Can Donduran

Ulus Devlet ve Üniter Yapı Sarmalında Türkiye

“Ulus devlet” ve “üniter yapı” bugün çok geniş bir kitle tarafından aynı anlamları ifade eden kavramlar gibi algılanmakla beraber; yine sayıca azımsanmayacak bir kitle bu kavramlara bir çeşit kutsiyet atfederek çağın gerekleri doğrultusunda konu olmaları gereken tartışmaların önüne geçmek için büyük bir çaba sarf ediyor. Hâlbuki bu kavramları uygun bir yolla tartışıp, içinde bulunduğumuz dönemin şartları ışığında yorumlamak hem söz konusu devletin hem de toplumun sağlıklı bir şekilde devamı açısından büyük önem arz etmektedir.

Öncelikle şu noktanın altı çizilmelidir ki üniter yapı, sadece idari bir anlama işaret eder. Tek bir merkezden yapılan kanun ve düzenlemelerle yönetilen; yerel yönetimlerin yetki sınırlarının yine bu merkezce uygun görülen konu ve alanlarla belirlendiği devletler üniter devletlerdir. Bir diğer değişle federatif bir yapıya sahip olmayan devletler üniterdir. Fransa, İspanya ve Türkiye gibi üniter devletlerde yerel ve bölgesel yönetimlerin yetki alanları karşılaştırıldığında ortaya çıkacak olan fark bize asıl meseleyi gösterecektir. Tartışılması gereken konu,  üniter yapının gerekliliği ya da başka bir yöntemle yer değiştirmesi değil, gücün merkezden çevreye doğru yayılması suretiyle merkeziyetçi yapıyı yeniden yorumlayarak, farklı bölgelerdeki kitlesel yabancılaşma ve memnuniyetsizlik durumunu azaltmaya çalışmak olmalıdır aslında.

Can Donduran

www.herkesindergisi.com

Bu noktada önemle vurgulamak gerekmektedir ki üniter yapı bir ulus devlet inşası için önemli olmakla birlikte kuruluş dönemlerindeki aşırı merkeziyetçi anlayış, zamanla o devletin ayakta kalabilmesi açısından sorunlar oluşturduğundan tekrar yorumlanmaya mahkûmdur. Daha açıklayıcı olması adına bu bağlamda Türkiye ve kuruluş aşamasında yakından izlediği model olan Fransa örneklerini incelemekte fayda var kanısındayım.

Tarihsel anlamda, Avrupa’daki din merkezli Otuz Yıl Savaşları’nı izleyen süreçte 1648 tarihli Vestfalya Antlaşması ile ortaya çıktığı varsayılan ulus devlet yapısı, 1789 Fransız İhtilali ve yine Fransa’da başlayıp bütün Avrupa’ya hatta Dünya’ya yayılan 1848 Devrimi (Halkların Baharı) ile güçlenmiştir. “Fransa hapşırırsa Avrupa nezle olur” diyen ünlü Avusturya lideri Matternich’i haklı çıkarırcasına bir hızla yayılan ulus devlet dalgası önce Balkanlar üzerinden Osmanlı’ya nüfuz etmiştir. Daha sonra Batı’ya eğitim almaya giden genç küçük burjuva Osmanlılar bu aydınlanmanın etkisini İstanbul’a taşımışlardır (Genç Osmanlılar, Jön Türkler). Bu etkileşim Osmanlı Devleti’nde bir süre devam edan reformları tetiklemiştir. Bu bağlamda, Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluş aşamasında Fransa’yla fazlaca benzerlik göstermesi anlaşılmaz bir durum değildir. Üniter ulus devletin bayrağını Avrupa’da taşıyan Fransa, sahip olduğu burjuvazi önderliğinde bir ulus inşası sürecini takip etmiştir. Benzer şekilde hareket eden Türkiye’nin Fransa’dan farklı olarak önce bir burjuva kesimi yaratması gerekmekteydi ki Cumhuriyet’in ilk yıllarındaki iktisadî çalışmaların odağında da bu konu yer alıyordu. Fakat asıl önemli noktayı ulus inşa etme süreci oluşturmaktaydı. Bu süreç, hem bu iki örnek de hem de diğer birçok ülkede, içeride bir tür asimilasyonu kaçınılmaz kılar. İşte tam olarak bu noktada içerideki farklı kimlikleri bir millet benliğinde bir araya getirmek için Türkiye, yakın zamana kadar bir alt kimlik olan Türk etnik kimliğini bu asimilasyona bir platform olarak kullanırken; Fransa, oluşum aşamasındaki iç farklılıkları eritmek adına, manevi değerleri öne çıkaran bir yol izliyordu. Fransız milliyetçiliğinin modern anlamda en önemli düşünürü Ernest Renan’ın Sorbonne’da verdiği ünlü konferansta (1882) söylediği gibi; din, dil, ırk ya da coğrafi koşullar gibi etmenler bir ulus oluşturmaya yetmez. Bir ulusun inşası ancak geçmişte paylaşılmış zafer ve beraber çekilmiş acılar, bunları paylaşmaya dair mevcut toplumsal uzlaşı ve de bunu ileride de paylaşmaya dair istek ve iradenin olmasıyla mümkündür. Aksi takdirde hiç kimse bir diğerine konuştuğu dil, inandığı din, ait olduğu ırk ya da üzerinde yaşadığı toprak parçası sebebiyle zorla sen bu ya da şu millete aitsin diyemez.[1]

Ulusun Fransa’da manevi değerler üzerinden Türkiye’de ise etnik kimlik üzerinden tanımlanması bu iki ülke arasındaki farkların ilkini oluştururken, ikinci fark ise bu güçlü merkeziyetçi yapının zaman içindeki kaçınılmaz evrimine gösterdikleri dirençtir. Kuruluş aşamasında gerekli, geçici bir tutum olması gereken katı merkeziyetçi anlayış 1950li yıllardan itibaren Fransa’da yavaş yavaş törpülenirken, Türkiye’de varlığını neredeyse aynı sertlikle bugüne kadar sürdürmüştür. 1981’de Fransız lider Mitterrand “Fransa’nın kurulabilmesi için geçmişte güçlü ve merkeziyetçi bir iktidara ihtiyaç duyulmuştur. Bugün dağılmaması için, siyasal iktidarın ağırlıklı olarak yerel yönetimlere bırakılması zorunlu hale gelmiştir” derken “milletin bölünmez bütünlüğü” vurgusuyla 1982 Anayasası, milletin Türkiye’de hala monolitik yani tek parça olarak algılandığını göstermektedir. Fransız Anayasası 75. Maddesinde “Bölgesel diller Fransa’nın ortak mirasına dâhildir[2] demektedir. Bölgesel yönetim esasıyla idare edilen üniter yapılı bir ulus devlet olan İspanya’nın Anayasası 2. Maddesinde “Bu anayasa; İspanyol Milleti’nin dağılmaz birliği, bütün İspanyolların ortak ve bölünmez ülkesi üzerine kurulmuştur” dedikten sonra “Bu anayasa, İspanyol Milleti’ni oluşturan milliyetlerin ve bölgelerin özerkliğini ve bunların arasındaki dayanışmayı tanır ve garanti eder”[3] vurgusu yapmaktan çekinmez. Bu örneklerin yanında, Türkiye’nin hala anayasal düzlemde bu ve benzeri birçok farklılığı inkâr çabası ya da görmezden gelmesi, toplumun bir bölümünü uzaklaştırmaktan başka bir şeye yaramamaktadır. Evet, Türkiye, birçok devlet gibi, bu konuda bayrağı Fransa’dan almıştır. Ama bu bayrağı Fransa elinden bırakıp Jakobenlikten ve katı merkeziyetçilikten uzaklaşma çabalarına hız vermişken bu bayrağı taşımaya inat etmek hiç de akıl kârı değildir.

Bu noktada Türkiye özelinde bir konuya daha dikkat çekmek gerekmektedir. Cumhuriyet’in ilk yıllarından itibaren süregelen, asimilasyona yönelik çabalar genellikle Müslüman (daha çok Sünni) olan topluluklar açısından işe yaramış görünürken Kürtler en baştan beri bu sürece dönemsel olarak değişen şiddetlerde direnmişlerdir. Gayrimüslim azınlıklar için ise süreç daha sert ve sancılı işlemiştir. Yabancı sermayenin yerlileştirilmesi amacıyla uygulamaya konan 1942 tarihli Varlık Vergisi ve 6-7 Eylül 1955 pogromu, ulus inşasına engel olarak görülen, Müslüman olmayan (Rum, Yahudi ve Ermeni) azınlığın ülkeden sistematik bir biçimde temizlenmesi adına atılmış başarılı(!) adımlardır. Tarihin her dönemiyle karşılaştırıldığında bugün Anadolu’daki gayrimüslim sayısının genel nüfusa oranının en düşük seviyede olması, bu sistematik dışlama ve temizlik politikasının çok net bir sonucudur.

Son olarak üzerinde durulması gereken nokta ise I. Dünya Savaşı sonrası ABD Başkanı Wilson’ın uluslararası topluma sunduğu on dört prensipten biri olan “halkların kendi kaderini kendi tayin etme ilkesi”(self-determination) Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluşundaki en büyük meşruiyet dayanaklarından birini oluşturmuştur. Aynı prensibe dayanarak Hatay’ı topraklarına katan Türkiye’nin bugün kendi içerisindeki halkların taleplerine kulaklarını kapatması hiçbir açıdan tutarlılık göstermemektedir.

İdrak edilmesi gereken nokta sudur ki devlet bölünmez bir bütün olabilir ve öyle kalmak için var gücüyle çalışır. Ancak millet farklı bütünlerden oluşmuş bir topluluktur. Oluşumundaki esas, tamamen bireylerin bu milleti oluşturma ve sürdürme istek ve iradesidir. Bu istek ya da irade yoksa ortada öyle bir millet de yoktur. Farklı bölgelerden gelen taleplere merkezden çözüm aranması yerine, katı merkeziyetçiliğin güçlendirilmesi (ya da gücünün muhafaza edilmeye çalışılması), mevcut talep ve memnuniyetsizliklerin yok sayılması yolunun seçilmesi, hem söz konusu millet içerisinde bir bölünmeye yol açacağı gibi hem de kaçınılmaz olarak o devletin sonunu hazırlar. Temel sorun merkeziyetçilik değil, bu konuda yumuşamaya ve her türlü tavize karşı olan tutumdur. İstemeyen birine zorla “sen bu millettensin, bu millete aitsin” diye baskı yapmak, onu bu baskıyı üzerinde kuran unsurlara düşman etmekten başka bir şeye yaramaz. Bugün bu katı merkeziyetçi yapıda ısrar edip, bölgesel talep ve eğilimleri yok sayanlar, yerel yönetimlerin yetkilerinin artırılmasına şiddetle karşı çıkanlar ve bunların gerekliliğini savunanları vatan hainliğiyle suçlayanlar, çağın siyasi ve toplumsal açıdan gerisinde kalmış olanlardır. Osmanlı’nın son döneminde yıkılmasındansa emperyalist boyunduruk altında yaşamını sürdürmesini dileyen, bağımsız bir devlet kurmak için yola çıkanları yine vatan hainliğiyle suçlayıp haklarında ölüm fermanı çıkaranlardan bir farkları yoktur. Unutulmamalıdır ki, yerel yönetimlerin alanlarının genişlemesi, kitlesel yabancılaşmayı önlemek, demokrasinin derinliğini artırmak ve toplumsal çatışmanın önüne geçmekten başka bir değişime yol açmaz. Ama bu katı merkeziyetçi tutumda ısrar etmek, bu ülkenin yok olmasına sebep olabilecek bir ateşe odun taşımaktan başka bir anlama gelmemektedir.

Ernest Renan’ın yukarıda bahsedilen konuşmasında vurguladığı gibi “milletin varlığı her gün yinelenen bir plebisittir…” Aidiyet duygusu yok olmuşsa ya da bazı taleplere bağlı olarak şekilleniyorsa ve/veya bu plebisitin sonucu egemen güç açısından olumsuz çıkıyorsa, bireyleri bir millete ait olmaya veya taleplerinden vazgeçmeye zorlamak hem haksız hem de yersiz bir çabadır.

 

 

[1] RENAN, Ernest, Qu’est-ce qu’une nation?, Conférence faite en Sorbonne le 11 mars 1882 https://fr.wikisource.org/wiki/Qu%E2%80%99est-ce_qu%E2%80%99une_nation_%3F (Erişim Tarihi: 25.11.2015)

[2] Fransa Anayasası Md.75-1 http://www.assemblee-nationale.fr/connaissance/constitution.asp#titre_12

[3] İspanya Anayasası Md.2 http://noticias.juridicas.com/base_datos/Admin/constitucion.tp.html#a2