Kurtuluş

Kurtuluş 9. bölüm

Çağlar Yıldırım‘ın yazdığı Kurtuluş öykü dizisinin önceki bölümlerini okuduktan sonra bu bölümü okumanızı tavsiye ederiz. Kurtuluş öyküsünün önceki bölümleri aşağıda yer alıyor.

1. bölüm

2. bölüm

3. bölüm

4. bölüm

5. bölüm

6. bölüm

7. bölüm

8. bölüm

Kurtuluş

Buradalar…

Yaklaşık otuz dakikadır gözünü kırpmadan alnımdaki yarık izine bakıyor, belli etmemeye çalışsam da titreyen ellerim tedirginliğimi açık ediyor. Kabuk tutmaya başlayan yaralarıma dokunarak geçtiğimiz yüzyıldan bir şarkı mırıldanıyor. Saçları parlıyor karanlıkta, nefesini hissedebiliyorum.

‘’Bitecek merak etme.’’

Ellerim bağlı, hareket edemiyorum işin asıl acı veren kısmı tam olarak bu işte. Çaresizliği yaşamımın neredeyse hiçbir alanında kabul etmeyerek direnen ben, şimdi elleri bağlı bir şekilde başıma gelecekleri bekliyorum. Korkudan bağımsız olarak, hızla göğüs kafesime çarpan kalbim çok vaktim kalmadığını söylüyor şayet bu ablukayı yararsam kudretimi ilan etmiş olacağım. Gerisini, beni yarattığını iddia eden o orospu çocuğu düşünsün çünkü bu durumdan sıyrıldığım an onun başına bela olacağım. Hayatımı gözden geçirmek için ne kadar vaktim var bilmiyorum ama bir zamanlar sahip olduğum ailem geliyor aklıma.

Deniz’in kardeşi.

Deniz’in babası

Ve

Deniz’in annesi.

Tüm bunları alt alta sıralayınca bir sonuca varabiliyorum ancak. Neredeler, ne yapıyorlar bilmiyorum belki akıllarına geldikçe lanet okuyup küfrediyorlardır. Sağ elimin üstünde bir doğum lekesi var, annemden geriye kalan tek iz bu sanırım, bir de sol kaşımın üstündeki ben. Anneler ve çocuklar diyor, hayır anneler ve piçler olacaktı doğrusu ya da öyle bir şey. Arkadaşlarım, dostlarım kilometrelerce uzaktalar. Sonra Çağan vardı benim hayatımda, en son iki bin on dört yılının bir mayısında görmüştüm onu, kafasında siyah bere, yüzünde kızıl fular ve elinde megafonuyla. Tarih on sıfır sekiz iki bin on beş ve Çağan kendini boşluğa bırakarak sonsuzluğa kanat açtı.

Saçları parlıyor karanlıkta

Bu tarihi unutma Deniz ‘’on sıfır sekiz iki bin on beş!’’ Yalnız değilim, buradalar. Odanın içinde aynı düzlem üzerinde yürümeye devam ediyor. Üç adım attıktan sonra parmak uçlarında yükselerek aksi yöne dönüyor, topuğunu yere vurarak üç adım attıktan sonra hareketi tekrarlıyor. Saçları parlıyor karanlıkta, altın sarısı saçları dalgalanıyor yer çekimsiz ortamda. Beyaz tül elbisesinin diz kapağına denk gelen kısımdaki leke tümör gibi dağılıyor. Bu kötüye işaret, hiç iyi olmadı hem de hiç. Gökte kim varsa ve beni duyuyorsa ona iyi haberlerim yok, kancıklık yapmayacağım, yalvarmayacağım. Ellerim bağlı olsa bile dişlerimle parçalayacağım o fahişeyi. İlk defa ışığa ihtiyaç duyuyorum tam bu sırada vücudumdan bir parça koparak savruluyor evin en uzak köşesine.

‘’Elinden gelen bu kadar mı sürtük?’’

Ağzımın içi kanla doluyor, kesici dişlerden ikisi boğazıma saplanıp kalıyor nefes almakta zorlanıyorum. Yürümeyi yarıda bırakarak yönünü bana dönüyor, yüzünde anlam veremediğim bir huzurla kulağıma eğilip ‘’bunların hepsini sen istedin’’ diyor. Oysa ben hiçbir şey istemedim ondan, beni öldürmesi için yalvarmayı düşünüyorum kısa bir süre. Ama hayır! Kancıklık yapmayacağım. Kulağımın arkasındaki jileti fark ederek, usulca alıyor. Beyaz parmaklarının arasında dolaşan jileti gırtlağımda hayal ediyorum, tüm iç organlarımı parçalayarak ilerleyişini.

‘’Bilirsin sana neyin iyi geleceğini.’’

Ansızın kırık bir ayna parçasını yüzüme tutarak, ‘’bak’’ diyor. Gözlerime çelik perdeler indiriyorum. Tekrar kulağıma doğru eğilerek ‘’o burada’’ diyor ‘’Çağan burada.’’ Gözlerimi açtığımda ondan başka kimsenin olmadığını görüyorum, saçlarını yüzüme dökerek ‘’ayna’’ diyor, dudaklarından yayılan soğukluğu hissedebiliyorum. Çaresiz bakıyorum, bir çift ayakkabıdan başka bir şey gözükmüyor, tüm cesaretimi toplayarak tekrar bakıyorum. Gördüklerim karşısında dehşete düşsem de onun yüzünde bir değişiklik göremiyorum.

‘’Şimdi o beyni temizleyeceksin.’’

İçimden ona kadar saydıktan sonra tiz bir çığlık attım, parçalanan ses tellerim daha fazlasına müsaade etmedi. İlk önce ellerim, sonra sesim…

Nesneler diyordum en son, eğilip bükülüyor ve sonunda yok oluyorlar. Sevdiğim kadının sesi çalınıyor kulağıma, sudan alıyordu ismini yanlış hatırlamıyorsam. Tümör yayılıyor, yüzünde hala huzur veren bir tebessüm, beyaz değil artık o tül. Kollarını açıp sudan bahsediyor.

Kesik parmaklar ve beyin

‘’Bir anlama gelmiyor senin için yıldızlar. Kurtuluş tamamen saçmalık, ondan daha sonra bahsedeceğim.’’

Çünkü sonucu değiştiremeyeceksin. Emekleyeceğim, gerekirse koklayarak bulacağım yolumu. Hayır, su bir anlama gelmiyor, sadece ırmak işte o kadar. Kavramlar, kavramlar olmamaları gereken her biçime bürünüyorlar şimdi.

‘’Peki, Paza ona ne diyeceksin?’’

Gidiyor görüyorum, nota veriyor geçtiğimiz yüzyıla ait, kulağım aşina. Kırk beş ya da kırk altı, boğazda bir kesik, Paza gülüyor ‘’dostum beni öldürmeyi mi düşünüyorsun?’’

Tellerden biri kopmuş, alttan üçüncü ve en önemli tel. Önem sırası kesik parmağa göre değişir çünkü.

Kesik parmaklar ve beyin.

En acı vereni de tüm bunları benim temizlemek zorunda olmam. Portakal çiçeği diyordum, nefret ediyorum ondan da.

Saati gösteriyor

‘’Üç gün önce bu saatlerde çoktan öldün Deniz.  Tam olarak yetmiş iki saat ve olduğun yerde.’’

Tarih 10.11…

Kemiklerimin arasına dolmaya başlayan sıvı, bağırsaklarımı zorlayan dışkı, elimin üstünü yakan leke, beyin duvarlarımı parçalayan piçler, karanlığa yayılan tümör ve yirmi birinci yüzyılın vebası. Uzaktan bir ses duyuluyor, kurtarıcı geliyor tüm sadeliğiyle. Bir annenin doğurduğu piç ve tanrının eline yüzüne bulaştırıp daha sonra bu eseriyle övünmeye kalkışacağı bir kurtarıcı. Hayır! Seni siklemiyorum Sayın Tanrı.

‘’ When the sins of my father 
Weigh down in my soul
And the pain of my mother
Will not let me go
Well I know there can come fire from the sky
Till we find the purest of kings
And even though
I know this fire brings me pain
Even so
And just the same.’’

Ellerim artık zamandan bağımsız. Seni elbet bir gün bulacağım, şimdilik hoşça kal.

10. bölüm

Facebook sayfamızı takip ediniz

Herkes Dergisi Resmi Facebook Sayfası

İlgi çeken öyküler:

Ölüm

Recep ile Nadan

Kirli Melek

Zamana yolculuk

Hey taksi!

Yi ha! Bir Anadolu göbeği hikayesi

Haziran

Benim Öyküm

Anlatılmaz yaşanır yıllar geçse bile

Benim Hikayem Biterken Başladı

Toprak ana

Rahip