Mezhep Çatışması

Sıradaki Tehlike: Mezhep Çatışması

“Mezhepçilik” ya da mezhep çatışması kavramlarının son yıllarda sadece Orta Doğu coğrafyasını çağrıştırması olağan olarak değerlendirilse de aslında mezhep temelli ayrışmalar, tarihin belirli zamanlarında Batı Avrupa da dâhil olmak üzere birçok bölgede yaygınlaşmış ve zaman içinde etkisini kaybetmiştir. Temelde bazı farklı dinamiklerle de şekillenmiş olmaları bir yana, 16. ve 17. yüzyılda Avrupa devletleri arasında yaşanan “Din Savaşları” bu bağlamda en çarpıcı ve trajik örnektir.

Sıradaki Tehlike: Mezhep Çatışması

Bugünün Müslüman dünyasında ise durum biraz daha farklı. Bazı bölge ülkelerinin iç istikrarsızlıkları sonucu yaşadıkları göreceli zayıflık halinden beslenen belirli güç odakları ile bölgede iktidarını her ne pahasına olursa olsun korumaya kararlı otokratik rejimlerin taraftarlarını konsolide etme çalışmaları sonucu ortaya çıkan mezhebe dayalı ayrışma, bir girdap gibi halkları her geçen gün biraz daha içine çekiyor. Bu ayrışmaya suni demek biraz abartılı bir yaklaşım olsa bile tam da doğal olmayan bu “zorlama” kopuşun yaratacağı tehlike ise bundan 400 yıl önceki Avrupa’nın hali göz önünde bulundurulsa oldukça net olarak anlaşılabilir. Ancak burada kitleler tarafından asıl anlaşılması gereken ise mezhepçiliğin şu anda Orta Doğu’da başta devletler olmak üzere bazı siyasi güç odakları tarafından daha geniş hedeflere ulaşma yolunda, büyük halk kitlelerini mobilize etmeye yarayan bir araç olarak kullanışlı görünüyor olduğu ve bu tuzağa düşmekten kaçınmak gerektiğidir.

Arap İsyanları ve Yemen

Dikkatli incelendiğinde 2010’da patlayan ve hızla yayılan Arap İsyanları’nda meydanlarda dile getirilen talepler genel anlamda demokrasinin genişlemesi, insan haklarına gerektiği önemi veren ve halkın ekonomik refahını sağlayan bir düzenin kurulması yönündeydi. Bazı ülkelerde bu talepler geniş çaplı reformlar, bazılarında ise rejimin değişmesi yönünde şekillense de sokaktaki kitleler kendini vatansever olarak tanımlıyordu. İsyanların ilk döneminde ve devamında, Tunus ve Mısır’da halkı ezen yönetimler devrilirken, Tahrir Meydanı’nda ya da Sidi Bouzid sokaklarında mezhepçi bir ayrışmanın varlığından söz etmek mümkün değildi. Bu anlamdaki ilk adımlar, Bahreyn ve Yemen’de dini topluluklarla özdeşleşmiş rejimlerin isyana karşı aldıkları tutumla gün yüzüne çıkarken, Suriye’de nüfusun %11 ini oluşturan Alevileri sert muhalefete karşı arkasında sıkıca tutmaya çalışan Esad rejiminin manevralarıyla iyice belirginleşti. Bahreyn’deki Sünni iktidarın yardımına Suudi Arabistan koşarken; Yemen’de Suudlar, Sünni ağırlıklı muhalefetin lehine olacak şekilde Körfez İşbirliği Konseyi aracılığıyla bir ulusal diyalog süreci başlatarak ayaklanmamaları yatıştırıyordu. Suriye’de ise hepimizin bildiği gibi IŞİD ve muhalefetin kalanıyla rejim güçleri

arasındaki kanlı çatışmalar hala sürmekte ve Esad rejimi Rusya’nın dışında Şii İran ve Hizbullah tarafından da açıkça desteklenmekte. Durum böyleyken bu üç olay üzerinden mezhep çatışmasının bölgede çoktan hüküm sürdüğünü söylemek doğru gibi görünse de aslında durum bundan daha derin ve bu yorum tamamen yanlış değilse bile yüzeysel kalmaya mahkûm görünüyor.

İran ve Katar

Derinlemesine bir analiz yapıldığında Suudi Arabistan, Katar, İran gibi ülkelerin bu müdahale tercihlerini asıl şekillendirenin mezhepsel bir ayrılıktan çok bölgesel güç dengesinde konumlanmaları açısından sadece çıkar odaklı alınan kararlar olduğunu görmek çok da zor değil. Temelde bu tercihler, İran açısından iyi ilişkiler içinde olduğu Rusya bölgede etkinliğini artırırken ve kendisi de ambargo yükünü sırtından atmışken, bölgesel liderliği elde etmek yönünde atılan adımlar anlamına geliyor. Bu bağlamda, ne olacağı tam olarak öngörülemeyen bir Suriye rejimi yerine, dost Esad İran için çok daha değerli olduğundan Suriye’de rejimin bu mücadeleden galip çıkması İran açısından oldukça belirleyici. Körfez bölgesindeki rakibi Katar’ı –haliyle- büyük bir tehdit olarak algılayamayan, geleneksel politika tercihi olarak statükoyu korumayı belirlemiş Suudi Arabistan penceresinden ise iki tehlikeden şu an için öncelikli olan mevcut dengenin İran lehine bozulması. İlk tehlikeyi, yani ayaklanmaların Körfez’e yayılıp kendisi ve komşularında kontrolü dışında bir etki yaratmasını engellemeyi başaran Suudi Arabistan’ın Suriye’de muhalefeti desteklemesinin temel amacı, İran’ın yakın gelecekte kuvvetle muhtemel olan bir Esad rejimi desteğinden mahrum kalmasıdır. Bu devletlerin dış politika tercihlerini açık veya üstü kapalı bir biçimde dini inanışlarına bağlaması ise geniş halk kitlelerini bu politikalara paralel olarak seferber etme ihtiyacındandır. Bu durumun en net örneği de Katar ve Suudi Arabistan’ın hamleleri arasındaki genelde gözden kaçan farkta gizlidir.

Vehhabi inancı ve Katar

Bu iki devlette de hâkim olan inanç Sünni İslam’ın Vehhabi koludur. Yani söylendiği gibi Orta Doğu etnik ve mezhepsel kimliğin diğer bütün kimlikleri saf dışı bıraktığı bir çatışmayla bölünmüş durumda ise; bu iki devletin konum ve ilişkileri bir yana sadece inançlarından dolayı bile paralel bir politika izlemesi gerekmektedir. Oysa bu iki ülkenin Mısır ve Suriye konusundaki politikaları taban tabana zıt değilse de keskin bir biçimde ayrışmış vaziyettedir. Arap İsyanları sonucunda kendilerini konumlandırdıkları noktalar da bir o kadar farklıdır. Bu fark tam olarak iki devletin kurulu düzenlerini korumak adına farklı stratejiler benimsemelerinden kaynaklanmakta olup aralarındaki inanç ortaklığı dahi bu ayrışmayı yok etmeye yetmemektedir. Bu iki Körfez ülkesi, Suriye’de rejimin devrilmesi için savaşırken aynı zamanda birbirleriyle de rekabet halinde olan farklı grupları desteklemektedir.

Katar dosyası

Mübarek sonrası Mısır’da ise Katar, neredeyse bulunduğu her yerde önemli bir halk desteğine sahip olan ve Müslüman halkları siyasal hayata daha yoğun olarak katılmaya teşvik eden Müslüman Kardeşler’i desteklerken; değişimden (özellikle bu yönde bir değişimden) hiç hazzetmeyen, bütün düzeni halkın yönetime katılımının yok denecek kadar kısıtlı olması üzerine kurulu Suudi Arabistan, iktidarda hak iddia eden diğer grupları desteklemektedir. Hatta bulunduğu her bölgede Müslüman Kardeşler hareketini yok etmek için büyük bir uğraş vermektedir. Yapısal anlamda oldukça benzer bu iki ülkenin yöntemleri arasındaki bu fark temelde Katar’ın bu hızla değişen siyasal ve sosyal ortamda ayaklanmaların rüzgârını arkasına almayı hedeflemesi, Suudi Arabistan’ın ise bu isyan hareketinin diğer halklara (tabii ki özellikle kendi halkına) kötü(!) örnek oluşturmasından endişe etmesinden kaynaklanmaktadır. Bu örnekten de görülebileceği üzere bölgedeki rekabeti Sünni-Şii mücadelesi şeklinde okumak yanlış olmak bir yana tam da malum güç odaklarının oyununda piyon olmaya gönüllü olmak anlamına gelmektedir.

Son olarak belirtilmesi gerekir ki amacı ve yöntemi ne olursa olsun halk içinde özellikle yaratılan bu mezhebe dayalı ayrışmanın izlerini silmek neredeyse imkânsız olacaktır. Mezhep çatışması “virüsü” Suriye’de olduğu gibi, bir kez kana karıştıktan sonra ülkedeki gelişmeler ne yönde evrilmiş olursa olsun, sular durulduğunda kurulacak düzende bu ayrışmanın parmak izleri olacak ve bundan doğan talepler belirleyici rol oynayacaktır. Bölgede orta vadede etkin bir konum kazanmayı hedefleyen ülkeler açısından ise çevre toplumlarda yayılan bu mezhep odaklı çatışmayı körükleyip, bölgedeki yangını daha da büyük boyutlara taşımaktan ve kendi evine de sıçratmaktan kaçınma hedefi dış politikadaki kararların belirleyici ilkesi olmalıdır. Bu noktada, 2010’da başlayan ayaklanmaların yarattığı domino etkisi, olası bir mezhep savaşının tarafı olmayı çıkarına uygun gören devletlere bir ders niteliğinde, gerektiğinde halk tarafından hatırlatılması büyük önem arz etmektedir.

Toplumsal sorun üzerine

Yeni Orta Doğu’da Bölgesel Güç Olmak

AK Parti ve Anayasal düzenin hasar görmesi