Brighton

Brighton and Hove Albion

İngiltere’nin güneyinde yer alan nispeten sıcak bir vilayet olan Brighton, 2014 senesinden bu yana planlı bir şekilde takıma önemli takviyeler yaptı. Geçen sezon birçok futbolsever, Brighton and Hove Albion küme düşer düşüncesinde birleşmişti. Ancak güney ekibi, savunmada disiplini ile Premier Lig’de tutunmayı başardı. Üstelik Huddersfild Town and Southampton gibi iki önemli kulübün üzerinde sezonu tamamlamayı başardı. Swansea, Stoke City ve West Bromwich ise Premier Lig’e veda etti.

Brighton and Hove Albion, son 4 sezonda transfere en fazla para harcayan 12. takım oldu. Tek bir sezonda önemli bonservis bedelleri ödemeseler dahi, bu bütçeyi 4 seneye yayarak oturaklı bir kadro kurma hedefine yoğunlaştılar. Nitekim, Brighton ekibi maksadına ulaşmayı da başardı. Taraftar grubu olan Seagulls ve Brighton halkı, İngiliz takımlarının çoğu gibi takımlarına sahip çıktı.

Brighton nerede hata yapıyor

İngiliz ekibi, hücum yollarında geçen sezon istediklerini gerçekleştiremedi. Premier Lig’de çıktığı 38 maçta yalnızca 34 gol atabildi. Hücum yollarında daha etkili olabilseydi, şüphesiz ligi çok daha iyi bir pozisyonda bitirme şansı olacaktı. Sezon boyunca kalesinde 54 gol gördü. Sıralamada üstünde yer alan takımlardan daha az gol yemesi ise savunma konusunda rakiplerine göre çok daha dişli çıktığı sonucunu çıkarttı.

Brighton

Brighton

Brighton and Hove Albion, 2018-2019 sezonunda 2 forvet ve  bir kanat oyuncusunu kadrosuna katarak geçtiğimiz sezonda olduğu gibi 34 gibi düşük bir gol sayısında kalmamak için kadrosunu güçlendirdi. Brighton’ın küme düşmemesinde önemli bir etken olan savunmada ise yönetim yeni tedbirler aldı. Bir sol bek ve bir merkez savunma oyuncusunu kadrosuna kattı. Brighton yönetimi, geçen sezonun tahlilini doğru yapmış olacak ki hataları doğru tespit etmeyi başardı.

Yeni sezonda alt ligden gelen kulüplerin de dişli ve köklü ekipler olması, Brighton için tehlike çanlarının bu sezonda çalacağının habercisi oldu. Sezon boyunca oyun disiplininden ve savunmadan ödün vermeden oynayarak bu sezon da küme düşmeden tamamlamayı hedefleyecektir. Ne yönetim, ne teknik ekibin ilk 8’e girmek gibi bir gayelerinin olmadığı kadro yapısından da anlaşılıyor. Brighton’ın hücum hattı bu sezon revizyona gidecek olsa da, savunma anlamında oyun planında önemli bir değişiklik yapmayacaktır.

Geçen sezonki pozisyon başarı mı

Brighton geçen sezon son haftalara girilir iken Tottenham ve Burnley’den aldığı birer puan sonrasında küme düşmeme konusunda direnç göstereceğini rakiplerine hissettirdi. Üstüne bir de kendi evinde Manchester United’ı 1-0 ile geçerek kümede kalma konusunda çok büyük bir avantaj elde etti. Brighton, geçen sezon evinde birçok maçta yenemiyorsan berabere kal düşüncesi ile sahaya çıktı. Galip gelemediği maçlarda yenilmemek için önemli bir efor sarf etti.

Kulübün ligde yeni olması ve kadrosunun nispeten daha zayıf olması, sezon başında küme düşmesine garanti gözüyle bakılmasında önemli etkenlerdi. Ancak güney ekibinin savunmadaki başarısı, kulübün kümede kalmasını sağladı. Brighton gibi bir kulüp için ilk sezonunda küme düşmemek kesinlikle önemli bir başarı oldu.

Brighton’ın hedefi ne

Brighton and Hove Albion’un hedefi bu sezonda ligde kalarak deneyim kazanmayı hedefleyecektir. Premier Lig’de ikinci sezonu da küme düşmeden tamamlayabilir ise 2019-2020 sezonunda daha üst sıralar için yatırım yapacaktır. Bu sezon transfer edilen forvet oyuncusu olan Florin Andone, kanatta kullanılacak olan Percy Tau ve Alireza Jahanbakhsh‘in önemli bir başarı göstermesi halinde Brighton için gelecek sene önemli bir bonservis gelirinden ve 2019-2020 sezonunda başarıdan söz edilebilir. Lakin bu aşamada Brighton’ın ilk 8’de yer alması için önemli bir mucizeye ihtiyaç var.

Geçen sezon Brighton, Manchester City, Liverpool, Chelsea ve Leicester maçlarında kendi evinde boynu bükük soyunma odasına döndü. Ancak diğer maçlarda yenilgi yüzü görmedi. Maçların ilk yarılarında daha tedbirli bir oyun ortaya koyan ekip, ikinci yarı atacağı bir gol ile galip gelmenin planlarını yaptı. Bu sezon da savunma anlayışından vazgeçmeden oyun planlarını ortaya koyacaklardır. İngiliz ekibinin en önemli sorunlarından birisi Manchester City, Liverpool ve Chelsea karşısında ilk yarıyı geride kapatınca oyunu çözebilecek bir hücum planı üretememesi oldu. Bu nedenle, bu maçlarda birden fazla farkla yenilerek soyunma odasının yolunu tuttular.

Facebook sayfamızı takip ediniz

Herkes Dergisi Resmi Facebook Sayfası

İlgi çeken kısa yazılar:

Avrupa futbolunda rekabet ve Arap sermayesi

Futbol ve Taraftar

Yabancı sınırı ve Türk futbolu

Sporun Tarihi ve Sporda Şiddet

sevgi

Sevgi ütopyası

Sevgi ; içimizde yankılanan cennet duyguların en gerçeği . Tanımsal olarak kesinliği olmayan sıfır dünyasının canlı realitesi. Duvarları boyunu aşan karamsar distopyasında kaybolan umutsuz bir adamın son kalesi , nefesin sıcaklığını hissettirebilecek , durgun bir gökyüzünün gözlerinden yaşları silebilecek kadar eşsiz bir kavram. Kimi hayal dünyalarının tanrısal algısı olmaktan sıyrılıp maddi
dünyanın tüm zorluklarına göğüs gerebilen, manevi dengemizi sıcak gülümsemelerle ayakta tutan tek kelimelik bir paragraf.

Şimdilerde herkes , farkında olmadan, kendi monoton dünyasında tatsız bir yanılgı olarak başlıyor bu maceraya. Görücü usulü dinen helal, manen haram evliliklerde ağlayarak, bir yük olarak atıyor ilk adımlarını, büyüdükçe insanlarda aşk algısıyla harcıyor kimi zaman, kimi zaman da hüzünlü bir melodinin melankolikliğine kaptırıyor sıcak hislerini. Herkes bir sıfata yakıştırıp yanında duruyor
sevginin yüzüne bakmadan, kimse elinden tutacak kadar güvenmiyor. Mutluluğunu bir çabaya odaklayan betondan hayallerin sessizliğinde kayboluyor sevgi. Tüm güzel duygularımız gibi, tanrının verdiği en elle tutulabilir varlığı da sömürüyoruz karanlık çukurlarda. Ruhumuzu bütüne tamamlayan nadir yeteneklerimizden olan bu nadir duyguyu saçma sapan hikayelerde betimleyerek, bir kalıp içerisine yuvarlayarak tüketiyoruz.

İnsan, her kötü aksiyonunun içerisinde içten dilekleriyle büyüttüğü ütopyaları suluyor aslında gizliden gizliye. Göğün kızıllığında saklı gülümsemeler gösteriyoruz ruhumuza başka gözlerden sakınarak. Her birimiz dünya yalnızlığında aynı güneşe bakan milyarlarca umut kırıntısı olmanın bilincine varabilirsek eğer, birbirinden tamamen farklı ütopyaların dahi bir ortak noktasında muazzam mucizeleri adımlayacağız. Tek engel toplumun gereksiz kalıplaşmalarında birer piyon gibi öne sürülüyor oluşumuz. Benliğimizden uzaklaştığımız her bir adım süresince irademizin aydınlık noktalarına erişmek gibi ilahi çabalarımız yok oluyor. Bencil çıkarlarımızın başkalarının hayatında
kaybolma ihtimalini düşünerek yaşlanıyor oluşumuz çok üzücü. İçimizdeki iyilik derinliklere gömüldükçe, sevginin yetersizliğinden yakınan kalbi ihtiyar sıradan insanlar olmaktan kurtulamıyoruz.

Mavi göğün altında

Herkes, içinde dünyanın farklı güzelliklerini taşıyabiliyorken, sakin deniz kenarında gülümsemenin verdiği huzuru tadabiliyor, henüz yaşıyor ve şairin de dediği gibi, hala vakit varken, sevginin tüm güzel tonlarını üzerimizde yansıtmalıyız. Aynı umutlardan beslenip, her zorluk basamağının üstesinden beraber gelebileceğimizi gördüğümüzde, mavi göğün altında büyüyen kocaman yeşil bir orman olacağız. Distopyalarımızı turuncu güneşlerde ısıtıp, notaları aydınlığa taşıdığımızda , içinde yaşadığımız cehennemin yalnızlık esaslı kaygısal bir kurgu olduğunun farkına varacağız. Belki o zaman, yarım ruhlarımızı bütüne tamamlayacak, bireysel, yetersiz duygularımızı, yatağından taşan bir nehir ile kurak kalplerin çatlaklarını dolduracağız.

Eşsiz ütopyaların mutlu bireyleri olmanın çok yakınındayız. Hayal gücümüzün ufuklarını keşfedip, tüm güzellikleri kabullendiğimizde, hislerimizi yönlendirip paylaştığımızda sevgi, birinin veya bir durumun maddesel açlığı olmaktan çıkacak, HERKESİN olacak!

Kelimelerim bir bütüne kavuştuğunda içimde biriken tüm huzur ve sevgi dolu dileklerimi sizlere yönlendiriyor, umutlu parmaklardan çıkan bu yazıyı gülümseyerek okuduğunuzu düşünerek sizlere kollarımı açıyor, sizi kucaklıyorum. Ütopik dünyalarımızın en ufak ortak noktasından dahi sizi görebilmenin sevinci ile hepinize, gönül rahatlığı ile şunu söyleyebilirim kendi ütopyamdan.

Merhaba komşu! Seni seviyorum…

Facebook sayfamızı takip ediniz

Herkes Dergisi Resmi Facebook Sayfası

İlgi çeken kısa yazılar:

Yedi Sekiz Hasan Paşa

Hanım efendiye Latte!

Kadına şiddet yoktur!

Manzarayı Sen Anlat Fikret

Suçsuzum 9. Bölüm

Nazım Şahin‘in yazdığı Suçsuzum öykü dizisinin 9. bölümüdür. Suçsuzum öyküsünü anlayabilmek için önceki bölümleri de okumanız tavsiye ediliyor. Bir iftira sonucu cezaevine düşen Hüseyin’in kendisini aklama çabasını ve yaşadıklarını konu alıyor.

1. bölüm

2. bölüm

3. bölüm

4. bölüm

5. bölüm

6. bölüm

7. bölüm

8.bölüm

Suçsuzum

Hüseyin, gencin intiharından sonra içine kapanmıştı. Cezaevi hayatı yeterince bunaltıcı iken bir de yanı başlarında bu tarz bir olayın cereyan etmesi Hüseyin’ i iyiden iyiye strese sokmuştu. Bir yandan Duran’ ın iftirası bir yandan Safiye ve Dilara’ nın hasreti onu bunalıma sokmuştu. Koğuşta ölüm sessizliği vardı. Selim’ in de tahliye olmasıyla Hüseyin yalnız kalmıştı. Bazı geceler korkuyla uyanıyor, kabuslar görüyordu.

Haftalar geçiyordu. Günlerden çarşamba olmuş, kapalı görüş günü gelmişti. Hüseyin görüşe kimseyi beklemiyordu. O nedenle hazırlanmadı. Kadir Baba ve Mehmet hazırlanmıştı çoktan. Kadir Baba yıllardır görmediği hatta ilk kez göreceği kızına kavuşacaktı. Mehmet de ise farklı bir telaş vardı. Kimseye bir şey çaktırmıyordu ancak içi içine sığmıyordu. Hüseyin koca koğuşta yalnız kalmıştı. Gardiyan kapının mazgalını araladı.

“ Kadir, Mehmet hazırlanın kapalı görüşe gideceksiniz.” dedi.

Mehmet, kapının hemen yanı başına sandalyesini atmış bekliyordu.

“Hazırız, çıkabiliriz.” dedi.

Koğuş kapısı açıldı. Mehmet ve Kadir Baba görüş için ayrıldılar. Hüseyin kendisine bir demli çay koydu. Gazeteden bir makale okumaya koyulmuştu ki kapının mazgalı bir kez daha açıldı.

Avuıkat Görüşü

Gardiyan:

“ Hüseyin avukatın geldi. Çabuk hazırlan seni bekliyor. Hemen kıyafetlerini giy, bekliyorum seni.” dedi.

Hüseyin şaşırmıştı. Safiye, avukat için haftaya gelecek demişti ama hangi gün geleceğini söylememişti. Adeta bir rüzgar gibi çıktı merdivenleri. Hemen pantolon, gömlek giydi. Saçlarına şöyle bir çeki düzen verdi. Parfümünden sıkıp, cezaevi kimliğini de alarak koğuş kapısına yaklaştı. Kapıyı tıklatınca gardiyan yavaşça açıverdi. Güler yüzlü, genç gardiyan, Hüseyin’ i avukat görüşüne götürmeye gelmişti.

“ Hadi hayırlı olsun. İnşallah güzel haberler alırsın.” dedi.

Hüseyin:

“ Saol kardeşim inşallah.” dedi.

Koridorları birer birer geçtiler. Avukat görüşü için ayrılmış, cam bölmelerden oluşan hücreler vardı. Duvarlarda ses kaydı ve kamera kaydı yapıldığına dair bilgilendirme notları vardı. Kamera, avukat ve tutukluyu aynı kareye alacak şekilde ayarlanmıştı. Görüşme odasının kapısında başka bir gardiyan bekliyordu. Avukatına dahi idarenin görmediği, üzerinde “görüldü” mührü bulunmayan hiçbir yazılı belge veremiyordu. Küçücük bir not pusulası vermek dahi yasaktı. Gardiyan sandalyesini görüşme odasının kapısına atmış içeride konuşulanları açık kapıdan dinliyordu.

Avukat Savaş Bey

İşte Savaş bey gelmişti. Kendisi orta yaşlarda, gayet şık giyimli, saç sakal tıraşı olmuş, konuşması duruşu epey düzgün biriydi. Hüseyin, kendisini ilk kez görmüştü. Söze Savaş bey başladı.

“ Hüseyin bey öncelikle geçmiş olsun. Ben Savaş. Deneyimli bir avukatım. Eskiden ceza hakimliği yapmış daha sonra avukatlığa geçmiş bir kişiyim. Bu nedenle bana karşı rahat olabilirsiniz. Eşiniz bana geldiğinde çok üzgündü. Sizin suçsuz olduğunuza inancı tamdı. Anlatılanları dinleyince önce inandırıcı gelmedi. Fakat iddianame çıkınca, sizin emniyette verdiğiniz ifadelerle uyuştuğunu gördüm. Sizin bir iftiraya maruz kaldığınız apaçık ortada.” dedi.

Hüseyin:

“ Öncelikle hoş geldiniz. Malum burası cezaevi çok hoş bir ortam değil ama ne yapalım. Benim sizden ilk ve en önemli isteğim bana inanmanız. Biliyorum siz profesyonel bir avukatsınız. Fakat önce bana inanın istiyorum. Çünkü bana inanmayan biri beni savunamaz. İkinci husus ben emniyette ve savcılıkta verdiğim tüm ifadelerde uyuşturucu nedir bilmediğimi bir iftiraya maruz kaldığımı defaatle anlattım. Lakin kimse beni dinlemedi. Bugün iddianame ile ortaya çıkan şu durumda ise Duran isimli şahsın şikayeti ile tutuklandığım ortadadır. Benim anlam veremediğim konu neden Duran bana iftira attı? Bu komployu sahneye sürdü?”

Avukat Savaş:

“ Hüseyin bey aslında benim de bu konu ile ilgili size soracaklarım var. Ancak ondan önce eldeki verileri ve iddiaları sizle değerlendirelim. Hakkınızda emniyetten gelen raporlarda, Hts kayıtlarında herhangi bir uyuşturucu karteli ile temas etmediğiniz, evinizden alınan dijital meteryalde herhangi bir suç unsuru olmadığı, araçta bulunan uyuşturucu paketlerinde parmak izinize rastlanmadığı, ev aramasında herhangi bir suç unsuru olmadığı görülmekte. Hakkınızda sadece şikayet ve aracınızda bulunan uyuşturucu torbası var. Sizden kan ve idrar örneği alınacak. Uyuşturucu kullanıp kullanmadığınız araştırılacak. Mahkeme bu konu da müzekkere yazmış.”

Hüseyin:

“ Peki Savaş bey, belli ki bu uyuşturucu paketini Duran koymuş ve ardından ihbar etmiş. Bu adama bir şey yapılmayacak mı? Hayatımı çaldı bu adam benim.”

Avukat Savaş:

“ Hüseyin bey biliyorum bana söylemesi kolay ama sakin ol. O sonraki iş. Önce beraatini alalım daha sonra onunla ilgileceğiz. Hatta hatta tazminatlarla onun kirli donuna varıncaya kadar alacağız. Şimdi biz kendimizi aklamaya bakalım. Seni çok öfkeli gördüm. Haklısın ancak yapacak bir şey yok. Zaten iki hafta sonraya mahkeme duruşma günü vermiş. Sen hemen savunma için çalışmaya başla. Bana bittikten sonra faks çek. Eğer mahkemeye getirilirsen orada konuşuruz yok SEGBİS ten bağlanırsan en azından savunma konusunda birlikte hareket ederiz. Senden ricam sen bana bırak. Çok her şeye müdahale etme. Bana güven! ben, senin savunmanı yapacağım.” dedi.

Hüseyin SEGBİS’i ilk defa duymuştu. Ne olduğunu ise yaşayarak öğrenecekti. SEGBİS( Ses ve Görüntü Bilişim Sistemi ) uzaktan duruşmaya katılmak veya ifade vermek üzerine kurulmuş dijital bir sistemdi.

Hüseyin’in aslında söylemek haykırmak istediği o kadar çok şey vardı ki ancak Savaş Beyin emniyet veren havası Hüseyin’i rahatlatmıştı.

Hüseyin:

“ Anladım Savaş bey. Size güveniyorum. Eşim, sizi seçmişse muhakkak bir bildiği vardır. Bunca yolu geldiniz ayağınıza sağlık.”

İlk Duruşmada Seni Buradan Çıkaracağım

Avukat Savaş:

“ Ne demek! bu benim görevim. Her ne kadar profesyonel olsam da inanmadığım, benim kariyerimi lekeleyecek davaları almam. Eşinize ve size inandım. Ben ayrılmak zorundayım. Başka bir müvekkilime daha uğrayacağım. Kendine iyi bak. Şunu da söyleyeyim bir aksilik olmazsa- kesin demiyorum yalnız onu söyleyeyim-, ilk duruşma da seni buradan çıkarırım. Elimden geleni yapacağım.”

Hüseyin:

“ İnşallah Savaş bey. Size güveniyorum.” Dedi.

Hüseyin, Savaş ile tokalaştıktan sonra, koğuşuna doğru gardiyanla beraber gitmeye başladı. Artık içerisindeki karamsar hava dağılmıştı. Avukat Savaş, umut ışığı yakmıştı kendisine. Haftaya açık görüş, ardından da bir sonraki hafta duruşma vardı. Günler çabucak geçsin istiyordu.

Koğuşta Şenlik Var

Koğuşa geldi. İçeri girdiğinde bir de ne görsün? Kadir baba ve Mehmet, radyodan Ankara oyun havalarından “Kesik çayır “ türküsü eşliğinde karşılıklı oynuyorlardı. Mehmet, Hüseyin’in elinden tuttuğu gibi aralarına aldı.

Mehmet:

“ Hadi oğlum hadi. Oklava mı yuttun? Oyna hadi.” Dedi.

O, sert, kabadayı Kadir Baba elinde metal kaşıklar bir döktürüyordu ki görülmeye değer bir manzaraydı.

Kadir Baba:

“ Evlat! biz gençliğimizde az kaşık kırmadık. Bakma öyle şaşkın şaşkın. Oynayalım efkarımız dağılsın.” dedi.

Hüseyin, çok şaşkındı ama hoşuna da gitmişti. Türkünün melodisine bıraktı kendisini. Artık o da hünerlerini gösteriyordu. Şen kahkahalar koğuşun duvarlarında yankılanıyordu.

Az sonra Hüseyin;

“ Hayır mı ağalar neşemizi neye borçluyuz? “ dedi.

Mehmet :

“ Hüso, sorma benim sevgilim nişandan kaçmış, emmimlere sığınmış. Beni görmeye geldi. Senden başkasına varmam, seninim! dedi. İstersen bir ömür seni beklerim dedi. Ben sevinmeyeyim de kim sevinsin?”

Hüseyin:

“ Hay maşallah. Hadi gözün aydın. Bak sana demiştim oğlum, gün doğmadan neler doğar diye. Eee! Kadir Baba, sen neden bu kadar sevinçlisin?”

Kadir Baba:

“ Evlat kızım geldi. Aynı ben. Huyunu anasından yüzünü benden almış. Kocaman kız olmuş. Ayrıca avukatım da kendisi oldu. Beni savunacak. Vekalet verdim. Anası son nefesinde her şeyi anlatmış. Bana kızgın değildi. Beni çok özlemiş. Yıllar sonra ilk kez bir yakınım geldi. Hem de kızım. Biz de insanız evlat.”

Hüseyin koğuşu uzun süreden bu yana ilk kez bu kadar şen görmüştü. Güzel bir günün akşamına erişmiştiler. Artık haftaya çarşambayı iple çekiyorlardı. Herkes sevdiceğini görecek en önemlisi ona dokunabilecekti.

“Alice” Kitaplarında Alice Liddell ve Lewis Carroll’ın Çocukluk-Yaşlılık İlişkisi – 3. BÖLÜM (Son)

Müge Sözen, Lewis Carroll‘ın eseri olan Alice Harikalar Diyarında hakkında ayrıntılı araştırma çalışmalarına devam ediyor.Alice Kitaplarında Alice Liddell ve Lewis Carroll‘ın Çocukluk-Yaşlılık İlişkisi yazı dizisinin 3. bölümüdür. Konuya hakim olabilmek için öncelikle birinci ve ikinci bölümü okumanızı tavsiye ederiz.

1. Bölüm

2. Bölüm

Böylece el sıkıştılar. Şövalye atını ağır ağır ormana doğru sürdü. Alice, durmuş onu seyrederken, “Her halde onun düştüğünü görmek için fazla beklemeyeceğim,” diye düşündü, “işte düştü! Hem her zamanki gibi kafasının üstüne! Bununla beraber o çabucak ayağa kalkıp tekrar atına binebiliyor… Bu da atın üstüne türlü türlü şeyler asması yüzünden sanırım…”

Küçük kız, kendi kendine konuşarak atın yolda ağır ağır ilerlemesini seyretti. Şövalye önce atın bir yanından ve sonra da öbür yanından düştü.

Şövalye, dört veya beşinci düşüşünden sonra yolun dönemecine geldi. O zaman Alice adama mendilini salladı. O gözden kaybolana kadar da bekledi.

Bu bölüm en büyük, dokunaklı bölümlerinden biridir.

Carroll’ın, Alice büyüyüp, veda ettikten sonra, nasıl hissedeceğini umduğunu açıkça açıklamayı amaçladığı bu sahne, İngiliz edebiyatının, en büyük, dokunaklı bölümlerinden biridir. Makalesi “Carroll’ın Alicelerinde Aşk ve Ölüm”de (Dodo ile Uçmak: Lewis Carroll’ın Yaşamı ve Sanatı ile İlgili Makaleler, ed. Edward Guiliano ve James Kincaid), Donald Rackin’in yazdığından daha fazla hiç kimse, bu bölüm hakkında belâgatlı yazmamıştır. “Bu sahne boyunca fısıldayan kısacık aşk, bu nedenle, karmaşık ve çelişkilidir: Bu, tamamen potansiyel sahibi, özgür, değişken ve büyüyen bir çocuk ile tamamen aciz, hapsedilmiş, durağan ve yaşlanan bir adam arasındaki aşktır.”

 

Beyaz Şövalye

Lewis Carroll’ın kurgusal bir gösterimi olarak görünmektedir. Eleştirmenler, aralarındaki fiziksel benzerliğe dikkat çekerek, ikisi arasındaki benzerliklere işaret etmişlerdir. Hem Beyaz Şövalye hem de Carroll dağınık saçlara, açık mavi gözlere ve kibar gülümsemelere sahiptir. Carroll gibi, Beyaz Şövalye de herhangi bir beklenmedik duruma karşı yardımcı olması için garip aletler icat eder. Beyaz Şövalye bir köpekbalığı saldırısına karşı kendini hazırlarken, Carroll karanlıkta not almasını sağlayan bir nesne gibi cihazlar yaratmıştır. Daha önemlisi, Alice, Beyaz Şövalye’de, kendisine gerçekten saygı duyan ve önem veren bir birey bulur. Şövalye Alice’in yalnızlığını dindirir, ancak bu Alice’in onu terk ederek bir Kraliçe olmasını engellemez. Bu karar, Alice’in olgunlaşırken nasıl da büyüyüp, Carroll’dan uzaklaştığı gerçeğine benzer.

Beyaz Şövalye’nin Alice’e söylediği şarkı, Carroll’ın gerçek hayattaki Alice’e, yanlış yönlendirilmiş olsa da, içten övgüsü olarak hizmet eder. Carroll Alice’in üzüntü değil, kafa karışıklığı yaşadığını ima eder. Alice’in Beyaz Kral ile ilgili son sözünde ondan söz etmemesi, onun büyüdüğünü doğrular: “Küçük kız, dönüp tepeden inmek için koşmaya hazırlanırken de kendi kendine, ‘Mendil sallamamın ona cesaret verdiğini umarım,’ dedi.” Alice Beyaz Şövalye’den ayrılıp, bir Kraliçe olmaya giderken, onun aşk ve dostluk teklifini görmezden gelir – tıpkı Alice’in genç bir kadın olurken, Carroll’ı terk etmesi gibi.

 

Aynanın İçinden

Kış ve ölümden söz eden şiirlerle başlar ve biter. Rüyanın kendisi de, Alice yanan bir ateşin önünde otururken ve kar pencere camlarını “öperken,” muhtemelen Kasım ayında meydana gelmektedir. Carroll, Alice’e Harikalar Diyarı’na yolculuk hikâyesini ilk anlattığı zaman olan, Isis’deki o güneşli, 4 Temmuz tarihli kayık gezisini hatırlayarak, bunu bitiş şiirine, “Sonbahar ayazları, Temmuz’u öldürdü,” diyerek koymuştur.

 

Carroll ikinci Alice kitabını yazdığında henüz 40 yaşında olmamasına rağmen, bütün diğerlerinden daha fazla sevdiği çocuk-arkadaşı olan Alice Liddell’dan 20 yaş büyüktür. Kitabın giriş şiirinde, kendisinden ve Alice’den “birbirinden yarım bir hayat uzak” diye söz etmektedir. Alice’e, “acı akıntılar”ın, kendisini, “istenmeyen yatak”a çağırmasının çok sürmeyeceğini anımsatır ve kendisini, son yatma vaktinin yaklaşması yüzünden somurtan, daha büyük bir çocuğa benzetir.

Aynanın İçinden’in kayıp parçası “Peruklu Eşek Arısı”nda, Alice yaşlı bir eşek arısıyla karşılaşır. Uzmanlar, Carroll’ın bu parçayı Beyaz Şövalye bölümünden hemen sonra gelecek şekilde masala koyduğunu, ancak Tenniel’ın ısrarı üzerine kaldırdığını belirtmektedirler.

Carroll akademisyenleri, Carroll’ın, Beyaz Şövalye’sinin – aynanın arkasındaki biri için, Alice’e oldukça beklenmedik bir nezaketle davranan, açık mavi gözleri ve kibar bir gülümsemesi olan, o tuhaf, yaratıcı beyefendinin – kendisinin bir parodisi olmasını amaçladığına inanmaktadırlar. Carroll’ın Eşek Arısı’nı, kendisinin 40 yıl sonraki bir parodisi olarak görmüş olması mümkün müdür? Profesör Cohen, bunun mümkün olmadığını belirtmiştir. Carroll, kendisinin bir Victoria dönemi beyefendisi olmasıyla gurur duyuyordu. Hiçbir koşul altında, kendisini bir alt sınıf adamıyla ilişkilendirmezdi. Bununla birlikte, Alice ile Eşek Arısı arasındaki yaş uçurumunun, Alice Liddell’ı, hikâyenin orta yaşlı anlatıcısından ayıran uçuruma benzediği gerçeğinin kesinlikle farkında olmadan, Carroll bu parçayı yazmış olamaz gibi görünmektedir. Carroll’ın, Eşek Arısı’nı “Hay Allah! Hiç böyle bir çocuk yoktu!” diye – diyalogda, tuhaf bir şekilde, yersiz görünen bir biçimde – haykırtırken, bir vantriloğun bir kukla aracılığıyla konuştuğu gibi, belki de bilinçli olmayarak, Eşek Arısı aracılığıyla konuştuğu düşünülebilir.

– SON – 

Kaynaklar:
“The Annotated Alice: The Definitive Edition” (Martin Gardner, ed./W. W. Norton & Company, Inc., New York: 2000)

http://www.sparknotes.com/lit/alice/

http://www.sparknotes.com/lit/through-the-looking-glass/

“Alice” kitapları ve Lewis Carroll hakkında daha fazla bilgiye “Alice Harikalar Ülkesinde: Gerçek Alice” isimli blogumdan ulaşabilirsiniz:

http://www.gercekalice.com

 

Facebook sayfamızı takip ediniz

Herkes Dergisi Resmi Facebook Sayfası

İlgi çeken kısa yazılar:

Kirli Melek

Yat Oğlum Rıza

Anlatılmaz Yaşanır Yıllar Geçse Bile

Baba ile Kızı

Fatma Aliye Topuz kimdir? 50 liranın arkasındaki kadın kimdir?

Alice Kitaplarında Alice Liddell ve Lewis Carroll’ın Çocukluk-Yaşlılık İlişkisi 2. bölüm

Müge Sözen, Lewis Carroll‘ın eseri olan Alice Harikalar Diyarında hakkında ayrıntılı araştırma çalışmalarına devam ediyor.Alice Kitaplarında Alice Liddell ve Lewis Carroll‘ın Çocukluk-Yaşlılık İlişkisi yazı dizisinin 2. bölümüdür. Konuya hakim olabilmek için öncelikle birinci yazıyı okumanızı tavsiye ederiz.

1. bölüm

Alice Liddell ve Lewis Carroll’ın Çocukluk-Yaşlılık İlişkisi

4. bölüm olan “Tavşan Küçük Bill’i Gönderiyor”da;

Tam odadan çıkacağı sırada gözleri aynanın yanında duran küçük bir şişeye ilişti. Bu sefer şişenin üstünde, ‘İÇ BENİ’ yazılı değildi. Fakat yine de Alice şişeyi açıp dudaklarına götürdü. “Çekici bir şey olacağından eminim. Bir şey yediğim veya içtiğim zaman hep öyle oluyor. Bakalım bu şişe ne yapacak? Tekrar büyüyeceğimi umarım. Çünkü küçücük bir şey olmaktan bıktım artık.”

Alice daha şişedekinin yarısını içmeden umduğunun olduğunu gördü. Başı tavana çarptı. Kız boynunun kırılmasına engel olmak için başını eğdi. Şişeyi de telâşla bıraktı. “Bu kadarı yeterli. Daha fazla büyümeyeceğimi umarım. Bu durumda bile kapıdan çıkmama imkân yok. Keşke o kadar fazla içmeseydim.”

Ama bunu istemek için çok geçti artık! Alice büyüdükçe büyüyordu. Kısa süre sonra yere çömelmek zorunda kaldı. Bir dakika sonra çömelecek yer bile bulamadı. Ama hâlâ büyüyordu. Sonunda kız bir kolunu pencereden çıkardı. Kendi kendine, “Ne olursa olsun,” dedi. “Yapabileceğim başka bir şey yok. Şimdi ne olacağım ben?

Domestik baskı

Alice, boyutuyla ilgili sorunlara sahip olmaya devam eder ve bu da kendi kimliği ile ilgili kafa karışıklığını artırır ve bir kez daha çocukluktan yetişkinliğe acı dolu geçişi anıştırır. 1. Bölüm’de, değişen boyutu Alice için bir endişe kaynağı haline gelerek, bir çocuk olarak kalma ve yetişkinliğin baskılarından kaçma arzusunu açığa çıkarmıştır. Bu bölümde, kendisini kısıtlamak ve bastırmak isteyen kuvvetler tarafından kapatılmak için fazla büyüyen bir kız olarak kendini tanımlar.

4. Bölüm’de fiziksel alana odaklanma, bir çocuk büyür ve değişirken ortaya çıkan klostrofobi duygularını vurgular. Ev, Alice’in ona hizmetçi bir kız olarak girdiği gerçeği ile altı çizilen bir düşünce olan domestik baskıyı temsil eder. Alice kelimenin tam anlamıyla eve sığamadığında, gövdesi, sınırlanmış varlığının sınırlarını aşma arzusunu açıkça ortaya koyar.

Alice, düşünmeye devam etti. “Fakat bu hesaba göre şimdikinden daha büyük yaşta olmam imkânsız. Bir bakıma bu teselli edici bir şey bu. Asla yaşlı bir kadın olmayacağım. Ama daima ders çalışmam gerekecek. Hayır, bu hiç hoşuma gitmez!

Bazı çocuklar çok nahoş bir biçimde büyüyor

Alice Harikalar Diyarında’nın Pennyroyal baskısında (California Üniversitesi, 1985), James Kincaid, Alice’in sözlerini şu şekilde yorumlamaktadır:

Carroll‟ın, çocuk-arkadaşlarının büyümesi ile ilgili duyguları düşünülürse, bu, iki anlamlı ve belki de keskin bir satırdır. Mektupları, konuyla ilgili, kendine acıyan esprilerle doludur: “Bazı çocuklar çok nahoş bir biçimde büyüyor. Umarım bir daha buluşuncaya kadar, bu tür bir şey yapmazsın.”

12. bölüm olan “Alice’in Kanıtı”nda

Kral, ellerini ovuşturarak, “İşte şimdiye kadar duyduğumuz en önemli delil bu,” dedi. “Onun için bana kalırsa artık jüri…”

Fakat Alice onun sözünü kesti. “Jüriden biri bunu açıklayabilirse, sorun yok.” Kız son dakikalar içinde iyice büyümüştü. Onun için de Kralın sözünü kesmekten korktuğu da yoktu. “Jüriden biri bunun anlamını bilirse kendisine para bile verebilirim. Bence bunda anlam denilen şeyden eser bile yok.”

Alice’in kanıtı

Kraliçe, olanca sesiyle, “Onun kafasını kesin!” diye haykırmaya başladı. Fakat kimse kımıldamadı.

Alice, bu sırada iyice büyümüş ve eski halini almıştı. Onun için de, “Size kim aldırış ediyor?” dedi. “Sizler bir deste iskambilden başka bir şey değilsiniz.”

Bölüm başlığı olan “Alice’in Kanıtı,” hem Alice’in mahkeme sırasında sunduğu kanıta, hem de Harikalar Diyarı’nın uyanarak kontrol edebileceği bir rüya olduğunu keşfettiğine dair kanıta atıfta bulunur. Alice, mahkeme sırasında, jürinin neleri kayda geçirdiğinin veya jürinin baş aşağı mı, düzgün mü olduğunun “hiç de önemli olmadığı”nı fark eder. Harikalar Diyarı’ndaki ayrıntıların veya yönelimlerin hiçbiri mantıklı veya anlamlı bir sonuçla ilgili değildir. Alice’in mahkeme sırasında büyümesi, Harikalar Diyarı’nın bir ilüzyon olduğu gerçeğinin kendisi için artan farkındalığını yansıtır.

Alice, Çılgın Şapkacı çay fincanını dişlediğinde büyümeye başlar ve karşıtlarının “bir deste iskambilden başka bir şey” olmadıklarını işaret ettiği, Kraliçe ile hararetli konuşması sırasında tam boyutuna ulaşır. Alice, Harikalar Diyarı’nın bir ilüzyon olduğunu ortaya çıkarır ve büyüyerek tam boyutuna ulaşması, ilüzyon üzerinde bir ölçüde kontrole sahip olduğunu fark etmesiyle meydana gelir. Harikalar Diyarı’nın bir rüya olduğunu bir kez anladıktan sonra, uyanır ve ilüzyonu paramparça eder.

 

Aynanın İçinden’in 8. Bölüm’ü “Bu Benim Kendi Buluşum”da, Alice Beyaz Şövalye ile karşılaşır.

 

“Beyaz Şövalye’nin,” diye yazmıştı Carroll Tenniel’a, “bıyıkları olmamalı; yaşlı gibi görünmemeli.” Carroll metnin hiçbir yerinde bir bıyıktan söz etmez; şövalyenin yaşını da belirtmez. Tenniel’ın palabıyığı ve Newell’in fırça bıyığı, sanatçıların eklemeleridir. Muhtemelen Tenniel, Beyaz Şövalye’nin Carroll olduğunu hissederek, yaşı ile Alice’in yaşı arasında zıtlık yaratmak için, kendisine saçsız, yaşlı bir görünüm vermiştir.

 

Jeffrey Stern, makalesi “Carroll Sonunda Kendisini Tanımlar” (Jabberwocky, Yaz/Sonbahar 1990)’da, son zamanlarda keşfedilen, Carroll’ın elle çizdiği bir oyun tahtasını açıklamaktadır. Oyunun doğası bilinmemektedir, ancak karton levhanın altına, Carroll, “Olive Butler, Beyaz Şövalye’den, 21 Kasım 1892” yazmıştır. “Böylece, en sonunda,” diye yorum yapmaktadır Stern, “Carroll’ın kendisini ‘Beyaz Şövalye’ olarak tasvir ettiğinden kesinlikle eminiz.”

 

Ayrıca, Alice’in iki rüya macerasında rastladığı bütün karakterler arasında, yalnızca Beyaz Şövalye’nin kendisinden gerçekten hoşlanmış ve kendisine özel yardım teklif etmiş gibi göründüğü, dikkat çekicidir. Kendisiyle, saygı ve nezaketle konuşan, neredeyse tek kişidir ve Alice’in, kendisini, aynanın ardında rastladığı herkesten daha iyi hatırladığını öğreniyoruz. Melankolik elvedası, Carroll’ın, Alice büyüdüğünde (bir kraliçe olduğunda) ve kendisini terk ettiğinde, kendisine vedası olabilir.

Devam edecek…

Kaynaklar:
“The Annotated Alice: The Definitive Edition” (Martin Gardner, ed./W. W. Norton & Company, Inc., New York: 2000)

http://www.sparknotes.com/lit/alice/

http://www.sparknotes.com/lit/through-the-looking-glass/

“Alice” kitapları ve Lewis Carroll hakkında daha fazla bilgiye “Alice Harikalar Ülkesinde: Gerçek Alice” isimli blogumdan ulaşabilirsiniz:

http://www.gercekalice.com

Facebook sayfamızı takip ediniz

Herkes Dergisi Resmi Facebook Sayfası

İlgi çeken kısa yazılar:

Bir Hatıra Defteri 1. Bölüm

Yedi Sekiz Hasan Paşa

Baykara Meclisi

Kirli Melek

 

Yedi Sekiz Hasan Paşa

Tarihi koca yürekli insanlar yazabilir ancak. Bu insanlar bazen basit bir er, bazen kudretli bir paşa, çoğu zaman ise sıradan küçük insanlardır. Onları diğerlerinden ayıran ise sinelerinde taşıdıkları koca yürekleridir.

Eskiden ilginç bir yöntem vardı. Tahsil yapamamış ama kabiliyetli insanlar, çeşitli olaylarda kendilerini gösterince durumlarına uygun bir görevle taltif edilirlerdi. Kimse onların soylarına, eğitimlerine bakmaz; gösterdikleri cesarete, şecaate ve yeteneklerine bakardı. Osmanlı tarihinde bu şekilde iş başına gelmiş ve tahsilli meslektaşlarına hizmette fark atmış nice isimler vardır. Bu yöntem “insan zayi etmemeye odaklanmış” medeniyetlerde başarıyla uygulanmış. Ama tahsilli meslektaşlarından ise hep kıskançlık görmüştür.

“İnsan zayi etmemeye odaklanmış” medeniyetlerin bu yöntemi seçmesini hatta hatta ecdadımızın bu konuyu en iyi şekilde değerlendirmesinin altını çizmekte fayda görüyorum.

Yedi Sekiz Hasan Paşa

Bunlardan biri, Jandarma neferliğinden paşalığa ve nihayet müşirliğe kadar yükselen Hasan Paşa’dır. Kendisi 1240 (1824-1825) yılında Çorum’da doğar. Babası Mustafa Ağa, annesi de Kezban Hanımdır. II. Abdülhamid Han döneminin ünlü Beşiktaş karakol komutanıdır. Babasının yanında geçim derdinden tahsil görmemiş olduğundan imzasını Arapça yedi ve sekiz anlamına gelen \/\ şeklinde attığından adı “yedi sekiz”e çıkmıştı. Tahsili yoktur ama son derece dürüsttür. Dahası; altı okka yürek taşıyan bir babayiğittir.

On altı yaşındayken babasıyla birlikte gittiği Hac dönüşünden kısa bir müddet sonra askere alınır. Kurası Jandarma eri olarak İstanbul’ a çıkar. Sultan Abdülaziz Han kendisini çok sever. Kimsesi olmadığı için kendisine bir anne gibi şefkat gösterip kollayacak bir hanımla evlendirir. Bu hanım sarayda görevli Hazinedar Usta Hacı Hanım’dır. 55 yaşındadır. Hasan’ı uyuya kalsa, yaşlı hanımı onu bir çocuk gibi nazlayarak yatağına yatırırdı. Bu yaşlı kadından Şefika adında kızları olmuştu.

Yedi Sekiz Hasan Paşa’yı Tarihe Maleden Olaylar

Ancak Çorumlu Mustafa oğlu Hasan’ı tarihe maleden olaylar, onunla II. Abdülhamid Han arasında geçen tatlı çekişmeyle başlar.

Geleceğin padişahı Şehzade Abdülhamid ki, kimse o günlerde onun padişah olacağını aklına bile getirmemektedir. Zira ikinci veliahttır. Genellikle Hacı Osman Bayırı’ n da ki Kudrettepe Köşkü’ n de oturmaktadır. Bir gün Balmumcu Çiftliğine at üzerinde giderken yolunun üzerine muhafız neferlerden biri çıkar;

– Yassah hemşerim!..

Veliaht Abdülhamid sert bir tavırla; “Tanımadın mı beni? Ben, ikinci veliahtım” diye çıkışınca, aldığı cevap ilginçtir;

– Veliaht, meliaht dinlemem. Ben, padişahın adamıyım bir tek onu tanırım!..

Sultan Abdülhamid tahta geçtiğinde, padişahına bu derece bağlı adamı unutmayarak aratıp buldurur. Önce subay sınıfına geçirir. Savaş alanlarındaki başarıları sebebiyle rütbesi artar.

Kısa zamanda kendisini çok seven Abdülhamid Han, yaşlı bir kadınla yaşamasını uygun bulmaz; “Hasan, seni bir daha baş göz edeceğim. Hacı Hanım da böyle arzu” ediyor der. Ve onu İncir köylü Hasan Paşa’ nın köşkündeki Kafkas Çerkesleri’ n den Gülnaz adında bir kızla evlendirir. Bu sırada 80 yaşında olan birinci eşi Hacı Hanım yeni evlilere aşırı sevgi bağlayıp, onlara anne gibi davranıyordu. Bu muhterem hatunla birlikte karşılıklı muhabbetle aynı çatı altında ömür sürerler.

Beşiktaş Zaptiye Karakolu Kumandanlığı

Padişahın isteği ile Ferik (korgeneral) rütbesiyle önemli bir mevki olan Beşiktaş Muhafızlığı’na getirilir.

Beşiktaş, padişahın oturduğu Yıldız Sarayı ile Dolmabahçe, Çırağan ve Feriyye saraylarını da içine alan hareketli bir yerdi. Bu sebeple, Beşiktaş Zaptiye Karakolu Kumandanlığı öyle her babayiğidin harcı değildi. Bu görevi ifa edecek olanın her şeyden önce padişahına mideden değil yürekten bağlı olması gerekirdi. İşte Hasan Paşa da bağlılığı cesareti ve cüssesi ile bu makam için biçilmiş kaftandır.

Çırağan Baskını ve Sopayla Gelen Karşı Darbe

Onun bu özelliklerinin yanı sıra akıllı bir kişi olduğunu da zaman gösterecektir. Çırağan baskınını tek başına müdahale ile önlemesi, Sultan V. Murad Han’ın cenazesi başındaki tavrı, onun cesaret kadar akıl sahibi biri olduğunu da göstermektedir.

Çırağanda yaşananlar Hasan Paşa’yı Müşir (mareşal) payesine ulaştıracaktır.

Ali Suavi, İngilizlerden aldığı destekle Rumeli muhacirlerini etrafında toplar. Bunlar, 93 harbinde yurtlarından olmuş, zor günler geçirmiş cahil insanlardır. Bir gün Çırağan Sarayı’nı basıp II. Abdülhamid Han’ı tahttan indirmek isterler.

Yerine geçirecekleri ise V. Murad Han‘dır. V. Murad’ın, kendi iktidarında Abdülaziz Han’ın şehit edilmesinde yaşanan olaylara yüreği dayanmadığı için psikolojisi bozulmuştur. Ali Suavi tarafından bir oldu bittiye getirilerek Çırağan’a denizden çıkarma yaparlar.

Hasan Paşa o sıralarda henüz Beşiktaş Muhafızı değildir. Bu görevden zaman zaman ayrılıp, savaşlara iştirak etmiş, sonuncusunda başından aldığı şarapnel yarasıyla İstanbul’a dönmüştür. Olay anında Beşiktaş muvakkithanesinin karşısındaki berberde tıraş olmaktadır. Çırağan’dan gelen silah seslerini duyunca traşını yarıda bırakarak saray girişine koşar.

Ne yapacağını şaşırmış halde kapıyı tutan görevli Zeybek Mehmed’e neler oluyor diye sorduğunda şu cevabı alır; “İçeri gir de neler olduğunu görürsün.”

Üzerinde silahı olmadığından, az ilerde gözüne ilişen zaptiye erine peşinden gelmesini söyleyerek, ani bir kararla kapıcının elindeki sopayı kapmasıyle içeri dalması bir olur. Bu arada karakola haber verilmesini tenbihler.

İçeri girdiğinde Çırağan Sarayı’nın harem kısmından gelen kadın çığlıkları, “Sultan Murad çok yaşa” naralarına karışıyordu. Giriştikleri tehlikenin sonucunu düşünmeyen zavallı kalabalık Murad Han’ı ortalarına almış bağırışıyorlardı.

Beraberindeki zaptiye neferi ile bir köşeye sinip beklemekte olan Hasan Paşa içlerinde Sultan Murad’ın bulunduğu grubu bir an gözler. Sultan’ın bakışları, oraya zorla getirilmişçesine isteksiz ve ürkektir.

Grup tam önlerinden geçerken birdenbire doğrulur ve elindeki sopayı kaldırarak Murad Han’ı kolundan çekiştiren ve en çok bağıran seyrek sakallı adamın kafasına indirir. Öylesine vurmuştur ki zavallı gık diyemeden yüzüstü yıkılır. Bu şahıs baskın işini tertipleyen meşhur Ali Suavi‘dir.

Oraya zorla getirilen Murad Han sırtını bir duvara dayayıp, sinirlerini iyice bozacak olan çatışmayı ürkek bakışlarla seyreder.

Mangal yürekli Hasan Paşa iri cüssesiyle ve elinde sopa ile kalabalığa dalar. Kalabalık pat diye karşılarına çıkan bu eli sopalı karşısında önce şaşırırlar. Ancak bir baterist gibi hareket eden Hasan Paşa’nın bileği bir kaç kafayı daha kırınca akılları başlarına gelerek hep birlikte Paşa’nın üzerine yürürler.

Vaziyet iyice karışınca yanındaki zaptiye neferine ateş etmesi için emir verdiyse de zavallı afallamıştır. O zaman işin başa düştüğünü anlar askerin elindeki 16 mermi atan çok atışlı Vinçester tüfeğini kaptığı gibi ard arda saldırganların üzerine yaylım ateşine başlar. Böylece kalabalığın ilerlemesini durdurur. Tam bu sırada yetişen askerler duruma el koyar.

Başarısız olduklarını anlayan baskıncılardan biri aradan sıyrılıp Sultan Murad’ın üzerine tüfeğini doğrulttuğu sırada; Ruşen adında fedakar bir kalfa ileri atlayarak büyük bir cesaretle adamın elinden tüfeği alır ve muhtemel bir faciayı önler.

Gerçekleşseydi Türkiye’yi batağa sokacak olan bu olay hakkında Hasan Paşa’dan bilgi alan Sultan Abdülhamid Han, bu önemli hizmetini gayet basit bir işmiş gibi anlatmasından çok hoşlanır. Hasan Paşa artık müşir rütbesi ile Beşiktaş Karakol komutanı olmuştur. Devrin şairleri adet olduğu üzre veciz bir beyitle tarih düşürürler.

“Dedim bigâye âdâb ile târîhin,

Müşîr-i nâmdâr oldu Hasan Paşa.”

1317 (1901)

Hasan Paşa, Ali Suavi’yi kendine getiren sopasına Mehdi adını verip Beşiktaş karakolunun duvarına asar. Karşısına getirilen bir suçluyu konuşturmak için sopanın kabiliyetlerini anlatırdı.

Öldürüldü mü?

Bölgesinde sağladığı asayişten gayet emindi. Bu sebeple herhangi bir olayda etraftan en küçük yardıma bile tenezzül etmediği gibi, aranmakta olan suçlunun peşine düşen başka memura dahi tahammül edemez, bu defa onu yakalatırdı.

“Be adam, aradığın Beşiktaş’ta ise bana haber vermek yok mu? Yıkın keratayı falakaya”diye cezalandırırdı. Onun bu tavrı, makamını hazımsızlıktan değildi. O dönemde saray civarında II. Abdülhamid Han’a karşı içeriden oluşacak sinsi bir hareketten korumak içindi.

Korktuğunda da haklı çıktı. Sultanın etrafındaki imha çemberini gittikçe daraltmak isteyenler, bu samimi vatanseverin önlerindeki en büyük tehlike olduğunu biliyorlardı.

Hasan Paşa bir gün görev başındayken hastalanır. Gelen doktor lavman yapılmasında ısrar eder. Hasan Paşa neden rahatsızlandığını çok iyi bildiğinden ayak diretirse de zorla yapılır.

Hemen sonra fenalaşarak, baş ucunda bekleyen eşine “Gülnaz, beni zehirlediler. Hasan’ın gidiyor artık” dedikten on beş dakika sonra hayata gözlerini yumduğunda 80 yaşındadır. (1905)

Çok sevdiği ve güvendiği bir insanın ölüm sebebini kimse anlayamaz. Ancak Sultan Abdülhamid Han anlamıştır.

Hasan Paşa muhteşem bir cenaze töreniyle Beşiktaş’taki karakolun yanında, Barbaros türbesinin cadde tarafının önüne defnedilir. Kabrin üzerine etrafı açık bir kubbe yapılır.

Yıllar sonra Barbaros türbesinin etrafı açıldığı zaman kabri Yahya Efendi mezarlığına nakledilir.

Eşi Hatice Gülnaz Hanım da 13 Ağustos 1938 tarihinde Yeşilköy’de Kalitarya (Şenlikbağları)daki köşkte vefat eder.

Allah ıslah etsin

Hasan Paşa’nın kendine has uygulamaları vardı. Bilhassa sarhoş olup naralananlara hiç göz yummaz, yatırıp bizzat döverdi. Sonra ayağa kaldırıp; “Haydi Allah ıslah etsin” deyip karakoldan kovardı.

Paşabahçe deposuna gaz bidonu götürmekte olan bir taka, lodos sebebiyle Çırağan Sarayı önünde batar. Güçlükle ölümden kurtulup sahile çıkan gemiciler, sevk edildikleri Beşiktaş karakolunda bu defa da Hasan Paşa’ nın falaka tehdidiyle karşılaştılar. Sebebi de, verdikleri ifadede yüklerinin “bomba” olduğunu beyan etmeleriydi. Halbuki o zamanlar bidonlara argoda bomba deniliyordu. Zapta aynen böyle geçtiği için Paşa falakaya hazırlanırken durum anlaşılır. Hasan Paşa her zamanki fırçalı duasını yapar; “Bunu daha önce neden söylemediniz? Ne diyeyim, Allah topunuzu ıslah etsin!..”

İşte mertlik budur

Hasan Paşa’nın ne kadar mert bir insan olduğunu eski padişah V. Murad Han‘ın naaşı tabuta konulurken yaşanan bir olay göstermektedir. Padişahın da bulunduğu cenaze yıkama sırasında yaverlerden biri yeni padişaha yaranmak gayesiyle, Sultan Murad’ın gerçekten öldüğünü anlamak üzere saçlarını parmaklarına dolayarak, şiddetle çektiğini gören Hasan Paşa gürler; “Çek elini utanmaz!.. Allah’tan kork, şu ölüden ibret al… Yarın sen de bu tahtanın üzerine yatacaksın.”

Bu yersiz davranış yetmiyormuş gibi, Hidayet Camii’nin musalla taşına konulan tabutu, yine paşalardan birinin açtırıp ölü halinin bir zabıtla tesbitini teklif etmesi üzerine aynı hiddetle; “Bu padişah cenazesi, çocuk oyuncağı değil!.. Tabutu açmaya cesaret edenin kafasını kırarım!..” diye çıkışır. Hiç kimse bir ikinci Ali Suavi olarak tarihe geçmek istemediğinden üstelemez. Böylece Abdülhamid Han’a gösterilecek riyakarlığı önlemiş olur. Onun bu tutumunu Abdülhamid Han ödüllendirecektir.

Çorum’dan aldırdığı kardeşi Ömer’i okutarak paşa olmasını sağlayan Hasan Paşa’nın Hatice Gülnaz Hanımdan Emin, Said ve Refik adlarında üç çocuğu dünyaya gelir. Oğullarının ikisi de Sultan Abdülhamid’e padişahlığının sonlarında yaverlik etmişlerdir.

Çorum Saat Kulesi

Tek gayesi sultanına bağlılık ve hizmetten ibaret olan bu zatın okur yazar olmaması, kendisini kıskanan okumuşların kıskanmalarına sebep olmuştur. Yaşadığı bazı olayları hoş olmayan alaycı bir uslüble naklederek güya Abdülhamid Han dönemi yerilmektedir. Oysa tenkit diye anlattıkları şu olay da bile Hasan Paşa’nın şahane karakterini görebiliyoruz. O da bilime ve ilim sahiplerine olan saygısıdır.

Bir gün, karakolda bulunduğu sırada, levazım memuru içeri girer. Kışlık odunların getirildiğini haber verecektir. Fakat odun kelimesini komutanına karşı söylemekten haya eder ve “Paşam hatab geldi” der. Hasan Paşa da odun anlamına gelen bu Arapça kelimeyi, Hattat Efendi’nin geldiğini sanarak derhal toparlanıp hürmetkar bir tavır alır; “Söyle içeri buyursun!..”cevabını verir.

Çorum’daki büyük saat kulesi, “Hemşehrilerim vakitlerini öğrensinler” diye Hasan Paşa tarafından yaptırılmıştır. Aynı yerde bir de kütüphane kurmuştur.

Tarihe geçmiş, fakat yeni neslin ismini bilmediği bu Mangal Yürekli Koca İnsanı hayırla yad ediyorum.Allah bu kahramanlarımızın şefaatine nail etsin. Amin…

Kurtuluş

Kurtuluş 14. Bölüm

Çağlar Yıldırım’ın yazdığı Kurtuluş öykü dizisinin 14. bölümüdür. Deniz’in dünyasını anlatan öyküyü tam manası ile kavrayabilmek adına ilk bölümden itibaren okumanızı tavsiye ederiz.

1. bölüm

Kurtuluş

Kapıyı tekmeleyerek içeri giren dallamaya söverek uyandım. Kuş seslerinden anladığım kadarıyla gün yeni doğuyordu. Paza yerinden sıçrayıp gözlerini ovuşturmakla meşguldü, ne olduğunu anlayamamıştık.

‘’Toparlanın beyler gidiyorsunuz.’’

Derin bir oh çektim çünkü burada geçirdiğim fazladan bir dakika yüzünden ciddi anlamda stres yaşıyordum. Eve gidince yapacağım ilk şey güzel bir duş almak olacaktı, apar topar odadan çıktık gerisini sorgulamaya niyetim yoktu. Uykulu gözlerle yüzüme bakan Paza’ya en güzelinden bir küfür salladım nedenini hiç bilmesem de rahatlamıştım. Kapının önünde duran araca atladık, marşa bastı ve harekete geçtik. Sikindirik Kayaş yollarında süratle ilerliyorduk bunca hadiseye rağmen ön koltukta büyük bir kayıtsızlıkla uyumaya çalışan Paza’ya imrenerek baktım. On beş dakika sonra Mamak Belediyesinin önüne geldik ‘’atlayın’’ komutunu seve seve yerine getirdim.

Leş gibi kokuyoruz

Hala bir bok anlamama rağmen çok da sikimde olmadığına kanaat getirdim, yarı baygın Paza ağzının içinde bir şeyler geveledi ve ilk gördüğüm taksiye el ederek Olgunlar’a sürmesini söyledim. Leş gibi kokuyoruz, taksicinin araladığı camdan içeri dolan temiz hava iğrençliğimizi en acımasız haliyle yüzümüze vuruyor. Yolculuğun bir an önce bitmesi için yalvarıyorum, Olgunlar’a gelip yaşadığım binayı görünce rahat bir nefes aldım. Cebimden ne çıkarsa sallayıp dışarı attım kendimi, apartman kapısına doğru koşup kilidi çevirdim hızlı adımlarla merdivenlerden çıktık. Kapıyı açıp içeri girdiğimde evimi özlediğimi hissettim. Temiz havlumu ve kıyafetlerimi alıp duşa girdim, keyfim istediğince sıcak suyun altında kalıp derimi parlattım. Duştan çıktığımda vişneli duş jelinin kokusu da evin içine yayıldı, benden sonra Paza duşa girdi üstümüzden büyük bir pislik kalkmıştı.

‘’Sence Orhan ne yapmaya çalıştı yani bizi anlamsız ve boş yere iki gün tutmaya çalışmasının ona ne gibi faydası olabilir?’’

‘’Ne bileyim Deniz ya! Orhan’ında amına koyayım sülalesinin de onu bunu siktir et kova, kola şişesi falan var mı?’’

‘’Vay puşt ne ara tırnakladın lan?’’

Gülümseyerek yüzüme baktı.

‘’Sen bi rahat olsana, güven kardeşine.’’

Gevezelik etme

Kovanın ağzına kadar su doldurup iki buçuk litrelik kola şişesini götünden kestim, bira kapağından çıkardığım folyo ile muşur yapıp düzeneği kurdum. Paza da tohumları ayırıp tütünü yakmakla meşguldü. Muşura malzemeyi basıp ikişer kapak vurduk yine zehir gibi olmuştum.

‘’Cigaralıkta iyiymiş haa Paza.’’

‘’Tabi lan bok cigarayla işim olur mu benim, eroin gibi kafası var namussuzun.’’

‘’Orospu çocuğu seni.’’

‘’Hadi gevezelik etme iki kapak daha vuralım gideceğim işim gücüm var.’’

İkişer kapak daha vurduk sonra Paza gitti istediğim kafayı yakalamıştım gerçekten esaslı cigaraydı. İnceden müziği açıp uzun zamandır okumak istediğim kitabı elime aldım. Ağzında sigarayla mavi zemin üzerine basılmış Cortazar’ın yüzünü uzun uzadıya inceledim büyük adammış doğrusu. Saatlerce okudum beynim ağrıyana, kelimeler birbirine girip anlam karmaşası yaratana kadar hatta Cortazar ‘’hadi yeter artık bi siktir git’’ diyene dek okudum. Akşamı ettim, değişik bir şeyler yapmaya ihtiyacım vardı, uzun zamandır dışarı çıkmıyordum mekânda içmeyeli hayli olmuştu. İhtiyatlı davranıp el cigaramı sardım ardından sokağa bıraktım kendimi. Barları gezip ortamı kolladım, güzel hatunların peşini kovaladım. Olgunlar’ın arka sokaklarına kıyı köşe bilinmedik barlara dadandım, hızlı takılmak istiyordum.

Her zamanki gibi fazla kaçırmıştım

Farkında olmadan alkolün dozunu her zamanki gibi kaçırmıştım, neden bilmiyorum ama alkol beni tanıyamadığım saldırgan bir herife çeviriyordu bu yüzden kuytu bir köşe bulup sakinleşmek için cigaradan iki duman çektim. Kulaklarım ısınmaya başladığı sıra Sakarya’ya doğru yola koyuldum gayet sakindim. Nefes’e girip orda da üç bira salladım bok gibi para vardı cebimde ne istesem içerdim ama neden birada ısrar ediyordum? Nefes’ten çıkıp aşağıdaki parkta iki duman daha cigara vurdum işte şimdi gerçekten nereye gideceğimi bilmiyordum. Uzun zamandır piyasada takılmasam da kendini özletmemişti, sonra Dimbozlu’yu düşünmeye başladım. Gözlerindeki vahşilik beni bir yere kadar tedirgin edebilirdi daha çok acıyordum çocuğa, körpe yaşta Orhan denen orospu çocuğunun eline düşecek kadar ne yaşamış olabilirdi.

Bir aşağı bir yukarı yürüdüm çocuğu düşünürken, sarhoşlara laf atıp kavga etmeyi de düşündüm fakat yeterli enerji ve isteğe sahip olmadığımı fark edince vazgeçtim. İlahi bir güce sahip olsaydım Ankara’yı kökünden havaya uçurabilirdim şu dakika. Normal şartlarda dahi yaşamı hayli zorlaştıran bu şehir yalnızken hiç çekilmiyordu ya da ben yalnız kalmaktan korkuyordum. Her neyse bu gece bir şekilde yalnızlıktan sıyrılacaktım şansı kendim yaratacaktım. Tekrar mekânlara dadandım, gözüme kestirdiğim hatunların içki tercihlerini dikkatle inceledim. Birkaç votka ısmarlama girişimi başarısızlıkla sonuçlanınca özgüvenim yerle yeksan olmuş şekilde tekrar sokağa vurdum kendimi. Formdan düşmüştüm, biraz pratik lazımdı çok zorlamanın da anlamı yoktu.

Üzerime emanet almamıştım

Taksiye atlayıp Botaniğe sürmesini söyledim yol üstünden içkimi almayı da ihmal etmedim yarım cigaralığım daha vardı en azından bu gece kafayı kurtaracaktım. Botaniğin merdivenlerinden inerken ruhuna tecavüz ettikleri Atakule’ye göz kıptım. Çocukluk anılarım gözümde canlandı her Pazar mutlaka ziyaret ederdik babamın elimden tutup beni oraya götürmesini ve kumpir ısmarlamasını beklerdim bütün hafta. Düşüncelere dalmışken iki kere düşme tehlikesi geçirdim, daha dikkatli yürümem gerekiyordu o yüzden zihnime hücum eden tüm anılara koca bi siktir çektim. Havuza kadar inip sürekli oturduğum banktaki yerimi aldım, bir biradan çekiyordum bir de cigaradan. Üzerime emanet almamıştım bu saatten sonra çıkaracağım tüm taşkınlardan ben sorumluydum ağzımı yüzümü sikseler kalkıp bir tane yumruk sallayacak gücüm kalmamıştı. Telefonu açıp internete bağlandım ne dinleyeceğimi bilmiyordum kafam fazlasıyla karışmıştı bugün, öylesine bi şarkı açtım Bağzıları söyledi ben dinledim.

‘’Büsbütün kaybettim
Bana dokunmayın sakın
Bunların düzenine sokayım’’

Cebime davrandım

Normalde takılmadığım türden şarkılarda olsa keyifle dinledim, az da olsa beni yansıttığını düşünüyordum çünkü. Cigaralığım bitti paketten boş sigara çıkarıp yaktım, hala bir şişe biram vardı. Yeni şişeyi açıp peş peşe üç yudum aldım, bacaklarımın arasına yerleştirdiğim şişeyi oraya sabitledikten sonra gerindim. Hava ufaktan serinlemişti, bir hışırtı duydum şiddetini giderek artırıyordu. Cigaralıktan dolayı tribe bağladığımı düşündüm fakat hışırtı yerini tıpırtıya bırakmıştı. Cebime davrandım koca boşluğu avuçlayınca emaneti evde unuttuğum aklıma geldi, sese aldırmadım biramdan yudumlamaya ve sigaramdan dumanlanmaya devam ettim. Bıkkın bir ruh halinde ve güçten düşmüşken olay istemiyordum, tıpırtı sesi gittikçe yaklaşıyor ve sol kulağımı yalıyordu.

‘’Selam genç fazla sigaran var mı?’’

Gözlerim açıldı sesin geldiği yöne doğru baktım ayakta zor duran bir adamla karşı karşıyaydım. Gözlerim doldu var ile yok arasında gidip geldim belli belirsiz birkaç cümle döküldü dudaklarımdan, Kemal abi saçma sapan bir tebessümle beni izliyordu.

‘’Ee hadi ama var mı yok mu uzun ettin sende.’’

‘’Olmaz mı abi olmaz mı hiç.’’

Yutkundum sevdiği o türküyü açıp yine uzun ve hiçbir sonuca varmayan muhabbetlerimize başladık. Güneş doğmaya yakın ‘’bak serseri’’ dedi ve kayboldu, eyvallah diyebildim eyvallah abi.

Devam edecek

Facebook sayfamızı takip ediniz

Herkes Dergisi Resmi Facebook Sayfası

İlgi çeken öyküler

Cavalacoz Kerhanesi

Kirli Melek

Toprak ana

Zamana yolculuk

Recep ile Nadan

Haziran

Yi ha! Bir Anadolu göbeği hikayesi

bir hatıra defteri

Bir Hatıra Defteri 2. Bölüm

Cem İraz’ın eseri olan Bir Hatıra Defteri hikayesinin 2. bölümüdür. Öyküyü tam manası ile kavrayabilmek için öncelikle ilk bölümü okumanızı tavsiye ederiz.

1. bölüm

Bir Hatıra Defteri

İlhan, her gün biraz daha yaşlanıyordu. Saçlarına aklar düşmüştü. Derdini, sıkıntısını dinleyecek birini aramaktaydı. Kendini çıkılmaz bir yolun içinde hissetmekteydi. Ağlamıyordu, ağlasa kendini tutamazdı. O, içinde yaşıyordu her şeyi. Mutluluğunu, mutsuzluğunu, sevincini, kederini hemen hemen her şeyini hep içinde yaşıyordu. Eskisi kadar konuşmuyordu. Eve de pek gitmez olmuştu. Eve gidince bunalmaktaydı. Kafasını dağıttığı tek yer iş yeriydi. Sabahtan akşama kadar çalışmaktaydı. Akşam iş çıkışı her zaman gittiği meyhaneye gider birkaç duble rakı içerdi. Kendi kederini, sıkıntısını içtiği rakıda unuturdu. Kendi kendine masasında duran rakıyla konuşur: “Beni anlayan, bana her şeyi unutturan sensin.” derdi. İlhan, iki üç saatte olsa geçici bir mutluluğa ya da hissettiği o acıyı unutmaya razıydı. Meyhanede çıktığında gece 1-2 olurdu. Eve de gitmediğinden bakımsızlaşmaya başlamıştı. Saçları uzamış, sakallarından suratı görünmez hale gelmişti.

İlhan, üniversiteden arkadaşının evine gider orada kalırdı. Kendisini belki de masasındaki rakı kadar anlayan ama bu sefer kanlı canlı bir dostu olduğunu bilirdi. Ertan, İlhan’ın en yakın arkadaşlarından birisidir. İlhan’ın bu durumuna çok üzülmekteydi ama elinden bir şey gelmemekteydi. İlhan, Ertan’ın yanına çoğu kez sarhoş bir şekilde gelmeye başlamıştı. Ertan’a hep şu sözleri edince Ertan, İlhan’ın sarhoş olduğunu anlardı:

Çekip gitmek istiyorum

“Yazmadı değil mi? Değer miydi peki buna? Keşke beni duyabilse be abi… Kimse onun gibi bana bakmadı biliyor musun? Ben de kimseye ona baktığım gibi bakmadım. Onun bakışları çok farklıydı… Kimseyi sevemem ben onu sevdiğim gibi. Elimden uçup gitti be Ertan… Terk etti beni… Tutamadım onu yanımda. Oysaki ben onunla vardım onu adeta yaşıyordum. Şu halime bak be Ertan, saçlarım bile beyazladı. İçimden hiçbir şey yapmak gelmiyor. Dünyanın en güzel kadınını getir yanıma koy, dönüp ilgilenmem bile çünkü benim sevdiğim, benim sevdiceğim o kadınlar değil… Kimse kalmadı benim hayatımda artık.

Çekip gitmek istiyorum şu şehirden. Bana ne dedi biliyor musun? Beni bir daha arama, sorma, yazma. İstemiyorum seni. Suçum neydi peki? Onu aldatmışım. Hayali insanlarla ben onu nasıl aldatabilirim. Ne görüştüm ne yazıştım böyle bir şeyin olmadığını o da biliyor ama bu ayrılığın adını kesinleştirmek adına güzel bir fırsatı değerlendirdi belki de. Evet ona gereken ilgiyi gösteremedim, suçumu kabul ediyorum. Madem seviyordun niye gerçek sevgini belli etmedin ki kıza? Bu soruyu kendi kendime sordukça çok kızıyorum. Gitti benim bebek kokulum, benim güzel yüzlüm. Abi, bensiz mutlu olacaksa tek olsun o zaman ben ona da razıyım. Onun mutluluğu belki beni de mutlu eder bilemeyiz ki. Acaba şuan ne yapıyordur?

O soğuk havalara dayanamaz

Yazmak geliyor içimden yazamıyorum. Çünkü yazmaya cesaretim yok. Bana, beni bir daha arama dediği için yazacak yüzüm de yok. Çok üzdüm onu çok… Havalarda artık soğumaya başladı soğukta hasta olmasın sakın? O, soğuklara dayanamaz ki çabuk hasta oluyor. Vücudu dirençsiz. Saçlarını kurutmadan dışarı çıkıyor, sonra başım ağrıyor derdi acaba yine öyle mi yapmakta? Böbrek taşı düşürecekti defalarca doktora git diye yalvarmıştım acaba bunun için en son ne yaptı? Evde mutsuzdu, alışamamıştı evdekilere arası nasıl acaba evdekilerle? Ertan sana bir şey diyeyim mi, acaba o da şuan beni düşünüyor mudur?

Düşünse yazardı zaten dersin sen şimdi… Hiçbiriniz beni anlayamazsınız abi, bu acıyı yaşamadan bilemezsiniz. Ben onunla büyüdüm be Ertan! Onunla büyüdüm be abi. Sakallarım çıkmamıştı daha onu ilk tanıdığımda. Üniversiteye bile gitmiyorduk daha. O, benim ilkim olmuştu ama sonum olmadı. Mutlu olmaya çalışmak yerine ben hep mutsuz olmayı tercih ettiğimdendir belki de. Mutsuzluğu seviyorsun sen derdi bana. Hahhh! Kim bilir haklıdır belki de be Ertan? Kim mutsuz olmayı ister şu hayatta?”

Ertan, İlhan’ın elindeki sigarayı alıp söndürdü. Sarhoş olduğunu bildiği için hiç üstelemeden dediği her şeye kafasını salladı ve onu dinledi. Sonra dinlenmesi gerektiğini söyleyip uyuması için odasına kadar eşlik etti. İlhan, yatağına girer girmez uyumaya başladı…

Devam edecek

Facebook sayfamızı takip ediniz

Herkes Dergisi Resmi Facebook Sayfası

İlgi çeken öykü çalışmaları

İttihat ateşi

Kirli Melek

Haziran

Recep ile Nadan

Rahip

Zamana yolculuk

cavalacoz

Cavalacoz Kerhanesi 1. Bölüm

Çağlar Yıldırım’ın yeni öyküsü Cavalacoz Kerhanesi’nin ilk bölümüdür.

Cavalacoz Kerhanesi

Bir yıl önce yerleştiğim bu boktan otel odasına sıkı pazarlıklar sonucu ve ödemeyi geciktirmemek şartıyla her ayın ikisinde tam 550 lira ödüyorum. Yan odada durmadan düzüşen iki ibnenin inlemelerini saymazsak mutlu bile sayılırım. Duvarda asılı vasat bir tablo, yer yer soyulmuş demode duvar kâğıtları, pislikten dolayı griye yüz tutmuş halıfleks zemini, bir Beyaz Başlı Kapuçin’in işeme, sıçma ve temizlenme ihtiyacını karşılayabileceği büyüklükteki banyosuyla şehrin kaçak turizmine katkı sağlayan mütevazı ve güler yüzlü bir işletmeden bahsediyorum.

Sorunları ertelemek için gerçekten güzel bir gün hatta öylesine güzel bir gün ki nesnelerin ve düşüncelerin birbirine girdiği odama çekidüzen verme isteği uyandıracak kadar güzel. Son günlerde odanın üzerine karabasan gibi çöken nem yüzünden ciddi problemler yaşıyorum. Bunlardan en önemlisi beni donsuz yatmaya mahkûm etmesi ve diğer önemli şey de yine beni donsuz yatmaya mahkûm etmesi. Tek hamlede yataktan fırladım, bacağıma yapışan taşaklarım kâğıdın yırtılma sesine benzer bir ses çıkararak olduğu yerden ayrılıp sallanmaya başladı. Masanın üzerinde duran paketin içinden bir dal sigara alıp içmeye başladım, bir hafta önce bıraktığım tütün sarma işini lanetleyerek yâd ettim.

Çözüm yolları aradım

Çankırı Caddesi trafiğe kapanmışken fırsattan istifade eden mendil satıcılarının araba camlarına yapıştığını görünce içim rahatladı her şey olması gerektiği gibiydi. Birkaç orospu görme ümidiyle sigara bitene kadar cam kenarından ayrılmadım işin kötü tarafı pezevenklerde elini ayağını çekmişti sokaktan. Belki de ben olmadık zamanlarda hiç olmayacak şeyler istiyorumdur. Dolaptan havluyu aldıktan sonra yönümü banyoya çevirdim, çıplak ayağıma yapışan pislikleri elimle temizleyip duş teknesindeki yerimi aldım. Su ısınana kadar Orta Doğu’da yaşanan sorunlara mesai harcayıp çözüm yolları aradım ve sonunda ısındı. Suyu yarım yamalak fışkırtan duş başladığını söküp elimde kalan hortumla vücudum her yerini ıslatıp sabunladım.

Vücudumdaki suyun doğal yöntemlerle kuruması gerektiğine karar verince kurum bağlamış havluyu çöpe bastım. Masaya oturup bugün yapacağım işleri ve halletmem gereken birkaç sorunu düşündüm. Bir sigara yaktım ve daha ciddi meselelere odaklandım, tüm insanlığı ortak paydada buluşturabilecek bir takım meseleler. Bunlardan ilki ıslak götle kesinlikle tahta sandalyeye oturulmaması gerektiğiydi, kaşınan götümü sandalye ekseninde hareket ettirerek kaşıntıyı aldım. Öğle çoktan devrilmişti tam 7’de barda olmam gerekiyordu. O saate kadar elbette yapacak bir şeyler bulunabilirdi, kıyafetlerimi giyerek dışarı çıktım.

Caddeyi iki taraflı kuşatan pavyonlara selam durarak Çiçek Lokantası’na girip mercimek çorbası söyledim, belki de buraya dair nadir güzel şeylerdendi önüme gelen şu çorba. Oyalanarak çorbamı kaşıklamaya başladım her kaşık daldırmanın arasına minimum iki dakika sınır koyarak tadından ziyade bokunu çıkardım. Hesabı ödeyip lokantadan çıktığımda enerjimin tazelendiği hissettim sebebi hakkında bir fikrim yok ama. Ulus’a, Sıhhiye’ye daha sonra Kızılay Meydanı’na kadar ağır ağır yürüdüm. Anlam veremediğim doğa olaylarından biri de kaykaycı çocuklardı, başarısız kopyalar diye düşündüm belki de tornet ve kayak nesli çatışmasıdır.

Bomonti mi yoksa Efes malt mı?

Metro altından Konur’a doğru hızlı bir geçiş yaptım, Dost Kitabevi’ne uğrayıp raflara şöyle bir göz gezdirdim almak istediğim kitaplar çakma deri cüzdanımın bölmelerine sığmadığı için bu fikri ilerleyen günlere erteledim. Ardıç’a çıkıp çay içmenin vakti gelmişti öyle de yaptım, bir çay sonra bir çay daha sonra en demlisinden bir çay daha. 7’ye yirmi kala zor durdurabildim kendimi sigara ve çaydan çamur gibi olan ağzımı Konur Büfeden aldığım naneli şekerlerle biraz olsun ferahlatabildim. Binanın merdivenlerini çıkarken bu gece kaç fıçı bira dolduracağımı, Bomonti mi yoksa Efes Malt mı daha çok satacak veya bir mucize olur da kokteyl satabilir miyiz ihtimalleri üzerine düşündüm durdum.

Ceketimi askılığa asıp bara geçtim, bomboş bir barda her zaman silinmesi gereken çok masa vardır. Müziği ayarladıktan sonra su doldu sprey şişe ve mikro fiber bezle masaları teker teker dolaştım. Sekize doğru Ulaş geldi, tarzını ve düşüncelerini beğendiğim çalışkan kazmanın tekiydi. Boynuna sardığı bandanayı çıkartıp bara geçti her ahşam çakma rock yıldızlarla dolan mekânda orijinal olduğunu düşündüğüm nadir adamlardandı ve kokteyller hakkında gerçekten çok fazla şey biliyordu o yüzden ‘’bi sikten anlamıyorsun’’ demesine çok içerlemiyordum. Gece gerçek anlamıyla başlamıştı ilk önce House of The Rising Sun daha sonra ballı bira. Yarısına kadar nefessiz içtim, ilk zamanlar tuhaf gelse de sonradan alışmıştım Ulaş’ın tuhaf karışımlarına.

Sert adamlara benziyorlardı

Bardaklar makineye atıldı ardından silinip parlatıldı ve akşamın ilk müşterileri düşmeye başladı. Daha önce hiç görmediğim ve duymadığım bir motor kulübünden üç tane kazma cam kenarındaki masaya oturup beklemeye başladılar. Deri ceketler, yandan zincirli bol kot pantolonlar ve Harley Davidson çizmeler. Sert adamlara benziyorlardı hatta Cehennem Köpekleri bile diyebilirdim gerizekâlı ve kötü kopya olma ihtimalleri yüksek olmasaydı. Menüyü önlerine bırakıp beklemeye başladım, anlaşmanın maddelerini beş saat boyunca pür dikkat inceledikten sonra üç tane yetmişlik fıçı söylediler çünkü sert çocuk olmak bunu gerektiriyordu. Adisyona üç fıçı ekleyip Ulaş’a içkileri doldurmasını söyledim, yarım kova mısırı hazırlarken biraların fazlasıyla köpüksüz olduğunu görünce bu durumdan rahatsız olarak imkânlar ve gırtlağım elverdiğince yeterli oranda köpürmelerini sağladım. Servis olması gerektiği gibi yapıldı biralar içildi, mısır tazelendi ve yeni müşteriler gelmeye başladı.

Asi, özgür ruhlu, hiçbir şey sikimde değilciler geceyi benim için eğlenceli kılıyordu. Gerçek bir Metal deneyimi yaşamaları gerektiğini düşündüğüm için Ulaş’a göz kırptım çünkü Jimi Hendrix kötü kopyalar için cızırtıdan öteye geçemezdi. Freedom’un ardından çalan Raining Blood sert, asi, özgür ruhlu ve hiçbir şey sikimde değilci tiplerde vibratör etkisi yaratmış olacak ki masalar gıcırdamaya başladı. Şu aciz kazmalar için fazlasıyla kafa yormuştum, yolumu bulmam gerekiyordu. Gözüme kestirdiğim fıstıklardan birine ikram yollamakla işe koyuldum, uygun zamanı bekledikten sonra tanışma girişiminin olumsuz sonuç vereceğini anlamıştım.

Bu gece için daha fazla enerji sarf etmeli miydim bilmiyorum ama kadınsız yatmayacaktım. Henüz erken sayılırdı ilk atağın travmasını atlattıktan sonra uygun adayları kesmeye başladım yarım saattir barda dikilip etrafı süzüyordum, Ulaş’ın dirseğini mide boşluğuma yiyince kendime gelmiştim. Barın sağ tarafında oturan pilici göstererek sırıttı geceyi atlatmak için fena sayılmazdı. Alt tarafta iki shot hazırlayıp birini bar masasının üzerine koyup elimin tersiyle pilicin önüne doğru uzattım, tekila gırtlağımı yakarak mideme inerken geciktirmeden ballı biramdan yudumladım. Daha çok sese ihtiyacım vardı, akşam için hazırlanan müzik listesine şöyle bir göz attım büyük bir kazığı içime almayı tercih ederdim. Belli zevklere sahip bir hiç olarak duruma gecikmeden el attım, herkesi tatmin edecek numaralar vardı elimde.

‘’Drones since the dawn of time

Compelled to live your sheltered lives’’

Birkaç davarın ‘’voooaah’’ şeklinde böğürmelerinin ardından istediğim gürültüyü elde etmiştim. Hatunu barın içine alıp bir shot daha ısmarladım, bu gece kesinlikle kadınsız uyumayacaktım.

Devam edecek

Facebook sayfamızı takip ediniz

Herkes Dergisi Resmi Facebook Sayfası

İlgi çeken öyküler:

Kalan Zaman

Recep ile Nadan

Zamana yolculuk

Kirli Melek

İttihat ateşi

Rahip

Haziran

23 Nisan

23 Nisan ve ‘Himaye-i Etfal Günü’

Tarihler 1914 gösterdiğinde, Avusturya’da bir Sırp, veliaht Franz Ferdinand’ı suikast sonucu öldürdü. Gergin olan dünya bu olayın kıvılcımı ile savaş arenasına döndü. Savaşa katılan Osmanlı Devleti ittifakları ile beraber, savaştan yenik bir şekilde çıktı. (30 Ekim 1918)Mondros Ateşkes Antlaşması’ndan Sevr Anlaşması’na giden süreçte üç fikir ortaya çıktı; 1. İngiliz Mandası, 2. Amerika Mandası ve 3. vatanın müdafaası.

Vatanın müdafaasını savunanlar örgütlenerek, Misak-ı Millî kararlarını kabul ettiler ve Milli Mücadele ile bu ideali büyük oranda gerçekleştirdiler. Burada direk konumuz olmadığı için Birinci Dünya Savaşı ve Milli Mücadele hakkında hatırlatıcı bu bilgilerle yetiniyoruz.

Milli Mücadeleyi örgütleyenler 23 Nisan 1920’de Ankara’da Millet Meclisi’ni açtılar. 23 Nisan 1921 tarihinde ise alınan karar ile bugün milli bayram ilan edildi.

Himaye-i Etfal Cemiyeti

Birinci Dünya Savaşı’nın başlamasından üç yıl geçmiş ve Osmanlı İmparatorluğu birçok askerini şehit vermişti. Geride kalan ‘kimsesiz çocuklar’ için 1917 tarihinde Himaye-i Etfal Cemiyeti İstanbul’da kuruldu. Milli Mücadeleyi sürdüren Ankara ise 30 Haziran 1921 tarihinde ‘kimsesiz çocuklar’ için Himaye-i Etfal Cemiyeti’ni kurdu ve İstanbul’un geri alınması sonrası İstanbul’da bulunan kurum Ankara’ya bağlandı(Özçelik, 2011, s. 266; Çengelci, 1998, s. 10). 1934 tarihinde, 1930’lu yıllarda birçok kurum adının değiştiği gibi(TTTC=TTK, TDTC=TDK vb.), Himaye-i Etfal Cemiyeti’nin ismi değiştirilerek, ‘Türkiye Çocuk Esirgeme Kurumu’ adı verilmiştir(Acar, 2011, s. 56; Baytal, 2012, s. 108).

23 Nisan 1921 yılında “Hakimiyet-i Milliye Bayramı” ile Meclisin açılışının kutlanması kararı alındı. Göreceğiniz gibi ‘Çocuk Bayramı’ kavramı geçmemekte ve sadece ‘Ulusal Egemenlik’ anlamına gelen ‘Hakimiyet-i Milliye’ kavramı kullanılmaktadır(Özçelik, 2011, s. 265). “Hakimiyet-i Milliye Bayramı” ilk olarak 23 Nisan 1922 yılında kutlanmıştır. 1923 kutlamalarında Himaye-i Etfal Cemiyeti Başkanı Fuad Umay’a protokolde yer verilmiştir. 1923 yılı kutlamaları sırasında Himaye-i Etfal Cemiyeti’nin ‘kimsesiz çocuklar’ yararına yardım toplamaya başladıklarını görüyoruz. 1924 yılında ise Mustafa Kemal Atatürk’ün eşi Latife Hanım, kutlamalara Himaye-i Etfal Cemiyeti’nin temsilcisi olarak katılır(Özçelik, 2011, s. 267-68).

1925 kutlamalarıyla beraber gazeteler, Hakimiyet-i Milli Bayramı yanında 23 Nisan’ın ‘korumaya alınan çocuk bayramı’ anlamına gelen ‘Himaye-i Etfal Günü” olduğunu yazmışlardır(bu gazeteler: Son Saat, Akşam ve Vakit’dir). Hakimiyet-i Milliye gazetesinde 23 Nisan 1915 tarihinde Ahmet Ağaoğlu, Himaye-i Etfal Cemiyeti’ne yardım ve destek isteyenler arasındaydı(Özçelik, 2011, s. 269). Aynı gazete içerisinde Falih Rıfkı Atay’ın şu demeçleri yazdığını görüyoruz:

“23 Nisan çocuklarımız için Himaye-i Etfal günüdür. Himaye-i Etfal Türkiye Cumhuriyeti’nin en büyük davasıyla uğraşan yegâne müessesedir. Bu müessese muhterem, mübarek ve mukaddestir. Hangi vazifemiz hiçbir menfaat ve nümayie hissine kapılmaksızın onu devam ettirmeye çalışanlara imdat etmekten daha yüksek olabilir?”(imdat, yardım anlamına gelir) (Özçelik, 2011, s. 270).

Çocuk Bayramı resmi olmadan kutlandı

1925 kutlamaları sonrasında 23 Nisan ‘Çocuk Günü’ ve ‘Çocuk Bayramı’ olarak, resmi olmadan yani kanuna bağlı olmadan kutlanmıştır. Bu anlamıyla ne kadar devlet tarafından başlatılmış olsa da halkın benimsemesi ile uzun yıllar toplumsal bir bayram olarak, resmi yani kanun ile belirlenmiş olan ‘Hakimiyet-i Milliye Bayramı’ ile beraber kutlanmış ve kutlamalara Himaye-i Etfal Cemiyeti öncülük etmiştir(Özçelik, 2011, s. 271; Akın, 1997, s. 91.). Milliyet Gazetesi’nin 23 Nisan 1926 tarihli haberi ‘Himaye-i Etfal’ gününü duyurmakla beraber amaçları hakkında bizi aydınlatmaktadır: “Bugün Himaye-i Etfal günüdür. Cihan Harbi’nden sonra tüm devletler azalan nüfus için çareler aramaya başlamışlardır ve bu amaçla, yeni doğan çocukların ve annelerin korunmasına çalışmışlar ve Himaye-i Etfal meselesine ehemmiyet vermişlerdir. Bu cihetle geçen defaki Himaye-i Etfal kongresinde 23 Nisan’ın Himaye-i Etfal günü olmasına karar verilmiştir. Bu münasebetle bugün şehrimizde kimsesiz ve himayeye muhtaç çocukların menfaatine rozet dağıtılacaktır.”(Özçelik, 2011, s. 270)

Himaye-i Etfal Ana Cemiyettir

İlk kapsamlı ‘Çocuk Günü’ ve ‘Çocuk Bayramı’ kutlamaları 1927 tarihinde kutlanmıştır. Bu yıl Yusuf Akçura’nın bir yazısında Himaye-i Etfal Cemiyeti’nin diğer cemiyetlerle karşılaştırdığını ve “Himaye-i Etfal Ana Cemiyettir,” diyerek cemiyetin değerini bize göstermektedir(Özçelik, 2011, s. 272). 1929 kutlamaları sırasında ‘Çocuk Bayramı’ yanında 23 ile 30 Nisan’ın “Çocuk Haftası” ilan edildiğini görmekteyiz(Özçelik, 2011, s. 276; Akın, 1997, s 93). 1981’e kadar toplumsal olarak yani kanuna bağlı olmadan kutlanan ”Çocuk Bayramı”, bu tarihli kanun ile resmi bir bayram olarak kutlanmaya başlanmıştır: “Ulusal egemenlik ve Çocuk Bayramı”(Özçelik, 2011, s. 283; Akın, 1997, s. 93).

Kutlamaların Himaye-i Etfal Cemiyeti(yani Türkiye Çocuk Esirgeme Kurumu) faaliyetleri ile başladığını gördüğümüz gibi, Cumhuriyet’in “Gürbüz Çocuk” fikri ile de bağlantılı olduğunu anlamaktayız. 23 Nisan ‘Çocuk Bayramı’ olarak kutlanması yanı sıra, bu kutlamalarla ‘çocuk sorunu’ konularına dikkat çekmek istenilmiştir: ‘Kimsesiz çocuklar’, ‘çocuk ölümleri’, ‘nüfus artışı için önlemler'(Özçelik, 2011, s. 265).

Kaynaklar

Acar, Hakan, Cumhuriyet’in Çocuk Refahı Politikasını Yapılandıran Bir Sivil Toplum Örgütü: Türkiye Çocuk Esirgeme Kurumu(1921-1981), Fişek Enstitüsü Çalışan Çocuklar Bilim ve Eylem Merkezleri Vakfı Yayınları, Ankara 2011.

AKIN, Veysi, “23 Nisan Milli Hâkimiyet ve Çocuk Bayramı’nın Tarihçesi”, PAÜ Eğitim Fak. Der., sy. 3, 1997, s. 91-93.

BAYTAL, Yaşar, Atatürk Döneminde Sosyal Yardım Faaliyetleri(1923-1938), Atatürk Araştırma Merkezi, Ankara 2012.

ÇENGELCİ, Ethem, Sosyal Hizmetler ve Çocuk Esirgeme Kurumu’nun Türk Sosyal Güvenlik ve Sosyal Hizmetler Yönetim Sistemi İçindeki Yeri, Aydınlar Matbaacılık, Ankara 1998.

ÖZÇELİK, Mucahit, “23 Nisan Çocuk Bayramı’nın Ortaya Çıkışı ve 1922-1929 Yılları Arasında 23 Nisan Kutlamaları”, Akademik Bakış, c. 5, sy. 9, Kış 2011, s. 265-284.

Okuma Önerisi

https://www.hayatsende.org/blog/genel/tarihsel-baglamda-kimsesiz-cocuklar-235.html

https://www.hayatsende.org/blog/genel/evlat-edinmenin-tarihsel-kokenleri-234.html

https://www.hayatsende.org/blog/genel/yurtlarla-ilgili-kitaplar-hafizamizdir-228.html

https://www.hayatsende.org/yayinlarimiz/

Facebook sayfamızı takip ediniz

Herkes Dergisi Resmi Facebook Sayfası

İlgi çeken kısa yazılar:

Kadına şiddet yoktur!

Alice Kitaplarında Alice Liddell ve Lewis Carroll’ın Çocukluk-Yaşlılık İlişkisi 1. bölüm

Baykara Meclisi

Hanım efendiye Latte!

Osmanlı toplum yapısı

Sudanlı Zenci Musa kimdir?