Kirli Melek

Haziran

Recep ile Nadan

Rahip

Zamana yolculuk

cavalacoz

Cavalacoz Kerhanesi 1. Bölüm

Çağlar Yıldırım’ın yeni öyküsü Cavalacoz Kerhanesi’nin ilk bölümüdür.

Cavalacoz Kerhanesi

Bir yıl önce yerleştiğim bu boktan otel odasına sıkı pazarlıklar sonucu ve ödemeyi geciktirmemek şartıyla her ayın ikisinde tam 550 lira ödüyorum. Yan odada durmadan düzüşen iki ibnenin inlemelerini saymazsak mutlu bile sayılırım. Duvarda asılı vasat bir tablo, yer yer soyulmuş demode duvar kâğıtları, pislikten dolayı griye yüz tutmuş halıfleks zemini, bir Beyaz Başlı Kapuçin’in işeme, sıçma ve temizlenme ihtiyacını karşılayabileceği büyüklükteki banyosuyla şehrin kaçak turizmine katkı sağlayan mütevazı ve güler yüzlü bir işletmeden bahsediyorum.

Sorunları ertelemek için gerçekten güzel bir gün hatta öylesine güzel bir gün ki nesnelerin ve düşüncelerin birbirine girdiği odama çekidüzen verme isteği uyandıracak kadar güzel. Son günlerde odanın üzerine karabasan gibi çöken nem yüzünden ciddi problemler yaşıyorum. Bunlardan en önemlisi beni donsuz yatmaya mahkûm etmesi ve diğer önemli şey de yine beni donsuz yatmaya mahkûm etmesi. Tek hamlede yataktan fırladım, bacağıma yapışan taşaklarım kâğıdın yırtılma sesine benzer bir ses çıkararak olduğu yerden ayrılıp sallanmaya başladı. Masanın üzerinde duran paketin içinden bir dal sigara alıp içmeye başladım, bir hafta önce bıraktığım tütün sarma işini lanetleyerek yâd ettim.

Çözüm yolları aradım

Çankırı Caddesi trafiğe kapanmışken fırsattan istifade eden mendil satıcılarının araba camlarına yapıştığını görünce içim rahatladı her şey olması gerektiği gibiydi. Birkaç orospu görme ümidiyle sigara bitene kadar cam kenarından ayrılmadım işin kötü tarafı pezevenklerde elini ayağını çekmişti sokaktan. Belki de ben olmadık zamanlarda hiç olmayacak şeyler istiyorumdur. Dolaptan havluyu aldıktan sonra yönümü banyoya çevirdim, çıplak ayağıma yapışan pislikleri elimle temizleyip duş teknesindeki yerimi aldım. Su ısınana kadar Orta Doğu’da yaşanan sorunlara mesai harcayıp çözüm yolları aradım ve sonunda ısındı. Suyu yarım yamalak fışkırtan duş başladığını söküp elimde kalan hortumla vücudum her yerini ıslatıp sabunladım.

Vücudumdaki suyun doğal yöntemlerle kuruması gerektiğine karar verince kurum bağlamış havluyu çöpe bastım. Masaya oturup bugün yapacağım işleri ve halletmem gereken birkaç sorunu düşündüm. Bir sigara yaktım ve daha ciddi meselelere odaklandım, tüm insanlığı ortak paydada buluşturabilecek bir takım meseleler. Bunlardan ilki ıslak götle kesinlikle tahta sandalyeye oturulmaması gerektiğiydi, kaşınan götümü sandalye ekseninde hareket ettirerek kaşıntıyı aldım. Öğle çoktan devrilmişti tam 7’de barda olmam gerekiyordu. O saate kadar elbette yapacak bir şeyler bulunabilirdi, kıyafetlerimi giyerek dışarı çıktım.

Caddeyi iki taraflı kuşatan pavyonlara selam durarak Çiçek Lokantası’na girip mercimek çorbası söyledim, belki de buraya dair nadir güzel şeylerdendi önüme gelen şu çorba. Oyalanarak çorbamı kaşıklamaya başladım her kaşık daldırmanın arasına minimum iki dakika sınır koyarak tadından ziyade bokunu çıkardım. Hesabı ödeyip lokantadan çıktığımda enerjimin tazelendiği hissettim sebebi hakkında bir fikrim yok ama. Ulus’a, Sıhhiye’ye daha sonra Kızılay Meydanı’na kadar ağır ağır yürüdüm. Anlam veremediğim doğa olaylarından biri de kaykaycı çocuklardı, başarısız kopyalar diye düşündüm belki de tornet ve kayak nesli çatışmasıdır.

Bomonti mi yoksa Efes malt mı?

Metro altından Konur’a doğru hızlı bir geçiş yaptım, Dost Kitabevi’ne uğrayıp raflara şöyle bir göz gezdirdim almak istediğim kitaplar çakma deri cüzdanımın bölmelerine sığmadığı için bu fikri ilerleyen günlere erteledim. Ardıç’a çıkıp çay içmenin vakti gelmişti öyle de yaptım, bir çay sonra bir çay daha sonra en demlisinden bir çay daha. 7’ye yirmi kala zor durdurabildim kendimi sigara ve çaydan çamur gibi olan ağzımı Konur Büfeden aldığım naneli şekerlerle biraz olsun ferahlatabildim. Binanın merdivenlerini çıkarken bu gece kaç fıçı bira dolduracağımı, Bomonti mi yoksa Efes Malt mı daha çok satacak veya bir mucize olur da kokteyl satabilir miyiz ihtimalleri üzerine düşündüm durdum.

Ceketimi askılığa asıp bara geçtim, bomboş bir barda her zaman silinmesi gereken çok masa vardır. Müziği ayarladıktan sonra su doldu sprey şişe ve mikro fiber bezle masaları teker teker dolaştım. Sekize doğru Ulaş geldi, tarzını ve düşüncelerini beğendiğim çalışkan kazmanın tekiydi. Boynuna sardığı bandanayı çıkartıp bara geçti her ahşam çakma rock yıldızlarla dolan mekânda orijinal olduğunu düşündüğüm nadir adamlardandı ve kokteyller hakkında gerçekten çok fazla şey biliyordu o yüzden ‘’bi sikten anlamıyorsun’’ demesine çok içerlemiyordum. Gece gerçek anlamıyla başlamıştı ilk önce House of The Rising Sun daha sonra ballı bira. Yarısına kadar nefessiz içtim, ilk zamanlar tuhaf gelse de sonradan alışmıştım Ulaş’ın tuhaf karışımlarına.

Sert adamlara benziyorlardı

Bardaklar makineye atıldı ardından silinip parlatıldı ve akşamın ilk müşterileri düşmeye başladı. Daha önce hiç görmediğim ve duymadığım bir motor kulübünden üç tane kazma cam kenarındaki masaya oturup beklemeye başladılar. Deri ceketler, yandan zincirli bol kot pantolonlar ve Harley Davidson çizmeler. Sert adamlara benziyorlardı hatta Cehennem Köpekleri bile diyebilirdim gerizekâlı ve kötü kopya olma ihtimalleri yüksek olmasaydı. Menüyü önlerine bırakıp beklemeye başladım, anlaşmanın maddelerini beş saat boyunca pür dikkat inceledikten sonra üç tane yetmişlik fıçı söylediler çünkü sert çocuk olmak bunu gerektiriyordu. Adisyona üç fıçı ekleyip Ulaş’a içkileri doldurmasını söyledim, yarım kova mısırı hazırlarken biraların fazlasıyla köpüksüz olduğunu görünce bu durumdan rahatsız olarak imkânlar ve gırtlağım elverdiğince yeterli oranda köpürmelerini sağladım. Servis olması gerektiği gibi yapıldı biralar içildi, mısır tazelendi ve yeni müşteriler gelmeye başladı.

Asi, özgür ruhlu, hiçbir şey sikimde değilciler geceyi benim için eğlenceli kılıyordu. Gerçek bir Metal deneyimi yaşamaları gerektiğini düşündüğüm için Ulaş’a göz kırptım çünkü Jimi Hendrix kötü kopyalar için cızırtıdan öteye geçemezdi. Freedom’un ardından çalan Raining Blood sert, asi, özgür ruhlu ve hiçbir şey sikimde değilci tiplerde vibratör etkisi yaratmış olacak ki masalar gıcırdamaya başladı. Şu aciz kazmalar için fazlasıyla kafa yormuştum, yolumu bulmam gerekiyordu. Gözüme kestirdiğim fıstıklardan birine ikram yollamakla işe koyuldum, uygun zamanı bekledikten sonra tanışma girişiminin olumsuz sonuç vereceğini anlamıştım.

Bu gece için daha fazla enerji sarf etmeli miydim bilmiyorum ama kadınsız yatmayacaktım. Henüz erken sayılırdı ilk atağın travmasını atlattıktan sonra uygun adayları kesmeye başladım yarım saattir barda dikilip etrafı süzüyordum, Ulaş’ın dirseğini mide boşluğuma yiyince kendime gelmiştim. Barın sağ tarafında oturan pilici göstererek sırıttı geceyi atlatmak için fena sayılmazdı. Alt tarafta iki shot hazırlayıp birini bar masasının üzerine koyup elimin tersiyle pilicin önüne doğru uzattım, tekila gırtlağımı yakarak mideme inerken geciktirmeden ballı biramdan yudumladım. Daha çok sese ihtiyacım vardı, akşam için hazırlanan müzik listesine şöyle bir göz attım büyük bir kazığı içime almayı tercih ederdim. Belli zevklere sahip bir hiç olarak duruma gecikmeden el attım, herkesi tatmin edecek numaralar vardı elimde.

‘’Drones since the dawn of time

Compelled to live your sheltered lives’’

Birkaç davarın ‘’voooaah’’ şeklinde böğürmelerinin ardından istediğim gürültüyü elde etmiştim. Hatunu barın içine alıp bir shot daha ısmarladım, bu gece kesinlikle kadınsız uyumayacaktım.

Devam edecek

Facebook sayfamızı takip ediniz

Herkes Dergisi Resmi Facebook Sayfası

İlgi çeken öyküler:

Kalan Zaman

Recep ile Nadan

Zamana yolculuk

Kirli Melek

İttihat ateşi

Rahip

Haziran

İttihat Ateşi

İttihat Ateşi 15. bölüm

Mehmet Başkan‘ın yazdığı İttihat Ateşi öykü dizisinin 15. bölümüdür. İttihat Ateşi öyküsü, sekiz vatanperver gencin yurtlarını daha yaşanabilir bir hale getirmek için gösterdikleri çabaları ve projelerini konu alıyor. Sekiz gencin yaşadığı zorlukları konu alan öykünün önceki bölümlerini okumanızı tavsiye ederiz.

1. bölüm

2. bölüm

3. bölüm

4. bölüm

5. bölüm

6. bölüm

7. bölüm

8. bölüm

9. bölüm

10. bölüm

11. bölüm

12. bölüm

13. bölüm

14. bölüm

İttihat Ateşi

Düzen ve Adalet Cemiyeti’nin lokal açma fikri uygulamaya koyulacak. Nihayetinde sekiz arkadaşın da Kadıköy’de yeteri kadar çevresi var ve eşraftaki eğitimli insanları toplayabilmek için tematik böyle bir çalışma yürütmek faydalı sonuçlar doğurabilirdi. Sekiz genç de bu maksat ile lokal fikrine sıcak baktı. Yeni günün başlaması ile birlikte, Kadıköy’de Barış Manço Kültür Merkezi’nin önünden başlayarak tüm civara kiralık yer aramak için bakınmaya başladılar. Kadıköy kalabalık bir muhit olduğu için sekiz erkeğin bakınarak yürümesi çok da garip gelmedi insanlara. Kadıköy’de insanların bakınması hiç kimsenin dikkatini çekmiyor ama yoldan geçen kadınlara taciz eden bakışlar ile yaklaşmak insanların dikkatini çekiyor. Sekiz gencin de bu bezlerde işi olmadığı için böyle bir durum yaşanmadı elbette. İttihat Ateşi ilk olarak Kadıköy’de yanacak ve tüm yurda yayılacaktı. Sekiz genç de bu inanç ile çaba göstermekte hiçbir şüphe duymuyorlardı.

Lokal için dükkan arayışları bekledikleri gibi ilk gün sonuçlanmadı. Enver arkadaşlarını çay içmeye gidelim diye ikna etmeye çalıştı. Ancak bir çoğu paramız cebimizde kalsın gider evde çay demleriz diyerek pek yanaşmadılar. Nakit paraya ihtiyaç duyacakları bu süreçte her kuruş büyük önem taşıyordu. Bu nedenle, sekiz arkadaş doğrudan eve gitti. Öncelikle yemeklerini hazırladılar ve yediler. Yemek esnasında ve sonrasında çay içme faslında sohbet koyu idi. Türk Lirası’nın değer kaybetmesi üzerine başlayan konu, Türkiye’nin sanayi ve tarımda kendisine yetemeyen bir ülke olmasına kadar uzandı. Günün sonunda ise herkes yatağına geçti ve yeni güne heyecan ile hazırlanmaya başladılar. Nihayetinde sonunda ölüm yok ise her karanlık gecenin en koyu anında güneş doğar ve yeni gün başlar.

Görev ayrımı

Sabah kahvaltı için hazırlıklar yapılırken Niyazi bazı konularda arkadaşlarının fikrini almak istedi. Sekiz arkadaşın tamamının zaman yatırımını lokal için dükkan aramaya yapmasının zaman kaybı olacağını belirtti. Düzen ve Adalet Cemiyeti ile ilgili diğer çalışmalar için de belli bir kesim çalışma yapmalıydı. Bu konu hakkında Kemal’in bir fikri vardı. “Cemal, Orhan ve Kenan benimle birlikte lokal ile ilgili çalışmaları yürütsün, Niyazi, Mustafa, Selim ve Enver ise cemiyetin diğer meseleleri ile bir süre haşır neşir olsun. Bu sayede cemiyetin tüm meseleleri aynı süreç içerisinde işlemeye devam eder. Elbette lokal için dükkan arama aşaması için geçerli bu kadrolaşma, diğer zamanlarda dönemsel görev ayrımları yaparız.”

Üniversitelerin bağımsızlığı

Kemal’in bu görev paylaşımı fikri, cemiyet üyeleri arasında olumlu karşılandı. Görev paylaşımı sonrasında günlük rutin sohbetlerine devam ettiler. Niyazi, “dün gece yatarken düşündüm. Üniversitelerin ve yargının bağımsızlığı ile ilgili bir düşüncem var. YÖK aşamalı olarak pasif hale getirilmeli. Üniversitelerin rektör atamalarını Cumhurbaşkanı değil, üniversitelerde gerçekleştirilen seçimler neticesinde Rektör ve Dekan atamalarının gerçekleşmesi fikrini savunuyorum. Üniversiteler, evrensel bilim merkezleri olduğu için hiçbir siyasi baskı yaşamadan çalışmalar yürütebilmeli. Her değişen hükümette üniversite Rektörlerinin bıyıklarının değişmesi veya işleyiş tarzının değişmesi, Türkiye’nin gelişimini olumlu yönde etkilemiyor. Elbette Rektör ve Dekan olan bilimadamları kanunları dahilinde hareket etmek zorundalar. Herhangi bir usulsüzlük ve hukuksuz durumda yargı makamının Rektör ve Dekan olan şahısları görevden alma yetkisi olmalı. Yargıya intikal eden hukuksuzluklar ötesinde politik nedenler ile üniversitelerin yönetimine müdahale edilmemelidir.” dedi.

İttihat Ateşi

İttihat Ateşi

Niyazi’nin üniversitelerin bağımsızlığı ile ilgili sözleri sonrasında Enver söze girdi. “Üniversiteleri bağımsız kılabilmek için öncelikle yargının bağımsızlığı güvence altına alınmalıdır. Adalet Bakanlığı ve Cumhurbaşkanı’nın gözlerinin içine bakan bir yargı sistemi kesinlikle seçimle gelen Rektör ve Dekanlara karşı bağımsız ve adil bir yaklaşım ortaya koyamaz. Yargı bağımsızlığı, üniversitelerin bağımsızlığından da önemli ve öncelikli bir konudur. Sebebi ise üniversitelerin bağımsızlığı için ön koşul yargının bağımsızlığıdır.” dedi. Niyazi ise sözlerinin eksik kaldığını belirterek cümlesinin başında yargı ve üniversitelerin bağımsızlığı vurgusu yaptığını ama sıralama konusunda Enver’e hak verdiğini söyledi.

Yargı bağımsızlığı

Yargı bağımsızlığı konusunda öğle saatlerine dek süren yoğun tartışmalar yaşandı. Ancak yargının siyasiler tarafından değil, hukukçular tarafından ele alınması ve ideal bir sisteme oturtulması için projeler üretilmesi gerektiğinde hemfikir olundu. Sonuçta sekiz arkadaş da siyasi pencereden yargının ele alınmasını yargı sorunlarını aynı şekilde devam ettirmekten başka sonuç vermeyeceği konusunda hemfikir oldu. Yargı konusunda tartışmalar devam ederken birden Mustafa söze girerek asker arkadaşlarının bugün geleceğini hatırladı. İbrahim, Talat ve Muhammed bugün Ankara’dan gelecek ve cemiyete katılım konusunda yüz yüze evde bir görüşme yapacaklardı. Yan masa tedirginliği olmadan ev ortamında yapılacak görüşmelerin herkes açısından daha rahat ve elverişli olduğu düşüncesini savundular. Bundan sonra cemiyete davet edeceğimiz isimleri eğer İstanbul’a gelme imkanları var ise evde ağırlama fikrini bir gelenek haline getirme kararı aldılar.

Talat havadis ile geldi

Yargı konusu yarıda kaldı ve eve gelecek olan üç asker arkadaş ile yapacakları görüşme hakkında konuşmalar başladı. Hukukçu insanlara danışabilecekleri bir gün ayrıntılı bir şekilde yargı meselesini ele almaya karar verdiler. Kısa bir süre sonra kapı çaldı. Eve ilk gelen Talat oldu. Talat içeri girer girmez Mustafa’ya sımsıkı sarıldı.

– Eskisinden de sağlıklı görünüyorsun. Yaramış sana yiğidim.

– Bizi öldürmeyen acı güçlendirdi. İşte bu nedenle seni çağırdık Talat!

Tebessümle yaşanan bu diyalog sonrasında Talat’ı salona davet ettiler. Talat oturur oturmaz hemen önüne çay geldi. Talat çayından yudum alırken Muhammed ile konuştuğunu ve Muhammed’in yalnız gelmeyeceğini söyledi. Muhammed’in yalnız gelmeyeceğini duyan sekiz arkadaş da şaşkınlık yaşadı. Mustafa şaşkınlığını belirten kısa bir soru yöneltti.

– Nasıl yani?

– Kötü bir şey yok ya hu! Siz siyasalcılar da her şeye şüphe ve korku ile yaklaşıyorsunuz. Benim de tanıdığım bir asker arkadaş ile birlikte gelecek. Hava Kuvvetleri’nin özel eğitimli ekipleri vardır. Muharebe Arama Kurtarma ekibinde yer alan Turan da gelecek. Kendisi demokrasiye inanan vatanperver bir askerdir. Muharebe Arama Kurtarma (MAK) ekipleri, düşman bölgesine sızıp hedef işaretler ve düşen bir dost unsur var ise onları kurtarır. Kısacası, ordunun gizli kahramanlarıdır onlar. İşte Turan da bu ekipte kıdemli başçavuş olarak yer alıyor.

Turan kimdir

– Bize biraz Turan’ı anlatır mısın?

– Turan, 45 yaşında gözümüzün nuru, hayatını orduya adamış muazzam bir askerdir. Hava Astsubay Meslek Yüksek Okulu mezunu kendisi. Sonrasında ise açıktan Kamu Yönetimi okudu. Hiç evlenmedi, erken yaşta babasının vefatı sonrasında kazancını kardeşlerini okutmaya ve annesinin geçimine harcadı. Annesi geçen sene vefat etti, kardeşi ise öğretmendi. Geçen sene ise bir banka üzerinden kredi çekip ev aldığı için açığa alındı. Kısacası, ordudaki görevi gibi yaşamında da hiçbir zaman rahat yüzü görmedi. Hiçbir zorluk ve hüsran kendisini görev aşkından koparmadı.

– Turan’ın da acı bir yaşamı varmış. Gerçekten de her yaşam bir dünya, herkesin bir dünyası var ve ne yazık ki başkalarına kendi dünyasını dar ediyoruz. Peki annesinin vefatı ile kız kardeşinin açığa alınmasının bir alakası var mı?

– Ne yazık ki sana bu konuda bir bağlantı yok diyemem. Nebahat teyzeyi ben de tanırım. Elini öpmüşlüğüm, bir acı kahvesini içmişliğim vardır. Kızının açığa alındığını öğrendiğinde kalp krizi geçirdi ve hastaneye götürmeye fırsat olmadan oracıkta can verdi. Melis’in hiçbir terör örgütü ile bir bağı yoktu. Annesi ile oturdukları evi alırken kredi şartlarından dolayı o malum bankayı tercih etmişti. Lakin bunu açıklama fırsatı dahi olmadan hayallerini gerçekleştirdiği öğretmenlik mesleğinden uzaklaştırıldı.

– Mekanı cennet olsun. Elbet bir gün ak ile kara…

Kapının çalması ile birlikte Mustafa’nın sözleri yarıda kaldı. Kapının arkasında Muhammed’in ince ve etkileyici sesi duyuldu. Mustafa bu güzel sesi nerede duysa tanırdı, senelerce onun sesinden nice Türk Sanat Müziği eserini dinleyerek ruhunu beslemişti. Mustafa heyecan ile kapıyı açtı ve doğrudan Muhammed’e sarılarak seni özledim dostum dedi.

İnsan insana kavuşurmuş

Muhammed, “dağ dağa kavuşmazmış ama insan insana kavuşurmuş biricik Mustafa’m” dedi. “O kalleşin saldırısı sonrası hepimizi çok korkuttun. Terörle mücadelenin yoğun olarak yaşandığı bugünlerde nice yiğidin kara haberini aldım. Bir de seni kaybedecek olmaktan çok korktum.” dedikten sonra Niyazi’nin salona daveti sonrasında salona doğru yürümeye başladı. Tam da salona girerken hatırladı: “aa pardon, Turan başçavuşum heyecandan size tanıtmayı unuttum. Kendisi şerefli ordumuzun şerefli bir kıdemli başçavuşudur.” Mustafa gülümseyerek karşılık verdi.

– Turan ağabeyden evvel, şanı geldi bizlere Muhammed’im. Kendisi ile tanışmak için can atıyoruz biz de.

Turan duyduğu sözler sonrasında gülümsedi ve yüzünün kırışıklıkları ve acılar daha da belirginleşti. Turan’ın hikayesini duyduğu için Selim’in içine hüzün çöktü kırışıklıkları görünce. Henüz 45 yaşında olmasına rağmen saçları kırlaşmış ve yüzündeki kırışıklıklar belirginleşmişti. İyilerin üzüldüğü dünyada nasibini almış güzel bir insana bakar gibi baktılar Turan’ın yüzüne. Sessizce gülümsedikten sonra Turan birkaç sözü varmış gibi teşebbüste bulundu.

– Sizler gibi vatanperver gençler tarafından böyle güzel karşılanmak ve anılmak, benim gibi bir asker için büyük bir motivasyon kaynağıdır. Sivilde pek tanıdığım yoktur, tanıma fırsatım da olmadı. Beni bir silah arkadaşlarım bilir, bir de dağlar ve kuşlar. Sizler hakkında ben de pek güzel sözler duydum. Sağ olsun, Muhammed üsteğmenim de bana güvendi ve bana sizlerden bahsetti. Sırf sizler ile tanışmak ve konuşmak için atlayıp geldim. Görevim dışında İstanbul’a koca ömrümde 2 defa geldim. İkincisi de siz oldunuz.

Sivil – asker teması

Düzen ve Adalet Cemiyeti’nin sekiz kurucu üyesi de Turan’ın sohbetini ve ağırbaşlı tavrını çok beğendi. Turan’ın özellikle tevazu göstermediği, tevazunun karakterinde olduğu konusunda hemfikir oldukları bakışlarından anlaşılıyordu. Özellikle Selim sorular yöneltmek için uygun zamanı bekliyor gibi tetikteydi. Turan’ın politik dünyasından ziyade deneyimlerini dinlemek için sabırsızlık duyuyordu. Halbuki Turan’ın gelme nedeni askeri deneyimlerini dinlemek değildi. Ancak kendisini onun vazifelerini dinlemekten geri tutamadı. En sonunda dayanamayarak Turan’a ilk soruyu yöneltti.

– Eğer hadsizlik yapıyor isem kusura bakma Turan ağabey. Düşmanın bulunduğu konuma giderek lazerle işaretleme yapmak büyük bir cesaret ister. Düşmanın içine kadar sızdığın için her türlü tehlikeyi barındıran bir görev yapıyorsun. Sonunda ölüm veya işkence olabilir. Hiç mi korkmuyorsun ağabey?

Turan tebessüm ederek, “bu hayata bir kere geleceğim. Şerefli bir şekilde can vermek de, yatağımda ölmek de nasip işidir. Dilerim ki vazifem uğruna bu hayata veda ederim. Elbet bir gün hepimiz öleceğiz ve ben bu ölümün milletim uğruna olmasını tercih ederim. Hiçbir göreve giderken zerre kadar korkmadım.” dedi.

Turan’a yeni bir soru yöneltecek iken Kenan araya girdi. “Turan ağabeyi her gördüğü sivilden duyduğu sorular ile yormamak gerekli. Turan ağabeyimiz İstanbul’a kadar bunun için gelmedi. İttihat Ateşi hakkında konuşalım Turan ağabey ile. Kendisinin zahmetlerinin boşa gitmesini istemem.” dedi. Kenan’ın araya girmesi sonrasında sivillerin askerlerin yaşamında merak ettiği noktalar geride bırakıldı. Niyazi ile Mustafa kısa bir süre göz göze geldi. Bu esnada Mustafa’ya gözleri ile istersen söze başla manasında hareket yaptı. Sonrasında ise Mustafa söze girdi.

– Tekrardan hoş geldiniz. Muhammed’in de geldiği o bıçaklı saldırı sonrasında Düzen ve Adalet Cemiyeti’nin temellerini atmaya karar verdik. Cemiyetimizin ilke ve kurallarını belirledik. Dosya halinde sizlere sunacağım. Öncelikle okumanız ve yorumlamanızı istiyoruz. Memleketimiz için arzu ettiğimiz hedeflere ulaşırken sizleri de aramızda görmekten kıvanç duyacağız. Muhammed’e imanım gibi güveniyorum, kendisinin bizleri yanıltmayacağı konusunda hiçbir şüphem yok. Elbette Muhammed’in güvendiği ve saydığı Turan ağabey için de dolayısı ile aynı durum geçerli.

Muhammed ve Turan dosyayı alıp okumaya başladı ve tam o esnada kapı çaldı. Kemal ise “aha İbrahim de geldi” diyerek Mustafa’ya baktı. Mustafa kapıya yöneldi ve İbrahim’i karşıladı. Mustafa’ya tıpkı diğer dostları gibi İbrahim de sımsıkı sarılarak geçmiş olsun dileklerini tekrardan iletti. Mustafa ve İbrahim sohbet ederek salona doğru gelirken, diğer arkadaşlar salonda oturan Muhammed ve Turan’ın yanından ayrılmadı. Salondaki misafiri yalnız bırakarak kapıya gitmek yakışık kaçmazdı.

İbrahim yorgundu

Uçak rötar yaptığı için uykusuz kalan İbrahim, bitkin görünüyordu. Görev sonrasında uykusuz kaldığı için üzerine rötar aksiliğinin de eklenmesiyle İbrahim uyumaya fırsat bulamadı. Erkenden İstanbul’a inmeyi ve biraz uyuduktan sonra Mustafa’nın yanına geçmeyi planlıyordu. Ancak uçaktan iner inmez Mustafa’nın yanına gelmek zorunda kaldı. İbrahim yaşadığı aksilikleri anlattı ve bitkin görünmesinin nedenini açıklayarak sözlerini noktaladı.

İbrahim’in yorgunluğunu dile getirmesinin ardından Orhan, “istersen içeride biraz dinlenebilirsin. Nihayetinde hep buradayız, kalktığında gelirsin.” diye kibar bir teklifte bulundu. İbrahim ise Orhan’a nezaketinden dolayı teşekkür ettikten sonra gerekir ise konuştuktan sonra geçer uzanırım diye yanıt verdi. İbrahim sözlerini noktaladıktan sonra Mustafa hiç oyalanmadan konuya girme kararı aldı.

– Sen de yorgunsun, seni çok fazla yormadan doğrudan konuya gireceğim. Benim bıçaklandığım günü hatırlıyorsundur, işte o gün aldığım yara hepimizin dirilişi oldu. Aldığım bir bıçak yarası, bir ulusun karanlıktan aydınlığa çıkabilmesi için bir umuda dönüştü. Düzen ve Adalet Cemiyeti’nin temellerini attık. İşte İttihat Ateşi böyle başladı. Cemiyetin ilke ve kuralları geçtiğimiz gün belirlendi ve önümdeki dosyada bu ilke ve kurallar yazıyor. Öncelikle ilke ve kuralları incele, sonrasında ayrıntılar hakkında konuşabiliriz.

28 Şubat sürecinin etkisi

İbrahim, Muhammed, Talat ve Turan dosyaları inceledikten sonra birbirlerine bakmaya başladılar. İbrahim, 28 Şubat sürecinde askerlerin herhangi bir dernek, vakıf veya sendikaya üye olması yasaklandığını söyledi. Ardından ise “ancak TSK’nın izni ile onay verilen yerlere üye olunabildiğini açıkladı. Turan kıdemli başçavuşum o dönemlerde orduda olduğu için o günleri bizzat yaşamıştır.” diyerek sözlerini noktaladı.

Turan, “28 Şubat süreci sivil yaşamı ve siyaseti yasaklar ile kısıtladığı gibi askeri de kısıtladı ve sosyal yaşamdan kopardı.” dedi. Sivil yaşama ve siyasete askerin müdahalesi yapılırken aynı zamanda askeriye içerisinde çatlak seslerin çıkmasını engellemek ve askerin sosyal yaşamda aktif olması engellendi. Salondaki 12 kişi de 28 Şubat konusunda olumsuz bir yaklaşım sergilemede hemfikir oldu. Siyasete ve topluma asker müdahalesi, hiçbir koşul altında kabul edilemez olarak görüldü. Konukların askeri darbe yatkınlığında olmaması Niyazi’nin içine biraz olsun su serpmişti. Cemiyetin sekiz kurucusu da dört askerin de cemiyete katılım gösterme konusunda nasıl bir tavır takınacağı konusunda meraklarını gizleyemediler. Sonunda ise Mustafa söze girdi.

– Peki, cemiyete katılım hakkında ne düşünüyorsunuz?

Devam edecek

Facebook sayfamızı takip ediniz

Herkes Dergisi Resmi Facebook Sayfası

İlgi çeken öyküler:

Hey taksi!

Recep ile Nadan

Bir Hatıra Defteri

Zamana yolculuk

Benim Öyküm

Haziran

Kurtuluş

Suçsuzum

Yi ha! Bir Anadolu göbeği hikayesi

Anlatılmaz yaşanır yıllar geçse bile

Kalan Zaman

Kalan Zaman 2. bölüm

Kalan Zaman, Herkes Dergisi yazarı Erdal Fahlioğulları’nın yazdığı bir öykü dizisidir. Hastalığını öğrenen bir insanın kalan zamanında yaşadıkları ve hissettiklerini konu alıyor. Öyküyü kavrayabilmek için ilk bölümden itibaren okumanızı tavsiye ederiz.

1. bölüm

Kalan Zaman

Tek sıkımlık bir kurşun gibi hissediyorum kendimi. Feda edebileceklerimin sınırı yok şu an. Yolun sonunu gördüğüm için elimdeki her şeyi bıraksam da bir bırakmasam da. O yüzden ufkum açıldı her şeyi yapabilirmişim gibi hissediyorum. Aklımı, uçurumun kenarında yürüyor. Ama düşmekten korkmuyor,aşağıda ne var diye bakmıyor.

Hastalığımı anneme söyledim önce. Ağır oldu dinlemesi. Lafıma daha başlarken gözleri doldu. Nasıl baktıysam artık anneme konuştuklarımı dinlemesine gerek bile yoktu. Ayna olmuş gözlerim anlatmıştı her şeyi. Hıçkıra hıçkıra ağlamasını isterdim üzüntüsünü dışarı atmasını. Ama o tedaviyle ilgili olabilecek bütün soruları sorduktan, hastalığımın geri dönülemez olduğunu anladıktan sonra başladı içli içli ağlamaya. Göz yaşları damla damla akmadı, bir yol buldu kendine yanaklardan öyle boylu boyuna aktı saatlerce. Ta ki kuruyana kadar.

Günlerimin çoğunu dışarıda geçirmeye başladım. Mümkün olduğunca deniz kenarına gidiyordum. Deniz kokusu az da olsa kuruyan ciğerlerimi hissetmemi sağlıyordu. Ya da ben öyle hissediyordum. Belki de geri sayımı hızlandırmaktan başka bir işe yaramıyordu.

Bugüne kadar içimden gelen ne varsa yapmaya başladım. Resmen arzularımı isteklerimi bir kafese tıkmış, içimde saklıyormuşum. Bu haber o kafesin kapısını açtı ve beni içinde boğulmak üzere ucu bucağı olmayan bir nefis deryasına saldı.

Oturup bu arzu ve isteklerimin bir listesini yaptım. Kendime bunları gerçekleştirmeden ölmeyeceğime dair söz verdim. Eğer ki ölürsem peşimden bunları yapması içinde bir dostuma vasiyet bıraktım.

Onlar da ölecek olsaydı bana eşlik ederlerdi

Sokakta giderken bir adamın arkasına geçip sebepsiz yere ensesine bir vurdum ve “Bugün Cuma!” diye de bağırdım. Adam önce sinirlenerek ve bir o kadar da şaşırarak bana baktı. Tam vuracaktı ki benim tepkisiz kalışımı, meraklı gözlerle ona baktığımı gördü ve beni deli zannetti galiba ki küfürler savurarak uzaklaştı benden.

Otobüse bindim. İnsanlar tabi telefonlarına bakıyorlar. Belki bir iki tanış aralarında sohbet ediyor. Birbirinden kopuk bir ortam var tabi. Ben derin bir nefes aldıktan sonra başladım “Ada sahillerinden bekliyorum, her zaman …” diye şarkı söylemeye. Gözler açıldı. Gene şaşkınlıklar arttı. İçlerinden çoğu gülümsedi hatta içlerinden çoğu içlerinden eşlik etti. Başlarını sallayarak ritim tutmalarından belliydi. Onlar da ölecek olsaydı bana eşlik ederlerdi herhalde. Etmediklerine göre hepsi sonsuza kadar yaşayacaklar sanırım. Sonra ben bunu gideceğim durağa kadar devam ettirdim. Katılanlar oldu, sövenler oldu. Ama ben son durağa kadar devam ettim.

Güneşli bir Pazar günü şemsiyeyle yürüdüm. Sokak köpeklerini topladım ve onların olduğu yere İskender sipariş verdim. Başka dinlerin ibadethanelerine gittim. Sevmediğim bir arkadaşıma onu sevmediğimi söyledim. İnternette birisiyle tanıştım ve ona yanlış buluşma adresi verdim.

Ben de isterdim daha güzel anlamlı şeyler yapmayı bu yaptıklarım size boş geliyor ama o işler öyle olmuyor işte. Öleceğimi düşününce her şey değersiz geliyor. Anlamını yitiriyor. Ben gittikten sonra hiç birisi olmayacak. 82 gün daha varlar. Sonra yoklar…

Devam edecek

Facebook sayfamızı takip ediniz

Herkes Dergisi Resmi Facebook Sayfası

İlgi çeken öyküler:

Zamana yolculuk

Hey taksi!

Suçsuzum

Recep ile Nadan

Kirli Melek

Yi ha! Bir Anadolu göbeği hikayesi

Anlatılmaz yaşanır yıllar geçse bile

Haziran

İttihat ateşi

Benim Öyküm

Kurtuluş

Suçsuzum

Suçsuzum 8.Bölüm

Nazım Şahin‘in yazdığı Suçsuzum öykü dizisinin 8. bölümüdür. Suçsuzum öyküsünü anlayabilmek için önceki bölümleri de okumanız tavsiye ediliyor. Bir iftira sonucu cezaevine düşen Hüseyin’in kendisini aklama çabasını ve yaşadıklarını konu alıyor.

1. bölüm

2. bölüm

3. bölüm

4. bölüm

5. bölüm

6. bölüm

7. bölüm

Suçsuzum

Sıradan bir günün sabahıydı. Herkesin kafası kendi hayatına dönük soru işaretlerinden müteşekkil sarmallarla doluydu. Zaman adeta ağır çekimde hareket ediyordu. Günler geçmiyor gibi geliyordu. Oysaki, Hüseyin 3 ay, Mehmet 17 ay, Selim 26 ay, Kadir Baba ise 47 aydır cezaevindeydi. Zaman geçiyordu ama siz dört duvar arasında bunu fark edemiyordunuz.

Sabah kahvaltıdan sonra Selim ve Hüseyin, Kuran-ı Kerim derslerine devam ettiler. Hüseyin artık tecvid ile okumayı öğrenmişti. Hatta bu konunun şerefine, Balıkesir yöresine ait Hoşmerim tatlısı alarak akşam yemeğinden sonra arkadaşlarına süpriz yapmayı planlamıştı. Tatlıları kantinden gelmişti. Buzdolabı olmadığı için avluya açılan pencerelerin önüne koymuştu. Dışarısı geceleri gayet soğuk oluyordu.

Cezaevi tesbihi

Bir de Selim’e Kuran-ı Kerim eğitimi için küçük bir hediye vermek istemişti. Burası cezaevi idi. Her istediğine ulaşması mümkün değildi. Ve vereceği hediye anlamlı olmak zorundaydı. Bu konuda en anlamlı hediye zeytin çekirdeklerinden yapılan “Cezaevi Tesbihi” idi. Tesbih yapımı için Mehmet’ten yardım aldı. Herkesten gizli tesbih yapımını bitirmişti. Selim’e, akşam yemeğine müteakip, herkesin huzurunda emek verdiği tesbihi takdim edip teşekkür edecekti. Fakat “insan plan yapar, kader gülümser” denir ya, gerçekten de öyle oldu. Öğle saatleri idi. Koğuş kapısının mazgalı aralandı. Hüseyin gazete okuyordu. Birden irkildi. Yemek dağıtım saati değildi henüz. Gardiyan neden gelmiş olabilirdi?

Gardiyan:

“Selim Doğru buraya baksın?”

Hüseyin hemen avluda oturan Selim’e seslendi.

“Selim hocam, sizi gardiyan çağırıyor bakar mısınız?”

Selim ağır adımlarla kapıya ilerledi.

Gardiyan:

Selim Durmaz. Tahliye yazın geldi, sen beni kapıda bekletiyorsun. Hadi gözün aydın. Hazırlan birazdan seni almaya geleceğim. Sana girerken verilen yastık, çarşaf, battaniye ne var ise hazırla. Fazla oyalanma hemen gelirim.” dedi.

Şaşkın sevinçli ama hüzünlüydü

Hüseyin ve Selim şaşkınlıktan ne diyeceklerini bilemediler. Selim ağalamaya başladı. Sakallarından süzülen göz yaşları elindeki Kuran-ı Kerim’e damlıyordu. Hüseyin de Selim’in boynuna sarılıp ağlamaya başladı. Sesleri duyan Mehmet ve Kadir Baba da Selim’in yanına gelmişlerdi. Koğuşta bayram havası vardı. Mehmet ve Hüseyin hemen Selim’in eşyalarını toplamasına yardım etmek üzere üst kata çıktılar. Selim’in eşyalarını siyah battal boy bir çöp poşetine doldurdular. Gardiyanın istediği eşyaları da hazırlayıp kapının önüne indirdiler. Selim şaşkın, sevinçli ama arkadaşlarından ayrıldığı için de, bir o kadar hüzünlüydü. Kolay değil artık koğuş onun evi gibi olmuştu. Oradan dahi ayrılmak insanı hüzne gark ediyordu.

Hüseyin tesbihi çıkardı.

“Selim Hocam bana yıllardır öğrenmediğim en önemli hayat kaynağını öğrettin. Bana Kuran-ı Kerim okumayı öğrettiğin için sana ne kadar teşekkür etsem azdır. Nacizane sana bir hediye vermek istedim. Fakat malum burası cezaevi. Ben de sana, buraya uygun, zeytin çekirdeği tesbih yaptım. Güle güle kullan. Benden sana hatıra kalsın. Hakkını helal et.” dedi ve iki damla yaş gözlerinden süzüldü.

Kur’an-ı Kerim’in Türkçe meali

Selim:

“Ne demek kardeşim. Ben sana bu muhteşem kitabı okumayı öğrettim ama senin işin bitmedi. Hemen bir tane Kuran-ı Kerim’in Türkçe mealini almanı, Yüce Allah’ın bize neler söylediğini anlayarak okumanı istiyorum. Evet, Arapça okumak çok güzeldir. Ama anlamak daha önemlidir. Tesbih için de ayrıca teşekkür ederim. Ömrüm vefa ettiği sürece saklayacağım. Sen de hakkını helal et.” dedi.

Sırayla Mehmet ve Kadir Baba ile de helalleşti. Herkesi hüzün sarmıştı. Koğuşun demir kapısının homurtusu duyuldu. Gardiyan bağırıyordu.

“Selim! Haydi zaman doldu.”

Herkes kapının önünde sıralandı. Cezaevi adetiymiş, alkış kıyamet. Islıklar eşliğinde Selim elinde eşyalarının içinde olduğu iki adet battal boy çöp poşeti ile koğuştan çıktı. Geri dönüp kapıya doğru el salladı ve gardiyan önde o arkada koridorda ilerlemeye başladılar.

Eğitim bitmişti

Cezaevine girişte süpriz, çıkışta süprizdi. Nasip dolmuş, yenecek ekmek kalmamıştı. İşin en ilginç tarafı Kuran-ı Kerim dersi biter bitmez Selim’in tahliye olmasıydı. Demek ki tahliye olması için eğitimin bitmesini takdir etmişti Yüce Yaradan.

Koğuştaki sevinç havası yine eski hüzne dönüşmüştü. Koğuşta 3 kişi kalmışlardı. Akşam yemeğinin dağıtılmasına az kalmıştı.

Hüseyin Kuran-ı Kerim okuyordu. Yine o tanıdık ses geldi. Koğuş kapısı homurdanarak açılmıştı. Gardiyan, önden içeri girerek, 1 battaniye, 1 yastık, 1 takım nevresim bırakmıştı masanın üzerine. Ardından 20’li yaşlarda, 170 boylarında, balık etli, hafif kilolu bir genç koğuşa girdi. Gencin yüzünde hayattan bıkmış bir ifade ve etrafa yayılan yoğun bir karamsarlık vardı. Gözlerinin altı uykusuzluk ve ağlamaktan şişmişti. Yüzü strese bağlı olduğu anlaşılan sivilcelerle kaplıydı. Kolların da faça izleri, elinin üzerinde kuru kafa şeklinde döğme vardı.

Hüseyin:

“Hoşgeldin delikanlı. Ben Hüseyin.” dedi.

Genç hiç oralı olmadı. Defol git başımdan dercesine Hüseyin’in yüzüne bakarak burnunu çekti. Tavırları rahatsızlık vericiydi. Hüseyin gencin bu tavrından hiç hoşlanmadı ve avluya çıktı. Ardından Mehmet gencin yanına gelmişti. Aynı muameleyi Mehmet’de görünce, o da kızıp avluya çıktı. Az sonra yemek dağıtımı için görevliler koğuşun kapısına gelmişti. Genç umursamadı bile. Eşyalarını alıp üst kata çıktı. Hüseyin ve Mehmet şaşkındı. Gencin bu hal ve hareketleri hiç hoş değildi. Yemekleri aldıktan sonra sofrayı kurdular. Üst kata yemek hazır diye seslendiler.

Kadir Baba yılların verdiği tecrübe ile olmalı, gencin pek tekin bir tip olmadığını anlamış, gence selam bile vermemişti. Yemeğe indi. Genç yemeğe inmemişti. Hüseyin dayanamadı. Yanına gitti.

İlk girişim değil

“Birader, sıkıntın nedir bilmiyorum ama biz de senin gibi cezevine ilk girince, şaşkındık. Hadi gel yemek ye.” dedi.

Genç:

Dayı bu benim ilk girişim değil merak etme. Ben yemiyorum size afiyet olsun.” dedi.

Hüseyin daha da şaşırmıştı. Daha fazla bir şey söylemeden yemek masasına geçti.

“Kadir baba, bu gençte bir hal var. Bu benim ilk cezevine girişim değil dedi. Pek tekin bir tip değil bu çocuk. Ne dersin?” dedi.

Kadir Baba:

“Oğul, sen merak etme ben onun gazını alırım. Ya efendi gibi durur ya da defolup gider. Huzurumuzu bozdurmam sen merak etme.” dedi.

Yemek ve sayım işi bittikten sonra herkes yataklarına çekilmişti. Avlu kapıları kilitlenmiş akşam olmuştu. Genç, Kadir Babanın yanına gitti.

“Baba, sen buraların en eskisisin galiba. Oturabilir miyim?” dedi.

Kadir Baba, gözlüğünün altından bakarak, “otur” işareti yaptı.

Genç:

“Baba, sen buranın ağası mısın?”dedi.

Anamı öldürdüm

Kadir Baba:

“Bana bak evlat ben buranın ağası değilim. Ama düzeni ben sağlarım. Sen yol yordam bilmiyorsun anlaşılan. Önce adın ne? Kimsin nesin? Onu anlat bakalım.” dedi. Sesinde ciddiyet, sertlik ve bir o kadar da tehdit vardı. Genç, sert kayaya çarptığını anlamıştı. Belli ki bu adam cinayetten yatıyor diye aklından geçirdi. Biraz daha tavrını yumuşattı.

“Baba estağfurullah. Kusura bakma şaşkınlık işte. Ben Rıfat. Yaşım 22. Anamı öldürdüm. Uyuşturucu parası vermedi. Ben de krizdeyken anamı balkondan itip 10. Kattan aşağı attım.” diyerek anlattı hikayesini. Gayet soğuk kanlıydı. Fakat normal bir insan olmadığı her halinden belliydi.

Kadir Baba, Rıfat’tan tiksinti duyuyordu. Fakat yüz ifadelerine bu durum yansımıyordu.

“Delikanlı, burada hır gür istemem. Efendi gibi otur kalk. Buradaki gariplere ilişirsen, pişman ederim. Senin yaşın kadar benim adam vurmuşluğum var. Bileğine güveniyorsan şimdi kozumuzu paylaşalım. Yok eğer güvenmiyorsan ya dediklerimi yap ya da çek git buradan.” dedi.

Rıfat:

“Anladım baba. Benim kimseyle işim yok. Zaten çok da kalmayacağım. Merak etme.” diyerek yatağına geçti.

Yatağını hazırlamamıştı. Sürekli sigara içiyor hiçbir şey yemiyordu. Alt ranzalardan birine uzanmış, üst ranzanın tabanına bir şeyler yazıyordu. Üstünü bile çıkarmadı. Geldiği kıyafetlerle uyuyakalmıştı. Hüseyin ve Mehmet gencin tavırlarına anlam veremiyordu. Kadir baba ile ne konuştuklarını merak ediyorlar fakat cesaret edip soramıyorlardı. Ardından ışıkları kapattılar. Herkes uykuya geçmişti.

Kadir Baba durumu anladı

Hüseyin sırtında bir ağrı ile uyandı. Gece üzeri açık kalmış ve rüzgar almıştı. Kendi kendine “aşağıdaki pencerelerden biri açık kalmış olmalı” dedi. Aşağı kata indi. Saat 03:30’u gösteriyordu. Pencereyi kapattı. Tuvalete girmek için kapıyı açmaya çalıştı fakat kapı açılmıyordu. Kapının üzerinde 8-9 adet elbise askısının çarşafla bağlandığını ve dışarı doğru sarkıtıldığını gördü. Kapıyı ne kadar çekerse çeksin açılmıyordu. Sonra üst kata çıktı. Yataklara baktığında,  yeni gelen gencin yatakta olmadığını fark etti. Mehmet ve Kadir Babayı uyandırdı. Hepsi birlikte tuvalet kapısına indiler. Kadir Baba durumu anlamakta gecikmedi. Genç intihar etmiş olmalıydı. Kapıya güçlü elleri ile asıldı. Kapı hafif aralandı. İçerideki manzara çok korkunçtu.

Kadir Baba:

“Hüseyin acil butonuna bas çabuk.” dedi.

Hüseyin, Acil butonuna birkaç kez bastı. Kadir Baba, herkesin tuvaletten uzaklaşmasını istedi.

Gardiyan gelmişti.

“Ne var gece gece?” diye çıkıştı.

Kadir Baba:

Gel de kendin bak. Yeni gelen çocuk kendini asmış.” dedi.

Gardiyan paniklemişti. Hemen telsiz ile destek istedi. Birkaç gardiyan daha geldiler. Jandarma da hemen artlarından geldi. Kapıyı zorlayarak açtılar. Genç, çarşafı elbise askılarına bağlayıp kapıdan sarkıtmıştı. Diğer ucunu da ilmek yapıp boğazına geçirdikten sonra kendini boşluğa bırakarak intihar etmişti. Jandarma, savcıya haber vermişti. Yaklaşık yarım saat sonra savcı olay yerine geldi. Tutanaklarını tutup, tek tek herkesin ifadesini aldı. Cesedi torbaya aldıktan sonra eşyalarını da alarak koğuştan çıktılar.

Sabah saat 07:00 olmuştu. Hüseyin ve Mehmet şoktaydı. Renkleri atmış adeta kireç gibi olmuştu. Olanlardan bir anlam çıkaramadılar. Kadir Baba’nın yanına gittiler. Kadir Baba gayet rahat görünüyordu.

Hüseyin:

“Baba ne oldu böyle. Bu herif niye astı kendini?” dedi.

Kadir Baba:

Oğul vicdan her yükü taşımaz. Dün akşam bana, anasını nasıl öldürdüğünü anlattı bu cahil. Uyuşturucu krizine girip anasını balkondan atmış. Vicdanı yakasını bırakmamış demek. Boş verin siz. Şimdi gitsin, hesabını öte tarafta, Allah’a versin. Burada hesap kalmadı. Adam öldü dosya kapandı. Hadi sizde gidip biraz uzanın. Kahvaltıyı ben hazırlarım.”dedi.

Hüseyin ve Mehmet yemeği düşünemiyorlardı. Gördükleri manzara karşısında içleri kalkmıştı. Mideleri bir şey kabul edecek gibi değildi. Fakat bir insan, kendisini doğurup büyüten anasına, bunu nasıl yapabilmişti? Uyuşturucu denen illet, insanı insanlıktan dahi çıkarıyordu. Hüseyin’in bugün cezaevinde öğrendiği iki şey vardı. Vicdan azabı ve uyuşturucunun ne denli vahşi bir katil olduğu.

Devam edecek

Facebook sayfamızı takip ediniz

Herkes Dergisi Resmi Facebook Sayfası

İlgi çeken öyküler:

Bar Perisi

Recep ile Nadan

Hey taksi!

Zamana yolculuk

Bir Hatıra Defteri

Benim Öyküm

Haziran

Yi ha! Bir Anadolu göbeği hikayesi

Rahip

Anlatılmaz yaşanır yıllar geçse bile

İttihat ateşi

Kurtuluş

Kurtuluş 13. bölüm

Çağlar Yıldırım‘ın yazdığı Kurtuluş öykü dizisinin 13. bölümüdür. Kurtuluş öyküsünü daha iyi anlayabilmek için önceki bölümleri de okumanız tavsiye ediliyor.

1. bölüm

2. bölüm

3. bölüm

4. bölüm

5. bölüm

6. bölüm

7. bölüm

8. bölüm

9. bölüm

10. bölüm

11. bölüm

12. bölüm

Kurtuluş

Göğsüme saplanan sancıyla birlikte diğerlerinden farklı bir güne uyandım. Ayağa kalktıktan sonra bir süre öylece bekleyerek bel ağrılarımın geçmesini bekledim, o sırada koluma girip yardım etmeye çalışan al yanaklı çocuğu elimin tersiyle iterek duvara yapıştırdım. Yavaşça doğruldum, sırtımı kütlettim ve odayı incelemeye koyuldum. Geceye dair görüntüler çok net olmasa da neden burada olduğumu gayet iyi biliyordum. Çocuğun yakasına yapışarak bana kendimi temizleyebileceğim bir şeyler getirmesini söyledim. Odadan çıktıktan sonra yere serilmiş minderlerden birine oturup başımı iki elimin arasına aldım. Hatırlamam gereken önemli detaylar olmalıydı.

Zihnimde oluşturduğum şablon işleri daha çok kızıştırınca düşünmek için yanlış zaman olduğu kanaatine vardım. Çok geçmeden kapı tekrar açıldı, kırmızı bir kova ve boş bir leğenle içeri giren adamı süzmeye başladım hemen arkasında elinde havlu, gömlek ve pantolonla içeri bakan çocuğu görünce doğruldum. Boş leğenin üzerine eğilerek, tuvalet tasından döktüğü suyu avuçlarıma doldurup yüzüme çarptım. Defalarca ağzımı çalkaladım, boynumu, kulaklarımın arkasını temizledim. Kıyafetlerimi değiştirdikten sonra bir sigara yakarak ilerisi için düşünmeye başladım. Bundan sonra planlı hareket etmem gerekiyordu, düşünmeden atacağım tek adım ciddi sorunlar yaratabilirdi. Sigaramı bitirdikten sonra gözlerimi çocuğun üzerine diktim.

‘’Adın ne senin?’’

‘’Dimbozlu’’

Merhamet duygusu

Kafa derisinin üzerinde ok gibi dimdik duran sarı kıllara daha sonra al yanaklarına baktım. Sokakta görsem haline üzüleceğim bir çocuğun bana bekçilik ettiğini düşününce içimdeki merhamet duygusu yerini ihtiyati tedbire bırakıyordu. Aksi bir durumda gırtlağına yapışarak olduğu yerde gebertebilirdim onu. Algısında sorun olma ihtimalini göz ardı ederek tekrar sordum.

‘’Namını sormadım çocuk, adın ne?’’

‘’Dimbozlu!’’

Daha fazla üstelemeye niyetim yoktu, gerçeklerden erken kaçmaya başlamış bir çocukla isim konusunda tartışacak değildim. Orada dikilmemesini eğer bekleyecekse oturması gerektiğini söyledim, olduğu yere usulca çöktü.

‘’Paza nerede?’’

‘’Senden önce uyanıp çıktı, akşamüzeri geleceğini söyledi.’’

‘’Başka bir şey söylemedi mi?’’

‘’Hayır, ama şunları bıraktı sana.’’

Sol bacağını uzatıp elini cebine soktu, buruşturulmuş bir kâğıt ve çarşafı önüme atınca kahkahayı patlattım. İnce bir cigaralık hazırlayıp acele etmeden çekmeye başladım. İçinde bulunduğum durum ne olursa olsun istediğimi almadan asla geri adım atmayacağım, daha iyi yaşamanın yolunu bulamıyorsam ya da beceremiyorsam elimi o ateşin içine sokacağım. Beraber yanacağız, selamı yerde bırakan yanacak, korkup kaçan yanacak, somurtan yanacak, masada kaybeden yanacak, karanlıktan korkan yanacak ve el ele yok olacağız son yudumun acılığında. İkinci cigaralığı sararken çaktırmadan Dimbozlu’yu kesmeye başladım.

Sürekli tetikte olmam gerekli

Reflekslerim ve hareketlerim yavaşlarken daha dikkatli olmam gerektiğini düşünüyordum belki de yine gereksiz kuruntularımdan biridir bilmiyorum. Cigaralığı minderin arasına sıkıştırdıktan sonra olduğum yere uzandım, gözlerimi tavana dikerek küçük bir tatil planı kurdum kafamda. Belki işleri yoluna koyduktan sonra bir süre Amasra’ya kaçarak orada huzurun tadını çıkarabilirim. Bir takım mafyatik ilişkiler ağında haklanmazsam gerçekleştireceğim ilk plan bu olacak. Şimdi sürekli tetikte olmam gereken bir puştla mücadele etmem gerekiyor. Aklımdaki tek soru neden iki gün boyunca burada ve bu boktan odada beklemek zorundaydım. Düşüncelerin ağırlarına ve dumanın esrikliğine dayanamayarak kıyak bir şekerlemeye hayır diyemezdim. Gözlerim kapanırken yine aynı sesi duydum.

‘’Kapıyı kapat.’’

Büyük bir patırtıyla uyandım, gözlerimi açtığımda Paza duvarları yumruklayarak bir şeyler sayıklıyordu. Dimbozlu ise köşesine kıvrılmış sanki tüm bu acayipliklere şahitlik etmiyormuş gibi sol ayağının başparmağıyla oynuyordu. Paza’nın gösterisi bitene kadar kendimi rahatlatmanın bir yolunu bulmalıydım. Minderin altına sakladığım fişeğe davranarak titizlikle yaktım, uzun, kısa ve tekrar uzun bir nefesin ardından Paza ağzımdaki cigaralığa vurarak tezgâhımı dağıttı. Odanın köşesine doğru savrulan köz parçasını dikkatle takip ederek yere düşmeden tutmak için atıldıysam da sonuç alamadım.

Ağırlaşan düşünceler

Ortadan ikiye kırılmış öylece bana bakıyordu, gözlerimi karşımda duran ruh hastasına dikerek yüreğine korku salmaya çalıştım fakat hiç oralı olmadı. Üzerine çullanıp sıkı bir sol direk çıkarabilirdim fakat ne yaptığını anlamaya çalışmak daha zekice bir hamle olurdu. Yaklaşık on dakika boyunca anlamsız hareketlerini sabırla izledim, Dimbozlu’ya aşağıdaki yarmanın yanına inerek vereceği kutuyu bize getirmesini söyledi. Gözleri hala parmağındaydı, aldığı komutu ‘’ hı hı’’ diyerek onayladıktan sonra oturduğu yerden tazı gibi fırlayarak dışarı çıktı. Açıklama yapmayacağını gayet iyi bildiğimden beklemeye devam ettim. Ağırlaşan düşünceler ve içinde bulunduğum bir sürü pislik gırtlağıma yapışmışken Yavuz Çetin imdadıma yetişti.

Dudaklarımın arasından fısıltı olarak çıkan sözler Paza’nın deliliğini bastırmak istercesine sertleşti.

‘’Bana öğretilen her şey 
Bana önerilen her şey
Bana dayatılan yaşantı
İşe yaramaz bir çöplük’’

Üç parmak kalınlığında banknotlar

Ağzımdan çıkan son cümle inanılmaz bir çaresizliğin ulaklığını yaparken, kapı aralandı ve Dimboz’lu elindeki kutuyla birlikte içeri girdi. Ellerini ovuşturarak kutuya doğru ilerleyen Paza’yı dikkatle izlemeye koyuldum. Kutuyu aldıktan sonra pencerenin önüne giderek bir şeyler sayıkladı ve kapağı yavaşça araladı. Göz göze geldiğimizde suratına yine o sinsi gülümsemenin yerleştiğini gördüm, kutunun içine daldırdığı titrek elini hızla yukarı çekerek parmaklarının arasında tuttuğu serum lastiğini önüme doğru fırlattı. Belli belirsiz küfürler savurarak karıştırmaya devam etti, keyfi yerine gelmeye başlıyordu.

‘’Bu zarf sizeymiş Denizciğim.’’

Lakayt tavrını tolere ederek bana doğru uzattığı zarfa atıldım. Elime gelen tokluk hissi benim de keyfimi yerine getirmişti, zarfı ortasından yırtarak içindekine ulaştığımda istemsiz bir kahkaha patlattım. Üç parmak kalınlığında banknotlara bakarken bir yanım parayı nasıl ezeceğim konusunda planlar yapmam gerektiğini diğer yanım ise kurtuluş biletini piç etmememin daha isabetli bir karar olacağını söylüyordu. Hesabımda biriktirmek için iyi bir başlangıç sayılsa da karşılığında herhangi bir bedel ödemeden elde ettiğim bu paranın gerisinden ne pislik çıkacağını düşünmek zorundaydım. Parayı cebime sıkıştırdıktan sonra merakıma yenik düşerek kutunun içinden çıkanları incelemeye başladım. Paza’nın düşen suratına rağmen neşem gayet yerindeydi, o da ufaktan tezgâhını kurmaya başlamıştı.

Şef yerini aldı

Serum lastiği, şırınga ve Harry işte bütün eğlencesi önünde serilmiş ona bakıyordu. Kaşığın üzerine koyduğu hapları çakmak yardımıyla ezerek incelttikten sonra şırıngaya çekti. Birazdan koca bir orkestranın karşısına çıkacak Maestro’ya duyduğum saygı katlanarak artıyordu. Bileğinin bir karış üzerine sıkı sıkıya geçirdiği lastiği sabitledikten sonra şırıngayı serçe parmağının hizasına saplayarak lastiği çözdü. Şef yerini almıştı artık, olanı biteni hayranlıkla izledikten sonra köşeme çekilerek elimdeki son otu sarmaya başladım sakinleşmeye fazlasıyla ihtiyaç duyduğumdan çoğunu ağız kısmına sererek sıkı bir uç yaptım. Uzun bir nefesin ardından boğazımda patlayan damarların ikazıyla fişeği kenara koyarak minderlere uzandım. Çıldırtan sessizliği çatlayan sesimle yararak yeni bir bulut açtım odanın içinde.

‘’Yaşamak istemem artık aranızda 
Yaşamak istemem istemem istemem’’

Kısa, kısa, kısa ve uzun bir nefesin hemen arkasından anlamsız bir gülümseme ve ölüm naraları. Beynimin içine hücum eden piçleri teker teker ayıklayacağım, soru yumaklarını tek çırpıda çözerek rahat bir nefes alacağım. Zaman daralıyor, gözlerim ağırlaşıyor.

Peki Deniz kimdir?

Devam edecek

Facebook sayfamızı takip ediniz

Herkes Dergisi Resmi Facebook Sayfası

İlgi çeken öyküler:

Haziran

Zamana yolculuk

Recep ile Nadan

Bir Hatıra Defteri

Bar Perisi

İttihat ateşi

Kalan Zaman

Rahip

Suçsuzum

Yi ha! Bir Anadolu göbeği hikayesi

Benim Öyküm

Hey taksi!

İttihat Ateşi

İttihat Ateşi 14. bölüm

Mehmet Başkan‘ın yazdığı İttihat Ateşi öykü dizisinin 14. bölümüdür. Tarih ve sosyal bilimler içeriği yoğun olan İttihat Ateşi öyküsünü kavrayabilmek için önceki bölümleri okumanızı tavsiye ederiz.

1. bölüm

2. bölüm

3. bölüm

4. bölüm

5. bölüm

6. bölüm

7. bölüm

8. bölüm

9. bölüm

10. bölüm

11. bölüm

12. bölüm

13. bölüm

İttihat Ateşi

Düzen ve Adalet Cemiyeti’nin 1. Kongresi’nde alınan kararlar sonrasında sekiz kurucu üye, geriye kalan hususların ikinci kongre içerisinde daha geniş bir kadro ile alınması gerektiğini kararlaştırdı. İttihat Ateşi sloganı ile yola çıkan tarihsel devamlılığı ilke edinen gençler, huzur ve refahı demokratik çizgiler içerisinde hakim kılabilmek için attıkları ilk adımı yeterli buldu. Özellikle Mustafa devamının ikinci kongrenin konusu olması gerektiğini dost sohbetlerinde sık sık dile getirdi. Bir devlet adamı, bir cemiyet yönetimi veya kulüp yönetiminin üyelere yaptık ve oldu dayatmasını yapmaması gerektiğini düşüncesi hakimdi.

Birkaç gün süren sessizliğin ardından Niyazi yeni üyeler için çevremizdeki vatanperver ve demokratik çevreler ile iletişime geçme zamanının geldiğini söyledi. Cemiyet üyelerinin tamamına yakını benzer bir görüşteydi. Lakin Kenan’a göre bir süre çekirdek kadro ile devam edilmesinden yana oldu. Ancak çoğunluğun yeni üyelere kapının erkenden açılmasını savunması sonrasında cemiyet çoğunluğuna itimat etti. Mustafa, bıçaklı saldırıya uğradığında hastaneye gelen vatanperver asker dostlarının cemiyet için biçilmiş kaftan olduğunu dile getirdi. Mustafa, “hatta onlara kuruluş aşamasında haber vermediğim için dahi bana sitem edeceklerdir.” diyecek kadar arkadaşlarından emindi.

Mustafa’nın bu emin tavrı sonrasında Niyazi ise “o halde durmaya ne hacet var? Harekete geçme zamanı, gün çalışma vaktidir!” dedi. Mustafa hiç oyalanmadan İbrahim, Talat ve Muhammed’e buluşmak istediğini belirten bir mesaj yazdı. Şerefli birer Türk askeri olan üç nefer, 15 Temmuz Darbe Girişimi esnasında darbecilere karşı kahramanca karşı çıkmıştı. Güney Doğu Anadolu’da PKK ile mücadele esnasında sergiledikleri üstün performans ile komutanlarının gözdeleri olmuştu. Hatta bazı haber kanalları görüşmek ve haber yapmak istemişti. Ancak bu talebin muhatabı olan Muhammed, keskin bir dille talebi reddetmişti. Terörle mücadelede hayatını ortaya koyan rütbeli ve rütbesiz binlerce kahraman Türk askerinden hiçbir farkı olmadığını ve böyle bir teklifi bir daha duymak dahi istemediğini belirtmişti.

Kahraman Türk ordusu, cemiyetin başının tacıdır

Cemal, Türkiye’nin ilerlemesi için sivil yaşamda verdikleri mücadelenin canı pahasına mücadele eden Türk ordusunun yanında zerre dahi etmediğini söyledi. Bu nedenle, Cemal’e göre Türk askeri başlarının tacıdır. Vatandaşın rahat uyuyabilmesi için canını ortaya koyarak mücadele eden kahramanlar, onlardan çok daha farklıydı. Sebebi ise sivil yaşam itibardan ve iktisadi güçten tasarrufa giderken, askerler doğrudan canlarını ortaya koyma cesaretini gösteriyordu.

Mustafa’nın mesajına ilk yanıt Muhammed’den geldi. Mesajda “şuan İstanbul’da değilim ama haftasonu İstanbul’a gelir gelmez yanına geleceğim. İyisin umarım.” yazıyordu. Mustafa ise “çok şükür iyiyim. Toparladım can dostum, geldiğinde iki kelam edelim.” diye yanıt verdi. Muhammed, haftasonu eve görüşmeye gelecekti. Sırada ise İbrahim ve Talat var idi. Nitekim kısa bir  süre içerisinde ikisinden de yanıt geldi. Her ikisi de şuan Ankara’da olduğunu ama haftasonu İstanbul’a gelebileceklerini belirten birer mesaj gönderdi. Mustafa için üç arkadaşın da aynı anda İstanbul’da olması ve hep beraber oturmak bir avantaj idi.

Düzen ve Adalet Cemiyeti’nin yeni katılımcılarının yüksek ihtimal ile asker olacaklarına kesin gözüyle bakılıyordu. Yeni üyelere açılmanın yanı sıra iktisadi konular da büyük bir kaygı sebebi olmuştu. Niyazi, “beyler, cemiyet için çalışırken ekonomik açıdan da ayakta kalmak ve yaşamımızı devam ettirebilmemiz gerekiyor. Sizce neler yapabiliriz?” diye sordu. Niyazi’nin sorusu sonrasında Enver söze atıldı ve bir mekan açma teklifinde bulundu. “Hem eşrafı sık sık görme ve iletişim halinde kalma fırsatı buluruz. Dışarıdan müşteriye pek de ihtiyaç duymadan vatanperver ve cesur insanlar ile tanışma fırsatı bulabileceğimiz bir atmosfer yaratmalıyız” dedi. Enver sözlerine soluk bile almadan devam etti. “Özellikle Kadıköy’de küçük bir dükkan tutabilir ve lokal olarak işletebiliriz. Aynı zamanda bu süreç nedeniyle işinden kovulan ve şuan işsiz olan cemiyet üyelerinin ayakta kalmasını sağlamış oluruz.” görüşünü dile getirdi.

Enver, düşüncelerini anlatırken umudu ve heyecanı sesindeki coşkudan hissediliyordu. Enver’in enerjisi, öğrencilik yıllarından bu yana arkadaşlarını motive etme konusunda eşsiz bir etkiye sahipti. En zor anlarda dahi Enver’in olumlu yönde etkisi çevresi tarafından hissedilebiliyordu.

Cemiyet lokali mantıklı bir hamle mi?

Cemiyetin eşrafta duyulmasının ardından cemiyete karşı yaptırımların olacağını tahmin ediyorlardı. Bu nedenle işinden kovulan olur ise gelir elde edebileceği cemiyet bünyesinde bir lokalin olması, cemiyet üyelerinin yere daha sağlam basmasını sağlayacaktı. Gün boyu sekiz kurucu üye, lokal fikri hakkında düşüncelerini dile getirdi. Kadıköy’de bir lokal açabilmek için sekiz kurucu üye de küçük bir bütçe ile katkıda bulunabilirdi. Ancak böyle bir projeyi sekiz üyenin hiçbiri tek başına yapabilecek durumda değildi. Bu konuda ailelerinin maddi imkan veya imkansızlıklarından faydalanmayı düşünmediler. Olabildiğince ailelerini iktisadi açıdan konuya müdahil etmeme konusunda titiz davranacaklarını birkaç gece evvel yemekte dile getirmişlerdi. Lokal konusunu da bu doğrultuda değerlendirdiler.

Niyazi, “İttihat Ateşi sloganı ile yola çıktık. Bu yolda hiçbir maddi çıkarı Düzen ve Adalet Cemiyeti’nin hedeflerinin önüne çıkmasına izin vermemeliyiz. Bu konuda en ufak bir sorunda dahi olası bir lokali kapatma kararı alınması gerekir.” dedi. Kemal ise kurucu sekiz üyeden şüphe duymadığını ve bu bilincin aramızda yeni katılacak üyelerde de aranması durumunda denetimi hiçbir şekilde kaybetmeyeceklerini savundu. Lokal fikri üyelerin tamamının aklına yatması sonrasında Kadıköy’e giderek dükkan bakmak için hızlı davranılması gerektiği konusunda hemfikir oldular. Para alan emir alır diye bir söz vardır: bu sözü pek çok kişi dikkate almaz ama yolun sonunda kendisini para verenin emir kulu olarak bulur.

15. bölüm

Facebook sayfamızı takip ediniz

Herkes Dergisi Resmi Facebook Sayfası

İlgi çeken öyküler:

Suçsuzum

Bir Hatıra Defteri

Bar Perisi

Recep ile Nadan

Zamana yolculuk

Hey taksi!

Kurtuluş

Haziran

Benim Öyküm

Yi ha! Bir Anadolu göbeği hikayesi

Recep ile Nadan

Recep ile Nadan – Bölüm 12. Yaran’ı Arzulatan Nadan.

Recep ile Nadan öykü dizisini ilk defa okuyorsanız, daha iyi anlamanız açısından, aşağıdaki linkleri kullanarak önceki bölümleri okumanız faydalı olacaktır. Recep ile Nadan, gözlem yeteneği ile ortaya çıkmıştır. Türkiye’nin yeni ekonomik elitlerinin gençlerini konu alıyor.

Hikayenin önceki bölümlerini linkte bulabilirsiniz

Recep ile Nadan

Selaaaaam. Adım Nadan. 22 yaşında, ailesine ve geleneklerine bağlı, eğlenmeyi gezmeyi, arkadaşlarıyla vakit geçirmeyi seven bakımlı bir bayanım. Çocukluğum; mensubu olduğum kesimin standartları doğrultusunda fazla dışa dönük olmayan, orta halliyken birden maddi anlamda iyiye giden bir ailenin 4 çocuğunun en küçüğü olarak Fatih sokaklarında, daha doğrusu o sokakta bir evde geçti.

Başlarda okula gitmeme, okumama pek de sıcak bakılmıyordu. Dedemin ve ninemin nasihatlerine bakılırsa; bir kız çocuğunun okuması, ona yapılacak en büyük zulümdü. Annemin büyük kavgalar ve hakaretlere göğüs germesiyle “Bari okuma-yazma öğrensin.” önerisi ile ilkokula kadar okutulmam kararlaştırıldı. Tabi ben ilk 5 seneyi bitirene kadar önce dedemi, sonra ninemi kaybettik. Baba tarafına göre daha ılımlı bir ailede yetişen annem, bir şekilde babamı ikna ederek bugünlere kadar okumamı sağladı. Tabi bunda maddi durumumuzun iyiye gitmesi, ülkemizin artık süper güç olabilecek kıvama gelmesi ve büyük reisimizin her köşe başına açılmasına ön ayak olduğu özel üniversitelerin de katkısı vardır. Çocuk gelişimi bölümünü kendime ve kendim gibi bayanlara gayet uygun gördüm ve öğrenimime hala Kaldırımtaş Üniversitesi’nde devam ediyorum. En büyük hayalim; içkisi, kumarı, çapkınlığı olmayan, ailesine ve dinine bağlı bir bey ile evlenip, çocuklarımın annesi olmak. Hayalim ile bağlantılı bir bölümde okumak da, büyük planımın akademik yönüne katkı yapıyor.

Recep ile baş göz edeceğiz

Daha ortaokuldayken annem ve babam beni o’na, Recep’ime uygun görmüşlerdi. Bir akşam odamda ödev yaparken annem gelip, “Allah’ın da izni ile seni Mustafa Beylerin oğlu Recep ile baş göz edeceğiz kızım.” dedi. O an pek de anlamamıştım ama bir ailem olacağı için içten içe heyecanlanmıştım. Daha sonra konu buralara kadar geldi. Recep’i askere yolladık, tatile yolladık, inşallah tatil dönüşü de nikah hazırlıklarına başlayacağız.

Günümün büyük kısmı okuldaki kafeterya ve Cuqqa Kafe’de arkadaşlarla geçiyor. Nargile ve dumanı çok sevmiyorum ama bana kendimi prensesler gibi hissettiren o sunum ve kafedeki özel köşemiz beni oraya çekiyor. Okuldaki en iyi arkadaşlarım Sultan ve Berk. Aslında ailem ve Recep bir bayanın erkek ile yakın arkadaş olamayacağını düşünüyor ama bence bu tam bir saçmalık. Başörtümü bağlayış şeklimden, giydiğim pantolunun üzerimde durmasına, yaptığım makyajdan, dinlediğim şarkılara kadar her şeyi onlarla paylaşabiliyorum. Hatta bazen akşamdan hazırladığım kıyafetlerimin fotoğrafını çekip, gruptan yolladığım dahi oluyor. Berk çok zevkli ve efendi bir çocuk. Ayrıca Recep’in bana olan ilgisizliğine karşın, her zaman benim yanımda olan çok düzgün bir insan.

Çoğu zaman telefonlarıma bile çıkmıyor

Recep ile görüşmelerimizde bana karşı takındığı dinleyici tavrı hoşuma gitmiyor değil aslında. Genelde ben alatırım, o dinler. Ya anlatmayı sevmiyor, ya beni. Ama ben anlatmayı sevmediğini düşünüyorum. Neticede beni sevmese, benimle nişanlanmazdı. Yine de askerlikten sonra tatile ihtiyacı olduğunu ve bu tatile altı erkek arkadaşı ile gitmesine çok da sıcak bakmadım. Konuya annem, kayınvalidem ve babam da dahil olunca düşündüğümün pek bir önemi kalmadı. Çoğu zaman telefonlarıma bile çıkmaması, çıktığında da mümkün olabilecek en kısa zamanda kapatması da askerlikten kalma bir alışkanlık olsa gerek. En azından günahı-sevabı bilen bir bey Recep. O yüzden içim gayet rahat. Paylaşmam gereken her şeyi zaten Sultan ve Berk ile paylaşıyorum. Onlar iyi ki varlar. Recep de iyi ki var. Yoksa çocuklarımın babası, evimin direği kim olacaktı ki? Yine de en azından Berk’in yarısı kadar anlayışlı olsaydı iyi olurdu.

Dış mihraklar aşağıya çekmek istiyor

Tabi böyle karşılaşmalar yapmak da yanlış olabilir. Mesela Berk 15 Temmuz’da “Sizin yaptığınız tiyatroya sokayım.” derken, Recep’im aslanlar gibi tankların üzerine yürüyüp, ülkemizdeki en kıymetli demokrasi neferlerinden biri olmuştu. Keşke o anlara şahit olabilseydim. Eminim o anlarda gerçek bir kahraman kadar çekici görünüyordur. Bu tarz durumlarda arkadaşlarım, ailem ve nişanlım ile siyaset konuşmuyorum ama bence kesinlikle önemli bir konu. Aldığım eğitim ve görüşlerim doğrultusunda ülkemizin bir çok dış mihrak tarafından aşağı çekilmek istendiğini biliyorum. Mesela defalarca yurtlarına gittiğim ve ailemin yardım ettiği “Hoca” bile meğer bir hainmiş ve biz bunu darbe girişmine kadar anlamamıştık.

İyi ki Reisimiz var da, doğruyu-yanlışı ayırt edebiliyoruz. Sanayide, bilimde, teknolojide ve duble yollarda bir çok Avrupa ülkesinden aşırı fazla ileride bir ülkeyiz. Bizi çekemiyorlar biliyorum. Aynı okuldaki Aysel’in beni çekemediği gibi. Kokana laik Aysel, Berk’ten hoşlanıyor ve bizim bu kadar yakın oluşumuzu kaldıramadığından dolayı kıskanıyor beni. Neymiş efendim? Berk’in eli benim omzumdaymış da, benim gibi dini bütün bir kız buna nasıl izin veriyormuş? Ya gerçekten akıl alır iş değil! Bir de laik olacak. Allah’tan Gülhane Parkı’nda çay içerken Berk’in beni öpüp, sarıldığını görmedi. Yoksa kim bilir hakkımızda ne dedikodular çıkarırdı… Demek ki neymiş? Örümcek beyinli bir insana laiklik de gem vuramıyormuş. İşte bizlere yıllarca böyle zulüm yapıldı.

Keşke onun kadar akıllı ve güçlü olabilsem

Sultan da çok iyi bir kız. Benim kadar dini bütün değil ama gerçekten çok açık görüşlü ve herkesin eşit olduğunu, din-dil-ırk ayrımı yapılmaması gerektiğini savunuyor. Çok haklı. Ayrıca kadınların üzerindeki toplum baskısı ve cinsel tabular konusunda da çok ateşli bir savunucu kendisi. Keşke ben de onun kadar akıllı ve güçlü olabilsem. Kendisini asla laik, sağcı, solcu olarak tanımlamıyor. Bütün bu tarafların büyük bir tiyatronun ufak aktörleri olduğunu söylüyor. Ay hepsi birden nasıl rol yapabiliyor aklım almıyor vallahi ama Aysel söylüyorsa doğrudur. Hayatımdaki bir çok ilki Aysel ile yaşadım neticede. İlk dudaktan öpüştüğüm insan Aysel, beni Berk ile tanıştıran insan Aysel, çekingen yapımın biraz da olsa kırılmasını ve rahat olmamı sağlayan insan da o. Hayatımdaki katkısını asla inkar edemem. Onu çok seviyorum. Keşke Berk ile haftasonu kalmalarında ben de onlara eşlik edebilsem…

Neyse, çok konuştum. Ben biraz Recep’i arayayım da ne yapıyor öğreneyim. 15 gün diye gitti, 1 aydır dönemedi. Yazık benim aslanıma askerde ne çektirdiler ise hala rahatlayamadı…

Devam edecek

Facebook sayfamızı takip ediniz

Herkes Dergisi Resmi Facebook Sayfası

İlgi çeken öyküler:

Kurtuluş

Zamana yolculuk

Rahip

Anlatılmaz yaşanır yıllar geçse bile

Suçsuzum

Haziran

Yi ha! Bir Anadolu göbeği hikayesi

Bar Perisi

Benim Öyküm

İttihat ateşi

Toprak ana