Suçsuzum 9. Bölüm

Nazım Şahin‘in yazdığı Suçsuzum öykü dizisinin 9. bölümüdür. Suçsuzum öyküsünü anlayabilmek için önceki bölümleri de okumanız tavsiye ediliyor. Bir iftira sonucu cezaevine düşen Hüseyin’in kendisini aklama çabasını ve yaşadıklarını konu alıyor.

1. bölüm

2. bölüm

3. bölüm

4. bölüm

5. bölüm

6. bölüm

7. bölüm

8.bölüm

Suçsuzum

Hüseyin, gencin intiharından sonra içine kapanmıştı. Cezaevi hayatı yeterince bunaltıcı iken bir de yanı başlarında bu tarz bir olayın cereyan etmesi Hüseyin’ i iyiden iyiye strese sokmuştu. Bir yandan Duran’ ın iftirası bir yandan Safiye ve Dilara’ nın hasreti onu bunalıma sokmuştu. Koğuşta ölüm sessizliği vardı. Selim’ in de tahliye olmasıyla Hüseyin yalnız kalmıştı. Bazı geceler korkuyla uyanıyor, kabuslar görüyordu.

Haftalar geçiyordu. Günlerden çarşamba olmuş, kapalı görüş günü gelmişti. Hüseyin görüşe kimseyi beklemiyordu. O nedenle hazırlanmadı. Kadir Baba ve Mehmet hazırlanmıştı çoktan. Kadir Baba yıllardır görmediği hatta ilk kez göreceği kızına kavuşacaktı. Mehmet de ise farklı bir telaş vardı. Kimseye bir şey çaktırmıyordu ancak içi içine sığmıyordu. Hüseyin koca koğuşta yalnız kalmıştı. Gardiyan kapının mazgalını araladı.

“ Kadir, Mehmet hazırlanın kapalı görüşe gideceksiniz.” dedi.

Mehmet, kapının hemen yanı başına sandalyesini atmış bekliyordu.

“Hazırız, çıkabiliriz.” dedi.

Koğuş kapısı açıldı. Mehmet ve Kadir Baba görüş için ayrıldılar. Hüseyin kendisine bir demli çay koydu. Gazeteden bir makale okumaya koyulmuştu ki kapının mazgalı bir kez daha açıldı.

Avuıkat Görüşü

Gardiyan:

“ Hüseyin avukatın geldi. Çabuk hazırlan seni bekliyor. Hemen kıyafetlerini giy, bekliyorum seni.” dedi.

Hüseyin şaşırmıştı. Safiye, avukat için haftaya gelecek demişti ama hangi gün geleceğini söylememişti. Adeta bir rüzgar gibi çıktı merdivenleri. Hemen pantolon, gömlek giydi. Saçlarına şöyle bir çeki düzen verdi. Parfümünden sıkıp, cezaevi kimliğini de alarak koğuş kapısına yaklaştı. Kapıyı tıklatınca gardiyan yavaşça açıverdi. Güler yüzlü, genç gardiyan, Hüseyin’ i avukat görüşüne götürmeye gelmişti.

“ Hadi hayırlı olsun. İnşallah güzel haberler alırsın.” dedi.

Hüseyin:

“ Saol kardeşim inşallah.” dedi.

Koridorları birer birer geçtiler. Avukat görüşü için ayrılmış, cam bölmelerden oluşan hücreler vardı. Duvarlarda ses kaydı ve kamera kaydı yapıldığına dair bilgilendirme notları vardı. Kamera, avukat ve tutukluyu aynı kareye alacak şekilde ayarlanmıştı. Görüşme odasının kapısında başka bir gardiyan bekliyordu. Avukatına dahi idarenin görmediği, üzerinde “görüldü” mührü bulunmayan hiçbir yazılı belge veremiyordu. Küçücük bir not pusulası vermek dahi yasaktı. Gardiyan sandalyesini görüşme odasının kapısına atmış içeride konuşulanları açık kapıdan dinliyordu.

Avukat Savaş Bey

İşte Savaş bey gelmişti. Kendisi orta yaşlarda, gayet şık giyimli, saç sakal tıraşı olmuş, konuşması duruşu epey düzgün biriydi. Hüseyin, kendisini ilk kez görmüştü. Söze Savaş bey başladı.

“ Hüseyin bey öncelikle geçmiş olsun. Ben Savaş. Deneyimli bir avukatım. Eskiden ceza hakimliği yapmış daha sonra avukatlığa geçmiş bir kişiyim. Bu nedenle bana karşı rahat olabilirsiniz. Eşiniz bana geldiğinde çok üzgündü. Sizin suçsuz olduğunuza inancı tamdı. Anlatılanları dinleyince önce inandırıcı gelmedi. Fakat iddianame çıkınca, sizin emniyette verdiğiniz ifadelerle uyuştuğunu gördüm. Sizin bir iftiraya maruz kaldığınız apaçık ortada.” dedi.

Hüseyin:

“ Öncelikle hoş geldiniz. Malum burası cezaevi çok hoş bir ortam değil ama ne yapalım. Benim sizden ilk ve en önemli isteğim bana inanmanız. Biliyorum siz profesyonel bir avukatsınız. Fakat önce bana inanın istiyorum. Çünkü bana inanmayan biri beni savunamaz. İkinci husus ben emniyette ve savcılıkta verdiğim tüm ifadelerde uyuşturucu nedir bilmediğimi bir iftiraya maruz kaldığımı defaatle anlattım. Lakin kimse beni dinlemedi. Bugün iddianame ile ortaya çıkan şu durumda ise Duran isimli şahsın şikayeti ile tutuklandığım ortadadır. Benim anlam veremediğim konu neden Duran bana iftira attı? Bu komployu sahneye sürdü?”

Avukat Savaş:

“ Hüseyin bey aslında benim de bu konu ile ilgili size soracaklarım var. Ancak ondan önce eldeki verileri ve iddiaları sizle değerlendirelim. Hakkınızda emniyetten gelen raporlarda, Hts kayıtlarında herhangi bir uyuşturucu karteli ile temas etmediğiniz, evinizden alınan dijital meteryalde herhangi bir suç unsuru olmadığı, araçta bulunan uyuşturucu paketlerinde parmak izinize rastlanmadığı, ev aramasında herhangi bir suç unsuru olmadığı görülmekte. Hakkınızda sadece şikayet ve aracınızda bulunan uyuşturucu torbası var. Sizden kan ve idrar örneği alınacak. Uyuşturucu kullanıp kullanmadığınız araştırılacak. Mahkeme bu konu da müzekkere yazmış.”

Hüseyin:

“ Peki Savaş bey, belli ki bu uyuşturucu paketini Duran koymuş ve ardından ihbar etmiş. Bu adama bir şey yapılmayacak mı? Hayatımı çaldı bu adam benim.”

Avukat Savaş:

“ Hüseyin bey biliyorum bana söylemesi kolay ama sakin ol. O sonraki iş. Önce beraatini alalım daha sonra onunla ilgileceğiz. Hatta hatta tazminatlarla onun kirli donuna varıncaya kadar alacağız. Şimdi biz kendimizi aklamaya bakalım. Seni çok öfkeli gördüm. Haklısın ancak yapacak bir şey yok. Zaten iki hafta sonraya mahkeme duruşma günü vermiş. Sen hemen savunma için çalışmaya başla. Bana bittikten sonra faks çek. Eğer mahkemeye getirilirsen orada konuşuruz yok SEGBİS ten bağlanırsan en azından savunma konusunda birlikte hareket ederiz. Senden ricam sen bana bırak. Çok her şeye müdahale etme. Bana güven! ben, senin savunmanı yapacağım.” dedi.

Hüseyin SEGBİS’i ilk defa duymuştu. Ne olduğunu ise yaşayarak öğrenecekti. SEGBİS( Ses ve Görüntü Bilişim Sistemi ) uzaktan duruşmaya katılmak veya ifade vermek üzerine kurulmuş dijital bir sistemdi.

Hüseyin’in aslında söylemek haykırmak istediği o kadar çok şey vardı ki ancak Savaş Beyin emniyet veren havası Hüseyin’i rahatlatmıştı.

Hüseyin:

“ Anladım Savaş bey. Size güveniyorum. Eşim, sizi seçmişse muhakkak bir bildiği vardır. Bunca yolu geldiniz ayağınıza sağlık.”

İlk Duruşmada Seni Buradan Çıkaracağım

Avukat Savaş:

“ Ne demek! bu benim görevim. Her ne kadar profesyonel olsam da inanmadığım, benim kariyerimi lekeleyecek davaları almam. Eşinize ve size inandım. Ben ayrılmak zorundayım. Başka bir müvekkilime daha uğrayacağım. Kendine iyi bak. Şunu da söyleyeyim bir aksilik olmazsa- kesin demiyorum yalnız onu söyleyeyim-, ilk duruşma da seni buradan çıkarırım. Elimden geleni yapacağım.”

Hüseyin:

“ İnşallah Savaş bey. Size güveniyorum.” Dedi.

Hüseyin, Savaş ile tokalaştıktan sonra, koğuşuna doğru gardiyanla beraber gitmeye başladı. Artık içerisindeki karamsar hava dağılmıştı. Avukat Savaş, umut ışığı yakmıştı kendisine. Haftaya açık görüş, ardından da bir sonraki hafta duruşma vardı. Günler çabucak geçsin istiyordu.

Koğuşta Şenlik Var

Koğuşa geldi. İçeri girdiğinde bir de ne görsün? Kadir baba ve Mehmet, radyodan Ankara oyun havalarından “Kesik çayır “ türküsü eşliğinde karşılıklı oynuyorlardı. Mehmet, Hüseyin’in elinden tuttuğu gibi aralarına aldı.

Mehmet:

“ Hadi oğlum hadi. Oklava mı yuttun? Oyna hadi.” Dedi.

O, sert, kabadayı Kadir Baba elinde metal kaşıklar bir döktürüyordu ki görülmeye değer bir manzaraydı.

Kadir Baba:

“ Evlat! biz gençliğimizde az kaşık kırmadık. Bakma öyle şaşkın şaşkın. Oynayalım efkarımız dağılsın.” dedi.

Hüseyin, çok şaşkındı ama hoşuna da gitmişti. Türkünün melodisine bıraktı kendisini. Artık o da hünerlerini gösteriyordu. Şen kahkahalar koğuşun duvarlarında yankılanıyordu.

Az sonra Hüseyin;

“ Hayır mı ağalar neşemizi neye borçluyuz? “ dedi.

Mehmet :

“ Hüso, sorma benim sevgilim nişandan kaçmış, emmimlere sığınmış. Beni görmeye geldi. Senden başkasına varmam, seninim! dedi. İstersen bir ömür seni beklerim dedi. Ben sevinmeyeyim de kim sevinsin?”

Hüseyin:

“ Hay maşallah. Hadi gözün aydın. Bak sana demiştim oğlum, gün doğmadan neler doğar diye. Eee! Kadir Baba, sen neden bu kadar sevinçlisin?”

Kadir Baba:

“ Evlat kızım geldi. Aynı ben. Huyunu anasından yüzünü benden almış. Kocaman kız olmuş. Ayrıca avukatım da kendisi oldu. Beni savunacak. Vekalet verdim. Anası son nefesinde her şeyi anlatmış. Bana kızgın değildi. Beni çok özlemiş. Yıllar sonra ilk kez bir yakınım geldi. Hem de kızım. Biz de insanız evlat.”

Hüseyin koğuşu uzun süreden bu yana ilk kez bu kadar şen görmüştü. Güzel bir günün akşamına erişmiştiler. Artık haftaya çarşambayı iple çekiyorlardı. Herkes sevdiceğini görecek en önemlisi ona dokunabilecekti.

bir hatıra defteri

Bir Hatıra Defteri 2. Bölüm

Cem İraz’ın eseri olan Bir Hatıra Defteri hikayesinin 2. bölümüdür. Öyküyü tam manası ile kavrayabilmek için öncelikle ilk bölümü okumanızı tavsiye ederiz.

1. bölüm

Bir Hatıra Defteri

İlhan, her gün biraz daha yaşlanıyordu. Saçlarına aklar düşmüştü. Derdini, sıkıntısını dinleyecek birini aramaktaydı. Kendini çıkılmaz bir yolun içinde hissetmekteydi. Ağlamıyordu, ağlasa kendini tutamazdı. O, içinde yaşıyordu her şeyi. Mutluluğunu, mutsuzluğunu, sevincini, kederini hemen hemen her şeyini hep içinde yaşıyordu. Eskisi kadar konuşmuyordu. Eve de pek gitmez olmuştu. Eve gidince bunalmaktaydı. Kafasını dağıttığı tek yer iş yeriydi. Sabahtan akşama kadar çalışmaktaydı. Akşam iş çıkışı her zaman gittiği meyhaneye gider birkaç duble rakı içerdi. Kendi kederini, sıkıntısını içtiği rakıda unuturdu. Kendi kendine masasında duran rakıyla konuşur: “Beni anlayan, bana her şeyi unutturan sensin.” derdi. İlhan, iki üç saatte olsa geçici bir mutluluğa ya da hissettiği o acıyı unutmaya razıydı. Meyhanede çıktığında gece 1-2 olurdu. Eve de gitmediğinden bakımsızlaşmaya başlamıştı. Saçları uzamış, sakallarından suratı görünmez hale gelmişti.

İlhan, üniversiteden arkadaşının evine gider orada kalırdı. Kendisini belki de masasındaki rakı kadar anlayan ama bu sefer kanlı canlı bir dostu olduğunu bilirdi. Ertan, İlhan’ın en yakın arkadaşlarından birisidir. İlhan’ın bu durumuna çok üzülmekteydi ama elinden bir şey gelmemekteydi. İlhan, Ertan’ın yanına çoğu kez sarhoş bir şekilde gelmeye başlamıştı. Ertan’a hep şu sözleri edince Ertan, İlhan’ın sarhoş olduğunu anlardı:

Çekip gitmek istiyorum

“Yazmadı değil mi? Değer miydi peki buna? Keşke beni duyabilse be abi… Kimse onun gibi bana bakmadı biliyor musun? Ben de kimseye ona baktığım gibi bakmadım. Onun bakışları çok farklıydı… Kimseyi sevemem ben onu sevdiğim gibi. Elimden uçup gitti be Ertan… Terk etti beni… Tutamadım onu yanımda. Oysaki ben onunla vardım onu adeta yaşıyordum. Şu halime bak be Ertan, saçlarım bile beyazladı. İçimden hiçbir şey yapmak gelmiyor. Dünyanın en güzel kadınını getir yanıma koy, dönüp ilgilenmem bile çünkü benim sevdiğim, benim sevdiceğim o kadınlar değil… Kimse kalmadı benim hayatımda artık.

Çekip gitmek istiyorum şu şehirden. Bana ne dedi biliyor musun? Beni bir daha arama, sorma, yazma. İstemiyorum seni. Suçum neydi peki? Onu aldatmışım. Hayali insanlarla ben onu nasıl aldatabilirim. Ne görüştüm ne yazıştım böyle bir şeyin olmadığını o da biliyor ama bu ayrılığın adını kesinleştirmek adına güzel bir fırsatı değerlendirdi belki de. Evet ona gereken ilgiyi gösteremedim, suçumu kabul ediyorum. Madem seviyordun niye gerçek sevgini belli etmedin ki kıza? Bu soruyu kendi kendime sordukça çok kızıyorum. Gitti benim bebek kokulum, benim güzel yüzlüm. Abi, bensiz mutlu olacaksa tek olsun o zaman ben ona da razıyım. Onun mutluluğu belki beni de mutlu eder bilemeyiz ki. Acaba şuan ne yapıyordur?

O soğuk havalara dayanamaz

Yazmak geliyor içimden yazamıyorum. Çünkü yazmaya cesaretim yok. Bana, beni bir daha arama dediği için yazacak yüzüm de yok. Çok üzdüm onu çok… Havalarda artık soğumaya başladı soğukta hasta olmasın sakın? O, soğuklara dayanamaz ki çabuk hasta oluyor. Vücudu dirençsiz. Saçlarını kurutmadan dışarı çıkıyor, sonra başım ağrıyor derdi acaba yine öyle mi yapmakta? Böbrek taşı düşürecekti defalarca doktora git diye yalvarmıştım acaba bunun için en son ne yaptı? Evde mutsuzdu, alışamamıştı evdekilere arası nasıl acaba evdekilerle? Ertan sana bir şey diyeyim mi, acaba o da şuan beni düşünüyor mudur?

Düşünse yazardı zaten dersin sen şimdi… Hiçbiriniz beni anlayamazsınız abi, bu acıyı yaşamadan bilemezsiniz. Ben onunla büyüdüm be Ertan! Onunla büyüdüm be abi. Sakallarım çıkmamıştı daha onu ilk tanıdığımda. Üniversiteye bile gitmiyorduk daha. O, benim ilkim olmuştu ama sonum olmadı. Mutlu olmaya çalışmak yerine ben hep mutsuz olmayı tercih ettiğimdendir belki de. Mutsuzluğu seviyorsun sen derdi bana. Hahhh! Kim bilir haklıdır belki de be Ertan? Kim mutsuz olmayı ister şu hayatta?”

Ertan, İlhan’ın elindeki sigarayı alıp söndürdü. Sarhoş olduğunu bildiği için hiç üstelemeden dediği her şeye kafasını salladı ve onu dinledi. Sonra dinlenmesi gerektiğini söyleyip uyuması için odasına kadar eşlik etti. İlhan, yatağına girer girmez uyumaya başladı…

Devam edecek

Facebook sayfamızı takip ediniz

Herkes Dergisi Resmi Facebook Sayfası

İlgi çeken öykü çalışmaları

İttihat ateşi

Kirli Melek

Haziran

Recep ile Nadan

Rahip

Zamana yolculuk

İttihat Ateşi

İttihat Ateşi 15. bölüm

Mehmet Başkan‘ın yazdığı İttihat Ateşi öykü dizisinin 15. bölümüdür. İttihat Ateşi öyküsü, sekiz vatanperver gencin yurtlarını daha yaşanabilir bir hale getirmek için gösterdikleri çabaları ve projelerini konu alıyor. Sekiz gencin yaşadığı zorlukları konu alan öykünün önceki bölümlerini okumanızı tavsiye ederiz.

1. bölüm

2. bölüm

3. bölüm

4. bölüm

5. bölüm

6. bölüm

7. bölüm

8. bölüm

9. bölüm

10. bölüm

11. bölüm

12. bölüm

13. bölüm

14. bölüm

İttihat Ateşi

Düzen ve Adalet Cemiyeti’nin lokal açma fikri uygulamaya koyulacak. Nihayetinde sekiz arkadaşın da Kadıköy’de yeteri kadar çevresi var ve eşraftaki eğitimli insanları toplayabilmek için tematik böyle bir çalışma yürütmek faydalı sonuçlar doğurabilirdi. Sekiz genç de bu maksat ile lokal fikrine sıcak baktı. Yeni günün başlaması ile birlikte, Kadıköy’de Barış Manço Kültür Merkezi’nin önünden başlayarak tüm civara kiralık yer aramak için bakınmaya başladılar. Kadıköy kalabalık bir muhit olduğu için sekiz erkeğin bakınarak yürümesi çok da garip gelmedi insanlara. Kadıköy’de insanların bakınması hiç kimsenin dikkatini çekmiyor ama yoldan geçen kadınlara taciz eden bakışlar ile yaklaşmak insanların dikkatini çekiyor. Sekiz gencin de bu bezlerde işi olmadığı için böyle bir durum yaşanmadı elbette. İttihat Ateşi ilk olarak Kadıköy’de yanacak ve tüm yurda yayılacaktı. Sekiz genç de bu inanç ile çaba göstermekte hiçbir şüphe duymuyorlardı.

Lokal için dükkan arayışları bekledikleri gibi ilk gün sonuçlanmadı. Enver arkadaşlarını çay içmeye gidelim diye ikna etmeye çalıştı. Ancak bir çoğu paramız cebimizde kalsın gider evde çay demleriz diyerek pek yanaşmadılar. Nakit paraya ihtiyaç duyacakları bu süreçte her kuruş büyük önem taşıyordu. Bu nedenle, sekiz arkadaş doğrudan eve gitti. Öncelikle yemeklerini hazırladılar ve yediler. Yemek esnasında ve sonrasında çay içme faslında sohbet koyu idi. Türk Lirası’nın değer kaybetmesi üzerine başlayan konu, Türkiye’nin sanayi ve tarımda kendisine yetemeyen bir ülke olmasına kadar uzandı. Günün sonunda ise herkes yatağına geçti ve yeni güne heyecan ile hazırlanmaya başladılar. Nihayetinde sonunda ölüm yok ise her karanlık gecenin en koyu anında güneş doğar ve yeni gün başlar.

Görev ayrımı

Sabah kahvaltı için hazırlıklar yapılırken Niyazi bazı konularda arkadaşlarının fikrini almak istedi. Sekiz arkadaşın tamamının zaman yatırımını lokal için dükkan aramaya yapmasının zaman kaybı olacağını belirtti. Düzen ve Adalet Cemiyeti ile ilgili diğer çalışmalar için de belli bir kesim çalışma yapmalıydı. Bu konu hakkında Kemal’in bir fikri vardı. “Cemal, Orhan ve Kenan benimle birlikte lokal ile ilgili çalışmaları yürütsün, Niyazi, Mustafa, Selim ve Enver ise cemiyetin diğer meseleleri ile bir süre haşır neşir olsun. Bu sayede cemiyetin tüm meseleleri aynı süreç içerisinde işlemeye devam eder. Elbette lokal için dükkan arama aşaması için geçerli bu kadrolaşma, diğer zamanlarda dönemsel görev ayrımları yaparız.”

Üniversitelerin bağımsızlığı

Kemal’in bu görev paylaşımı fikri, cemiyet üyeleri arasında olumlu karşılandı. Görev paylaşımı sonrasında günlük rutin sohbetlerine devam ettiler. Niyazi, “dün gece yatarken düşündüm. Üniversitelerin ve yargının bağımsızlığı ile ilgili bir düşüncem var. YÖK aşamalı olarak pasif hale getirilmeli. Üniversitelerin rektör atamalarını Cumhurbaşkanı değil, üniversitelerde gerçekleştirilen seçimler neticesinde Rektör ve Dekan atamalarının gerçekleşmesi fikrini savunuyorum. Üniversiteler, evrensel bilim merkezleri olduğu için hiçbir siyasi baskı yaşamadan çalışmalar yürütebilmeli. Her değişen hükümette üniversite Rektörlerinin bıyıklarının değişmesi veya işleyiş tarzının değişmesi, Türkiye’nin gelişimini olumlu yönde etkilemiyor. Elbette Rektör ve Dekan olan bilimadamları kanunları dahilinde hareket etmek zorundalar. Herhangi bir usulsüzlük ve hukuksuz durumda yargı makamının Rektör ve Dekan olan şahısları görevden alma yetkisi olmalı. Yargıya intikal eden hukuksuzluklar ötesinde politik nedenler ile üniversitelerin yönetimine müdahale edilmemelidir.” dedi.

İttihat Ateşi

İttihat Ateşi

Niyazi’nin üniversitelerin bağımsızlığı ile ilgili sözleri sonrasında Enver söze girdi. “Üniversiteleri bağımsız kılabilmek için öncelikle yargının bağımsızlığı güvence altına alınmalıdır. Adalet Bakanlığı ve Cumhurbaşkanı’nın gözlerinin içine bakan bir yargı sistemi kesinlikle seçimle gelen Rektör ve Dekanlara karşı bağımsız ve adil bir yaklaşım ortaya koyamaz. Yargı bağımsızlığı, üniversitelerin bağımsızlığından da önemli ve öncelikli bir konudur. Sebebi ise üniversitelerin bağımsızlığı için ön koşul yargının bağımsızlığıdır.” dedi. Niyazi ise sözlerinin eksik kaldığını belirterek cümlesinin başında yargı ve üniversitelerin bağımsızlığı vurgusu yaptığını ama sıralama konusunda Enver’e hak verdiğini söyledi.

Yargı bağımsızlığı

Yargı bağımsızlığı konusunda öğle saatlerine dek süren yoğun tartışmalar yaşandı. Ancak yargının siyasiler tarafından değil, hukukçular tarafından ele alınması ve ideal bir sisteme oturtulması için projeler üretilmesi gerektiğinde hemfikir olundu. Sonuçta sekiz arkadaş da siyasi pencereden yargının ele alınmasını yargı sorunlarını aynı şekilde devam ettirmekten başka sonuç vermeyeceği konusunda hemfikir oldu. Yargı konusunda tartışmalar devam ederken birden Mustafa söze girerek asker arkadaşlarının bugün geleceğini hatırladı. İbrahim, Talat ve Muhammed bugün Ankara’dan gelecek ve cemiyete katılım konusunda yüz yüze evde bir görüşme yapacaklardı. Yan masa tedirginliği olmadan ev ortamında yapılacak görüşmelerin herkes açısından daha rahat ve elverişli olduğu düşüncesini savundular. Bundan sonra cemiyete davet edeceğimiz isimleri eğer İstanbul’a gelme imkanları var ise evde ağırlama fikrini bir gelenek haline getirme kararı aldılar.

Talat havadis ile geldi

Yargı konusu yarıda kaldı ve eve gelecek olan üç asker arkadaş ile yapacakları görüşme hakkında konuşmalar başladı. Hukukçu insanlara danışabilecekleri bir gün ayrıntılı bir şekilde yargı meselesini ele almaya karar verdiler. Kısa bir süre sonra kapı çaldı. Eve ilk gelen Talat oldu. Talat içeri girer girmez Mustafa’ya sımsıkı sarıldı.

– Eskisinden de sağlıklı görünüyorsun. Yaramış sana yiğidim.

– Bizi öldürmeyen acı güçlendirdi. İşte bu nedenle seni çağırdık Talat!

Tebessümle yaşanan bu diyalog sonrasında Talat’ı salona davet ettiler. Talat oturur oturmaz hemen önüne çay geldi. Talat çayından yudum alırken Muhammed ile konuştuğunu ve Muhammed’in yalnız gelmeyeceğini söyledi. Muhammed’in yalnız gelmeyeceğini duyan sekiz arkadaş da şaşkınlık yaşadı. Mustafa şaşkınlığını belirten kısa bir soru yöneltti.

– Nasıl yani?

– Kötü bir şey yok ya hu! Siz siyasalcılar da her şeye şüphe ve korku ile yaklaşıyorsunuz. Benim de tanıdığım bir asker arkadaş ile birlikte gelecek. Hava Kuvvetleri’nin özel eğitimli ekipleri vardır. Muharebe Arama Kurtarma ekibinde yer alan Turan da gelecek. Kendisi demokrasiye inanan vatanperver bir askerdir. Muharebe Arama Kurtarma (MAK) ekipleri, düşman bölgesine sızıp hedef işaretler ve düşen bir dost unsur var ise onları kurtarır. Kısacası, ordunun gizli kahramanlarıdır onlar. İşte Turan da bu ekipte kıdemli başçavuş olarak yer alıyor.

Turan kimdir

– Bize biraz Turan’ı anlatır mısın?

– Turan, 45 yaşında gözümüzün nuru, hayatını orduya adamış muazzam bir askerdir. Hava Astsubay Meslek Yüksek Okulu mezunu kendisi. Sonrasında ise açıktan Kamu Yönetimi okudu. Hiç evlenmedi, erken yaşta babasının vefatı sonrasında kazancını kardeşlerini okutmaya ve annesinin geçimine harcadı. Annesi geçen sene vefat etti, kardeşi ise öğretmendi. Geçen sene ise bir banka üzerinden kredi çekip ev aldığı için açığa alındı. Kısacası, ordudaki görevi gibi yaşamında da hiçbir zaman rahat yüzü görmedi. Hiçbir zorluk ve hüsran kendisini görev aşkından koparmadı.

– Turan’ın da acı bir yaşamı varmış. Gerçekten de her yaşam bir dünya, herkesin bir dünyası var ve ne yazık ki başkalarına kendi dünyasını dar ediyoruz. Peki annesinin vefatı ile kız kardeşinin açığa alınmasının bir alakası var mı?

– Ne yazık ki sana bu konuda bir bağlantı yok diyemem. Nebahat teyzeyi ben de tanırım. Elini öpmüşlüğüm, bir acı kahvesini içmişliğim vardır. Kızının açığa alındığını öğrendiğinde kalp krizi geçirdi ve hastaneye götürmeye fırsat olmadan oracıkta can verdi. Melis’in hiçbir terör örgütü ile bir bağı yoktu. Annesi ile oturdukları evi alırken kredi şartlarından dolayı o malum bankayı tercih etmişti. Lakin bunu açıklama fırsatı dahi olmadan hayallerini gerçekleştirdiği öğretmenlik mesleğinden uzaklaştırıldı.

– Mekanı cennet olsun. Elbet bir gün ak ile kara…

Kapının çalması ile birlikte Mustafa’nın sözleri yarıda kaldı. Kapının arkasında Muhammed’in ince ve etkileyici sesi duyuldu. Mustafa bu güzel sesi nerede duysa tanırdı, senelerce onun sesinden nice Türk Sanat Müziği eserini dinleyerek ruhunu beslemişti. Mustafa heyecan ile kapıyı açtı ve doğrudan Muhammed’e sarılarak seni özledim dostum dedi.

İnsan insana kavuşurmuş

Muhammed, “dağ dağa kavuşmazmış ama insan insana kavuşurmuş biricik Mustafa’m” dedi. “O kalleşin saldırısı sonrası hepimizi çok korkuttun. Terörle mücadelenin yoğun olarak yaşandığı bugünlerde nice yiğidin kara haberini aldım. Bir de seni kaybedecek olmaktan çok korktum.” dedikten sonra Niyazi’nin salona daveti sonrasında salona doğru yürümeye başladı. Tam da salona girerken hatırladı: “aa pardon, Turan başçavuşum heyecandan size tanıtmayı unuttum. Kendisi şerefli ordumuzun şerefli bir kıdemli başçavuşudur.” Mustafa gülümseyerek karşılık verdi.

– Turan ağabeyden evvel, şanı geldi bizlere Muhammed’im. Kendisi ile tanışmak için can atıyoruz biz de.

Turan duyduğu sözler sonrasında gülümsedi ve yüzünün kırışıklıkları ve acılar daha da belirginleşti. Turan’ın hikayesini duyduğu için Selim’in içine hüzün çöktü kırışıklıkları görünce. Henüz 45 yaşında olmasına rağmen saçları kırlaşmış ve yüzündeki kırışıklıklar belirginleşmişti. İyilerin üzüldüğü dünyada nasibini almış güzel bir insana bakar gibi baktılar Turan’ın yüzüne. Sessizce gülümsedikten sonra Turan birkaç sözü varmış gibi teşebbüste bulundu.

– Sizler gibi vatanperver gençler tarafından böyle güzel karşılanmak ve anılmak, benim gibi bir asker için büyük bir motivasyon kaynağıdır. Sivilde pek tanıdığım yoktur, tanıma fırsatım da olmadı. Beni bir silah arkadaşlarım bilir, bir de dağlar ve kuşlar. Sizler hakkında ben de pek güzel sözler duydum. Sağ olsun, Muhammed üsteğmenim de bana güvendi ve bana sizlerden bahsetti. Sırf sizler ile tanışmak ve konuşmak için atlayıp geldim. Görevim dışında İstanbul’a koca ömrümde 2 defa geldim. İkincisi de siz oldunuz.

Sivil – asker teması

Düzen ve Adalet Cemiyeti’nin sekiz kurucu üyesi de Turan’ın sohbetini ve ağırbaşlı tavrını çok beğendi. Turan’ın özellikle tevazu göstermediği, tevazunun karakterinde olduğu konusunda hemfikir oldukları bakışlarından anlaşılıyordu. Özellikle Selim sorular yöneltmek için uygun zamanı bekliyor gibi tetikteydi. Turan’ın politik dünyasından ziyade deneyimlerini dinlemek için sabırsızlık duyuyordu. Halbuki Turan’ın gelme nedeni askeri deneyimlerini dinlemek değildi. Ancak kendisini onun vazifelerini dinlemekten geri tutamadı. En sonunda dayanamayarak Turan’a ilk soruyu yöneltti.

– Eğer hadsizlik yapıyor isem kusura bakma Turan ağabey. Düşmanın bulunduğu konuma giderek lazerle işaretleme yapmak büyük bir cesaret ister. Düşmanın içine kadar sızdığın için her türlü tehlikeyi barındıran bir görev yapıyorsun. Sonunda ölüm veya işkence olabilir. Hiç mi korkmuyorsun ağabey?

Turan tebessüm ederek, “bu hayata bir kere geleceğim. Şerefli bir şekilde can vermek de, yatağımda ölmek de nasip işidir. Dilerim ki vazifem uğruna bu hayata veda ederim. Elbet bir gün hepimiz öleceğiz ve ben bu ölümün milletim uğruna olmasını tercih ederim. Hiçbir göreve giderken zerre kadar korkmadım.” dedi.

Turan’a yeni bir soru yöneltecek iken Kenan araya girdi. “Turan ağabeyi her gördüğü sivilden duyduğu sorular ile yormamak gerekli. Turan ağabeyimiz İstanbul’a kadar bunun için gelmedi. İttihat Ateşi hakkında konuşalım Turan ağabey ile. Kendisinin zahmetlerinin boşa gitmesini istemem.” dedi. Kenan’ın araya girmesi sonrasında sivillerin askerlerin yaşamında merak ettiği noktalar geride bırakıldı. Niyazi ile Mustafa kısa bir süre göz göze geldi. Bu esnada Mustafa’ya gözleri ile istersen söze başla manasında hareket yaptı. Sonrasında ise Mustafa söze girdi.

– Tekrardan hoş geldiniz. Muhammed’in de geldiği o bıçaklı saldırı sonrasında Düzen ve Adalet Cemiyeti’nin temellerini atmaya karar verdik. Cemiyetimizin ilke ve kurallarını belirledik. Dosya halinde sizlere sunacağım. Öncelikle okumanız ve yorumlamanızı istiyoruz. Memleketimiz için arzu ettiğimiz hedeflere ulaşırken sizleri de aramızda görmekten kıvanç duyacağız. Muhammed’e imanım gibi güveniyorum, kendisinin bizleri yanıltmayacağı konusunda hiçbir şüphem yok. Elbette Muhammed’in güvendiği ve saydığı Turan ağabey için de dolayısı ile aynı durum geçerli.

Muhammed ve Turan dosyayı alıp okumaya başladı ve tam o esnada kapı çaldı. Kemal ise “aha İbrahim de geldi” diyerek Mustafa’ya baktı. Mustafa kapıya yöneldi ve İbrahim’i karşıladı. Mustafa’ya tıpkı diğer dostları gibi İbrahim de sımsıkı sarılarak geçmiş olsun dileklerini tekrardan iletti. Mustafa ve İbrahim sohbet ederek salona doğru gelirken, diğer arkadaşlar salonda oturan Muhammed ve Turan’ın yanından ayrılmadı. Salondaki misafiri yalnız bırakarak kapıya gitmek yakışık kaçmazdı.

İbrahim yorgundu

Uçak rötar yaptığı için uykusuz kalan İbrahim, bitkin görünüyordu. Görev sonrasında uykusuz kaldığı için üzerine rötar aksiliğinin de eklenmesiyle İbrahim uyumaya fırsat bulamadı. Erkenden İstanbul’a inmeyi ve biraz uyuduktan sonra Mustafa’nın yanına geçmeyi planlıyordu. Ancak uçaktan iner inmez Mustafa’nın yanına gelmek zorunda kaldı. İbrahim yaşadığı aksilikleri anlattı ve bitkin görünmesinin nedenini açıklayarak sözlerini noktaladı.

İbrahim’in yorgunluğunu dile getirmesinin ardından Orhan, “istersen içeride biraz dinlenebilirsin. Nihayetinde hep buradayız, kalktığında gelirsin.” diye kibar bir teklifte bulundu. İbrahim ise Orhan’a nezaketinden dolayı teşekkür ettikten sonra gerekir ise konuştuktan sonra geçer uzanırım diye yanıt verdi. İbrahim sözlerini noktaladıktan sonra Mustafa hiç oyalanmadan konuya girme kararı aldı.

– Sen de yorgunsun, seni çok fazla yormadan doğrudan konuya gireceğim. Benim bıçaklandığım günü hatırlıyorsundur, işte o gün aldığım yara hepimizin dirilişi oldu. Aldığım bir bıçak yarası, bir ulusun karanlıktan aydınlığa çıkabilmesi için bir umuda dönüştü. Düzen ve Adalet Cemiyeti’nin temellerini attık. İşte İttihat Ateşi böyle başladı. Cemiyetin ilke ve kuralları geçtiğimiz gün belirlendi ve önümdeki dosyada bu ilke ve kurallar yazıyor. Öncelikle ilke ve kuralları incele, sonrasında ayrıntılar hakkında konuşabiliriz.

28 Şubat sürecinin etkisi

İbrahim, Muhammed, Talat ve Turan dosyaları inceledikten sonra birbirlerine bakmaya başladılar. İbrahim, 28 Şubat sürecinde askerlerin herhangi bir dernek, vakıf veya sendikaya üye olması yasaklandığını söyledi. Ardından ise “ancak TSK’nın izni ile onay verilen yerlere üye olunabildiğini açıkladı. Turan kıdemli başçavuşum o dönemlerde orduda olduğu için o günleri bizzat yaşamıştır.” diyerek sözlerini noktaladı.

Turan, “28 Şubat süreci sivil yaşamı ve siyaseti yasaklar ile kısıtladığı gibi askeri de kısıtladı ve sosyal yaşamdan kopardı.” dedi. Sivil yaşama ve siyasete askerin müdahalesi yapılırken aynı zamanda askeriye içerisinde çatlak seslerin çıkmasını engellemek ve askerin sosyal yaşamda aktif olması engellendi. Salondaki 12 kişi de 28 Şubat konusunda olumsuz bir yaklaşım sergilemede hemfikir oldu. Siyasete ve topluma asker müdahalesi, hiçbir koşul altında kabul edilemez olarak görüldü. Konukların askeri darbe yatkınlığında olmaması Niyazi’nin içine biraz olsun su serpmişti. Cemiyetin sekiz kurucusu da dört askerin de cemiyete katılım gösterme konusunda nasıl bir tavır takınacağı konusunda meraklarını gizleyemediler. Sonunda ise Mustafa söze girdi.

– Peki, cemiyete katılım hakkında ne düşünüyorsunuz?

Devam edecek

Facebook sayfamızı takip ediniz

Herkes Dergisi Resmi Facebook Sayfası

İlgi çeken öyküler:

Hey taksi!

Recep ile Nadan

Bir Hatıra Defteri

Zamana yolculuk

Benim Öyküm

Haziran

Kurtuluş

Suçsuzum

Yi ha! Bir Anadolu göbeği hikayesi

Anlatılmaz yaşanır yıllar geçse bile

Kalan Zaman

Kalan Zaman 2. bölüm

Kalan Zaman, Herkes Dergisi yazarı Erdal Fahlioğulları’nın yazdığı bir öykü dizisidir. Hastalığını öğrenen bir insanın kalan zamanında yaşadıkları ve hissettiklerini konu alıyor. Öyküyü kavrayabilmek için ilk bölümden itibaren okumanızı tavsiye ederiz.

1. bölüm

Kalan Zaman

Tek sıkımlık bir kurşun gibi hissediyorum kendimi. Feda edebileceklerimin sınırı yok şu an. Yolun sonunu gördüğüm için elimdeki her şeyi bıraksam da bir bırakmasam da. O yüzden ufkum açıldı her şeyi yapabilirmişim gibi hissediyorum. Aklımı, uçurumun kenarında yürüyor. Ama düşmekten korkmuyor,aşağıda ne var diye bakmıyor.

Hastalığımı anneme söyledim önce. Ağır oldu dinlemesi. Lafıma daha başlarken gözleri doldu. Nasıl baktıysam artık anneme konuştuklarımı dinlemesine gerek bile yoktu. Ayna olmuş gözlerim anlatmıştı her şeyi. Hıçkıra hıçkıra ağlamasını isterdim üzüntüsünü dışarı atmasını. Ama o tedaviyle ilgili olabilecek bütün soruları sorduktan, hastalığımın geri dönülemez olduğunu anladıktan sonra başladı içli içli ağlamaya. Göz yaşları damla damla akmadı, bir yol buldu kendine yanaklardan öyle boylu boyuna aktı saatlerce. Ta ki kuruyana kadar.

Günlerimin çoğunu dışarıda geçirmeye başladım. Mümkün olduğunca deniz kenarına gidiyordum. Deniz kokusu az da olsa kuruyan ciğerlerimi hissetmemi sağlıyordu. Ya da ben öyle hissediyordum. Belki de geri sayımı hızlandırmaktan başka bir işe yaramıyordu.

Bugüne kadar içimden gelen ne varsa yapmaya başladım. Resmen arzularımı isteklerimi bir kafese tıkmış, içimde saklıyormuşum. Bu haber o kafesin kapısını açtı ve beni içinde boğulmak üzere ucu bucağı olmayan bir nefis deryasına saldı.

Oturup bu arzu ve isteklerimin bir listesini yaptım. Kendime bunları gerçekleştirmeden ölmeyeceğime dair söz verdim. Eğer ki ölürsem peşimden bunları yapması içinde bir dostuma vasiyet bıraktım.

Onlar da ölecek olsaydı bana eşlik ederlerdi

Sokakta giderken bir adamın arkasına geçip sebepsiz yere ensesine bir vurdum ve “Bugün Cuma!” diye de bağırdım. Adam önce sinirlenerek ve bir o kadar da şaşırarak bana baktı. Tam vuracaktı ki benim tepkisiz kalışımı, meraklı gözlerle ona baktığımı gördü ve beni deli zannetti galiba ki küfürler savurarak uzaklaştı benden.

Otobüse bindim. İnsanlar tabi telefonlarına bakıyorlar. Belki bir iki tanış aralarında sohbet ediyor. Birbirinden kopuk bir ortam var tabi. Ben derin bir nefes aldıktan sonra başladım “Ada sahillerinden bekliyorum, her zaman …” diye şarkı söylemeye. Gözler açıldı. Gene şaşkınlıklar arttı. İçlerinden çoğu gülümsedi hatta içlerinden çoğu içlerinden eşlik etti. Başlarını sallayarak ritim tutmalarından belliydi. Onlar da ölecek olsaydı bana eşlik ederlerdi herhalde. Etmediklerine göre hepsi sonsuza kadar yaşayacaklar sanırım. Sonra ben bunu gideceğim durağa kadar devam ettirdim. Katılanlar oldu, sövenler oldu. Ama ben son durağa kadar devam ettim.

Güneşli bir Pazar günü şemsiyeyle yürüdüm. Sokak köpeklerini topladım ve onların olduğu yere İskender sipariş verdim. Başka dinlerin ibadethanelerine gittim. Sevmediğim bir arkadaşıma onu sevmediğimi söyledim. İnternette birisiyle tanıştım ve ona yanlış buluşma adresi verdim.

Ben de isterdim daha güzel anlamlı şeyler yapmayı bu yaptıklarım size boş geliyor ama o işler öyle olmuyor işte. Öleceğimi düşününce her şey değersiz geliyor. Anlamını yitiriyor. Ben gittikten sonra hiç birisi olmayacak. 82 gün daha varlar. Sonra yoklar…

Devam edecek

Facebook sayfamızı takip ediniz

Herkes Dergisi Resmi Facebook Sayfası

İlgi çeken öyküler:

Zamana yolculuk

Hey taksi!

Suçsuzum

Recep ile Nadan

Kirli Melek

Yi ha! Bir Anadolu göbeği hikayesi

Anlatılmaz yaşanır yıllar geçse bile

Haziran

İttihat ateşi

Benim Öyküm

Kurtuluş

Suçsuzum

Suçsuzum 8.Bölüm

Nazım Şahin‘in yazdığı Suçsuzum öykü dizisinin 8. bölümüdür. Suçsuzum öyküsünü anlayabilmek için önceki bölümleri de okumanız tavsiye ediliyor. Bir iftira sonucu cezaevine düşen Hüseyin’in kendisini aklama çabasını ve yaşadıklarını konu alıyor.

1. bölüm

2. bölüm

3. bölüm

4. bölüm

5. bölüm

6. bölüm

7. bölüm

Suçsuzum

Sıradan bir günün sabahıydı. Herkesin kafası kendi hayatına dönük soru işaretlerinden müteşekkil sarmallarla doluydu. Zaman adeta ağır çekimde hareket ediyordu. Günler geçmiyor gibi geliyordu. Oysaki, Hüseyin 3 ay, Mehmet 17 ay, Selim 26 ay, Kadir Baba ise 47 aydır cezaevindeydi. Zaman geçiyordu ama siz dört duvar arasında bunu fark edemiyordunuz.

Sabah kahvaltıdan sonra Selim ve Hüseyin, Kuran-ı Kerim derslerine devam ettiler. Hüseyin artık tecvid ile okumayı öğrenmişti. Hatta bu konunun şerefine, Balıkesir yöresine ait Hoşmerim tatlısı alarak akşam yemeğinden sonra arkadaşlarına süpriz yapmayı planlamıştı. Tatlıları kantinden gelmişti. Buzdolabı olmadığı için avluya açılan pencerelerin önüne koymuştu. Dışarısı geceleri gayet soğuk oluyordu.

Cezaevi tesbihi

Bir de Selim’e Kuran-ı Kerim eğitimi için küçük bir hediye vermek istemişti. Burası cezaevi idi. Her istediğine ulaşması mümkün değildi. Ve vereceği hediye anlamlı olmak zorundaydı. Bu konuda en anlamlı hediye zeytin çekirdeklerinden yapılan “Cezaevi Tesbihi” idi. Tesbih yapımı için Mehmet’ten yardım aldı. Herkesten gizli tesbih yapımını bitirmişti. Selim’e, akşam yemeğine müteakip, herkesin huzurunda emek verdiği tesbihi takdim edip teşekkür edecekti. Fakat “insan plan yapar, kader gülümser” denir ya, gerçekten de öyle oldu. Öğle saatleri idi. Koğuş kapısının mazgalı aralandı. Hüseyin gazete okuyordu. Birden irkildi. Yemek dağıtım saati değildi henüz. Gardiyan neden gelmiş olabilirdi?

Gardiyan:

“Selim Doğru buraya baksın?”

Hüseyin hemen avluda oturan Selim’e seslendi.

“Selim hocam, sizi gardiyan çağırıyor bakar mısınız?”

Selim ağır adımlarla kapıya ilerledi.

Gardiyan:

Selim Durmaz. Tahliye yazın geldi, sen beni kapıda bekletiyorsun. Hadi gözün aydın. Hazırlan birazdan seni almaya geleceğim. Sana girerken verilen yastık, çarşaf, battaniye ne var ise hazırla. Fazla oyalanma hemen gelirim.” dedi.

Şaşkın sevinçli ama hüzünlüydü

Hüseyin ve Selim şaşkınlıktan ne diyeceklerini bilemediler. Selim ağalamaya başladı. Sakallarından süzülen göz yaşları elindeki Kuran-ı Kerim’e damlıyordu. Hüseyin de Selim’in boynuna sarılıp ağlamaya başladı. Sesleri duyan Mehmet ve Kadir Baba da Selim’in yanına gelmişlerdi. Koğuşta bayram havası vardı. Mehmet ve Hüseyin hemen Selim’in eşyalarını toplamasına yardım etmek üzere üst kata çıktılar. Selim’in eşyalarını siyah battal boy bir çöp poşetine doldurdular. Gardiyanın istediği eşyaları da hazırlayıp kapının önüne indirdiler. Selim şaşkın, sevinçli ama arkadaşlarından ayrıldığı için de, bir o kadar hüzünlüydü. Kolay değil artık koğuş onun evi gibi olmuştu. Oradan dahi ayrılmak insanı hüzne gark ediyordu.

Hüseyin tesbihi çıkardı.

“Selim Hocam bana yıllardır öğrenmediğim en önemli hayat kaynağını öğrettin. Bana Kuran-ı Kerim okumayı öğrettiğin için sana ne kadar teşekkür etsem azdır. Nacizane sana bir hediye vermek istedim. Fakat malum burası cezaevi. Ben de sana, buraya uygun, zeytin çekirdeği tesbih yaptım. Güle güle kullan. Benden sana hatıra kalsın. Hakkını helal et.” dedi ve iki damla yaş gözlerinden süzüldü.

Kur’an-ı Kerim’in Türkçe meali

Selim:

“Ne demek kardeşim. Ben sana bu muhteşem kitabı okumayı öğrettim ama senin işin bitmedi. Hemen bir tane Kuran-ı Kerim’in Türkçe mealini almanı, Yüce Allah’ın bize neler söylediğini anlayarak okumanı istiyorum. Evet, Arapça okumak çok güzeldir. Ama anlamak daha önemlidir. Tesbih için de ayrıca teşekkür ederim. Ömrüm vefa ettiği sürece saklayacağım. Sen de hakkını helal et.” dedi.

Sırayla Mehmet ve Kadir Baba ile de helalleşti. Herkesi hüzün sarmıştı. Koğuşun demir kapısının homurtusu duyuldu. Gardiyan bağırıyordu.

“Selim! Haydi zaman doldu.”

Herkes kapının önünde sıralandı. Cezaevi adetiymiş, alkış kıyamet. Islıklar eşliğinde Selim elinde eşyalarının içinde olduğu iki adet battal boy çöp poşeti ile koğuştan çıktı. Geri dönüp kapıya doğru el salladı ve gardiyan önde o arkada koridorda ilerlemeye başladılar.

Eğitim bitmişti

Cezaevine girişte süpriz, çıkışta süprizdi. Nasip dolmuş, yenecek ekmek kalmamıştı. İşin en ilginç tarafı Kuran-ı Kerim dersi biter bitmez Selim’in tahliye olmasıydı. Demek ki tahliye olması için eğitimin bitmesini takdir etmişti Yüce Yaradan.

Koğuştaki sevinç havası yine eski hüzne dönüşmüştü. Koğuşta 3 kişi kalmışlardı. Akşam yemeğinin dağıtılmasına az kalmıştı.

Hüseyin Kuran-ı Kerim okuyordu. Yine o tanıdık ses geldi. Koğuş kapısı homurdanarak açılmıştı. Gardiyan, önden içeri girerek, 1 battaniye, 1 yastık, 1 takım nevresim bırakmıştı masanın üzerine. Ardından 20’li yaşlarda, 170 boylarında, balık etli, hafif kilolu bir genç koğuşa girdi. Gencin yüzünde hayattan bıkmış bir ifade ve etrafa yayılan yoğun bir karamsarlık vardı. Gözlerinin altı uykusuzluk ve ağlamaktan şişmişti. Yüzü strese bağlı olduğu anlaşılan sivilcelerle kaplıydı. Kolların da faça izleri, elinin üzerinde kuru kafa şeklinde döğme vardı.

Hüseyin:

“Hoşgeldin delikanlı. Ben Hüseyin.” dedi.

Genç hiç oralı olmadı. Defol git başımdan dercesine Hüseyin’in yüzüne bakarak burnunu çekti. Tavırları rahatsızlık vericiydi. Hüseyin gencin bu tavrından hiç hoşlanmadı ve avluya çıktı. Ardından Mehmet gencin yanına gelmişti. Aynı muameleyi Mehmet’de görünce, o da kızıp avluya çıktı. Az sonra yemek dağıtımı için görevliler koğuşun kapısına gelmişti. Genç umursamadı bile. Eşyalarını alıp üst kata çıktı. Hüseyin ve Mehmet şaşkındı. Gencin bu hal ve hareketleri hiç hoş değildi. Yemekleri aldıktan sonra sofrayı kurdular. Üst kata yemek hazır diye seslendiler.

Kadir Baba yılların verdiği tecrübe ile olmalı, gencin pek tekin bir tip olmadığını anlamış, gence selam bile vermemişti. Yemeğe indi. Genç yemeğe inmemişti. Hüseyin dayanamadı. Yanına gitti.

İlk girişim değil

“Birader, sıkıntın nedir bilmiyorum ama biz de senin gibi cezevine ilk girince, şaşkındık. Hadi gel yemek ye.” dedi.

Genç:

Dayı bu benim ilk girişim değil merak etme. Ben yemiyorum size afiyet olsun.” dedi.

Hüseyin daha da şaşırmıştı. Daha fazla bir şey söylemeden yemek masasına geçti.

“Kadir baba, bu gençte bir hal var. Bu benim ilk cezevine girişim değil dedi. Pek tekin bir tip değil bu çocuk. Ne dersin?” dedi.

Kadir Baba:

“Oğul, sen merak etme ben onun gazını alırım. Ya efendi gibi durur ya da defolup gider. Huzurumuzu bozdurmam sen merak etme.” dedi.

Yemek ve sayım işi bittikten sonra herkes yataklarına çekilmişti. Avlu kapıları kilitlenmiş akşam olmuştu. Genç, Kadir Babanın yanına gitti.

“Baba, sen buraların en eskisisin galiba. Oturabilir miyim?” dedi.

Kadir Baba, gözlüğünün altından bakarak, “otur” işareti yaptı.

Genç:

“Baba, sen buranın ağası mısın?”dedi.

Anamı öldürdüm

Kadir Baba:

“Bana bak evlat ben buranın ağası değilim. Ama düzeni ben sağlarım. Sen yol yordam bilmiyorsun anlaşılan. Önce adın ne? Kimsin nesin? Onu anlat bakalım.” dedi. Sesinde ciddiyet, sertlik ve bir o kadar da tehdit vardı. Genç, sert kayaya çarptığını anlamıştı. Belli ki bu adam cinayetten yatıyor diye aklından geçirdi. Biraz daha tavrını yumuşattı.

“Baba estağfurullah. Kusura bakma şaşkınlık işte. Ben Rıfat. Yaşım 22. Anamı öldürdüm. Uyuşturucu parası vermedi. Ben de krizdeyken anamı balkondan itip 10. Kattan aşağı attım.” diyerek anlattı hikayesini. Gayet soğuk kanlıydı. Fakat normal bir insan olmadığı her halinden belliydi.

Kadir Baba, Rıfat’tan tiksinti duyuyordu. Fakat yüz ifadelerine bu durum yansımıyordu.

“Delikanlı, burada hır gür istemem. Efendi gibi otur kalk. Buradaki gariplere ilişirsen, pişman ederim. Senin yaşın kadar benim adam vurmuşluğum var. Bileğine güveniyorsan şimdi kozumuzu paylaşalım. Yok eğer güvenmiyorsan ya dediklerimi yap ya da çek git buradan.” dedi.

Rıfat:

“Anladım baba. Benim kimseyle işim yok. Zaten çok da kalmayacağım. Merak etme.” diyerek yatağına geçti.

Yatağını hazırlamamıştı. Sürekli sigara içiyor hiçbir şey yemiyordu. Alt ranzalardan birine uzanmış, üst ranzanın tabanına bir şeyler yazıyordu. Üstünü bile çıkarmadı. Geldiği kıyafetlerle uyuyakalmıştı. Hüseyin ve Mehmet gencin tavırlarına anlam veremiyordu. Kadir baba ile ne konuştuklarını merak ediyorlar fakat cesaret edip soramıyorlardı. Ardından ışıkları kapattılar. Herkes uykuya geçmişti.

Kadir Baba durumu anladı

Hüseyin sırtında bir ağrı ile uyandı. Gece üzeri açık kalmış ve rüzgar almıştı. Kendi kendine “aşağıdaki pencerelerden biri açık kalmış olmalı” dedi. Aşağı kata indi. Saat 03:30’u gösteriyordu. Pencereyi kapattı. Tuvalete girmek için kapıyı açmaya çalıştı fakat kapı açılmıyordu. Kapının üzerinde 8-9 adet elbise askısının çarşafla bağlandığını ve dışarı doğru sarkıtıldığını gördü. Kapıyı ne kadar çekerse çeksin açılmıyordu. Sonra üst kata çıktı. Yataklara baktığında,  yeni gelen gencin yatakta olmadığını fark etti. Mehmet ve Kadir Babayı uyandırdı. Hepsi birlikte tuvalet kapısına indiler. Kadir Baba durumu anlamakta gecikmedi. Genç intihar etmiş olmalıydı. Kapıya güçlü elleri ile asıldı. Kapı hafif aralandı. İçerideki manzara çok korkunçtu.

Kadir Baba:

“Hüseyin acil butonuna bas çabuk.” dedi.

Hüseyin, Acil butonuna birkaç kez bastı. Kadir Baba, herkesin tuvaletten uzaklaşmasını istedi.

Gardiyan gelmişti.

“Ne var gece gece?” diye çıkıştı.

Kadir Baba:

Gel de kendin bak. Yeni gelen çocuk kendini asmış.” dedi.

Gardiyan paniklemişti. Hemen telsiz ile destek istedi. Birkaç gardiyan daha geldiler. Jandarma da hemen artlarından geldi. Kapıyı zorlayarak açtılar. Genç, çarşafı elbise askılarına bağlayıp kapıdan sarkıtmıştı. Diğer ucunu da ilmek yapıp boğazına geçirdikten sonra kendini boşluğa bırakarak intihar etmişti. Jandarma, savcıya haber vermişti. Yaklaşık yarım saat sonra savcı olay yerine geldi. Tutanaklarını tutup, tek tek herkesin ifadesini aldı. Cesedi torbaya aldıktan sonra eşyalarını da alarak koğuştan çıktılar.

Sabah saat 07:00 olmuştu. Hüseyin ve Mehmet şoktaydı. Renkleri atmış adeta kireç gibi olmuştu. Olanlardan bir anlam çıkaramadılar. Kadir Baba’nın yanına gittiler. Kadir Baba gayet rahat görünüyordu.

Hüseyin:

“Baba ne oldu böyle. Bu herif niye astı kendini?” dedi.

Kadir Baba:

Oğul vicdan her yükü taşımaz. Dün akşam bana, anasını nasıl öldürdüğünü anlattı bu cahil. Uyuşturucu krizine girip anasını balkondan atmış. Vicdanı yakasını bırakmamış demek. Boş verin siz. Şimdi gitsin, hesabını öte tarafta, Allah’a versin. Burada hesap kalmadı. Adam öldü dosya kapandı. Hadi sizde gidip biraz uzanın. Kahvaltıyı ben hazırlarım.”dedi.

Hüseyin ve Mehmet yemeği düşünemiyorlardı. Gördükleri manzara karşısında içleri kalkmıştı. Mideleri bir şey kabul edecek gibi değildi. Fakat bir insan, kendisini doğurup büyüten anasına, bunu nasıl yapabilmişti? Uyuşturucu denen illet, insanı insanlıktan dahi çıkarıyordu. Hüseyin’in bugün cezaevinde öğrendiği iki şey vardı. Vicdan azabı ve uyuşturucunun ne denli vahşi bir katil olduğu.

Devam edecek

Facebook sayfamızı takip ediniz

Herkes Dergisi Resmi Facebook Sayfası

İlgi çeken öyküler:

Bar Perisi

Recep ile Nadan

Hey taksi!

Zamana yolculuk

Bir Hatıra Defteri

Benim Öyküm

Haziran

Yi ha! Bir Anadolu göbeği hikayesi

Rahip

Anlatılmaz yaşanır yıllar geçse bile

İttihat ateşi

İttihat Ateşi

İttihat Ateşi 14. bölüm

Mehmet Başkan‘ın yazdığı İttihat Ateşi öykü dizisinin 14. bölümüdür. Tarih ve sosyal bilimler içeriği yoğun olan İttihat Ateşi öyküsünü kavrayabilmek için önceki bölümleri okumanızı tavsiye ederiz.

1. bölüm

2. bölüm

3. bölüm

4. bölüm

5. bölüm

6. bölüm

7. bölüm

8. bölüm

9. bölüm

10. bölüm

11. bölüm

12. bölüm

13. bölüm

İttihat Ateşi

Düzen ve Adalet Cemiyeti’nin 1. Kongresi’nde alınan kararlar sonrasında sekiz kurucu üye, geriye kalan hususların ikinci kongre içerisinde daha geniş bir kadro ile alınması gerektiğini kararlaştırdı. İttihat Ateşi sloganı ile yola çıkan tarihsel devamlılığı ilke edinen gençler, huzur ve refahı demokratik çizgiler içerisinde hakim kılabilmek için attıkları ilk adımı yeterli buldu. Özellikle Mustafa devamının ikinci kongrenin konusu olması gerektiğini dost sohbetlerinde sık sık dile getirdi. Bir devlet adamı, bir cemiyet yönetimi veya kulüp yönetiminin üyelere yaptık ve oldu dayatmasını yapmaması gerektiğini düşüncesi hakimdi.

Birkaç gün süren sessizliğin ardından Niyazi yeni üyeler için çevremizdeki vatanperver ve demokratik çevreler ile iletişime geçme zamanının geldiğini söyledi. Cemiyet üyelerinin tamamına yakını benzer bir görüşteydi. Lakin Kenan’a göre bir süre çekirdek kadro ile devam edilmesinden yana oldu. Ancak çoğunluğun yeni üyelere kapının erkenden açılmasını savunması sonrasında cemiyet çoğunluğuna itimat etti. Mustafa, bıçaklı saldırıya uğradığında hastaneye gelen vatanperver asker dostlarının cemiyet için biçilmiş kaftan olduğunu dile getirdi. Mustafa, “hatta onlara kuruluş aşamasında haber vermediğim için dahi bana sitem edeceklerdir.” diyecek kadar arkadaşlarından emindi.

Mustafa’nın bu emin tavrı sonrasında Niyazi ise “o halde durmaya ne hacet var? Harekete geçme zamanı, gün çalışma vaktidir!” dedi. Mustafa hiç oyalanmadan İbrahim, Talat ve Muhammed’e buluşmak istediğini belirten bir mesaj yazdı. Şerefli birer Türk askeri olan üç nefer, 15 Temmuz Darbe Girişimi esnasında darbecilere karşı kahramanca karşı çıkmıştı. Güney Doğu Anadolu’da PKK ile mücadele esnasında sergiledikleri üstün performans ile komutanlarının gözdeleri olmuştu. Hatta bazı haber kanalları görüşmek ve haber yapmak istemişti. Ancak bu talebin muhatabı olan Muhammed, keskin bir dille talebi reddetmişti. Terörle mücadelede hayatını ortaya koyan rütbeli ve rütbesiz binlerce kahraman Türk askerinden hiçbir farkı olmadığını ve böyle bir teklifi bir daha duymak dahi istemediğini belirtmişti.

Kahraman Türk ordusu, cemiyetin başının tacıdır

Cemal, Türkiye’nin ilerlemesi için sivil yaşamda verdikleri mücadelenin canı pahasına mücadele eden Türk ordusunun yanında zerre dahi etmediğini söyledi. Bu nedenle, Cemal’e göre Türk askeri başlarının tacıdır. Vatandaşın rahat uyuyabilmesi için canını ortaya koyarak mücadele eden kahramanlar, onlardan çok daha farklıydı. Sebebi ise sivil yaşam itibardan ve iktisadi güçten tasarrufa giderken, askerler doğrudan canlarını ortaya koyma cesaretini gösteriyordu.

Mustafa’nın mesajına ilk yanıt Muhammed’den geldi. Mesajda “şuan İstanbul’da değilim ama haftasonu İstanbul’a gelir gelmez yanına geleceğim. İyisin umarım.” yazıyordu. Mustafa ise “çok şükür iyiyim. Toparladım can dostum, geldiğinde iki kelam edelim.” diye yanıt verdi. Muhammed, haftasonu eve görüşmeye gelecekti. Sırada ise İbrahim ve Talat var idi. Nitekim kısa bir  süre içerisinde ikisinden de yanıt geldi. Her ikisi de şuan Ankara’da olduğunu ama haftasonu İstanbul’a gelebileceklerini belirten birer mesaj gönderdi. Mustafa için üç arkadaşın da aynı anda İstanbul’da olması ve hep beraber oturmak bir avantaj idi.

Düzen ve Adalet Cemiyeti’nin yeni katılımcılarının yüksek ihtimal ile asker olacaklarına kesin gözüyle bakılıyordu. Yeni üyelere açılmanın yanı sıra iktisadi konular da büyük bir kaygı sebebi olmuştu. Niyazi, “beyler, cemiyet için çalışırken ekonomik açıdan da ayakta kalmak ve yaşamımızı devam ettirebilmemiz gerekiyor. Sizce neler yapabiliriz?” diye sordu. Niyazi’nin sorusu sonrasında Enver söze atıldı ve bir mekan açma teklifinde bulundu. “Hem eşrafı sık sık görme ve iletişim halinde kalma fırsatı buluruz. Dışarıdan müşteriye pek de ihtiyaç duymadan vatanperver ve cesur insanlar ile tanışma fırsatı bulabileceğimiz bir atmosfer yaratmalıyız” dedi. Enver sözlerine soluk bile almadan devam etti. “Özellikle Kadıköy’de küçük bir dükkan tutabilir ve lokal olarak işletebiliriz. Aynı zamanda bu süreç nedeniyle işinden kovulan ve şuan işsiz olan cemiyet üyelerinin ayakta kalmasını sağlamış oluruz.” görüşünü dile getirdi.

Enver, düşüncelerini anlatırken umudu ve heyecanı sesindeki coşkudan hissediliyordu. Enver’in enerjisi, öğrencilik yıllarından bu yana arkadaşlarını motive etme konusunda eşsiz bir etkiye sahipti. En zor anlarda dahi Enver’in olumlu yönde etkisi çevresi tarafından hissedilebiliyordu.

Cemiyet lokali mantıklı bir hamle mi?

Cemiyetin eşrafta duyulmasının ardından cemiyete karşı yaptırımların olacağını tahmin ediyorlardı. Bu nedenle işinden kovulan olur ise gelir elde edebileceği cemiyet bünyesinde bir lokalin olması, cemiyet üyelerinin yere daha sağlam basmasını sağlayacaktı. Gün boyu sekiz kurucu üye, lokal fikri hakkında düşüncelerini dile getirdi. Kadıköy’de bir lokal açabilmek için sekiz kurucu üye de küçük bir bütçe ile katkıda bulunabilirdi. Ancak böyle bir projeyi sekiz üyenin hiçbiri tek başına yapabilecek durumda değildi. Bu konuda ailelerinin maddi imkan veya imkansızlıklarından faydalanmayı düşünmediler. Olabildiğince ailelerini iktisadi açıdan konuya müdahil etmeme konusunda titiz davranacaklarını birkaç gece evvel yemekte dile getirmişlerdi. Lokal konusunu da bu doğrultuda değerlendirdiler.

Niyazi, “İttihat Ateşi sloganı ile yola çıktık. Bu yolda hiçbir maddi çıkarı Düzen ve Adalet Cemiyeti’nin hedeflerinin önüne çıkmasına izin vermemeliyiz. Bu konuda en ufak bir sorunda dahi olası bir lokali kapatma kararı alınması gerekir.” dedi. Kemal ise kurucu sekiz üyeden şüphe duymadığını ve bu bilincin aramızda yeni katılacak üyelerde de aranması durumunda denetimi hiçbir şekilde kaybetmeyeceklerini savundu. Lokal fikri üyelerin tamamının aklına yatması sonrasında Kadıköy’e giderek dükkan bakmak için hızlı davranılması gerektiği konusunda hemfikir oldular. Para alan emir alır diye bir söz vardır: bu sözü pek çok kişi dikkate almaz ama yolun sonunda kendisini para verenin emir kulu olarak bulur.

15. bölüm

Facebook sayfamızı takip ediniz

Herkes Dergisi Resmi Facebook Sayfası

İlgi çeken öyküler:

Suçsuzum

Bir Hatıra Defteri

Bar Perisi

Recep ile Nadan

Zamana yolculuk

Hey taksi!

Kurtuluş

Haziran

Benim Öyküm

Yi ha! Bir Anadolu göbeği hikayesi

Recep ile Nadan

Recep ile Nadan – Bölüm 12. Yaran’ı Arzulatan Nadan.

Recep ile Nadan öykü dizisini ilk defa okuyorsanız, daha iyi anlamanız açısından, aşağıdaki linkleri kullanarak önceki bölümleri okumanız faydalı olacaktır. Recep ile Nadan, gözlem yeteneği ile ortaya çıkmıştır. Türkiye’nin yeni ekonomik elitlerinin gençlerini konu alıyor.

Hikayenin önceki bölümlerini linkte bulabilirsiniz

Recep ile Nadan

Selaaaaam. Adım Nadan. 22 yaşında, ailesine ve geleneklerine bağlı, eğlenmeyi gezmeyi, arkadaşlarıyla vakit geçirmeyi seven bakımlı bir bayanım. Çocukluğum; mensubu olduğum kesimin standartları doğrultusunda fazla dışa dönük olmayan, orta halliyken birden maddi anlamda iyiye giden bir ailenin 4 çocuğunun en küçüğü olarak Fatih sokaklarında, daha doğrusu o sokakta bir evde geçti.

Başlarda okula gitmeme, okumama pek de sıcak bakılmıyordu. Dedemin ve ninemin nasihatlerine bakılırsa; bir kız çocuğunun okuması, ona yapılacak en büyük zulümdü. Annemin büyük kavgalar ve hakaretlere göğüs germesiyle “Bari okuma-yazma öğrensin.” önerisi ile ilkokula kadar okutulmam kararlaştırıldı. Tabi ben ilk 5 seneyi bitirene kadar önce dedemi, sonra ninemi kaybettik. Baba tarafına göre daha ılımlı bir ailede yetişen annem, bir şekilde babamı ikna ederek bugünlere kadar okumamı sağladı. Tabi bunda maddi durumumuzun iyiye gitmesi, ülkemizin artık süper güç olabilecek kıvama gelmesi ve büyük reisimizin her köşe başına açılmasına ön ayak olduğu özel üniversitelerin de katkısı vardır. Çocuk gelişimi bölümünü kendime ve kendim gibi bayanlara gayet uygun gördüm ve öğrenimime hala Kaldırımtaş Üniversitesi’nde devam ediyorum. En büyük hayalim; içkisi, kumarı, çapkınlığı olmayan, ailesine ve dinine bağlı bir bey ile evlenip, çocuklarımın annesi olmak. Hayalim ile bağlantılı bir bölümde okumak da, büyük planımın akademik yönüne katkı yapıyor.

Recep ile baş göz edeceğiz

Daha ortaokuldayken annem ve babam beni o’na, Recep’ime uygun görmüşlerdi. Bir akşam odamda ödev yaparken annem gelip, “Allah’ın da izni ile seni Mustafa Beylerin oğlu Recep ile baş göz edeceğiz kızım.” dedi. O an pek de anlamamıştım ama bir ailem olacağı için içten içe heyecanlanmıştım. Daha sonra konu buralara kadar geldi. Recep’i askere yolladık, tatile yolladık, inşallah tatil dönüşü de nikah hazırlıklarına başlayacağız.

Günümün büyük kısmı okuldaki kafeterya ve Cuqqa Kafe’de arkadaşlarla geçiyor. Nargile ve dumanı çok sevmiyorum ama bana kendimi prensesler gibi hissettiren o sunum ve kafedeki özel köşemiz beni oraya çekiyor. Okuldaki en iyi arkadaşlarım Sultan ve Berk. Aslında ailem ve Recep bir bayanın erkek ile yakın arkadaş olamayacağını düşünüyor ama bence bu tam bir saçmalık. Başörtümü bağlayış şeklimden, giydiğim pantolunun üzerimde durmasına, yaptığım makyajdan, dinlediğim şarkılara kadar her şeyi onlarla paylaşabiliyorum. Hatta bazen akşamdan hazırladığım kıyafetlerimin fotoğrafını çekip, gruptan yolladığım dahi oluyor. Berk çok zevkli ve efendi bir çocuk. Ayrıca Recep’in bana olan ilgisizliğine karşın, her zaman benim yanımda olan çok düzgün bir insan.

Çoğu zaman telefonlarıma bile çıkmıyor

Recep ile görüşmelerimizde bana karşı takındığı dinleyici tavrı hoşuma gitmiyor değil aslında. Genelde ben alatırım, o dinler. Ya anlatmayı sevmiyor, ya beni. Ama ben anlatmayı sevmediğini düşünüyorum. Neticede beni sevmese, benimle nişanlanmazdı. Yine de askerlikten sonra tatile ihtiyacı olduğunu ve bu tatile altı erkek arkadaşı ile gitmesine çok da sıcak bakmadım. Konuya annem, kayınvalidem ve babam da dahil olunca düşündüğümün pek bir önemi kalmadı. Çoğu zaman telefonlarıma bile çıkmaması, çıktığında da mümkün olabilecek en kısa zamanda kapatması da askerlikten kalma bir alışkanlık olsa gerek. En azından günahı-sevabı bilen bir bey Recep. O yüzden içim gayet rahat. Paylaşmam gereken her şeyi zaten Sultan ve Berk ile paylaşıyorum. Onlar iyi ki varlar. Recep de iyi ki var. Yoksa çocuklarımın babası, evimin direği kim olacaktı ki? Yine de en azından Berk’in yarısı kadar anlayışlı olsaydı iyi olurdu.

Dış mihraklar aşağıya çekmek istiyor

Tabi böyle karşılaşmalar yapmak da yanlış olabilir. Mesela Berk 15 Temmuz’da “Sizin yaptığınız tiyatroya sokayım.” derken, Recep’im aslanlar gibi tankların üzerine yürüyüp, ülkemizdeki en kıymetli demokrasi neferlerinden biri olmuştu. Keşke o anlara şahit olabilseydim. Eminim o anlarda gerçek bir kahraman kadar çekici görünüyordur. Bu tarz durumlarda arkadaşlarım, ailem ve nişanlım ile siyaset konuşmuyorum ama bence kesinlikle önemli bir konu. Aldığım eğitim ve görüşlerim doğrultusunda ülkemizin bir çok dış mihrak tarafından aşağı çekilmek istendiğini biliyorum. Mesela defalarca yurtlarına gittiğim ve ailemin yardım ettiği “Hoca” bile meğer bir hainmiş ve biz bunu darbe girişmine kadar anlamamıştık.

İyi ki Reisimiz var da, doğruyu-yanlışı ayırt edebiliyoruz. Sanayide, bilimde, teknolojide ve duble yollarda bir çok Avrupa ülkesinden aşırı fazla ileride bir ülkeyiz. Bizi çekemiyorlar biliyorum. Aynı okuldaki Aysel’in beni çekemediği gibi. Kokana laik Aysel, Berk’ten hoşlanıyor ve bizim bu kadar yakın oluşumuzu kaldıramadığından dolayı kıskanıyor beni. Neymiş efendim? Berk’in eli benim omzumdaymış da, benim gibi dini bütün bir kız buna nasıl izin veriyormuş? Ya gerçekten akıl alır iş değil! Bir de laik olacak. Allah’tan Gülhane Parkı’nda çay içerken Berk’in beni öpüp, sarıldığını görmedi. Yoksa kim bilir hakkımızda ne dedikodular çıkarırdı… Demek ki neymiş? Örümcek beyinli bir insana laiklik de gem vuramıyormuş. İşte bizlere yıllarca böyle zulüm yapıldı.

Keşke onun kadar akıllı ve güçlü olabilsem

Sultan da çok iyi bir kız. Benim kadar dini bütün değil ama gerçekten çok açık görüşlü ve herkesin eşit olduğunu, din-dil-ırk ayrımı yapılmaması gerektiğini savunuyor. Çok haklı. Ayrıca kadınların üzerindeki toplum baskısı ve cinsel tabular konusunda da çok ateşli bir savunucu kendisi. Keşke ben de onun kadar akıllı ve güçlü olabilsem. Kendisini asla laik, sağcı, solcu olarak tanımlamıyor. Bütün bu tarafların büyük bir tiyatronun ufak aktörleri olduğunu söylüyor. Ay hepsi birden nasıl rol yapabiliyor aklım almıyor vallahi ama Aysel söylüyorsa doğrudur. Hayatımdaki bir çok ilki Aysel ile yaşadım neticede. İlk dudaktan öpüştüğüm insan Aysel, beni Berk ile tanıştıran insan Aysel, çekingen yapımın biraz da olsa kırılmasını ve rahat olmamı sağlayan insan da o. Hayatımdaki katkısını asla inkar edemem. Onu çok seviyorum. Keşke Berk ile haftasonu kalmalarında ben de onlara eşlik edebilsem…

Neyse, çok konuştum. Ben biraz Recep’i arayayım da ne yapıyor öğreneyim. 15 gün diye gitti, 1 aydır dönemedi. Yazık benim aslanıma askerde ne çektirdiler ise hala rahatlayamadı…

Devam edecek

Facebook sayfamızı takip ediniz

Herkes Dergisi Resmi Facebook Sayfası

İlgi çeken öyküler:

Kurtuluş

Zamana yolculuk

Rahip

Anlatılmaz yaşanır yıllar geçse bile

Suçsuzum

Haziran

Yi ha! Bir Anadolu göbeği hikayesi

Bar Perisi

Benim Öyküm

İttihat ateşi

Toprak ana

İttihat Ateşi

İttihat Ateşi 13. bölüm

Mehmet Başkan‘ın yazdığı İttihat Ateşi öykü dizisinin 13. bölümüdür. Üniversite yıllarından beri hiç kopmayan idealleri olan sekiz gencin yaşadıklarını ve Düzen ve Adalet Cemiyeti adı ile toplanmaları sonrasında yaşadıklarını konu alan bir öykü serisidir. Öyküyü tam olarak kavrayabilmek için önceki bölümleri okumanızı tavsiye ederiz.

1. bölüm

2. bölüm

3. bölüm

4. bölüm

5. bölüm

6. bölüm

7. bölüm

8. bölüm

9. bölüm

10. bölüm

11. bölüm

12. bölüm

İttihat Ateşi

Dakikalarca süren uğultu ve sohbetin ardından Oturum Başkanı yeniden toplantının devamı için ortamı değiştirme teşebbüsünde bulundu. Cemiyetin sekiz kurucu üyesi de hemen toparlandı ve toplantı için uygun ortamı sağladı. Günlük hayatta yaşadıkları tüm zorluklar hatta Mustafa’nın hukuk tanımaz insanlar tarafından bıçaklanmasına rağmen çizgisinden hiç uzaklaşmayan sekiz genç, aynı idealler için eskisinden de daha kararlı bir şekilde yaşamlarına devam etti. İnsanların yaşadıkları mağduriyetler sonrasında ilkelerinden vazgeçerek mağduriyete neden olan kimselere benzemesi, toplum genelinde yaşanan ciddi bir sorun. Keza, cemiyetin sekiz kurucu üyesi de bu sorunun bilincinde hareket ediyordu. Düzen ve Adalet Cemiyeti’nin ortaya çıkmasında da ortak kaygı ve çare talepleri yer alıyordu. Oturum Başkanı Enver, hazırız anlamına gelen kısa bir sessizliğin ardından, cemiyetimiz için kural taleplerini bekliyorum diyerek yeniden söze girdi.

Enver’in sorusu sonrasında Selim söz almak istedi. Usulen bir kişi söz istediği için diğer hiçbir üyeden söz alma talebi olmadı. Enver de söz hakkını Selim’e verdi. Selim, Milli Mücadele döneminde yaşanan Kongreler süreci ve Ankara’da Meclis sürecinde Mustafa Kemal Atatürk ve diğer kurucu unsurların hukukun üstünlüğü bilincinden hiçbir zaman uzaklaşmadıklarını belirtti. Hareketin yasal bir zemin üzerine oturtulmasının yerle yeksan olan Osmanlı Devleti’nin küllerinden Türkiye Devleti’nin doğuşunu sağladığını hatırlattı. Selim, “bu nedenle, cemiyetimizin ilke ve kurallarını belirlerken ince eleyip sık dokumalı ve her aşamada kesinlikle kabul edilen ilke ve kuralların dışına çıkılmaması büyük bir önem arz ediyor.” dedi.

Selim’in sözleri sonrasında Orhan söz almak istedi. Konuşmaya başlayan Orhan, “o halde, hukukun üstünlüğü kesinlikle kural olarak benimsenmeli.” dedi. Orhan’ın kısa ve net konuşması sonrasında Selim tekrardan söz almak isteyen olup olmadığını sordu. Herhangi bir üyeden tepki gelmeyince oylama aşamasına geçildi. Gerçekleşen oylamada bir kez daha oy birliği ile karar alındı.

Düzen ve Adalet Cemiyeti hakkında kaygılar

Kuralları belirler iken ivmenin düşmesi sonrasında Kenan yeni bir pencere açtı. Kenan’a göre, Düzen ve Adalet Cemiyeti’nin ilk zamanlarda İstanbul’daki yapılanması ile ilgili kaygıların daha az olacağı ama diğer şubelerde düşünsel birlik ve denetimin sağlanmasının sorun teşkil edebileceğini dile getirdi. “Örneğin, Urfa’da teşkilatlanma içerisinde savunduğumuz görüşler kendisine taban bulamayabilir. Kendisine taban bulamaması bir sorun teşkil etmiyor ama cemiyetin zaman içerisinde ele geçirilmesi gibi bir durum söz konusu olabilir. Geçmişte Ahmet Rıza’nın ve arkadaşlarının fikir serüveni ile temelleri atılan Jön Türkler için yeni şubeler cemiyetleşme aşamasında sapmalara yol açtı. Hatta sürecin son aşamasında Mahmut Şevket Paşa ve Enver Paşa gibi şahıslar kaba tabir ile darbe gerçekleştirdi. Ne yazıkki İttihat ve Terakki Cemiyeti’nde gerçek İttihatçılar hedeflerin peşinde gidildiğini zanneder iken makam ve mevki sevdasında isimler önemli konumları ele geçirdi.” dedi.

Kenan’ın ortaya koyduğu ciddi kaygıları sonrasında diğer yedi kurucu üye arasında derin bir sessizlik yaşandı. Üye alımı ve yeni şubeler açma konusunda temkinli ve yavaş davranılmasının bir tercihten ziyade ihtiyaç olduğu fikri ortaya çıktı. Selim, “geniş kitleleri üye yapmaktan ziyade geniş kitleleri düşünce olarak etkilemeyi merkeze oturtmalıyız. Şuan 30’lu yaşlara göz kırpar vaziyette yaşıyoruz. Ancak bizlerin gayesine ulaşabilmesi için saçlarımızın beyazlaması ve gençliğimize veda etmiş olmamız gerekebilir.” dedi. Cemal ve Enver ise Selim’in sözleri biter bitmez konuşmak için hareketlendiler ama iki kişi birden söze girmek isteyince ikisi birden sustu. Nezaket ve saygıdan ileri gelen bu tutumları sonrasında Oturum Başkanı Enver, sözü kendisine değil, Cemal’e verdi.

Memleket ikbali açısından kaçınılmaz

Cemal ise “Düzen ve Adalet Cemiyeti’nin ilerleyen süreçte merkez yönetimi kurulabilir ve merkeze katılım konusunda kısıtlamalar getirilebilir. Geniş kitlelerin peşinden geldiği ama merkezinin kolay bir şekilde ele geçirilemeyeceği bir yapı oluşturabiliriz. Kısa bir süre içerisinde yol almamız memleket ikbali açısından kaçınılmaz bir gereksinimdir. Peşinen söylemek de gerekir ki bizden çok daha kapsamlı ve gelişmiş bir yapı ortaya koyan var ise gerekir ise kendimizi lağvedip onlara dahil de olabiliriz. Önce memleket gelir, cemiyet çok sonradan düşünülür.” dedi. Sözlerini noktalarken Cemal son bir söz daha söyleme gereği duydu ve “bizim için İttihat Ateşi memleketi ileriye taşımayı öne çıkartır. Önce memleket gelmelidir.” diyerek son sözünü söyledi.

Cemal’in lağvedilme ihtimalini ortaya koyması

Cemal’in cemiyetin lağvedilme ihtimalini ortaya koyması sonrasında Mustafa tepki gösterdi. Uzun süredir hiç olmadığı kadar Mustafa’nın kızardığını gözleri ile gördüler. Gençlik heyecanlarından bu yana birbirlerini tanıyan gençler, Mustafa’nın öfkelendiğinde kıpkırmızı olduğunu çok iyi biliyorlardı. Mustafa, sonra pişman olacağı sözler söylememek için susmayı tercih ettiği için kıpkırmızı oluyor ve öfkesi yüzünden dahi kolay bir şekilde anlaşılabiliyordu. Mustafa’nın öfkesini gören Enver tedbir almak istedi. “Cemal idealist bir yaklaşım ile bu sözleri sarf etti, kendisini ve yapısını hepimiz biliyoruz. Henüz yolun başında lağvedilme sözlerini sarf etmesinin nedeni de bu olmalı.” dedi.

Mustafa önündeki bardağın yarısına yakınını yavaş yavaş içti. Su içerken zaman kazanmak ve kırıcı olmayacak sözler seçebilmek için düşündüğünü odadaki herkese hissettirdi. Mustafa’nın bu tavrının yapıcı olduğu herkesin malumu idi. Mustafa, “Cemal’in sözleri sonrasında ilk aşamada bir vazgeçiş algıladım. Ancak Enver’in sözleri sonrasında düşüncelerimde bir değişim oldu. Tanıdığım Cemal’in ne manada söyleyeceğini düşündüğüm an, aklımdan geçenler için kendimden utandım. Cemal’in cemiyetin ele geçirilme ihtimalini hatırlatmasını ise oldukça gerçekçi bir yaklaşım olarak görüyorum ve hak veriyorum. Ancak henüz yolun başındayken kendimizi lağvetme ihtimalini dile getirmeyi, evlilikte bir pürüz sonrasında ayrılığı dile getirmeye benzetiyorum. Bu nedenle, o ihtimalin şuan  dile getirilmesini dahi yanlış buluyorum.” diyerek görüşlerini beyan etti.

Selim, Kenan, Kemal ve Niyazi de Mustafa’nın yaklaşımına benzer görüşler dile getirdi. Sonrasında ise Selim söze girdi. “İlişkilerde de ayrılık ihtimalinin sık sık dile getirilmesi, ilişkinin sağlıklı bir şekilde devam etmesinin önünde önemli bir engel teşkil eder. Eğer ayrılık ihtimali sık sık dile getirilir ise birliktelikler sürdürülebilir olmaktan uzaklaşır. Ayrılık korkusu ile yaşanan ilişkilerde karar mekanizmasında korku önemli bir yer tutar ve mantık dışı hareketler neticesinde ilişkinin kopma noktasına gelmesine neden olur. Cemiyetimizin bu oturumu sayemde Güzin Abla sayfasına dönüştü. Tarihte aşk doktoru olarak geçmem umarım.” dedi. Selim’in yumuşatıcı üslubu sonrasında yüzler güldü.

Kısa bir gülüşme sonrasında Enver oturumun sonlanmasını teklif etti. Zihin açısından yorgun düştük, öğle yemeğini kaçırdığımız gibi akşam yemeğini de kaçırdık. Enver, en azından gece yemek yiyerek kilolu insanlar olarak yeni güne başladıktan sonra yeni bir oturum yapılmasını önerdi. Sekiz arkadaşın da hemfikir olduğu dinlenme fikri sonrasında Niyazi mutfağa makarna yapmaya geçti. Alım gücünün düştüğü günlerde orta direğin en büyük aşkıdır makarna. Hazırlama aşaması sonrasında sekiz arkadaş afiyet ile yoğurtlu makarnalarını yediler ve yeni güne başlamadan evvel umut ve kararlılık ile uykuya daldılar.

14. bölüm

Facebook sayfamızı takip ediniz

Herkes Dergisi Resmi Facebook Sayfası

İlgi çeken öyküler:

Suçsuzum

Anlatılmaz yaşanır yıllar geçse bile

Recep ile Nadan

Zamana yolculuk

Hey taksi!

Haziran

Rahip

Yi ha! Bir Anadolu göbeği hikayesi

Benim Öyküm

Kurtuluş

Suçsuzum

Suçsuzum 7.Bölüm

Nazım Şahin‘in yazdığı Suçsuzum öykü dizisinin 7. bölümüdür. Aracında uyuşturucu çıkan Hüseyin‘in cezaevinde yaşadıkları ve kendisini aklama çabasını anlatan bu çalışma, yazarın Herkes Dergisi‘ndeki ilk öykü çalışmasıdır. Öyküyü tam anlamı ile anlayabilmek için önceki bölümleri okumanız tavsiye edilir.

1. bölüm

2. bölüm

3. bölüm

4. bölüm

5. bölüm

6. bölüm

Suçsuzum

Sabah, tüm cazibesiyle güneş ışıklarını koğuşun penceresinden içeri salıvermişti. Güneş son günlere nazaran daha parlak ve sıcaktı. Hüseyin, uyandığında hala bir gün önceki haberin etkisinden kurtulmadığını fark etti. Hala cevaplayamadığı sorular vardı zihninde. Çayı demlemiş kahvaltılıkları hazırlamıştı. Selim her zamanki gibi buğulu gözleriyle Hüseyin’in yanına geldi.

“Hüseyin takma kafana. Unutma sana çamur atan önce kendi ellerini kirletir. Merak etme kirli eller saklanamaz. Sen vaktini bu düşüncelerle harcama. Şu duvarlara bak. Senden önce niceleri gelip geçti buradan. Herkes suçlu değildi tabiki. Bak herkes bir şey yazmış duvarlara. Benim en beğendiğim söz senin ranzanın köşesinde pencerenin üzerinde yazılı olan “ Sus ve Sabret”. Sabır zayıflık değildir aksine güçtür. Bir gün gelir sen de aklanır çıkar, gidersin buradan. Sen detaylara takılıp günlerini mahvetme burada.” dedi.

Kendileri sevinememişti

Onlar konuşa dursun mektup dağıtan bayan gardiyan koğuşun kapısına gelmişti. Seslendi “Beyler Mektuplarınızı alın.” Bir anda Hüseyin ve Selim göz göze geldiler. Hemen kapıya koşmuşlardı. Mazgalın arkasından isimleri okundu ve mektuplarını aldılar. Mehmet de yukarıdan sesi duyup koşarak mazgala gelmişti. Ona da sevdiği kızdan mektup vardı. Adanalı Kadir baba yıllardır mektup almamıştı. Beklemiyordu zaten. Mazgal kapandı. Mehmet, Selim ve Hüseyin birbirlerine baktılar. Utanmışlardı çünkü. Kadir Baba’ya mektup gelmeyince kendileri sevinememişlerdi. Onun yanında mektup okumaktan haya ettiler. Tam bu düşünceler çerçevelemişken etraflarını mazgal tekrar açıldı.

“Kadir DOĞAN mektubun var.” dedi bayan gardiyan.

Herkes şaşırmıştı. Hüseyin koşarak Kadir babanın yanına gitti.

“Kadir baba gözün aydın mektubun var. Hadi gel al aşağıda memur hanım seni bekliyor.” dedi heyecanla.

Kadir Baba:

“Oğul yıllar var bana mektup gelmeyeli. Yanlışlık vardır kesin. Sen söyle benim mektubum yok iyi baksın.”dedi.

Hüseyin ısrar edemedi. Bayan gardiyanın yanına gitti.

“Kadir DOĞAN böyle bir mektup beklemediğini söyledi. Yanlış olduğunu düşünüyor. Bir daha bakar mısınız?”dedi.

Bayan Gardiyan:

“Yanlışlık yok. Burası B5 değil mi? Kadir DOĞAN isimli mahkum bu koğuşta değil mi?. Bu mektup ona ait. Kabul etmiyorsa buraya not alıp iade ederim.” dedi.

Kadir baba yukarı kattan aşağıyı dinlemiş olacak ki tam konuşmanın üzerine geldi.

“Ver kızım bakalım.”dedi. Ve mektubu aldı. Koğuşta herkes mektubun kimden geldiğine kilitlenmişti. Hiç kimse kendi mektubunda ne yazdığını merak etmiyordu. Ama cesaret edip kimse bu konuyu kendisine soramıyordu. Kadir Baba, mektubu elinde, avluya sandalyesini atıp, bir köşeye geçmişti. Sigarasını yaktı ve çayından bir yudum aldı. Gözlüklerini takıp mektubunu okumaya başladı. Koğuşun genel efkarı değişmişti. Herkes mektubunu alıp yatağına çekildi. Bir anda koğuşta hıçkırık sesleri yükseldi. Mahpus kurallarından biri de buymuş.

“Mektup alınca da yazınca da ağlanır.”

İddianame daha çıkmamıştı

Hüseyin eşi Safiye den mektup almıştı. Mektup gönderileli 10 gün olmuştu. Aps ile gönderilmesine rağmen ancak eline ulaşmıştı. Çünkü mektuplar PTT den teslim alındıktan sonra Mektup Okuma Komisyonu tarafından okunur, üzerine okundu mührü basılır, ondan sonra dağıtılırdı. Bu nedenle son gelişmelerden mektupta bahsedilmiyordu. Çünkü mektubun yazıldığı tarih itibariyle iddianame daha çıkmamıştı.

Safiye, kendi durumunu ve Dilara’yı anlatıyordu. Dilara parmak iziyle babasına resim yapmıştı. Bu resme ilave olarak bir de fotoğraf koymuşlardı mektubun içerisine. Hüseyin mektubu alıp öptü kokladı. Hıçkırıklarına hakim olamıyordu. Dilara’nın kokusunu özlemişti. Bir anda gözü Mehmet’e ilişti. Mehmet de hıçkırıklar içerisindeydi. Sevdiği kızın düğün tarihi belli olmuştu. Manzara çok hazin ve karamsardı.

Hüseyin saatine baktı. Öğlen olmuştu. Saat 15:00’da telefon görüşü vardı. Yemek vakti gelmişti ama hiç kimsede yemek yiyecek hal kalmamıştı. Selim de bir köşe de ağlıyordu. Hüseyin usulca aşağı avluya indi. Kadir Baba’nın yanına sandalyesini çekti.

“Baba, kimse de yemek yiyecek hal yok. Ne yapalım, yemek de geldi.”dedi.

Kadir Baba:

“Oğul sen yemekleri al akşam hepsini beraber yeriz. Kimseye ısrar etme. Mektup günleri böyle olur. Normaldir.” dedi.

Kadir Baba’nın hikayesi

Hüseyin iki demli çay doldurduktan sonra sigarasını yaktı. Çaylardan birini Kadir Baba’ya uzattı.

“Baba senin hikayenin devamını anlatmayacak mısın?”dedi.

Kadir Baba:

“Oğul sanırım en son İstanbul’da kalmıştık. Rasim Baba beni şöförü yaptı. Yanından hiç ayırmıyordu. Öz oğlu gibi severdi. Hafta da bir gün ormana yürüyüşe çıkardık. Sadece o gün korumalarını yanına almazdı. İkimiz yürüyüşe çıkardık. Ardından da bana, Adana Kebap yaptırırdı. Sonrada geri dönerdik. Yine böyle bir gün Rasim babanın düşmanları pusu kurmuş. Biz spor yaparken ormanda bizi düşürdüler. Üzerimize yağmur gibi mermi yağdı. Oğul düşmanını iyi belleyeceksin. Bu alemde kim belinde ne taşır bileceksin. Çoluk çocuğu üzerimize yollamışlar. Ben belimde iki tane tabanca taşırım. Oracıkta serdim 4 tane çakalı yere. Ama Rasim baba vurulmuştu. Sağ omzundan iki mermi yemişti. Hemen hastahaneye yetiştirdim. Ardından da gidip polise teslim oldum. Adamların dördü de ölmüş. Tüm suçu üzerime aldım. Gerisini de biliyorsun işte.” dedi.

Hüseyin gözleri faltaşı gibi açılmış dinliyordu. Bu melek gibi adam 4 kişiyi gözünü kırpmadan nasıl öldürmüştü?

Nasıl öldürdün o adamları?

“Baba kızmazsan sana bişey soracağım?”dedi.

Kadir Baba:

“Sor bakalım oğul.”

Hüseyin:

“Baba, sen merhametli adamsın. Nasıl öldürdün o adamları?”

Kadir Baba:

“ Oğul sen bu aleme çok uzaksın. Benim yaşadığım alemde merhamet yoktur. Ben onlara merhamet etseydim onlar bana merhamet etmezdi. Ölmemek için öldüreceksin. Zaten Rasim Babayla helalleşip bir daha bu işlere dönmeyeceğimi söyledim. Artık tövbeliyim evlat. Elimdeki kanların ızdırabını çekiyorum her gün.”dedi. Sesinde hüzün ve acı vardı. Belli ki pişmandı.

“Oğul soracaksın biliyorum ama korkuyorsun sanırım. Sor çekinme. Mektup kimden geldi de.”

Hüseyin:

“Vallahi Baba korkmuyorum desem yalan olur?”

Adanalı Kadir Baba:

“Bir sevdiğim vardı Leyla. Bir pavyonda şarkıcıydı. Geçen hafta ölmüş. Mektup da kızımdan. Bir kızım varmış. Yıllarca benden sakladığı bir kızım. Öldü demiş ona. Kızım ölmeden önce beni öğrenmiş annesinden. Şimdi de beni görmek istediğini yazmış. Kapalı görüşe gelecekmiş. Sahi bu arada senin durum ne oğul? İddianamen gelmiş. Anlat bakalım.”

Hüseyin:

“Baba şaşkınım. Bizim mahalleden esnaf Duran diye biri vardı. Beni şikayet eden oymuş. Neden bunu yaptı hala anlamış değilim. Çünkü bana sıkıştığımda borç verdi. Hatta arabamı da ondan aldım. Hep halimi hatrımı sorardı. Kendisi kabzımal. İşçilerinin çoğunu tanırım. Benim dükkandan evlerine çok alışveriş yaptılar.”dedi.

Kötülüğe bulaşmamışsın

Kadir Baba:

Oğul çok safsın. Kötülüğe bulaşmamışsın da ondan anlamıyorsun. Bak evlat sana soru sorayım sen düşün. Bu Duran uyuşturucu kullanır mı? Gece hayatı var mı? Ve en önemlisi etrafında sevilir mi? ” dedi.

Hüseyin:

“Etrafta pek sevilmez. Kendini beğenmiştir. Gece hayatı vardır. İçki içer ama uyuşturucu kullandığını görmedim. Kadınlara da zaafı vardır. Peki ama Kadir baba bunlar onun bana iftira atmasına sebep olamaz ki?”

Kadir Baba:

“Oğul kendini akıllı karşısındakini saf zannedenlerle dolu dünya. İyi niyetli olmak aptallık değildir. Ama bu herif seni öyle sanmış. Bak yiğidim bu adamın son zamanlarda borcu harcı, garip hareketleri var mıydı? İyi düşün. Bir ip ucu muhakkak vardır. Ama sen fark etmemişsindir.” dedi.

Hırsızlık yapan işçi

Hüseyin:

“Baba, benim hırsızlık yaparken yakaladığım işçiyi, Duran yanına aldı. Bende kendisini bu çocuk hakkında uyardım. Ben üstesinden gelirim diye bana ukalalık yapmıştı. Bende önemsemedim.” dedi.

Adanalı Kadir:

“Bu adamın yanına kimler gelir giderdi? Yok mu oğul hiç dikkatini çeken bir tip?”

Hüseyin:

“Abi bazen dükkanın önüne lüks arabalar gelirdi. Meyve kasaları alıp giderdi. Zengin adamlarla oturup kalkmaya başlamıştı son zamanlarda. O günden sonra hareketleri değişti. Astığı astık kestiği kestik bir tip olmaya başlamıştı. Zaten kendini beğenmiş bir tipti iyice ukala olmuştu. Ama bana karşı olumsuz bir tavrı yoktu. Mahalleliye ters cevaplar veriyormuş. Almazsanız almayın size mi muhtacım gibisinden. Benim kulağıma gelirdi ama kendisini tanıdığım için her zaman ki tavrı diye gülüp geçerdim. Hatta bir gün Duran’ın çırak olarak yanında çalıştığı Okan Usta benim yanıma geldi. Oradan buradan laf açılınca kendisi bana “Duran iyice şımardı. Gençliğinde de aynıydı. Tek bildiği ortalığı karıştırmaktı. Şimdi daha ileri gitmiş.” diye dert yanmıştı.”dedi.

Kadir Baba:

“Oğul hala anlamadın mı? Bu herif birileriyle iş tutuyor. Bu nedenle insanlara posta koyuyor. Anlattığın gibi bir adam cesur olamaz. Cesaret başkalarını arkana alınca gösterdiğin şey değil, kendinle baş  başa kalınca gösterdiğin harekettir. Tek başınayken sesi çıkmayan, kalabalık arasında kaybolan silik tipler. Çok gördüm bu çakallardan evlat. Neyse sen şimdi otur, arabana uyuşturucular nasıl girmiş olabilir, onu düşün. Sonra yine konuşuruz. Zaten telefon görüşüne gideceksiniz. Birazdan gardiyan gelir. Hazırlan hadi.”dedi.

Neden?

Hüseyin’in kafası allak bullak olmuştu. Kadir babanın dedikleri çok mantıklıydı. Duran hem uyuşturucuyu arabasına koyup hemde onu şikayet etmiş olabilirdi. Ama neden? Kafasında bu soru sürekli çınlıyordu. Neden???

Koğuşun kapısı aralandı. Gardiyan isimleri okumaya başladı. Telefon görüşü için Mehmet, Selim ve Hüseyin kapının önüne çıktılar. Gardiyan mutat aramasını yaptıktan sonra telefonların olduğu salona götürdü. Her görüşten önce dilekçe ile idareye başvuruyorlardı. Sadece daha önce görüşmek için idareye bildirdikleri numarayı arayabiliyorlardı. Görüşmeler dinleniyor ve kayıt altına alınıyordu. İdare kurallara aykırı bir durum olursa görüşmeye müdahale ediyor hatta konuşmayı sonlandırıyordu. Görüşmeler 10 dakika ile sınırlıydı. Bu nedenle insan ne konuşacağını şaşırıyordu. Hızlı hızlı, özet bir konuşma yapmak zorunda kalınıyordu.

Hüseyin:

“Safiye aşkım nasılsın? Kızımız nasıl?”

Onuncu Yıl Marşı

Safiye:

“İyiyim hayatım. Kızımızda iyi. Onuncu Yıl Marşı’nı ezberledi. Çok zeki bir çocuk. Seni çok özledik. Sen nasılsın? Sağlığın nasıl? Bir şeye ihtiyacın var mı?”

Hüseyin:

“Ben iyiyim aşkım. Bir şeye ihtiyacım yok. Getirdiğin kıyafetler yeterli. Param da var. Sizi çok özledim. Sen ne yapıyorsun? İşler yolunda mı? Dükkan nasıl?”

Safiye:

“İşler iyi hayatım. Geçinip gidiyoruz. Ben dükkanda duruyorum. Kızımıza da annem bakıyor. Tek sıkıntımız senin yanımızda olmayışın. Seni çok özledik.”

Şikayet eden Duran’mış

Hüseyin:

Aşkım iddianame çıkmış. Beni şikayet eden Duran’mış. Peki neden bunu yapmış? Benle derdi ne bunun? Bir şey öğrenebildin mi?”

Safiye:

“Hayatım biliyorum. Neden yaptığı hakkında bir bilgim yok. Avukat araştırıyorum. Bu hafta avukat Savaş Bey senin yanına gelecek. O sana detaylı anlatır. Eğer tamam dersen noterden vekalet verip kendisini tutacağım. Sen şimdi boş ver bunları. Avukat bey gelince sana detaylı anlatır. Süremiz kısıtlı kızımız senle konuşmak istiyor. Seni çok özledi sen onla konuş.”

Dilara:

“Babacığım seni çok özledim. Annem iş için gittiğini söyledi. Çabuk gel olur mu? Geceleri sen yanımda olmayınca, korkuyorum. Uyuyamıyorum. Bana gönderdiğin bebeğe sarılıyorum. Seni çok seviyorum babacığım.”

Hüseyin göz yaşlarını tutamamıştı. Lakin Dilara anlamasın diye göz yaşlarını içine içine akıtıyordu. Boğuk bir sesle:

“Tamam aşkım. Buradaki işim bitsin hemen geleceğim. Anneni sakın üzme tamam mı? Sen benim canımın içisin. Sana neler alacağım neler. Onuncu Yıl Marşını oku bakayım bir duyayım.”dedi.

Dilara sevimli ses tonuyla Onuncu Yıl Marşını okumaya başlamıştı. Safiye ve Hüseyin, Cumhuriyet ve Atatürk’e gönülden bağlı insanlardı. Ve çocuklarını bu değerlere sahip çıkan bir vatandaş olarak yetiştiriyorlardı. Hüseyin’in Dilara’dan beklentisi, Atatürkçü bir doktor olarak yetişip bu ülkenin insanlarına faydalı bir birey olmasıydı.

10 dakika dolmuştu ama Dilara doyamamıştı. Hüseyin kapatmak zorunda olduğunu söyleyince, Dilara ağlamaya başladı. Hüseyin daha fazla kendini tutamıyordu. Son sözü “Hoşça kalın” olmuştu. Süre dolmuş ve hat kopmuştu. Hüseyin telefonun ahizesini yerine koyduktan sonra hıçkırarak ağlamaya başladı. Biran da omzunda bir el hissetti. Beyaz saçlı, orta yaşın üzerinde bir gardiyan ona bakıyordu. Bu sahne karşısında gardiyanda dayanamamış o da ağlamıştı.

“Allah yardımcın olsun kardeş.” diyebildi.

Ve Hüseyin’i B5 koğuşuna götürdü. Az sonra Mehmet ve Selim de gelmişti. Akşam yemeği için sofra kuruldu. Ama kimse de yemek yiyecek iştah yoktu. Herkesin aklında soru işaretleri, hayaller, hicran ve özlem vardı. Cezaevinde bir gün daha böylece sonlanmıştı.

Devam edecek

Facebook sayfamızı takip ediniz

Herkes Dergisi Resmi Facebook Sayfası

İlgi çeken öyküler:

İttihat ateşi

Hey taksi!

Bar Perisi

Rahip

Yi ha! Bir Anadolu göbeği hikayesi

Haziran

Kalan Zaman

Recep ile Nadan

Anlatılmaz yaşanır yıllar geçse bile

Benim Öyküm

Zamana yolculuk

İttihat Ateşi

İttihat Ateşi 12. bölüm

Mehmet Başkan‘ın yazdığı İttihat Ateşi öykü dizisinin 12. bölümüdür. İttihat Ateşi, Türkiye’de eğitim almış çağdaş ve vatanperver gençlerin ülkenin daha iyi konuma gelebilmesi için verdiği mücadelenin parçası olarak kurdukları cemiyeti ve faaliyetlerini konu alıyor. Arkadaşlık, dostluk ve sadakatin önemine vurgu yapan öykünün önceki bölümlerini okumanızı tavsiye ederiz.

1. bölüm

2. bölüm

3. bölüm

4. bölüm

5. bölüm

6. bölüm

7. bölüm

8. bölüm

9. bölüm

10. bölüm

11. bölüm

İttihat Ateşi

Düzen ve Adalet Cemiyeti, 1. Kongresi’nde ilkeleri tamamlamak için önemli bir efor sarf etti. Milliyetçilik, esnek devletçilik, iletişim, laiklik ve yenilikçilik ilkelerinde karar vermeyi başardı. 2. Oturum hız kesmeden devam ederken Oturum Başkanı Selim, yeni bir ilke için söz isteyen var mı diye sordu. Kenan söz hakkı almak istedi. Selim ise beklendiği gibi kendisine söz hakkı verdi.

Kenan, “mevcut yapıda halkçılık ve cumhuriyetçilik ilkeleri var. Ancak her iki ilkeyi de ayrı bir ilke olarak ele almaya gerek olmadığını düşünüyorum. Sebebi ise belirlediğimiz ilkeler zaten halkçılık ilkesini kapsıyor. Ayrıca mevcut yapıda da cumhuriyetçilik ilkesine aykırı herhangi bir güçlü siyasal yapı olduğunu düşünmüyorum. Toplum tarafından benimsenmiş cumhuriyetçilik ilkesini yeni bir başlıkta ele alarak karşıt bir kesim yaratmaya gerek olmadığı kanısındayım.” dedi.

Kenan’ın cumhuriyetçilik ve halkçılık hakkında görüşleri sonrasında Kemal söz alarak, “toplumumuz 1908’den bu yana Meclis’in varlığı ile alakalı ciddi problemler yaşanmadı, elbette gerçekleşen askeri darbeleri haricinde. Kısacası, askeri darbeler dışında Meclis’in varlığı konusunda bir sıkıntı yaşanmadı. 100 seneyi aşkın Meclis deneyimini göz önüne alır isek bu konuda herhangi bir ilke belirlemenin lüzumsuz olduğunu düşünüyorum. Meclis ve Cumhuriyetçilik aynı değil diye içinizden söylediğinizi duyar gibiyim. Ancak belirtelim ki herhangi bir Hanedan veya ailenin hüküm sürmesi gibi bir durum 1923’ten bu yana olmadı ve olabilecek toplumsal ve siyasal altyapı da yok.”

Kenan ve Kemal’in konuşmaları sonrasında Cemal söz istedi. “Cumhuriyetçilik ve halkçılık konusunda herhangi bir ilke belirlemenin gerekmediği konusunda hemfikir gibi görünüyoruz. Ancak Osmanlı Devleti’nden bu yana Türk siyaseti, askeri darbeler ve hafif tabir ile müdahaleler ile siyasal yaşamı sık sık sekteye uğruyor.” dedi.

Askeri darbe karşıtlığı

Henüz 2016’da 15 Temmuz Darbe Girişimi ile Türk siyasal yaşamı sekteye uğratılmaya çalışılmıştı. Bu konu hakkında Niyazi söz  istedi. “Darbelerin artık bittiğinin dile getirildiği bir dönemde bu teşebbüs, toplum ve asker içerisinde hala darbe motivasyonunun olduğunu gösteriyor. Özellikle askeri yapı, iş dünyası ve siyasetçiler içerisinde askeri darbe yanlısı yaklaşımı ortadan kaldırmak zorundayız. Gerekir ise ileride cemiyetin asker kökenli üyeleri olduğunda askeri yenilikler hazırlamalı ve mevcut hükümete bildirmeliyiz. Askeri yapı içerisinde darbenin ahlaki bir çöküntü olduğu bilincinin yerleşmesi ve askeri okulların bu yönde eğitim vermesi gerektiğini savunmalıyız.” dedi.

Orhan, “halkımızın 15 Temmuz Darbe Girişimi esnasında tepkisiz kalmayarak sokaklara dökülmesi, toplum içerisinde darbe karşıtlığının artık yerleşmeye başladığı anlamına gelir. Toplumun kültürel kodlarına yerleşen darbe karşıtlığının Türk Silahlı Kuvvetleri’nin eğitim sürecinde de işlenmesi ve askeri okullardaki gençlere askerin görevinin siyasete müdahale olmadığı ve görevinin yalnızca iç ve dış saldırılara karşı devleti hükümetin talimatı dahilinde savunma vermek olduğu aşılanmalıdır.” dedi.

Niyazi ise “15 Temmuz gecesi İstanbul’da darbeye karşı toplanıp hep beraber sokaklara çıktığımız gibi gelecekte de olası darbe girişimlerinde de cemiyet olarak aynı reaksiyonu göstermeyi siyasi bir kural olarak belirlemeliyiz. Hatta olası darbe girişiminde sert tepkisini göstermeyenlerin cemiyetten ihracı konusunda bir kural eklemeliyiz. Bu nedenle, darbe karşıtlığını ilkeden ziyade bir kural olarak benimsememizin daha doğru olduğu düşüncesindeyim. Kural olarak darbe karşıtlığını kabul edip ayrıntılı bir şekilde bu konuya yer vermemiz gerekir.” dedi.

Oturum Başkanı olan Selim söz aldı. O halde oylamaya geçelim ve ilke mi yoksa kural mı olması yönünde oylamayı açalım dedi. Cemiyet üyelerinin tamamı oylamaya geçilmesini onayladı. Oylama aşamasında 6 oy kural olması gerektiği yönünde oy kullandı, 1 kişi ise ilke olması yönünde oy kullandı. Selim ise Oturum Başkanı olduğu için oy kullanmayı uygun bulmadığını belirtti.

Darbe karşıtlığı dosyası yeniden gündeme gelecek

Selim, Oturum Başkanı olarak konuşmaya başladı. “Düzen ve Adalet Cemiyeti’nin 1. Kongresi’nin 2. Oturumu’nun Başkanı olarak yeni bir ilke talebi yok ise cemiyetin ilkeleri bölümünü kapatarak 2. Oturum’un sonlandırılmasını talep ediyorum.” dedi. Yeni bir ilke talebi olmadığını sıra ile tüm üyeler dile getirdi. Niyazi ise “ilkeler sonrası kuralları da belirleyeceğiz. Neden Oturum’un sonlandırılmasını talep ediyorsun?” diye sordu. Selim ise “ilkelerin belirlenmesin aşamasını bitirdik ve kuralları belirleyeceğiz. Bir sonraki aşamada yeni bir Oturum Başkanı belirlememiz daha demokratik olacaktır.” dedi.

Selim’in demokratik tutumu sonrasında Mustafa söz alarak, “işte bu demokrasi bilincinin topluma yerleşmesini sağlar isek ilelebet askeri darbe veya sivil darbe korkusu yaşamayız. Bu nedenle, Düzen ve Adalet Cemiyeti 1. Kongresi 2. Oturumu Başkanı olarak sergilediğin bu demokratik tutumu takdir ediyorum ve senin ile gurur duyuyorum.” dedi.

Selim gülerek “işte İttihat Ateşi budur” diyerek güldü. Cemal, “İttihat ve Terakki Cemiyeti bugün açısından demokratik bir cemiyet değil. Ancak o dönem için demokratik sayılabilecek bir cemiyet idi. Biz de dönemimiz açısından demokratik olmalıyız, hatta döneminde ilerisinde bir cemiyet olmalıyız.” dedi.

Cemiyet kuralları belirleniyor

Cemiyetin birinci kongresinin 2. Oturumu’nun Başkanı olan Selim, yeni oturum için Başkan adayı olan var mı diye sordu. İlk oturumun Başkanı Selim, ikinci oturumun Başkanı ise Selim idi. Bir sonraki oturumda diğer altı cemiyet üyesinin üye olmasını bekleyerek, her ikisi de aday olarak kendilerini öne çıkarmadı. Üsküp kökenli bir köylü aileden gelen Enver, 3. Oturum Başkanı olmak için aday olduğunu belirtti. Tek adaylı bir oturum olmasını istemeyen Mustafa da Oturum Başkanı olmaya aday olduğunu belirtti. Cemiyet üyeleri arasında gerçekleştirilen oylamada Enver için 5, Mustafa için ise 3 oy çıktı. Mustafa gülerek, “ben de Enver’e oy kullandım. Kendime oy kullanacak değilim.” dedi.

Enver, 3. Oturum Başkanı olarak söze girdi. “Cemiyetimizin 1. Kongresi’nin 3. Oturumu’nun Başkanı olarak oturumu açıyorum. Cemiyetimizin kısa zamanda yapısal sorunları geride bırakabilmesi için ilke ve kuralları tamamlamayı amaçlıyoruz. Bu nedenle, süreci fazla uzatmadan sonuç odaklı hareket etmemize özen göstereceğim. Cemiyetimizin kuralı olmasını talep ettiğiniz hususlar konusunda söz almak isteyen var mı?” dedi. Niyazi, söz istedi ve Oturum Başkanı tarafından kendisine söz verildi.

Herhangi bir siyasi partiye üye olmama kuralı

Niyazi, “evvelki oturumlarda darbe karşıtlığı, Oturum Başkanı’nın belirlenmesi, Oturumlar dışında cemiyetin Başkanı’nın olmaması ve ilkeler arasında denklik kural olarak belirlenmişti. Bu kuralların üzerine ekleme yaparak gideceğimizi hatırlatarak söze başlamak istiyorum. Kural olarak cemiyetimizin partileşme sürecine gidene dek herhangi bir siyasi partiye üye olmama kuralını getirmesini talep ediyorum. Üyelerimizin herhangi bir siyasi parti ile anılması, gelecekte olası iktidarımızda partimizin herhangi bir siyasi partinin devamı olarak nitelendirilmesine neden olabilir. Cemiyetimize üye olacak olanlardan herhangi bir siyasi partiye üye olmadığına dair döküman almamızı ve 6 ayda bir yeniden herhangi bir siyasi partiye üye olmadığına dair belge verilmesini öneriyorum.”

Orhan söz isteyerek, “Niyazi’nin ortaya attığı kuralın kesinlikle uygulanması taraftarıyım. Cemiyetimizin kesinlikle Adalet ve Kalkınma Partisi, Cumhuriyet Halk Partisi, Milliyetçi Hareket Partisi veya Halkların Demokratik Partisi’nin devamı niteliğinde olmadığını topluma anlatabilmemiz için hassas bir öneme sahip bir kural olacaktır. Siyasi parti şeklini aldığımızda herhangi bir siyasi parti ile anılmamız hiçbir şekilde kabul edilemez. Mevcut partilerin devamı niteliğinde olsaydık yeni parti planı yapmamıza lüzum olmaz ve o partide faaliyet gösterirdik. Sonuç olarak, İttihat Ateşi hiçbir siyasi parti ile bağdaştırılmamalı.” dedi.

Kenan ise siyasi parti konusunda üye sayısını arttırma sürecinde hız kaybetmeye neden olabileceğini dile getirdi. Kenan, “ancak bahsettiğiniz gibi hiçbir siyasi parti ile anılmamak için gerekli bir hareket olduğunu düşünüyorum. Ayrıca herhangi bir siyasi parti ile milletvekili olarak seçilen veya bağımsız olarak milletvekili seçilenlerin cemiyet üyeliğine kabul edilmemesini de eklenmesi gerektiğini düşünüyorum. İleride partileşme sürecine gidildiğinde geçmişte milletvekili olanların partiye üye olabileceğini ama milletvekili adayı olamayacağını eklemek gerektiğini de vurgulamak istiyorum.” diyerek sözlerini noktaladı.

Oturum Başkanı olan Enver, bu konuda herhangi bir şey eklemek isteyen veya itirazı olan var mı diye sordu. Ancak diğer üyelerden herhangi bir tepki gelmedi. Tepkisizlik sonrasında, Enver ise o halde oylama aşamasına geçebiliriz diyerek oylamayı başlattı. Yapılan oylamada 7 evet oyu çıktı ve oy birliği ile bu kural da kabul edildi.

Üyelikten ihraç şartları

Darbe karşıtlığı, ilkeler arasında denklik, herhangi bir siyasi partiye üye olmama ve geçmişte mebus olanların cemiyete üye olamayacağı kurallarının belirlenmesi sonrasında cemiyetin 8 kurucu üyesi, yeni maddeleri de belirlemek için kolları sıvadı. Oturum Başkanı Enver, yeni bir kural talebi olan var mı diye soru yöneltti cemiyet üyelerine. Enver’in sorusu üzerine Kemal söz istedi. Oturum Başkanı olan Enver ise Kemal’e talep ettiği söz hakkını verdi.

Kemal, “ileride cemiyete üye olanlar hatta aramızdan biri ile alakalı sıkıntılar yaşanabilir. İhraç ve üyelik dondurulması gibi cezai yaptırımların hangi durumlarda gerçekleşeceğini de belirlememiz gerekiyor.” dedi. Kemal bir bardak su içtikten sonra sözlerine devam etti:

“Hırsızlık, iftira, yolsuzluk, cinayet, darbe destekçiliği, ırkçılık, bölücü faaliyetler ve ülke aleyhine ajanlık gibi durumlarda doğrudan ihraç yöntemine başvurulmasını talep ediyorum. Önce memleketin, sonra cemiyetin selameti için bu tarz faaliyetlerde bulunmuş insanlara kesinlikle taviz verilmemesi gerektiğini savunuyorum. Kültürel ve siyasi yozlaşmaya neden olabilecek bu tür faaliyetler, memleketimiz ve cemiyetimiz aleyhine neticeler  doğurur. Bu insanlar ile kesinlikle hiçbir birlikteliğimiz veya işbirliğimiz olmamalı.” diyerek sözlerini sonlandırdı.

Kemal’in bu konuşması sonrasında Mustafa ayağa kalkarak uzun bir süre alkışladı. “Senin ve düşüncelerin ile gurur duyuyorum Kemal!” dedi. Mustafa’nın ardından diğer cemiyet üyeleri de ayağa kalkarak Kemal’i alkışladı. Niyazi, “Düzen ve Adalet Cemiyeti olarak bu çizgide olmamızdan kıvanç duyuyorum.” dedi. Selim ise gülerek “işte İttihat Ateşi budur!” diye bağırdı. İttihat Ateşi sloganı ile çıktıkları yolda cemiyet üyelerinin tamamı erdemli birer insan olmayı yaşamlarının merkezine oturtmuştu. Kısa süreli uğultu sonrasında oylama aşamasına geçildi ve oy birliği ile bu talepler kabul edildi.

13. bölüm

Facebook sayfamızı takip ediniz

Herkes Dergisi Resmi Facebook Sayfası

İlgi çeken öyküler:

Suçsuzum

Rahip

Anlatılmaz yaşanır yıllar geçse bile

Recep ile Nadan

Zamana yolculuk

Kurtuluş

Yi ha! Bir Anadolu göbeği hikayesi

Benim Öyküm

Toprak ana

Benim Hikayem Biterken Başladı

Gün Karanlık

Haziran

Hey taksi!