Değişen Dünya Düzeni: Post-modern Soğuk Savaşın Ayak Sesleri

Değişen Dünya Düzeni: post-modern soğuk savaşın ayak sesleri

            1989 yılı Kasım ayında Berlin Duvarı’nın yıkılışı, rejim farklılıklarına dayanarak ikiye bölünmüş dünya toplumlarının birleşmesi anlamına gelen sembolik bir hareket olarak görülürken; uluslararası arenada Soğuk Savaş’ın bitmesi, insanlık tarihinde her açıdan belirleyici rol oynayan bir dönemin sona ermesi olarak algılanmıştı. Hatta Francis Fukuyama gibi bazı otoriteler kapitalizmin mutlak zaferiyle sonuçlanan bu yarım asırlık süreci “tarihin sonu”[1] olarak nitelendirmekte bir sakınca görmediler. 90’lı yılların başında bu tarz keskin ve iddialı yorumlar özellikle belirli kesimler tarafından isabetli olarak değerlendirilse de 20. yüzyılın son yılları, bunun sadece bir geçiş dönemi olduğunu ve değişenin bir çağ değil sadece bir döneme ait yöntemler, meselelerin önem hiyerarşisindeki yeri ve aktörlerin göreli konumları olduğunu gösterir nitelikteydi. O dönemde bu durumu görmek istemeyenler –genel olarak Batılı yetkililer- bile 2000 yılında Vladimir Putin’in başa gelmesiyle Rusya’nın güçlenen ses tonunun, hızla ivmelenen gelişiminin farkına vardıklarını inkâr edemez noktaya geldiler. Bugün ise çöküşün verdiği sersemliği hemen hemen on yıl gibi kısa bir sürede atlatan Rusya’nın oyuna tekrar kaldığı yerden katılmak üzere olduğu bütün uluslararası toplum açısından yadsınamaz bir gerçektir.

Rusya masaya geri dönüşünün ilk sert ve net sinyallerini 2008’de, o dönem NATO üyeliği kulislerde konuşulmakta olan Gürcistan’a Güney Osetya ile olan mücadelesinde askeri güçle karşılık vererek ortaya koymuştu. Mesaj netti: “Yakın Çevremde”[2] Batı müdahalesine artık izin vermem! SSCB’nin yıkılışı ve Rusya’nın tekrar ayağa kalkması arasında geçen sürede bazı eski Sovyet Cumhuriyetleri özellikle AB ve çeşitli ikili anlaşmalar aracılığıyla Rus ekseninden uzaklaşmış olsalar da Putin, Gürcistan müdahalesi yoluyla tüm uluslararası topluma bu dönemin artık bittiğini duyuruyordu. Bu açık mesajı alan BM ve Batı devletleri de bu olayı geçiştiren söylemler dışında bir tepki vermeden gündemden düşürürken, Gürcistan’ın NATO üyeliği konusu da yakın gelecekte bir daha ele alınmamak üzere rafa kaldırılıyordu.

Gürcistan krizinden birkaç yıl sonra yaşanan Ukrayna sorunu ise hem süre olarak hem de boyutları anlamında daha geniş bir düzlemde analiz edilmesi gereken bir konu olsa da Rusya’nın mesajı yine aynıydı. AB ile enerji ve siyasi anlamda işbirliği öngören ve genel yoruma göre, Ukrayna’yı AB üyeliği yoluna oturtacak olan anlaşmanın imzalanmasının ülke makamlarında görüşülmesinden kısa bir süre önce Rusya yine hamlesini yaptı. Son ana kadar Ukrayna’yı kendi yörüngesinde tutmak için doğal gaz konusunda tavizler sunan Rusya, vaatlerinin reddedilmesi sonucunda askeri güç kullanımında bir sakınca görmüyor ve Kırım’ı ilhak ediyordu. Bununla da yetinmeyip Ukrayna içindeki Rus yanlılarını silahlandırıp kışkırtarak bir iç savaşın pimini çeken Putin’in kararlılığı artık tartışılmaz boyutlardaydı. ABD ve Avrupalı müttefiklerinin Rusya’ya karşı aldığı ambargo kararı birçok AB üyesinin doğal gaz konusunda bu deve ne kadar bağımlı olduğunun ortaya çıkması açısından bir zaafın açıkça ilanı şeklini alırken ve bu süreçte de kazan geri adım atmayan Rusya oluyordu.

Sürecin son halkasını günümüzde hala sürmekte olan Suriye krizi oluşturuyor kuşkusuz. Esad rejimi karşıtı gösterilerin başında, Türkiye gibi bölgesel müttefiklerinin de desteğine güvenen ABD Başkanı Obama, Suriye’nin geleceğinde Esad’ın yeri olmadığını ve direnirse ABD’nin bu rejimin devrilmesini isteyen gruplara gerekli desteği sağlayarak bunu gerçekleştireceğini söylemekten çekinmiyordu. Obama’nın bu noktada karşısına çıkan ilk engel Amerikan Kongresi’nin bu planın bütçesini onaylamaması olsa da asıl şok, uluslararası müdahale fikrinin BM Güvenlik Konseyi’nde Rusya ve Çin engeline takılmasıydı. Rusya, Orta Doğu’da Soğuk Savaş döneminden kalma en kıymetli müttefiklerinden birini, ABD merkezli bir müdahaleyle göreve gelmiş bir hükümete kaptırma niyetinde değildi. Hem bu sefer yanında bir başka önemli eski dost Çin de bulunuyordu. Bugün görüldüğü üzere Putin’in desteğini arkasına alan Esad’a karşı söylemler yumuşamak suretiyle etkisini yitirmektedir. Bunun yanında, Esad rejimi karşısında savaşan IŞİD, ABD ve Avrupalı müttefikleri açısından bir numaralı tehdit haline gelmiştir. Bu süreçten avantajlı çıkan lokal anlamda Esad olarak görülse de, daha geniş bir perspektifte kazanan, oyuna geri dönüşünü daha da güçlü bir şekilde ispatlayan Rusya olmuştur.

Rusya merkezli bu analizden uluslararası politika anlamında genel sonuçlar çıkarmak gereğinden fazla ileri gitmek olacaktır. Ancak bu dönemde ABD’nin Orta Doğu’daki askeri varlığını azaltmaya karar vermesinin tamamen tesadüfi bir karar olduğunu düşünmek de bir o kadar naif bir yaklaşım olarak değerlendirilmelidir. Gerçekçi Bir bakış açısıyla bakıldığında, bu dönemin Soğuk Savaş sürecinden tamamen bağımsız olarak doğmasının mümkün olmadığı kolayca görülmektedir. Aktörler artık iki süper güç, savaş sonrası yenilenme dönemindeki zayıf Avrupa, sömürge olmaktan yeni kurtulmuş ve uydu olmazsa yok olması neredeyse kaçınılmaz bir Üçüncü Dünya ve kendini ispat aşamasındaki Uzak Doğu güçleri (Çin, Japonya, Güney Kore vb.) değildir elbette. Oyun, artık kurallarını iki devin belirleyebileceği, yanlarına üç devlet daha alıp bütün oyuncuların kaderini oylayabileceği boyutu çoktan aşmıştır. Lakin Orta Doğu ve nükleer gücün dağılımı meselesinin hala oyunun en belirleyici değişkenlerinden ikisi olarak kalması Soğuk Savaş’ın o kadar uzağa gitmediğinin temel göstergesidir. Güç mücadelesinin hala, ikincil aktörlerin kuvvet ve konumları ne kadar değişmiş olursa olsun, temelde ABD ve Rusya arasında cereyan etmesi ise değişenin dönemin kendisi değil, dönemi şekillendiren etmenlerin ve şartların bazıları olduğunun en belirgin işaretidir. Her ne kadar mücadelenin temeli ideolojik olmaktan çıkmış olsa da ve saflar Soğuk Savaş kadar belirgin olmasa da bu tamamen sosyalizmin çöküşüyle önlenemez bir hızla artan küreselleşmenin doğurduğu kaçınılmaz bir sonuçtur. Bunu bir dönemin sonu, yenisinin başlangıcı olarak algılamak ise en iyi ihtimalle sığ, kolaycı bir yaklaşımın ürünüdür.

Sonuç olarak inkâr edilemez boyutta değişen güç dengeleri uluslararası arenayı yeniden şekillendirmiştir. Sadece ideolojik ayrım ortadan kalkmamış, bunun sonucunda şer odağı olarak değerlendirilen düşman da karşı ideoloji olmaktan çıkmış, radikal İslamcı terörizm şeklini almıştır. Ancak yukarıda incelenen üç olayda görüldüğü gibi devletlerin II. Dünya Savaşı sonrasında olduğu gibi etki alanı oluşturma/geri kazanama konusundaki hassasiyeti hala aynı yerinde durmaktadır. Rusya Devlet Başkanı Putin’in son yıllarda sıkça yaptığı gibi BM Genel Meclisi’ndeki konuşmasında yine bir Soğuk Savaş kurumu olan NATO’nun halen daha varlığını sürdürmesinin, genişleme çabasında olmasının anlamsızlığına vurgu yapması ve bazı(!) devletleri halen “blok mantığıyla düşünmek”[3] ile suçlaması içinde bulunduğumuz dönemin post-modern bir soğuk savaştan başka bir şey olmadığını bize açıkça göstermektedir. Bu gerçeği görmezden gelen ülkelerinde sonlarının Gürcistan ya da Ukrayna gibi olması kaçınılmazdır. Bu bağlamda, bu yeni tip mücadeleyle hemen yüzleşmek, Türkiye İran, Mısır gibi bölgesel düzlemde önemli güçlerin yeni düzende daha sağlam pozisyon almalarının tek anahtarıdır. Aksi takdirde, uluslararası sahnede güçlü bir aktör olmanın yolunu açabilecek olan bu tren yine kaçacak ve bir sonraki dönemi beklemekten başka yol kalmayacaktır.

 

CAN DONDURAN

[1] FUKUYAMA, Francis Tarihin Sonu ve Son İnsan, Profil Yayıncılık, İstanbul 2011

[2] Yakın Çevre Doktrini (Yeltsin Doktrini)  1993 yılında ilan edilmiş Rusya’nın yeni dış politika odağının kaybedilen Sovyet Cumhuriyetleri olarak belirlenmesini amaçlayan doktrindir.

[3] Bkz: Vladimir Putin’in BM Genel meclisindeki konuşmasının tamamı. (Erişim Tarihi: 15 Ekim 2015)  https://www.washingtonpost.com/news/worldviews/wp/2015/09/28/read-putins-u-n-general-assembly-speech/