merhaba dünya

Merhaba Dünya

Merhaba dünya! İnsanın hayatı boyunca her adımında belirleyici, şekillendirici bir etkisi olan içine doğduğu coğrafyayı seçme hakkının olmaması eskiden beri kanıksanmış bir adaletsizlik gibi gelirdi bana hep. Çünkü sonradan alınan kararlarla başka coğrafyalarda yaşama şansı söz konusu olsa bile içinde yetişilen toplum, vatandaşı olunan devlet, birey üzerinde silinmesi neredeyse imkânsız izler bırakıp onu ölümüne kadar kovalar. En kötüsü de bunu engelleme şansının bulunmamasının yanında, bu izleri tam anlamıyla silmenin nerdeyse mümkün olmayışıdır. Bunları düşünürken, benim dünyayla, içine doğduğum ülkeyle tanışmam geldi aklıma. Çocuk aklımla tam algılayamadığım ama şu an düşüncelerimin üzerinde büyük bir etkisi olduğunu düşündüğüm o birey olma dönemi, bir toplumun parçası olma süreci.

Merhaba dünya! 24 Ocak 1993

İçeride darbe sonrası emekleyen, dış dünyada sona yaklaşmış bir soğuk savaş düzeninin içine doğan bir jenerasyonun son üyelerinden biri olarak geldim dünyaya. Dünya’yı ikiye bölen o malum duvar yıkılmadan birkaç ay önce sadece. Çocukluğuma dair ilk anım bile içine doğduğum ülkenin silinmez izlerinin ben de ne kadar yoğun olacağının açık bir göstergesi aslında, şimdi anlıyorum. Çocukluğumdan gözümün önüne gelen ilk gün, şaşırtıcı belki ama 24 Ocak 1993, soğuk bir pazar sabahı… Mutfakta divana çöküp yüzünü elleriyle kapatarak oturan, gözlerinden yaşlar süzülen babamı hatırlıyorum. Nasıl unutur bir çocuk ilk defa ağlarken gördüğü babasının yüzünü.

Ülkenin alnına sürdüğü leke!

Annem, zorlanarak attığı adımlarla bir sandalyeye zor ulaşmıştı. Televizyonda patlayan bir bombadan, ölen bir yazardan bahsediyordu spiker. Tek düşündüğüm (daha doğrusu tek hatırladığım), ölen kişinin bir şekilde, bir yerlerden yakınımız olduğu fikriydi. Evdeki matem havasını başka türlü anlamlandıramıyordum. O güne dair son hatırladığım ise aslında şimdi bakınca daha da korkunç. 4 yaşından biraz daha küçük aklımla bile bombanın patladığı yerin kısa süre sonra tazyikli suyla yıkanıp, temizlenmesinin mantıksızlığını görebiliyordum. Bunun, delillerin karatılma çabası, bir babanın, eşin, evladın ölümünün ülkenin alnına sürdüğü lekenin, itfaiye hortumuyla “arıtılması” için yapılan bir iş olduğu yıllar geçene kadar aklıma hiç gelmemişti.

Uğur Mumcu ne zaman öldürüldü

Bana böyle merhaba diyen ülkem sonraki süreçte de “çizgisini” hiç bozmadı. Merhaba dünya! Susurluk’ta gerçekleşen bir trafik kazası yüzünden -ki her gün onlarca kaza haberi duyuyorduk, aslında sıradan olmalıydı ama değildi- geceleri ışıkları açıp kapatmaya, balkonda tencereleri birbirine vurmaya başlamıştık. Neredeyse yirmi yıl sonra, Haziran Hareketini (Gezi olayları) izleyen süreçte aynı şekilde tepkisini ifade eden yığınlar, bana aslında bir arpa boyu yol almadığımızın sembolik bir işareti gibi geldi hep. Çocuk bulunan her balkona baktığımda kendimi gördüm. Benim gibi birisi daha ülkesiyle tanışıyordu. Yazık daha neleri görüp anlaması, anlamlandırması gerekecekti. İşi çok zordu…

Sincan’da sokaklarda tanklar vardı!

Bunun üzerinden çok geçmeden, Beşiktaş’ta misafir olarak kaldığım zemin kattaki bir evin penceresinin önünden bir grup adamın yürüdüğünü hatırlıyorum. Annemi bir korku sardı. Yürüyenler “irticacılardı”. Kim oldukları hakkında bir fikrim yoktu ama iyi insanlar olmadıkları evdeki korkudan belliydi. Hemen kapatılan perdenin arasından görebildiğim kadarıyla sakallı, sarıklı, genelde siyah ve üzerlerine bol kıyafetler giyen adamlardı. Bu da bir fikir vermiyordu ama iyi olmadıklarına nerdeyse emindim. Hemen ardından, ben daha irticacıların kim olduğunu çözemeden ve tam biz Avrupa Birliği diye bir şeye üye olmak üzereyken (Tansu Çiller çok yakında olacağımızı söylüyordu televizyonlarda) tankları gördüm.

İzmir’in küçük bir ilçesindeki evimize çok uzakta, Sincan’da sokaklarda tanklar vardı. Ben “keşke bizim evin önünden de geçseler de görebilsem” diye içimden geçirirken evdeki korkuyu fark ettim. Bana göre yine bizimle alakası olmayan bir olay yine bizim evde “sıkıntıya” yol açıyordu. Babam, “biz ordudan çok çektik, sorun ne olursa olsun asker olmadan çözülmeli” diyordu biraz daha kararsız gibi görünen anneme.

İyi olmayan adamlar

İyi olmayan adamlar listesine ordu da eklenmişti (polis zaten nedenini anlamadığım bir şekilde listenin demirbaşıydı). Sebeplerini anlamamakla beraber kimin iyi kimin kötü olduğunu öğrenmeye çalışıyordum hala. Ülkemle tanışma, üyesi olduğum toplumla kaynaşma sürecim devam ediyordu yani…

Ankara’da patlayan o ilk bomba

Merhaba dünya! 1999 yılında bizim evde hep şarkıları dinlenen, (Şafak Türküsü çocukluk favorimdi nedendir bilmem) bir şarkıcıya, Ahmet Kaya’ya çatal fırlatılmıştı ve sanırım suçu Kürt olması ya da Kürtçe konuşmasıydı. Çatal bir bomba kadar kötü değildi tabi, en azından öldürmüyordu ama bizim evi kaygılandırmaya yetti. Bizimkilere göre, ülke hiç iyiye gitmiyordu. Ben ise kim olduğunu bilmediğim Kürtleri (evet, belki de İzmir’in görece izole bir ilçesinde yaşamamdan dolayı hiç Kürt arkadaşım ya da tanıdığım yoktu), “kötü olmayan adamlar” listeme eklemiştim. Aynı yılın Ekim ayında, yine babamı üzen bir bomba patlamıştı ve yine bir yazar ölmüştü. Listelerim artık kafa karıştıran bir hal almıştı.

Uğur Mumcu ve Ahmet Taner Kışlalı gibi…

Artık ölenin yakınımız olmadığını bilecek yaştaydım ve o yaşta bile bu olayı 1993’te soğuk bir kış günü Ankara’da patlayan o “ilk” bombaya bağlayabiliyordum. Benzeri ölümler birbirini izledi. Herkes derin devlet diye bir şeyden bahsediyordu ama Uğur Mumcu ve Ahmet Taner Kışlalı gibi, Gaffar Okkan ve Necip Hablemitoğlu da öldürülmüş ve tanımadığımız halde “bizim evi” üzen ölümler listesine eklenmişti. Bugün dönüp baktığımda, ülkemin benden önceki yakın siyasi tarihini okuduğumda bu ölümlerin çok eskilere dayanan bir listenin benim bildiğim kısmı olduğunu anlıyorum. En acısı da, henüz listenin sonlarına yaklaşmışız gibi durmuyor, bunu da bir süredir net olarak görüyorum. Büyük bir heyecanla girdiğimiz Milenyum da takvim yaprakları hariç pek bir şeyi değiştirmedi. Hâlbuki her şey değişecek gibi bir hava vardı etrafta…

Toplumunu sevme, devletine güvenme güdüsü

Bu yazıyı bugüne kadar uzatıp, yukarıdaki gibi bu toplumun önemli kesimini öleni fiziki olarak tanımamasına rağmen ölümüyle üzen (ve bir kesimi, büyüdükçe gördüğüm üzere sevindiren) onlarca daha isim sayabilirim. Daha öncesine gidip, sizi daha fazla isme de boğabilirim. Aynı şekilde, konuyu daha birkaç gün önce haince katledilen Tahir Elçi’ye bağlayıp, kendisinin son olmasını dileyebilirim (Eminim kendisi de bunu çok isterdi). Ancak amacım bunlar değil. Bunun son olmasını dilemek zaten insan olan herkesin vereceği tepki. Asıl önemlisi ise, seçim yapma şansına sahip olmadan, içine doğduğum toplumun bende yarattığı travmaların ve izlerin bu yöndeki inancımı tamamen silmiş olması.

Sizin hangi ölümlere üzülüp/sevindiğiniz değil mesele. Gerçek sorun, bu ölümlerin çocuklarınızdaki, toplumunu sevme, devletine güvenme güdüsünü yok etmesi. Ne zaman televizyonda bir devlet yetkilisi “bu saldırının failleri mutlaka adalete teslim edilecektir” benzeri bir cümle kursa, hiç düşünmeden o olayı da faili meçhuller listeme eklerim. Çünkü bu cümle benim için “faili/failleri biliyoruz ama ölenin ölmesi işimize geldiğinden bu soruşturmayla hiç uğraşmayacağız” anlamına gelmektedir ve bu, o an devleti yönetene göre değişmez. Çünkü bu, devletin bir kendini koruma refleksi halini almıştır çoktan. Gariptir, kimse gerçekten yadırgamaz aslında…

Can Donduran

merhaba dünya…

80 darbesinin ezdiği kuşağın yetiştirdiği, Özal’ın hazırladığı neo-liberal Türkiye’de büyüyen bizleri apolitik olmakla suçladı hep birçoğunuz. Çok az kişi bunun siyasi bir konumlanma, aslında bir pasif direniş olabileceğini farkına vardı. Öyle bir ülkeyle tanıştırdınız ki bizleri, bir şeyleri değiştirebilmek için siyasi bir pozisyon almamızın nafile bir çaba olacağı umutsuzluğunu daha okul sıralarında içten içe kabullenmiştik aslında. Bugün birer anı gibi anlatılan, “memleketi kurtarmak” isteyen “karşıt görüşlü” gençlerin birbirini sokaklarda dövüp öldürdüğü hikâyeleri, devletin bu çarpık mücadelenin bitmesine uğraşması gerekirken açıkça “taraf” tuttuğu günler, çocuklarınızın içindeki umutları o kadar derine gömdü ki ülke gençliği istisnai bazı hareketlenmeler dışında aşağı yukarı otuz beş senedir neredeyse tepkisiz. (Amacı aynı olan gençlerin birbirine öldüresiye düşman olması ne kadar da saçma değil mi buradan bakınca?)

İnsaniyet sahibi olmak kafidir!

Ne olur öldürmeyin artık! Yalvarırım kim olursa olsun sizi üzmeyen hatta dilim varmıyor ama sevindiren ölümler olmasın bu ülkede. Kimse düşündüğü ya da düşündüğünü özgürce ifade ettiği için “adalete(!) teslim edilmesin. Durdurun bu döngüyü! Haksız bir şekilde tutuklanan bir yazarı, gazeteciyi savununca onun bütün düşüncelerini paylaştığınızı düşünmez kimse. Bombayla öldürülüp, cinayeti devlet tarafından karartılan bir yazar adına adalet istemek için onun kitaplarını okumanız bile gerekmez. İnsaniyet sahibi olmak kâfidir! Tarafınız ne olursa olsun bir kere, size göre “sizden olmayan” için adalet isteyip sonunda başarırsanız daha aydınlık, daha umutlu, gelecekten beklentisi olan evlatlar yetiştirebilirsiniz. Yukarıda saydığım/sayamadığım ölümlerden birine bile “oh olsun” ya da “bana ne” dediyseniz çocuğunuza insanlık adına ne verebilirsiniz ki! Ne olur bunları söylemeyin!

Tükenmişliğin karanlığı…

Merhaba dünya! Benim birey olarak tek başıma bunları düşünmem toplum adına kötü bir sonuç çıkarmaya yetmez belki. Ama düşünün, ne olur canlandırın kafanızda koca bir jenerasyonu hatta öncesindeki ikisini de bu güvensizlik ve umutsuzlukla yetiştirdiğinizi. Anadolu’nun üzerindeki karaltı, kara bulutların değil, bu umutsuzluğun, çaresizliğin, tükenmişliğin karanlığıdır aslında.

Bulutları bir rüzgâr yeter dağıtmaya ama ölümlerle bölünmüş bir toplumu birleştirebilecek bir kudret ne yazık ki yoktur.

Benim hikâyemin özetini okudunuz işte. Buna kendinizinkini de ekleyin ve düşünün lütfen. Hepinize sesleniyorum: Çocuklarınızı üzüntü veren ölümlerin seçildiği evlerde büyütmeyin! Biri tutuklandığından sebebinden önce yapılanın hukuka uygunluğunu sorgulayan çocuklar olmalarını sağlayın, büyüdükçe anlarlar!

Hepinize yalvarıyorum!

Merhaba dünya!Bu coğrafyanın size dayattığı sözde hayatın gerçeklerine aldanmayın! Kendi devletinin polisine, askerine güvenmeyen, olanı biteni anlamak için iyiler ve kötüleri listelemesi gereken çocuklar büyütmek zorunda kalmayın! Bunu kabullenmeyin!

Daha çocuk yaşta,  kendilerini yaşadıkları ülkeden umudu kesmeye mahkûm hisseden bireyler yetiştirmeyin!

Cem İraz’ın yazıları için tıklayınız!

Herkes Dergisi Resmi Facebook Sayfası