Can Donduran

Devlet ve Güvenlik

Yurttaşlarının güvenliği, ortaya çıktığı günden bu yana devletin sorumluluk alanına düşen en öncelikli konulardan biridir. Hatta biraz da yüzeysel bir bakışla, “devlet” kavramının doğuşuna, bireylerin güvenlik ihtiyacını karşılayacak bir mekanizmaya duyulan gereksinimin yol açtığını söylemek yanlış olmaz. Bireylerin, can güvenliği mülkiyet hakkı vb. bazı temel haklarının korunması karşılığında, bugün “anayasa” olarak adlandırdığımız toplumsal bir sözleşme aracılığıyla, sınırsız özgürlüklerinin bir kısmını devrederek ortaya çıkardığı yapıdır devlet. Devlet gücünün insan eliyle kullanılma zorunluluğu ister istemez bazı ülkelerde dönem dönem aşırıya kaçmış ve bugüne geldiğimizde fazlaca sorgulanır olmuştur. Diğer boyutlarını bir tarafa bırakırsak, günümüzdeki temel sorun, zaten bireyin özgürlüklerinin sınırlanması yoluyla güvenliklerini sağlama amacıyla doğan devletin hala yurttaşlarının özgürlüklerini, can güvenliğini sağlamak “bahanesiyle” sınırlamaya çalışmasıdır.

Devlet ve güvenlik

Totaliter rejimlerde görülen, Orwell ve Huxley’in eşsiz distopyalarına konu olan bu eğilimin Soğuk Savaş’ın sona ermesiyle birlikte yok olacağı düşünülürken aksine; süratlenen küreselleşme ve neo-liberal politikalar sonucu insanlığın geldiği nokta geçmişi aratacak boyuttadır. Dünyanın her kösesinde, gelişmişlik seviyesi her ne olursa olsun, bütün devletlerde bu tür bir eğilim ve bu eğilime paralel yasal düzenlemeler ya da eylemler göze çarpmaktadır.

Doksanlı yıllardaki lokal örnekler bir yana, 11 Eylül saldırıları sonrası ABD’de Kongre tarafından onaylanan Patriot Act bu yöndeki endişeleri bütün Dünya’da alarma geçiren ilk adım oldu. İstihbarat teşkilatlarının yurttaşları gözetleme yetkilerinin artırılması, genişletilen yetki alanlarının muğlak tanımlanması, hak ve özgürlük çerçevesinin can güvenliği çemberinin baskılanması sonucunda daralmasına işaret ediyordu. Bu yöndeki diğer bir güncel adım da Fransa’dan geldi. Paris saldırıları, Charlie Hebdo saldırısıyla sarsılan devletin en temel sorumluluklarından birini yerine getirmekteki yetersizliğini bütün çıplaklığıyla gücü kullananların yüzüne vurdu. Tıpkı İkiz Kuleler’in yerle bir olması gibi. Devletin refleksi yine aynıydı: Radikal önlemleri izleyen “şimdilik” üç aya uzamasına karar verilmiş olağanüstü hal uygulamaları. Hâlbuki birey, sınırsız özgürlüğünden anayasa ve yasalar aracılığıyla devlet lehine feragat ederken karşılığında can güvenliğinin sağlanacağının garantisini almıştı. Bugün ise devlet, kendi yetersizliğini gizlemek adına “Benim için özgürlüğünden biraz daha vazgeç, bu sefer kesin ölmeni engelleyeceğim” demektedir ve acı olan bir kesimin koşulsuz bir biçimde buna itaat etmesidir. Size borcunu zamanında ödemeyen birisi gelip, “bana biraz daha borç ver bu sefer kesin ödeyeceğim” derse muhtemelen cevabınız evet olmaz. Ama bunu yapan devlet olunca, bunu yıllar içinde mütemadiyen yapmış olmasına rağmen, hayır diyememek hatta bu talebi neredeyse doğal karşılamak; birey olma bilincinin ve yurttaşla devlet ilişkisi noktasındaki algının zamanla sistematik bir biçimde erozyona uğratılmasının sonucudur.

1990’lı yıllarda, bugün birçoğumuzun eleştirdiği Türkiye’nin de refleksi aynı yönde şekillenmişti. Ülkenin bir bölümünde güvenliği sağlamaktan aciz olan devlet, öncelikle o bölgede yaşayan vatandaşları olmak üzere tüm bireylerin özgürlüklerinin sınırlarını biraz daha daraltmak suretiyle terörle mücadele ettiğini söylüyordu. OHAL uygulamaları bir yana, bu olay medya eliyle o kadar normalleştirilmişti ki, bölge dışında yer alan büyükşehirlerde riskli olarak nitelenen noktalarda çöp kutusu bile bulunmuyordu. Bu uygulamalar yasal olsa bile devletin varoluş mantığıyla çelişiyor ama çok küçük bir azınlık hariç kimse bunun devlet gücünün aşırı ve yersiz kullanımı olduğunu dillendirmiyordu.

O gün buna göz yummanın, sessiz kalmanın bir faydası olmadığı bugün itibarıyla net bir biçimde ortaya çıkmıştır. Devletin aczi öyle bir boyuttadır ki artık ülkede sokağa çıkılamayan şehirler, gömülemeyen ölüler ve okula gidemeyen çocuklar mevuttur. En kötüsü de yurttaşların bir kısmı, devletin yetersizliğini yüzüne vurup buna dur demek yerine bu uygulamalara uydurulan kılıfları savunmakla o kadar meşgul ki zaten alacaklı olduğu birine biraz daha borç verdiğini fark edemeyecek durumda. İşlevsizliği defalarca ispatlanmış bu sessizlik kendine hala taraftar buluyor ve hep de bulacak aslında. Temel sorun, sessiz kalmadığını iddia edenlerin sesini ne kadar yükselttiği ve etkisini hangi boyutlarda gösterebildiğidir. Terör kabul edilemez, onaylanamaz bir şiddet biçimidir lakin özgürlük kaybına uğramadan çözümü mümkündür. Devletin her fırsatta vatandaşlarının özgürlüklerinin bir kısmını daha çalması ve bu noktada bir tepkiyle karşılaşmaması ise geri dönülemez, sonu karanlık bir yolda atılmış adımdan başka bir şey değildir.

İnsan tarihte bir kere sınırsız özgürlüklerinin sınırlanmasını kabul etmiş ve bu yolla devleti ortaya çıkarmıştır. Bu noktadan sonra, hiçbir sebeple sahip olduğu özgürlükten vazgeçmeye razı olmamalıdır çünkü Benjamin Franklin’in dediği gibi “güvenliği için özgürlüğünden vazgeçmeye hazır toplumlar ne güvenliği ne de özgürlüğü hak ederler ve sonunda ikisini de kaybederler.”