Suçsuzum 9. Bölüm

Nazım Şahin‘in yazdığı Suçsuzum öykü dizisinin 9. bölümüdür. Suçsuzum öyküsünü anlayabilmek için önceki bölümleri de okumanız tavsiye ediliyor. Bir iftira sonucu cezaevine düşen Hüseyin’in kendisini aklama çabasını ve yaşadıklarını konu alıyor.

1. bölüm

2. bölüm

3. bölüm

4. bölüm

5. bölüm

6. bölüm

7. bölüm

8.bölüm

Suçsuzum

Hüseyin, gencin intiharından sonra içine kapanmıştı. Cezaevi hayatı yeterince bunaltıcı iken bir de yanı başlarında bu tarz bir olayın cereyan etmesi Hüseyin’ i iyiden iyiye strese sokmuştu. Bir yandan Duran’ ın iftirası bir yandan Safiye ve Dilara’ nın hasreti onu bunalıma sokmuştu. Koğuşta ölüm sessizliği vardı. Selim’ in de tahliye olmasıyla Hüseyin yalnız kalmıştı. Bazı geceler korkuyla uyanıyor, kabuslar görüyordu.

Haftalar geçiyordu. Günlerden çarşamba olmuş, kapalı görüş günü gelmişti. Hüseyin görüşe kimseyi beklemiyordu. O nedenle hazırlanmadı. Kadir Baba ve Mehmet hazırlanmıştı çoktan. Kadir Baba yıllardır görmediği hatta ilk kez göreceği kızına kavuşacaktı. Mehmet de ise farklı bir telaş vardı. Kimseye bir şey çaktırmıyordu ancak içi içine sığmıyordu. Hüseyin koca koğuşta yalnız kalmıştı. Gardiyan kapının mazgalını araladı.

“ Kadir, Mehmet hazırlanın kapalı görüşe gideceksiniz.” dedi.

Mehmet, kapının hemen yanı başına sandalyesini atmış bekliyordu.

“Hazırız, çıkabiliriz.” dedi.

Koğuş kapısı açıldı. Mehmet ve Kadir Baba görüş için ayrıldılar. Hüseyin kendisine bir demli çay koydu. Gazeteden bir makale okumaya koyulmuştu ki kapının mazgalı bir kez daha açıldı.

Avuıkat Görüşü

Gardiyan:

“ Hüseyin avukatın geldi. Çabuk hazırlan seni bekliyor. Hemen kıyafetlerini giy, bekliyorum seni.” dedi.

Hüseyin şaşırmıştı. Safiye, avukat için haftaya gelecek demişti ama hangi gün geleceğini söylememişti. Adeta bir rüzgar gibi çıktı merdivenleri. Hemen pantolon, gömlek giydi. Saçlarına şöyle bir çeki düzen verdi. Parfümünden sıkıp, cezaevi kimliğini de alarak koğuş kapısına yaklaştı. Kapıyı tıklatınca gardiyan yavaşça açıverdi. Güler yüzlü, genç gardiyan, Hüseyin’ i avukat görüşüne götürmeye gelmişti.

“ Hadi hayırlı olsun. İnşallah güzel haberler alırsın.” dedi.

Hüseyin:

“ Saol kardeşim inşallah.” dedi.

Koridorları birer birer geçtiler. Avukat görüşü için ayrılmış, cam bölmelerden oluşan hücreler vardı. Duvarlarda ses kaydı ve kamera kaydı yapıldığına dair bilgilendirme notları vardı. Kamera, avukat ve tutukluyu aynı kareye alacak şekilde ayarlanmıştı. Görüşme odasının kapısında başka bir gardiyan bekliyordu. Avukatına dahi idarenin görmediği, üzerinde “görüldü” mührü bulunmayan hiçbir yazılı belge veremiyordu. Küçücük bir not pusulası vermek dahi yasaktı. Gardiyan sandalyesini görüşme odasının kapısına atmış içeride konuşulanları açık kapıdan dinliyordu.

Avukat Savaş Bey

İşte Savaş bey gelmişti. Kendisi orta yaşlarda, gayet şık giyimli, saç sakal tıraşı olmuş, konuşması duruşu epey düzgün biriydi. Hüseyin, kendisini ilk kez görmüştü. Söze Savaş bey başladı.

“ Hüseyin bey öncelikle geçmiş olsun. Ben Savaş. Deneyimli bir avukatım. Eskiden ceza hakimliği yapmış daha sonra avukatlığa geçmiş bir kişiyim. Bu nedenle bana karşı rahat olabilirsiniz. Eşiniz bana geldiğinde çok üzgündü. Sizin suçsuz olduğunuza inancı tamdı. Anlatılanları dinleyince önce inandırıcı gelmedi. Fakat iddianame çıkınca, sizin emniyette verdiğiniz ifadelerle uyuştuğunu gördüm. Sizin bir iftiraya maruz kaldığınız apaçık ortada.” dedi.

Hüseyin:

“ Öncelikle hoş geldiniz. Malum burası cezaevi çok hoş bir ortam değil ama ne yapalım. Benim sizden ilk ve en önemli isteğim bana inanmanız. Biliyorum siz profesyonel bir avukatsınız. Fakat önce bana inanın istiyorum. Çünkü bana inanmayan biri beni savunamaz. İkinci husus ben emniyette ve savcılıkta verdiğim tüm ifadelerde uyuşturucu nedir bilmediğimi bir iftiraya maruz kaldığımı defaatle anlattım. Lakin kimse beni dinlemedi. Bugün iddianame ile ortaya çıkan şu durumda ise Duran isimli şahsın şikayeti ile tutuklandığım ortadadır. Benim anlam veremediğim konu neden Duran bana iftira attı? Bu komployu sahneye sürdü?”

Avukat Savaş:

“ Hüseyin bey aslında benim de bu konu ile ilgili size soracaklarım var. Ancak ondan önce eldeki verileri ve iddiaları sizle değerlendirelim. Hakkınızda emniyetten gelen raporlarda, Hts kayıtlarında herhangi bir uyuşturucu karteli ile temas etmediğiniz, evinizden alınan dijital meteryalde herhangi bir suç unsuru olmadığı, araçta bulunan uyuşturucu paketlerinde parmak izinize rastlanmadığı, ev aramasında herhangi bir suç unsuru olmadığı görülmekte. Hakkınızda sadece şikayet ve aracınızda bulunan uyuşturucu torbası var. Sizden kan ve idrar örneği alınacak. Uyuşturucu kullanıp kullanmadığınız araştırılacak. Mahkeme bu konu da müzekkere yazmış.”

Hüseyin:

“ Peki Savaş bey, belli ki bu uyuşturucu paketini Duran koymuş ve ardından ihbar etmiş. Bu adama bir şey yapılmayacak mı? Hayatımı çaldı bu adam benim.”

Avukat Savaş:

“ Hüseyin bey biliyorum bana söylemesi kolay ama sakin ol. O sonraki iş. Önce beraatini alalım daha sonra onunla ilgileceğiz. Hatta hatta tazminatlarla onun kirli donuna varıncaya kadar alacağız. Şimdi biz kendimizi aklamaya bakalım. Seni çok öfkeli gördüm. Haklısın ancak yapacak bir şey yok. Zaten iki hafta sonraya mahkeme duruşma günü vermiş. Sen hemen savunma için çalışmaya başla. Bana bittikten sonra faks çek. Eğer mahkemeye getirilirsen orada konuşuruz yok SEGBİS ten bağlanırsan en azından savunma konusunda birlikte hareket ederiz. Senden ricam sen bana bırak. Çok her şeye müdahale etme. Bana güven! ben, senin savunmanı yapacağım.” dedi.

Hüseyin SEGBİS’i ilk defa duymuştu. Ne olduğunu ise yaşayarak öğrenecekti. SEGBİS( Ses ve Görüntü Bilişim Sistemi ) uzaktan duruşmaya katılmak veya ifade vermek üzerine kurulmuş dijital bir sistemdi.

Hüseyin’in aslında söylemek haykırmak istediği o kadar çok şey vardı ki ancak Savaş Beyin emniyet veren havası Hüseyin’i rahatlatmıştı.

Hüseyin:

“ Anladım Savaş bey. Size güveniyorum. Eşim, sizi seçmişse muhakkak bir bildiği vardır. Bunca yolu geldiniz ayağınıza sağlık.”

İlk Duruşmada Seni Buradan Çıkaracağım

Avukat Savaş:

“ Ne demek! bu benim görevim. Her ne kadar profesyonel olsam da inanmadığım, benim kariyerimi lekeleyecek davaları almam. Eşinize ve size inandım. Ben ayrılmak zorundayım. Başka bir müvekkilime daha uğrayacağım. Kendine iyi bak. Şunu da söyleyeyim bir aksilik olmazsa- kesin demiyorum yalnız onu söyleyeyim-, ilk duruşma da seni buradan çıkarırım. Elimden geleni yapacağım.”

Hüseyin:

“ İnşallah Savaş bey. Size güveniyorum.” Dedi.

Hüseyin, Savaş ile tokalaştıktan sonra, koğuşuna doğru gardiyanla beraber gitmeye başladı. Artık içerisindeki karamsar hava dağılmıştı. Avukat Savaş, umut ışığı yakmıştı kendisine. Haftaya açık görüş, ardından da bir sonraki hafta duruşma vardı. Günler çabucak geçsin istiyordu.

Koğuşta Şenlik Var

Koğuşa geldi. İçeri girdiğinde bir de ne görsün? Kadir baba ve Mehmet, radyodan Ankara oyun havalarından “Kesik çayır “ türküsü eşliğinde karşılıklı oynuyorlardı. Mehmet, Hüseyin’in elinden tuttuğu gibi aralarına aldı.

Mehmet:

“ Hadi oğlum hadi. Oklava mı yuttun? Oyna hadi.” Dedi.

O, sert, kabadayı Kadir Baba elinde metal kaşıklar bir döktürüyordu ki görülmeye değer bir manzaraydı.

Kadir Baba:

“ Evlat! biz gençliğimizde az kaşık kırmadık. Bakma öyle şaşkın şaşkın. Oynayalım efkarımız dağılsın.” dedi.

Hüseyin, çok şaşkındı ama hoşuna da gitmişti. Türkünün melodisine bıraktı kendisini. Artık o da hünerlerini gösteriyordu. Şen kahkahalar koğuşun duvarlarında yankılanıyordu.

Az sonra Hüseyin;

“ Hayır mı ağalar neşemizi neye borçluyuz? “ dedi.

Mehmet :

“ Hüso, sorma benim sevgilim nişandan kaçmış, emmimlere sığınmış. Beni görmeye geldi. Senden başkasına varmam, seninim! dedi. İstersen bir ömür seni beklerim dedi. Ben sevinmeyeyim de kim sevinsin?”

Hüseyin:

“ Hay maşallah. Hadi gözün aydın. Bak sana demiştim oğlum, gün doğmadan neler doğar diye. Eee! Kadir Baba, sen neden bu kadar sevinçlisin?”

Kadir Baba:

“ Evlat kızım geldi. Aynı ben. Huyunu anasından yüzünü benden almış. Kocaman kız olmuş. Ayrıca avukatım da kendisi oldu. Beni savunacak. Vekalet verdim. Anası son nefesinde her şeyi anlatmış. Bana kızgın değildi. Beni çok özlemiş. Yıllar sonra ilk kez bir yakınım geldi. Hem de kızım. Biz de insanız evlat.”

Hüseyin koğuşu uzun süreden bu yana ilk kez bu kadar şen görmüştü. Güzel bir günün akşamına erişmiştiler. Artık haftaya çarşambayı iple çekiyorlardı. Herkes sevdiceğini görecek en önemlisi ona dokunabilecekti.

Yedi Sekiz Hasan Paşa

Tarihi koca yürekli insanlar yazabilir ancak. Bu insanlar bazen basit bir er, bazen kudretli bir paşa, çoğu zaman ise sıradan küçük insanlardır. Onları diğerlerinden ayıran ise sinelerinde taşıdıkları koca yürekleridir.

Eskiden ilginç bir yöntem vardı. Tahsil yapamamış ama kabiliyetli insanlar, çeşitli olaylarda kendilerini gösterince durumlarına uygun bir görevle taltif edilirlerdi. Kimse onların soylarına, eğitimlerine bakmaz; gösterdikleri cesarete, şecaate ve yeteneklerine bakardı. Osmanlı tarihinde bu şekilde iş başına gelmiş ve tahsilli meslektaşlarına hizmette fark atmış nice isimler vardır. Bu yöntem “insan zayi etmemeye odaklanmış” medeniyetlerde başarıyla uygulanmış. Ama tahsilli meslektaşlarından ise hep kıskançlık görmüştür.

“İnsan zayi etmemeye odaklanmış” medeniyetlerin bu yöntemi seçmesini hatta hatta ecdadımızın bu konuyu en iyi şekilde değerlendirmesinin altını çizmekte fayda görüyorum.

Yedi Sekiz Hasan Paşa

Bunlardan biri, Jandarma neferliğinden paşalığa ve nihayet müşirliğe kadar yükselen Hasan Paşa’dır. Kendisi 1240 (1824-1825) yılında Çorum’da doğar. Babası Mustafa Ağa, annesi de Kezban Hanımdır. II. Abdülhamid Han döneminin ünlü Beşiktaş karakol komutanıdır. Babasının yanında geçim derdinden tahsil görmemiş olduğundan imzasını Arapça yedi ve sekiz anlamına gelen \/\ şeklinde attığından adı “yedi sekiz”e çıkmıştı. Tahsili yoktur ama son derece dürüsttür. Dahası; altı okka yürek taşıyan bir babayiğittir.

On altı yaşındayken babasıyla birlikte gittiği Hac dönüşünden kısa bir müddet sonra askere alınır. Kurası Jandarma eri olarak İstanbul’ a çıkar. Sultan Abdülaziz Han kendisini çok sever. Kimsesi olmadığı için kendisine bir anne gibi şefkat gösterip kollayacak bir hanımla evlendirir. Bu hanım sarayda görevli Hazinedar Usta Hacı Hanım’dır. 55 yaşındadır. Hasan’ı uyuya kalsa, yaşlı hanımı onu bir çocuk gibi nazlayarak yatağına yatırırdı. Bu yaşlı kadından Şefika adında kızları olmuştu.

Yedi Sekiz Hasan Paşa’yı Tarihe Maleden Olaylar

Ancak Çorumlu Mustafa oğlu Hasan’ı tarihe maleden olaylar, onunla II. Abdülhamid Han arasında geçen tatlı çekişmeyle başlar.

Geleceğin padişahı Şehzade Abdülhamid ki, kimse o günlerde onun padişah olacağını aklına bile getirmemektedir. Zira ikinci veliahttır. Genellikle Hacı Osman Bayırı’ n da ki Kudrettepe Köşkü’ n de oturmaktadır. Bir gün Balmumcu Çiftliğine at üzerinde giderken yolunun üzerine muhafız neferlerden biri çıkar;

– Yassah hemşerim!..

Veliaht Abdülhamid sert bir tavırla; “Tanımadın mı beni? Ben, ikinci veliahtım” diye çıkışınca, aldığı cevap ilginçtir;

– Veliaht, meliaht dinlemem. Ben, padişahın adamıyım bir tek onu tanırım!..

Sultan Abdülhamid tahta geçtiğinde, padişahına bu derece bağlı adamı unutmayarak aratıp buldurur. Önce subay sınıfına geçirir. Savaş alanlarındaki başarıları sebebiyle rütbesi artar.

Kısa zamanda kendisini çok seven Abdülhamid Han, yaşlı bir kadınla yaşamasını uygun bulmaz; “Hasan, seni bir daha baş göz edeceğim. Hacı Hanım da böyle arzu” ediyor der. Ve onu İncir köylü Hasan Paşa’ nın köşkündeki Kafkas Çerkesleri’ n den Gülnaz adında bir kızla evlendirir. Bu sırada 80 yaşında olan birinci eşi Hacı Hanım yeni evlilere aşırı sevgi bağlayıp, onlara anne gibi davranıyordu. Bu muhterem hatunla birlikte karşılıklı muhabbetle aynı çatı altında ömür sürerler.

Beşiktaş Zaptiye Karakolu Kumandanlığı

Padişahın isteği ile Ferik (korgeneral) rütbesiyle önemli bir mevki olan Beşiktaş Muhafızlığı’na getirilir.

Beşiktaş, padişahın oturduğu Yıldız Sarayı ile Dolmabahçe, Çırağan ve Feriyye saraylarını da içine alan hareketli bir yerdi. Bu sebeple, Beşiktaş Zaptiye Karakolu Kumandanlığı öyle her babayiğidin harcı değildi. Bu görevi ifa edecek olanın her şeyden önce padişahına mideden değil yürekten bağlı olması gerekirdi. İşte Hasan Paşa da bağlılığı cesareti ve cüssesi ile bu makam için biçilmiş kaftandır.

Çırağan Baskını ve Sopayla Gelen Karşı Darbe

Onun bu özelliklerinin yanı sıra akıllı bir kişi olduğunu da zaman gösterecektir. Çırağan baskınını tek başına müdahale ile önlemesi, Sultan V. Murad Han’ın cenazesi başındaki tavrı, onun cesaret kadar akıl sahibi biri olduğunu da göstermektedir.

Çırağanda yaşananlar Hasan Paşa’yı Müşir (mareşal) payesine ulaştıracaktır.

Ali Suavi, İngilizlerden aldığı destekle Rumeli muhacirlerini etrafında toplar. Bunlar, 93 harbinde yurtlarından olmuş, zor günler geçirmiş cahil insanlardır. Bir gün Çırağan Sarayı’nı basıp II. Abdülhamid Han’ı tahttan indirmek isterler.

Yerine geçirecekleri ise V. Murad Han‘dır. V. Murad’ın, kendi iktidarında Abdülaziz Han’ın şehit edilmesinde yaşanan olaylara yüreği dayanmadığı için psikolojisi bozulmuştur. Ali Suavi tarafından bir oldu bittiye getirilerek Çırağan’a denizden çıkarma yaparlar.

Hasan Paşa o sıralarda henüz Beşiktaş Muhafızı değildir. Bu görevden zaman zaman ayrılıp, savaşlara iştirak etmiş, sonuncusunda başından aldığı şarapnel yarasıyla İstanbul’a dönmüştür. Olay anında Beşiktaş muvakkithanesinin karşısındaki berberde tıraş olmaktadır. Çırağan’dan gelen silah seslerini duyunca traşını yarıda bırakarak saray girişine koşar.

Ne yapacağını şaşırmış halde kapıyı tutan görevli Zeybek Mehmed’e neler oluyor diye sorduğunda şu cevabı alır; “İçeri gir de neler olduğunu görürsün.”

Üzerinde silahı olmadığından, az ilerde gözüne ilişen zaptiye erine peşinden gelmesini söyleyerek, ani bir kararla kapıcının elindeki sopayı kapmasıyle içeri dalması bir olur. Bu arada karakola haber verilmesini tenbihler.

İçeri girdiğinde Çırağan Sarayı’nın harem kısmından gelen kadın çığlıkları, “Sultan Murad çok yaşa” naralarına karışıyordu. Giriştikleri tehlikenin sonucunu düşünmeyen zavallı kalabalık Murad Han’ı ortalarına almış bağırışıyorlardı.

Beraberindeki zaptiye neferi ile bir köşeye sinip beklemekte olan Hasan Paşa içlerinde Sultan Murad’ın bulunduğu grubu bir an gözler. Sultan’ın bakışları, oraya zorla getirilmişçesine isteksiz ve ürkektir.

Grup tam önlerinden geçerken birdenbire doğrulur ve elindeki sopayı kaldırarak Murad Han’ı kolundan çekiştiren ve en çok bağıran seyrek sakallı adamın kafasına indirir. Öylesine vurmuştur ki zavallı gık diyemeden yüzüstü yıkılır. Bu şahıs baskın işini tertipleyen meşhur Ali Suavi‘dir.

Oraya zorla getirilen Murad Han sırtını bir duvara dayayıp, sinirlerini iyice bozacak olan çatışmayı ürkek bakışlarla seyreder.

Mangal yürekli Hasan Paşa iri cüssesiyle ve elinde sopa ile kalabalığa dalar. Kalabalık pat diye karşılarına çıkan bu eli sopalı karşısında önce şaşırırlar. Ancak bir baterist gibi hareket eden Hasan Paşa’nın bileği bir kaç kafayı daha kırınca akılları başlarına gelerek hep birlikte Paşa’nın üzerine yürürler.

Vaziyet iyice karışınca yanındaki zaptiye neferine ateş etmesi için emir verdiyse de zavallı afallamıştır. O zaman işin başa düştüğünü anlar askerin elindeki 16 mermi atan çok atışlı Vinçester tüfeğini kaptığı gibi ard arda saldırganların üzerine yaylım ateşine başlar. Böylece kalabalığın ilerlemesini durdurur. Tam bu sırada yetişen askerler duruma el koyar.

Başarısız olduklarını anlayan baskıncılardan biri aradan sıyrılıp Sultan Murad’ın üzerine tüfeğini doğrulttuğu sırada; Ruşen adında fedakar bir kalfa ileri atlayarak büyük bir cesaretle adamın elinden tüfeği alır ve muhtemel bir faciayı önler.

Gerçekleşseydi Türkiye’yi batağa sokacak olan bu olay hakkında Hasan Paşa’dan bilgi alan Sultan Abdülhamid Han, bu önemli hizmetini gayet basit bir işmiş gibi anlatmasından çok hoşlanır. Hasan Paşa artık müşir rütbesi ile Beşiktaş Karakol komutanı olmuştur. Devrin şairleri adet olduğu üzre veciz bir beyitle tarih düşürürler.

“Dedim bigâye âdâb ile târîhin,

Müşîr-i nâmdâr oldu Hasan Paşa.”

1317 (1901)

Hasan Paşa, Ali Suavi’yi kendine getiren sopasına Mehdi adını verip Beşiktaş karakolunun duvarına asar. Karşısına getirilen bir suçluyu konuşturmak için sopanın kabiliyetlerini anlatırdı.

Öldürüldü mü?

Bölgesinde sağladığı asayişten gayet emindi. Bu sebeple herhangi bir olayda etraftan en küçük yardıma bile tenezzül etmediği gibi, aranmakta olan suçlunun peşine düşen başka memura dahi tahammül edemez, bu defa onu yakalatırdı.

“Be adam, aradığın Beşiktaş’ta ise bana haber vermek yok mu? Yıkın keratayı falakaya”diye cezalandırırdı. Onun bu tavrı, makamını hazımsızlıktan değildi. O dönemde saray civarında II. Abdülhamid Han’a karşı içeriden oluşacak sinsi bir hareketten korumak içindi.

Korktuğunda da haklı çıktı. Sultanın etrafındaki imha çemberini gittikçe daraltmak isteyenler, bu samimi vatanseverin önlerindeki en büyük tehlike olduğunu biliyorlardı.

Hasan Paşa bir gün görev başındayken hastalanır. Gelen doktor lavman yapılmasında ısrar eder. Hasan Paşa neden rahatsızlandığını çok iyi bildiğinden ayak diretirse de zorla yapılır.

Hemen sonra fenalaşarak, baş ucunda bekleyen eşine “Gülnaz, beni zehirlediler. Hasan’ın gidiyor artık” dedikten on beş dakika sonra hayata gözlerini yumduğunda 80 yaşındadır. (1905)

Çok sevdiği ve güvendiği bir insanın ölüm sebebini kimse anlayamaz. Ancak Sultan Abdülhamid Han anlamıştır.

Hasan Paşa muhteşem bir cenaze töreniyle Beşiktaş’taki karakolun yanında, Barbaros türbesinin cadde tarafının önüne defnedilir. Kabrin üzerine etrafı açık bir kubbe yapılır.

Yıllar sonra Barbaros türbesinin etrafı açıldığı zaman kabri Yahya Efendi mezarlığına nakledilir.

Eşi Hatice Gülnaz Hanım da 13 Ağustos 1938 tarihinde Yeşilköy’de Kalitarya (Şenlikbağları)daki köşkte vefat eder.

Allah ıslah etsin

Hasan Paşa’nın kendine has uygulamaları vardı. Bilhassa sarhoş olup naralananlara hiç göz yummaz, yatırıp bizzat döverdi. Sonra ayağa kaldırıp; “Haydi Allah ıslah etsin” deyip karakoldan kovardı.

Paşabahçe deposuna gaz bidonu götürmekte olan bir taka, lodos sebebiyle Çırağan Sarayı önünde batar. Güçlükle ölümden kurtulup sahile çıkan gemiciler, sevk edildikleri Beşiktaş karakolunda bu defa da Hasan Paşa’ nın falaka tehdidiyle karşılaştılar. Sebebi de, verdikleri ifadede yüklerinin “bomba” olduğunu beyan etmeleriydi. Halbuki o zamanlar bidonlara argoda bomba deniliyordu. Zapta aynen böyle geçtiği için Paşa falakaya hazırlanırken durum anlaşılır. Hasan Paşa her zamanki fırçalı duasını yapar; “Bunu daha önce neden söylemediniz? Ne diyeyim, Allah topunuzu ıslah etsin!..”

İşte mertlik budur

Hasan Paşa’nın ne kadar mert bir insan olduğunu eski padişah V. Murad Han‘ın naaşı tabuta konulurken yaşanan bir olay göstermektedir. Padişahın da bulunduğu cenaze yıkama sırasında yaverlerden biri yeni padişaha yaranmak gayesiyle, Sultan Murad’ın gerçekten öldüğünü anlamak üzere saçlarını parmaklarına dolayarak, şiddetle çektiğini gören Hasan Paşa gürler; “Çek elini utanmaz!.. Allah’tan kork, şu ölüden ibret al… Yarın sen de bu tahtanın üzerine yatacaksın.”

Bu yersiz davranış yetmiyormuş gibi, Hidayet Camii’nin musalla taşına konulan tabutu, yine paşalardan birinin açtırıp ölü halinin bir zabıtla tesbitini teklif etmesi üzerine aynı hiddetle; “Bu padişah cenazesi, çocuk oyuncağı değil!.. Tabutu açmaya cesaret edenin kafasını kırarım!..” diye çıkışır. Hiç kimse bir ikinci Ali Suavi olarak tarihe geçmek istemediğinden üstelemez. Böylece Abdülhamid Han’a gösterilecek riyakarlığı önlemiş olur. Onun bu tutumunu Abdülhamid Han ödüllendirecektir.

Çorum’dan aldırdığı kardeşi Ömer’i okutarak paşa olmasını sağlayan Hasan Paşa’nın Hatice Gülnaz Hanımdan Emin, Said ve Refik adlarında üç çocuğu dünyaya gelir. Oğullarının ikisi de Sultan Abdülhamid’e padişahlığının sonlarında yaverlik etmişlerdir.

Çorum Saat Kulesi

Tek gayesi sultanına bağlılık ve hizmetten ibaret olan bu zatın okur yazar olmaması, kendisini kıskanan okumuşların kıskanmalarına sebep olmuştur. Yaşadığı bazı olayları hoş olmayan alaycı bir uslüble naklederek güya Abdülhamid Han dönemi yerilmektedir. Oysa tenkit diye anlattıkları şu olay da bile Hasan Paşa’nın şahane karakterini görebiliyoruz. O da bilime ve ilim sahiplerine olan saygısıdır.

Bir gün, karakolda bulunduğu sırada, levazım memuru içeri girer. Kışlık odunların getirildiğini haber verecektir. Fakat odun kelimesini komutanına karşı söylemekten haya eder ve “Paşam hatab geldi” der. Hasan Paşa da odun anlamına gelen bu Arapça kelimeyi, Hattat Efendi’nin geldiğini sanarak derhal toparlanıp hürmetkar bir tavır alır; “Söyle içeri buyursun!..”cevabını verir.

Çorum’daki büyük saat kulesi, “Hemşehrilerim vakitlerini öğrensinler” diye Hasan Paşa tarafından yaptırılmıştır. Aynı yerde bir de kütüphane kurmuştur.

Tarihe geçmiş, fakat yeni neslin ismini bilmediği bu Mangal Yürekli Koca İnsanı hayırla yad ediyorum.Allah bu kahramanlarımızın şefaatine nail etsin. Amin…

Unutursan Beni

Unutursan Beni

Unutursan beni eğer gözlerin dolsun,

Kalbini taa inceden bir sızı vursun,

Nabzın hızlansın,

Damarlarında kanın deli deli çağlasın,

Ve beni unutursan,

Unutman aldığın nefes kadar kısa kalsın…

 

Nazım ŞAHİN

02.05.2006

İskenderun/HATAY

saklan

Saklan, kaç!

Sözler mi daha çok yakardı canı yoksa yaşanmışlıklar mı yakardı sitemlerin içinde? Hani nerede gökyüzü nerede yeryüzü, hani mutluluk denilen şeyin asıl yüzü? Sarp kayalıklardan kendisini atmış olamaz değil mi? Bir yerlerde saklanıyorsan eğer hani nerede, neredesin bulamıyorum? Hangi cehennemin dibinde, hangi saklandığın ara sokaklarda, hangi bilmediğim semtlerde daha nicelerin canlarını yakıyorsun?

Daha kim bilir kimlerin hayatlarına sinsi sonlar hazırlıyorsun köşe bucaklarda. Bir hayat görmeyesin zayıf bir yaprak gibi dalında salınan, gözleri kocaman açılan bir sırtlan gibi hemen onu koparmaya çalışıyorsun. Çıkık elmacıkların altından ağız dolusu gülünce, kendisini göstermeye çalışan gamzelerin belirmesine izin vermeyen bencil kişisi sensin. Bencilsin…

Hain de sensin, korkak da, hatta işlenen bütün cinayetlerin suçlusu da sensin. Sen! Katil zanlı sensin, hayat denilen çemberin halkasında dönmemizi engelleyen “çark”. Hepimiz koca halkanın birer zincirleri gibiydik. Birbirine kenetli, yaşamaktan, sevmekten zevk alan küçük karınca kafileleri misali. Fakat sen oyunun en güzel yerinde bütün taşları yerle bir eden oyun bozandın. Oysa bizler hayat mücadelesinin içinde yuvarlanırken ayakta kalmaya çalışanlardandık sadece. Gelgitlerle karışan denizin aklı gibi, bizim de şirazemizi kaydırdın savruk yollarda. Fakat her şeye rağmen, bir umut sana ulaşmak için kurulan panayırların en güzel hediyelerini eşsiz misafirimize sana sunmaktan çekinmedik. Çünkü her şeyin anlamı sendin. Sendeydi varoluşumuzun ve yok oluşumuzun sorgusu.

Ey mutluluk!

Başımızın üstünde her zaman yerin var. Kabul, seninle mazimiz dolu dolu geçti. Saatlerin kaça vurduğuna aldırış etmeden, adlarını asla unutamayacağımız oyunlar oynadık beraber. O kadar davetkârdın ki hiç kimse sana hayır diyemezdi, diyemedikte. Farklı bir şeyler vardı sende adını koyamadığım. Şeytan tüyü değildi sendeki, resmen şeytanın vücud bulmuş haliydin yeni yeni anlamlandırdığım bu yaşımda.

Fakat aptal oyunlarına inanmayacak kadar büyüdüm. Çoktan beri kabak tadı vermeye başlamıştı bu saklambaç oyunu. Anlamsız bir amaç uğruna, saatlerce neyi aradığımı bilmeden oyaladın durdun. Şimdi oyun diye kandırdığın yılları ya bana geri ver, ya da yokluğunla daha fazla küfürler savurmama ses etme. Yıllarımı benden çalarken o kadar güzel bir senaryo hazırlamıştın ki,  tek amacım pembe hayal bulutunda pamuk şekerlerini kapmaya çalışmaktı. Oysa hiçbir şey göründüğü kadar masum değilmiş. Hayal bulutlarının altında kara bir gerçeğin saklandığını ve oynanan her oyunun adil bir kazananının olmadığını öğrendim senden.

Hepimiz sıkışmışız hayallerin, hayaletlerin ve kuralların zincirinde. Çünkü büsbütün kurallar silsilesinde yaşıyoruz. Birbirinden çeşitli yaşadığımız yasaların içinde olduğu gibi,  bu oyununda uyulması gereken kuralı vardı. Oyunun tek kuralı  “sana elma dediğimde çıkacak, armut dediğimdeyse çıkmayacaktın.”

Bağırıyorum işte avazım çıktığı kadar

Elma                                                                                                                                                                                                                                          Elma                                                                                                                                                                                                                                                  Elma…

Saklan, kaç!

Sesime ses ver, sar sarmala beni. Terk edilmiş diyarlardan sesleniyorum sana. Ellerin elinde yapayalnız kaldım, kurtar beni. Yaban sokaklar anlattıklarından çok daha farklılar. Bana karşı hiçte arkadaş canlısı değiller, korkuyorum! Hani nerde koruyucu meleklerim? Koruyucu meleklerim de bu dünyadan sürgün edilmiş olamazlar değil mi? Olmasınlar! Yoksa bana yaptıklarının hesabını sorarlardı misliyle.

Çırpınışlarımın, kırık kanatlarla uçmak isteyişimin karşılığını bir türlü alamıyordum. Bir şeyler ters gidiyor olmalıydı!

Yoksa ben hayat debdebesinde unutulanlardan mıydım? Her şeyden bir haber mutluluğun gelmesini kapı önünde gözleyenlerdendim kim bilir.

Her güne “güzel başlasın” diye dua eden bu insanoğlu belki de geç farkına varmıştı, duaların onları asla korumayacağını ve sevmeyeceğini. Lanetlenmişlikti üzerinde taşıdığı forma. Koca harflerle kazınmış; gelecekten umut ve mutluluk vaat edilemeyenler diye.

Belki de Tanrı unutmuştur bizleri! Öyle ya ne cennetteyiz, ne de cehennemde. İkisinin ortasında mutluluktan mahrum kalanlardanız. Mutluluk denen şeyin tadına varamayanlardanız.

Ne içindeyiz zamanın ne de dışında, tamda ortasındayız işte

Araftayız

Facebook sayfamızı takip ediniz

Herkes Dergisi Resmi Facebook Sayfası

İlgi çeken kısa yazılar:

Papin Deneyi ve İfade Ettiği Sosyal Olgu

Zamana yolculuk 10. bölüm (Son bölüm)

Aynanın İçinden satranç Motifi 3. Bölüm

Dünyada ve Türkiye’de organik tarım

Descartes’in yöntem üzerine konuşmalar eseri ve tarih uyarlaması

Himaye-i Etfal Cemiyeti’nden günümüze devlet korumasında çocuk

rahip

Rahip

Kurban solisti ve Mane grubu ile çalışan Deniz Yılmaz, Rahip öyküsü ile edebiyat severler ile buluştu. Deniz Yılmaz’ın öykü dizisi, Herkes Dergisi’nde yayınlanıyor.

Rahip

Bir kasaba, bir kilise. Gecenin yarısı tökezleyerek kilisenin bahçesine uzanan bir gölge. Ve sabahı; etrafında toplananlar. Üstü başı yırtılmış, yaralanmış bir adam. Baygın. Yer yer kan. Nedense iki farklı kırmızı. Kasabanın önde gelenlerinden biri, sorular. Ve bu yabancı her söyleneni kafasıyla onaylar. Bazıları üç kuruş kazanmak için 10 saat ağır iş yapar, bazıları sorulan sorulara kafasını sallayarak “evet” der ve yepyeni bir yaşam kurar. Ama her başlangıcın bir de sonu olmalı.

“Düştün mü?”
“Hı hı”
“Bir yere takılmış olmalısın,dikenli tel mi?”
“Hı hı”
“Yoksa sen yeni atanan rahip misin?”
“Hı hı”

Bir yabancının gelişine böyle bir sevinmek var mı? Lokum gibi soruları kafa sallayarak onaylamak günah mı? Ya adam gerçekten rahipse. Zamanla anlarız elbet. Hele bir iyileşsin. sorular sorar anlarız. Anlarız değil mi?

Sıradaki Tehlike: Mezhep Çatışması

Cehennem

Fakir: Cehennem nasıl bir yer?

Rahip: İsteyebileceğin her şeyin bulunduğu ama çoğundan faydalanamadığın bir yer.

Fakir: Cehennem fakirlik mi?

Rahip: Yığmak, biriktirmek faydalanmak mı?

Fakir: Anlamadım.

Rahip: Zengin çalışır, biriktirir, yığar. Öyle çok yığar ki çok azından faydalanabilir.

Senin faydalanmana da izin vermez.

Fakir: O zaman burası cehennem mi?

Rahip: Ben sabahtan beri ne diyorum ki?

Fakir: Peki ya cennet?

Rahip: Buradan sonra koşulsuz, şartsız cennete gidilecek. Zenginler hariç.

Fakir: Neden zenginler hariç?

Rahip: Dedim ya burası cehennem diye. Zenginler cehennem için çalışmaya istekli kimselerdir. Tanrı onların bu isteğine elbet yanıt verir.

Fakir: Peki ya sen, zengin misin fakir mi?

Rahip: Ben ılığım.

Hüseyin Rahmi Gürpınar kimdir? Gürpınar’ın eserleri

Tahrik

Genç: Tahrik etmek ne demektir?

Rahip: Hiç hayvanat bahçesine gittin mi?

Genç: Evet

Rahip: Peki aç maymunlara elindeki muzu uzatıp maymun almak isteyince geri çekenleri gördün mü?

Genç: Bu çok acımasızca değil mi?

Rahip: Buna sen cevap ver, ben rahibim.

Genç: Kandırmak bu. Bir süre sonra maymun çıldırır.

Rahip: İşte şimdi tahrik etmek oldu.

Genç: Pek hoş bir şey değilmiş.

Rahip: O zaman sen muzunu kandırmadan paylaş hep.

Genç: Peki diğerleri?

Rahip: Onlar da zamanla her uzatılan muza uzanmamayı öğrenirler elbet, hayvan değiller ya.

Genç: Bir, muzu uzatıp vermeyenlere laf etmedin.

Rahip: Hayvan laftan anlar mı ki?

Yarım kalan

Ben iyiyim

Deli: Ben deli değilim. Ben deli değilim.(zıplayarak gelir)

Rahip: Sen kesinlikle deli değilsin. Şeker ister misin?(gülümser)

Deli: Evet. Şeker isterim evet.(ellerini çırparak)

Rahip: Bundan sonra istediğin zaman gelip istediğin kadar şeker alabilirsin.

Deli: Neden?

Rahip: Güzel soru. Çünkü sen tanıdığım en dürüst insansın. Gelir gelmez ne olmadığını söyledin. Tanrı en çok dürüst insanları sever ve onları şekerle mükafatlandırır.

Deli: Neden?

Rahip: Çünkü dürüst insan iyi insandır.

Deli: Ben deli değilim. Ben iyiyim. Ben iyiyim.(uzaklaşır)

Toprak ana

Densiz

Densiz: Nasıl gidiyor rahip efendi hahahahah

Rahip:(dönüp şöyle bir bakar)

Densiz: Rahip efendi bu nasıl iş ya? Bütün yardımlar sizin kıyafetlere gidiyor herhalde. Birinci kalite kumaş, yakalar makalar falan he. Bize yok mu?

Rahip: Ben tasarlamadım ama ısrar edersen yetkili yerlere iletirim bu isteğini.

Densiz: Sen benimle dalga mı geçiyorsun?

Rahip: Dalga denizde olur benim bildiğim.

Densiz: Haddini aşıyorsun rahip.

rahip

rahip

Rahip:(sol kaşı kalkar ve yüzü iyice gerilir. Derin bir nefes alır. Sonra birden gülümser) Kusura bakma kendimi kaybettim. Eğer kabul edersen seni de giydireyim. Yani sana da bir takım vereyim. Yedeği olacaktı.

Densiz: He şöyle yola gel. Yedeği de var he. Ooh.

Rahip: Sakıncası yoksa gel bir dene, umarım üzerine oturur.

(Rahip kiliseden içeri girer, densiz de hemen ardından)

Densiz: Vay vay vay. Kilise değil şato anasını satayım. Heeeey! Akustiğe bak.

(Sessizlik. Kilisenin duvarları. Peki tökezleyen bu gölge, yine o mu?)

Pablo Escobar ve Kolombiya

Müzisyen

Müzisyen: Merhaba! Merhaba!

Müzisyen biran da kilisenin kapısında belirir. Rahip hızla üstünü çeki düzen verir.

Rahip: Merhaba.

Müzisyen: Merhaba. Akustiğe bak diye bağıran siz miydiniz?

Rahip: Şey…. evet bendim.

Müzisyen: Şarkı söyler misiniz?

Rahip: Bazen dinlemeyi daha çok severim. (Sen misin bunu söyleyen?)

Müzisyen: Son yaptığım besteyi duymak ister misin?

Rahip: Şeeeyy… tabi ki!

Müzisyen kılıfından gitarını çıkarır ve anında çalıp söylemeye başlar. Şarkı bitince heyecanla.

Müzisyen: Nasıl beğendiniz mi?

Rahip: Aynı şeyi daha yavaş çalabilir misiniz? Sözlerini söylemeden ama.

Müzisyen şaşkın bir şekilde gitarını çıkarır, çalmaya başlar.  Rahip aynı melodiyi başka sözlerle söyler ve bitince.

Müzisyen: İnanılır gibi değil. Sözler daha uyumlu ve lirik. Bunu nasıl yaptınız? Bu şekliyle repertuarıma alabilir miyim?

Rahşp: Tabi ki Neredeyse bütün kiliseler de pazar günleri topluca söyleniyor zaten. Sizinde söylemenize kimse karşı çıkmaz sanırım. Yedi yüz senelik bir ilahi bu.

Müzisyen: Ne?

Rahip: Bakın bana sorarsanız ilk melodi bulunduktan sonra bulunan melodiler o ilk melodinin türevleridir. Dert etmeyin.

Müzisyen: İlginç bir yaklaşım.

Rahip: Bunca insan nüfusunun bir kadın ve bir erkekten geliyor olmasından daha mı ilginç?

Müzisyen: Peki ya maymundan geliyorsak?

Rahip: O zaman da bir dişi ve bir erkek maymun söz konusu olmalı.

Müzisyen: Eeee şey neyse. Bu bana ilham verdi sanırım acayip bir beste yapmak üzereyim.

Müzisyen lafı bittikten sonra gitarı tam çalmaya başlayacaktı ki

Rahip: Bir dakika bence bestelerinize daha iyi davranmalısınız.

Müzisyen kahkaha atarak

Müzisyen:Nasıl yani?

Rahip: İlham geldiğinde bulunmanız gereken yer sizin için kutsal bir yer olmalı. Kendi mabediniz.

Rahip, bu yerin kilise olmasın diye umut ediyordu.

Müzisyen: İşte bu harikaydı. Evet hemen çaldığım bara gitmeliyim. Sağ ol Pedeeer…

Rahip: İlginç, genelde tuvalettir.

Rahip ilk kez dalgın ve hayretler içerisindeydi.

Müzisyen: Efendim? anlamadım.

Rahip: ıııııı, asıl siz sağ olun.

Evimizdeki Konsomatris

Rahip

Katil ağlayarak,

Katil: Neden? O bir melekti. Kimsenin canını yakmadı. Aklım almıyor. Nedeeen?

Rahip sakin bir tavırla.

Rahip: Ne oldu?

Katil: Kanlara içinde yerde yatıyordu. Delik deşik olmuş. Böyle olmaz ki? Böyle olmaaaz.

Rahip: Eşin mi?

Katil: Sevgilim, her şeyim delik deşik. Acımasızca.

Rahip kelimeleri toparlamaya çalışır ve kendinden emin.

Rahip: Sen ne şekilde yapıyorsun?

Katil ağlamayı keser. Rahibe daha dikkatli bakar.

Katil: Ne?

Rahip: Tekrarları seviyorsun.Müzisyen misin? Sen ne şekilde yapıyorsun dedim.

Katil kendine gelir. Öksürerek boğazını temizler. Sesi daha sakin bir şekil de.

Katil: Bunu nasıl anladın?

Rahip: Birini öldürmek için geçerli nedenler arıyorsun. Üzerinde ki kan kurumamış. Belli ki polise gitmemişsin. Paçanda ki toprak! Gömmüşsüzn bile.

Katil: O’nu ben öldürmedim. O benim her şeyimdi.

Rahip: Biliyorum. Sen başkalarını öldürdün. Bu yüzden polise gidemedin ve gömdün.

Katil: hak etmişlerdi.

Rahip: Demek hak dağıtıyorsun. Tanrı bedene bürünmüş olmalı.

Katil öfkelenir, belinden bıçağını çıkarır.

Katil: Aynen anlatıldığı gibisin rahip. Çok şey biliyorsun! Yükünü azaltacağım, şanslı hissetmelisin.

Rahip: Mumları neden söndürdüğümü düşünüyorsun? Seni bekliyordum.

Katil bıçağını rahibin kasığına sokar, çıkarır. Bir daha savurur bu sefer karnına ama çıkaramaz. Rahip elini tutmuştur. Rahip konuşmakta zorluk çeker fakat mutludur.

Rahip: İşin bitince suyun başında tövbe et. Cübbemi giy ve aynı benim yaptığım gibi sen de, seni şanslı hissettirecek olanı bekle. Beniim yap-tı-ğım gi…

Katil: Nee?……. Neee?

Bitti! Dağılabiliriz…

Facebook sayfamızı takip ediniz

Herkes Dergisi Resmi Facebook Sayfası

İlgi çeken kısa yazılar:

Zamana yolculuk

Anlatılmaz yaşanır yıllar geçse bile

Benim Öyküm

Ölüm 4. bölüm

Kurtuluş

Hey taksi!

Alice Kitaplarında Darwinci hiciv – 1. Bölüm

Herkes Dergisi yayınevlerine ilk yazarını çıkarttı

zamana yolculuk

Zamana yolculuk

Zamana yolculuk, bir Mehmet Başkan öykü dizisidir. Herkes Dergisi‘nde yayınlanacaktır. Zamana yolculuk, kahraman bakış açısı ile yazılmış bir öyküdür.

Mehmet Başkan’ın tüm yazıları

Zamana yolculuk

Bir haftaiçi daha part-time işler ile öldü. Maaş alırken part-time, işi yaparken full-time olan işler ile gençliğim çürüdü. Cuma akşamı geldiğine göre artık rahatça dışarı çıkıp haftanın yorgunluğunu atma fırsatı geldi. Moda’da Selim, Şeyhmus ve Hasan ile içme zamanı sonunda geldi. Haftanın 5 günü, haftanın son 2 gününü bekleyerek geçiyor. 5 gün bekliyor ve 2 gün yaşıyorum tıpkı sözde modern her insan gibi. Yaşamak değil de beklemek demek daha doğru olur bu yaşama. İşe girmeyi beklemek, evlenmeyi beklemek, hastane kapısında beklemek, doğumhane önünde beklemek ve ölümü beklemek ile zaman geçiyor. Zaman geçiyor ama bir türlü yaşayamıyorum.

5 gün sabrettim ve o büyük kavuşma yaşanabilir artık. Her Cuma akşamı olduğu gibi Moda Meyhanesi’nde 4 kafadar bir büyük devirip, bira içmeye geçebilirim. Aileme göre alkolik, bana göre sosyal içiciyim. Haftanın her günü içmiyorum ama haftanın 5 günü içmeyi bekliyorum. Aslında birçok insan bu şekilde yaşıyor ama işleri olduğu için hiçbiri bu hakikat ile yargılanmıyorlar. İnsanın geliri düşük olunca kusurlar kabak gibi ortada olur ama gelir arttıkça kusurlar flulaşır. Tıpkı gecenin tüm kadınları makyajlayarak kusurları örtmesi gibi. Her insanın kusurları vardır ama bazı insanların parası yoktur. Ben de o parası olmayan kusurlu insanlardanım. Bu nedenle, tüm kusurlarım dev ekranda insanların gözünün önüne seriliyor.

Hitler Almanyası ile Türkiye’yi karşılaştırmak cahilliktir

Elbet bir gün buluşacağız

Her hafta olduğu gibi yine Hasan geç kaldı. En azından bu defa geç kalacağını söyledi, haberimiz olduğu için rakıları söyledik. Hasan geç kaldı nasıl olsa, o gelene kadar bir kadeh fazla içmiş olacağız. Biz her hafta aynı mekanda içtiğimiz için olsa gerek, yine Müzeyyen Senar, “elbet bir gün buluşacağız, bu böyle yarım kalmayacak” diyor. Müzeyyen ablanın sesinden şikayetçi olmak haddime değil. Hatta bu rutin hoşuma dahi gidiyor. Hayatımda istikrarlı olan bir şey varsa, o kesinlikle her haftasonu Müzeyyen Senar’ın sesinden “elbet bir gün buluşacağız”  dinlemektir.

zamana yolculuk

zamana yolculuk

Her hafta Hasan farklı bir kıza aşık olur, her hafta uzun uzun anlatır bu defa farklı olduğunu. Artık sıkıldım Hasan’ın her hafta platonik aşk hayatını dinlemekten. Bu hafta söyleyeceğim kendisine de, sen hiçbirini sevmiyorsun. Sen sadece birine aşık olduğun hissine kapılmayı seviyorsun. Şeyhmus ise bu hafta da yeni bir iş planı ile karşımıza çıktı. Aldı eline kadehi ve Kadıköy’de çaycı açmak istediğini anlatıyor. Her hafta bir iş kurmayı planlıyor, bu defa kesin diyor. Ancak bir sonraki hafta o işin esamesi dahi okunmuyor. Tabi baba parası ile hayaller kurmak ve sonunda hiçbir şey yapmamak kolay geliyor.

Selim ise yine bildiğimiz gibi, bu hafta da ne kadar mutsuz olduğunu ve yaşamak istemediğini anlatıyor. Selim için gerçek ve zihnindeki diye iki farklı dünya var. İki dünya arasında ortak noktalar azaldıkça Selim’in de yaşam ile bağı kopuyor. Zaman zaman intihar kelimesini ağzına alsa da, kendi hayatına son verecek kadar cesaretli değil. Selim bu korkaklık ile intihar fikrini gerçekleştiremez. Üç arkadaşımdan da şikayetim var. En az benim kadar sıkıcı ve boş insanlar…

Aşk en güzel kafa yapan uyuşturucudur

Geçen yine matiziz

Her hafta olduğu gibi bu hafta da içkiyi fazla kaçırdık. Bakalım bu hafta hangimiz sarhoş olacak? Hasan, Trabzonlu arkadaşı Mevlüt’ün amcasının geçen yine matiziz diyerek anlatmaya başladığı anılarını bize anlatır. Her defasında olduğu gibi oturur dinleriz. Hasan sırf sonradan geldiği için hızlı içmeye başladı, sırf parasının hakkını vermek için hızlıca içiyor. Bu hafta da rakıyı mundar ediyor. Hasan bu hafta sarhoş olur ve zorla eve taşırız. Annesi bizle görüşmesinden şikayetçi, güya Hasan’ın alkole düşme sebebi bizmişiz. Sonuçta ben Urfalı, Şeyhmus Mardinli, tüm kötülüklerin kaynağı biziz. Güney Doğulu olunca bir garip gözle bakılıyor.

Alice harikalar diyarında ve aynanın içinden

Moda

Bir kez daha yanılmışım, Hasan sarhoş olmadı. Aklımın ucundan geçmeyen gerçekleşiyor ve yine haksız çıkıyorum. Ben sarhoş oldum ve gözlerimi Moda Caddesi’nde açıyorum. Hasan’ın sarhoş olma ihtimalini düşünürken onu eve taşıma planları yapıyordum. Lakin ben sarhoş olunca hiç kimsenin aklına beni eve bırakmak gelmemiş. Arkadaş, arkayı toplayandır. Benim arkadaşlarım ise arkam dağıldığında kaçıyorlar.

zamana yolculuk

zamana yolculuk

Sabahın ilk ışıkları bile değil. Hiç olmadığı kadar Moda sakin. Halbuki bu saatte Moda’da en azından Kadıköy Lisesi öğrencileri olmalıydı. Onlar dahi ortada yok. Kadıköy Lisesi‘nin yanında boş arsada uyuyor olmama şaşırmayıp da, sokağın tenha olmasına şaşırmam da hayatımın neden böyle olduğunu anlatıyor. Yaşadıklarımda hep yanlış noktaya odaklanırdım. Uykum var ve hala alkolün etkisindeyim. Bir an önce eve gitmeliyim, sadakat yoksunu arkadaşlarım ortada bırakmasaydı şuan sıcacık yatağımda uyuyor olacaktım. Selim gibi duygusal ve naif görünümlü adam bile sarhoşluğuma duyarsız kalmış. Şuan ayakta bile zor duruyorum rıhtıma yürürken.

 

zamana yolculuk

zamana yolculuk

Rıhtımda garip şeyler oluyor. Sahilde Haldun Taner Sahnesi‘nin önünde sebze ve meyve kasaları var. Daha da ilginci ise devamı denize karışmış. Deprem oldu ve deniz mi yükseldi? Otobüs durakları neden yok? Bir anda başa çıkılamaz bir soru yumağının içinde kaldım. Kadıköy’de garip şeyler oluyor. Prime Time yapılan darbe girişimi, denizde yüzen adama araba çarpması gibi durumlara artık alıştık da, bu defa nasıl bir kargaşanın içine düştüm?

Sürgün ve Türkiye

Osmanağa Camii

Şuan gördüğüm arabalar ile dumura uğradım. Tüm arabalar eski model arabalar ve gayet yeni görünüyorlar. Gece Şeyhmus bize ne içirdi de böyle şeyler görüyorum? Otobüs durakları yerine deniz görüyorum, vapur iskelesi yerine deniz var. Civarda gördüklerim arasında tanıdığım bir tek Osmanağa Cami var. O camiyi de hiç unutmam, okuduğum bir kitapta Hüseyin Nihal Atsız’ın cenaze namazının Osmanağa Cami’nde kılındığı yazıyordu. Nihal Atsız hakkında birkaç satır okumak hayatımda ilk defa işime yaradı.

Kadıköy’de bu kadar politik duvar yazısı yoktu dün gece. Duvarlar beyaz boya ile kapatılmış. Solcular yazmış mal sahibi silmiş, sağcılar yazmış yine mal sahibi silmiş. Kazanan ise bir tek boyacı olmuş. Boyacılar yamaları yapmakla meşguller, herhalde soru sorsam bu kargaşada bir tek onlar bana cevap vermeye tenezzül eder.

-Selamın aleyküm!

-Merhaba, günaydın

zamana yolculuk

zamana yolculuk

Kadıköy’de selamın aleyküm yerine merhaba kullanmaya başlamalıyım artık. Hala aynı dil alışkanlığı ile selamın aleyküm dedim. Sorduğum kişi yoksul olunca hemen dini figüre sarıldım. Sorduğum kişi varlıklı biri olsaydı selamın aleyküm tercih etmezdim. Sonuçta din ülkemizde yoksulun yoksulluğunu kabullenerek yaşaması için sömürülen kutsal bir araç haline geldi.

-Kusura bakma ağabey, otobüs durakları nerede?

-Altıyoldan, Fener stadyumuna doğru in, sola döndüğünde göreceksin Kuşdili Gazinosu’nun orada.

-Sağ olasın, kolay gelsin.

Boyacı bana eski Salı Pazarı‘nın yerini tarif etti. İyi de otobüs duraklarını bir gecede nasıl oraya taşırlar? Hiçbir uyarı veya bilgilendirme yapmadan yine belediye kafasına göre iş yapmış. Kadıköy’den Kuşdili’ne kadar yürümek de çekilmiyor bu kafayla. Akılsız başın cezasını ayaklar çeker, yürüsün aptal ayaklarım. Artık bu yürüyüş iyice korkutmaya başladı beni. Hiçbir yeri tanımıyorum ve tanıdığım dükkanlar gitmiş. Yerlerini samimi ama sade dükkanlar almış. Zihinsel bir sorun yaşıyorum sanırım, eve gider gitmez söyleyeyim de hastaneye götürsünler beni. İyi bir Nöroloji doktoru şart. Gerçi anneme söylesem hocaya götürmeyi daha doğru görür. Kadriye teyze okursa hiçbir şeyimin kalmayacağını düşünür.

Kadıköy’de nargile kafeler neden popüler?

Akbil çalışmıyor

Otobüse sonunda geldim. Artık evime gidiyorum, ertesi güne kadar aralıksız uyumayı planlıyorum. Uyumama hiçbir şey engel olamaz. Otobüsün eski olması ve yapıların eski mimari yapıya göre olması artık ilginç gelmiyor. Nörolojik bir sorun yaşıyorum şuan ve bu nedenle ahmakça bir göz yanılgısı içerisindeyim.

-O elindeki nedir beyfendi?

-Akbil basacağım şoför bey. Para geçmiyor biliyorsunuz.

-Sen benimle alay mı ediyorsun lan? Para geçmiyorsa bu otobüste ne geçiyor? İçip içip sapıtıyor, sonra bana musallat oluyor bu anarşist gençler!

-İBB’nin Beyaz Masa’yı arıyorum ve seni şikayet edeceğim.

-Beyaz Masa nedir sarhoş herif? Yürü git, otobüsten uzak dur.

Otobüsten kovuldum ve ne yapacağımı bilmiyorum. Buradan eve taksiyle gitmeye kalkarsam dünyanın parasını öderim. Telefonum da çekmiyor, sanırım artık zihnim iflas etti.

2. bölüm

Facebook sayfamızı takip ediniz

Herkes Dergisi Resmi Facebook Sayfası

İlgi çeken kısa yazılar:

Lewis Carroll yaşamı ve eserleri üzerindeki etkisi

Melike Öğretmen’e…

Hey taksi 5. bölüm

Ölüm 2. bölüm

Recep ile Nadan

Minnoş güçlüler

konsomatris

Evimizdeki Konsomatris

Gece boyunca bir şeyler yazmaya çalıştım. Kahve içtim, sonra yataktan baş aşağı kendimi sarkıttım, ardından babaannem “düzelt kendini kızım, deli misin, beynine kan damlar.” dedi. Balkona çıktım. Gecenin 4’ünde bizim sokaktan hiç kimse geçmezken, mahallenin konsomatrisi Seda Abla işten dönüyordu. Seda Abla’nın mutlaka bir hikayesi olmalı, bir şey yazmalıysam onu yazmalıyım diye düşündüm. Konsomatris olduğu için mahalleli şüphe ile yaklaşıyor.

Serseriler için iyilik manifestosu

Konsomatris

Daha önce selamlaşmak dışında doğru düzgün konuşmamıştık. Zaten mahalledeki çoğu insan da onunla konuşmayı pek tercih etmiyordu. Konsomatris olduğu için mahalleli onunla selamlaşmamayı tercih ediyordu.

Ertesi gün babamın eşinden rica ettim, durumu anlattım. Numarasını bulup bize kahve içmeye davet etmesini, onu dinlemek istediğimi söyledim. Karşı binadaki komşudan numarasını buldu, aradı, ertesi gün bize gelmesini söyledi. Seda Abla ertesi gün 5-6 yaşlarındaki kızıyla birlikte bize geldi. 180’den daha uzun boylu, iri yarı bir kadındı. Ona baktığımda ilgimi çeken ilk şey şüphesiz upuzun saçları ve saçlarının tonunda boyanmış kaşlarıydı.

Kapıdan içeri girdiğinde bir tuhaf baktı eve. Sanki ilk defa gittiği bir ülkeye gelmiş gibi, turistmiş gibi. Yüzünde şaşkınlıkla karışık tuhaf bir gülümsemesi vardı. Doğruyu söylemek gerekirse bu bakış beni korkutmuştu. Zaten ben Seda Abla’dan nedense hep korkmuştum.

Halam Geldi ve Lal Gece

Bunun için çağrıldığını biliyor

Balkonda kahvesini içerken “Benimle kimse konuşmuyor mahallede, görünmek bile istemiyorlar.” dedi. Bir şey demedik. “Geçen gece işten gelirken gördüm seni.” dedim. “Evet, 2 alt sokaktaki yerde çalışıyorum.” dedi.
Konuyu açmak istiyordum ama hiçbir türlü yapamıyordum. Tepkisini kestiremedim önce, kızabilir ya da ağlayabilirdi. Sonunda cesaretimi toplayıp “Bir şeyler anlat bana Seda Abla, sen çok hayat görmüşsün, seni dinlemek istiyorum.” dedim. Korktuğum gibi olmadı, ağlamadı ya da beni terslemedi. Sanki o da bunun için çağrıldığını biliyormuş gibi anlatmaya başladı. Konsomatris olduğu için çağrıldığını ve merak edildiğini biliyor gibi.

“Gülüm nereden başlasam… 19 yaşımda eşime kaçtım. Seviyorduk da birbirimizi. Ailemi, her şeyimi bırakıp ona kaçtım.  Sonra da hamile kaldım, 20 yaşımdayken oğlum oldu. Önceleri evliliğimiz iyi gidiyordu ama sonra içki içmeye, beni dövmeye başladı. 2. çocuğuma hamileyken her Allah’ın günü dayak yiyordum. Oğlum zihinsel engelli doğdu. Çocuğumun engelli oluşundan bile beni sorumlu tuttu. Sonra da başka bir kadın buldu, beni kapıya attı.”

konsomatris

konsomatris

“Ailene gitmedin mi?” dedim.
Gözleri dolu dolu cevapladı.

“Gitmez olur muyum, almadılar beni. Zamanında kaçmasaydın, biz sana da o adamın engelli çocuğuna da bakamayız dediler, sırt çevirdiler. Aylarca çocuklarımla parklarda yattım, çöpten ekmek topladım, artık sigara izmaritlerini yerden toplayarak sigara diye onları içmeye çalıştım.”

“Sonra ne oldu?” dedim.

“Sonra Kenan’la tanıştım. Beni bu işe soktu, kendimi koyacak bir çatı buldum.” dedi, geçmişteki tüm artık izmaritlerin acısını çıkarırcasına sigarasını yaktı.

Sıcak gri

Konsomatris olmak

“Oradaki adamlarla ne yapıyorsun?” diyerek şansımı biraz daha zorladım.
İçki içiyoruz. Dertleşiyoruz, ağlıyor adamlar bazen. Emek hırsızıyız biz bence, adam 1 ay çalışıyor, gelip maaşını 1 gecede yanımızda yiyor. Bizim işimiz bu. Dünya adil bir yer değil yavrum.” Sigarasını söndürdü.

“Çocukların şimdi ne yapıyor?” dedim.
“Birisi evlendi, bütün takılarımı alıp beni dolandırdı, kaçtı eşiyle birlikte. Diğeri de hâlâ hasta, ben bakıyorum. En çok da onun o durumu beni mahvediyor.” diyerek iç çekti.

“Küçüğü? Sen gece çalışırken evde tek mi kalıyor, zor olmuyor mu?” dedim.
Bu hayatı ben de istemiyorum ama başka yapabileceğim hiçbir iş yok, İstanbul gibi bir yerde 2 çocuklu dul bir bayan ne iş yapabilir ki? Mesleğim de yok.” dedi.

“Senin çevren vardır, bir butik açmayı düşünmez misin? Kurtulursun bu hayattan, oğlun da, kızın da geceleri tek kalmaz hem. Daha düzenli, güzel olmaz mı?” dedim.

Yüzümüze baktı. “Olmaz. Filmlerdeki gibi değil hayat, ben artık hiçbir şeyden geri dönemem.” dedi.

Belki de haklıydı. Hayatını belki filmlerdeki gibi değiştiremezdik, geri dönmesi zordu. Ama kapıdan içeri girdiğindeki bakışı daha iyi anlıyordum artık, yuvasızlık, terk edilmişlik bakışıydı. Onu uğurlarken sarılıp öptüm, artık ondan korkmuyordum.

Facebook sayfamızı takip ediniz:

Herkes Dergisi Resmi Facebook Sayfası

İlgi çekici kısa yazılar:

Öykü Dizileri

İnsan için kısa yazılar

Theodor Reik kitabı aşk ve şehvet üzerine

3 Temmuz Fenerbahçe’ye şike kumpası

 

Anlatılmaz yaşanır

Anlatılmaz yaşanır yıllar geçse bile – 1

Anlatılmaz yaşanır yıllar geçse bile, Herkes Dergisi’nde öykü dizisi olarak yayınlanacaktır.

Mahalle sessizdi. Adeta bir ölüm sessizliği vardı diyebilirim. Eve girdim, nedense kimsenin sesi soluğu çıkmıyordu. Ben ağzımı açmaya kalkmadan Mehmet amcam durumu izah etti. İlk başta bunu şakaya vurdum, lakin evdekilerin halini görünce durumun ciddiyetini anladım. Karşı komşumuzun kızı trafik kazası geçirmişti. Ağır yaralıydı, doktorlar hastanede yoğun bakıma almışlardı. Hekimler yaşama şansının çok az olduğunu dile getiriyorlardı, ben de yaşamasını istemiyordum zaten. Çünkü onu hiç sevmezdim.

Biz onunla taban tabana zıt insanlardık.

Ben ak dersem o kara, ben olmaz dersem o olur derdi. Hiç anlaşamazdık. Aynı mahallede olduğumuz için ailelerimiz okula beraber gitmemizi isterlerdi. İkimizde beraber gitmeyi o kadar çok isterdik ki, yolun bir tarafından o, bir tarafından ben giderdim. Amaçsızca yapılan bu düşmanlık neyin sebebiydi ki… Gözlerindeki o hırçın bakışları çok çok uzaklardan bile görebilirdim. Bende aynı şekilde ona karşı en kötü duygularımı gösteriyordum. Onunla aynı sınıfta olmak, aynı sırayı paylaşmak bile azap veriyordu. Bende tabi ki az değildim onun kalemlerini kırar, defterlerini karalar, yaptığı resimleri yırtardım…

Kaybolmadan kaybedilen

O kadar akıllı bir kızdı ki aynı şeyleri bir başkası yapabilirdi belki de, ama o hiçbir şey yapmadan öğretmene gider durumu anlatırdı. Onun yüzünden birçok kez tahtanın önünde tek ayak üzerinde durduğumu hatırlarım. Aldığım cezaya o kadar çok sevinirdi ki sanki gözlerinin içi gülerdi. Gözlerinin böyle bir hal alması beni sinirlendirse de zaman zaman hoşuma da giderdi. Neyse gelelim asıl konuya kız hastanede yoğun bakımda yatıyordu. Ben her ne kadar ölsün desem de içimden sanki bir şeyler kopmuştu. Sonuçta o da bir insandı ve bende taş kalpli biri değildim. Keşke hiç böyle düşünmeseydim, çok pişmanım ah bu ben aptal ben…

Anlatılmaz yaşanır

Annemler Zeynep teyzelere sık sık gider gelirlerdi, yedikleri içtikleri ayrı gitmezdi. Onların biricik kızlarının bu durumu herkesi üzmüştü. Zeynep teyzenin kocası, Halis amca iki sene önce vefat etmişti, tıpkı o günkü gibi ağlıyor tıpkı o günkü gibi üzülüyordu, kızın annesi. Herkes her ne kadar destek, teselli verse bile kızının da kendisini bırakacağını düşünüyordu. Onun bu hali beni de derinden etkilemişti, ne kadar aptalca düşündüğümü daha şimdiden gördüm işte…

Öykü dizisinin 2. bölümü için aşağıdaki linki tıklayınız.

Öykü dizisinin 2. bölümü

Yeni yazılardan haberdar olmak için Facebook sayfamızı takip ediniz.

Herkes Dergisi Resmi Facebook Sayfası

Recep ile Nadan

Görsel: http://www.degisti.com/index.php/archives/16975

Benim öyküm

Benim Öyküm

Benim öyküm tam olarak burada başlıyor. Yıllarca aşk denen duyguyu gereksiz bulmuş birileri bu duyguyu yaşadıktan sonra ne hissedebilirdi? Sevmemiş, sevilmemiş, kaçmış,bu duygulardan hep kaçmış birileri ne hissedebilirdi bu duyguyu sahiden yaşasaydı… Yıllardır doğru bildiği şeye inanmış,savunmuştu. Benim durumum tam olarak bundan ibaretti. Yıllarca çıkar üzerine kurulmuş ilişkileri gördükçe kafamda büyütüyor ve nefret ediyordum bu duygudan. Para ve arzular için kör olmuş gözleri, ilişkileri gördükçe kaçıyordum, sonra ne mi oldu? Güneşli bir kış gününde kısa bir ders arasında kitabımı elime almış, bölümümün önünde sıcak bir kahve içmek istemiştim. Süpürülmemiş, kırmızıların ve sarıların yoğunlukta olduğu çınar yapraklarının havada uçuştuğu muazzam bir manzaraydı bu. Belki de güzel olan bir ayrıcalığı yoktu ama bu hava benim vazgeçemediğim ve izlemekten keyif aldığım bir havaydı. Soğuk rüzgâr efilefil eserken ben kahve almaya yönelmiştim. Elimde huzur arayışlarının romanı; Huzur vardı.

Benim öyküm

Küçük, rengarenk sandalyelerin bulunduğu, kurumuş yaprakların havada uçuştuğu sakin bir havanın hakim olduğu küçük bir kafeydi oturduğum yer. Gerek havanın soğuk olmasından kaynaklı gerekse burada oturmayı bu mevsimde kimsenin tercih etmemesinden kaynaklı etraf çok sakindi. Yalnızdım.Soğuk hava yüzüme bıçak gibi çarpıyor, içimi titretiyordu. Ellerim soğuktan çatlamış ve kızarmıştı. Yine de çok seviyordum bu havayı. Kendimi buluyordum. Kendimi dinliyordum. Kahvemi almak üzere içeriye girdim, yine her zaman ki dalgınlığımla ”Bir kahve alabilir miyim?” dedim. Bir ses bana ”Affedersiniz,nasıl alırsınız kahvenizi?” diye sordu.

Uzun zamandır böyle nazik bir ses işitmemiştim.Bana bu şekilde hitap edilmesinden çok hoşlanırdım. Sanki bunu biliyormuş gibi davranan birisi karşımdaydı. Kafamı hafifçe kaldırıp bana bu soruyu yönelten kişiye baktığımda hafifçe açık maviye çalan ve koyu mavi bir çerçeveyle bütünleşmiş bir çift göz bebeği görüyordum. Bunu daha önce görmemiş olamazdım. İlk gördüğüm anda konuşmak istemiştim. Şekersiz olsun demek için dakikalarca uğraştım ama konuşamıyordum, ağzım kenetlenmişti sanki hiçbir şey söyleyemiyordum. Bu soğuk havada içimi kasıp kavuran duygu 2 dakika kadar sürmüştü ve nihayet konuşabilmeyi başarmış, şekersiz olsun lütfen diyebilmiştim. Neler oluyordu…

Benim öyküm dizisi, her iki haftada bir Pazartesi günleri Herkes Dergisi’nde yayınlanacak.

İkinci Bölüm için tıklayınız.

2. Bölüm

Yeni yazılardan haberdar olabilmek için Facebook sayfasını takip ediniz:

Herkes Dergisi Resmi Facebook Sayfası

İlgi çekebilecek kısa yazılar:

Recep ile Nadan

Fatih-Harbiye romanında Doğu-Batı Meselesi

Avrupa Birliği’nin askeri yapılanmaya dönüşmesi

Recaizade Mahmut Ekrem’in Araba Sevdası