Kurtuluş

Kurtuluş 5. bölüm

Kurtuluş öykü dizisi, Çağlar Yıldırım‘ın kaleme aldığı bir öyküdür. Ankara’da geçen hikayeyi kavrayabilmek adına ilk bölümden itibaren okumanızı tavsiye ederiz.

İşte Kurtuluş öykü dizisinin önceki bölümleri:

1. bölüm

2. bölüm

3. bölüm

4. bölüm

Kurtuluş

Önceki gece çığlıkları ve inlemeleri duvarlara çarparak evin içinde yankılanırken, bu sabah ölüm sessizliğine bürünmüş hanemde tek başıma kahvaltı yapıyorum. Hayatıma giren son kadın tarafından “Düzenli bir hayatım var seninle bir şeyler yaşayarak düzenimi bozmak istemiyorum” gerekçesiyle terk edildim. Alışkın olduğum bir durum, ilk defa terk edilmiyorum. En son ne zaman kahvaltı yaptığımı hatırlamıyorum, iki tane taze ekmek, kaynar suda altı dakika haşlanmış bir yumurta ve tam yağlı beyaz peynir. Ucundan tırtıkladıktan sonra sofrayı topladım. Bana göre değil kahvaltı işleri, bir kadeh şarap ve sigara. Tüm istediğim bu. İş hayatı süresince bozulan ayarlarım normale dönüyor. Erken kalkma alışkanlığımı her gün bir saat fazla uyuyarak yenmeye çalışıyorum, topuklarımdaki çatlaklar yok olmaya yüz tutarken diz kapaklarımdaki ağrıları neredeyse hissetmiyorum.

Büfeye borç

Sigarayı artık kendim sarıyorum, güzel bir İngiliz tütünü ve kaliteli çarşaflar. Günde yaklaşık altmış sigara sarıyorum, hepsinin aynı boy ve kalınlıkta olmasına özen gösteriyorum. Saat on bir olmak üzere, dişlerimi fırçalayıp içmeye başlamalıyım. Diş fırçasının ezilen ve biçimsizleşen kılları hafif bir mide bulantısı oluştursa da daha iyi bir seçeneğim olmadığı için emektarı son kez kullanmakta sakınca görmüyorum. Bugün alkol dışında almam gerekenler listesine diş fırçası da ekleniyor. Üzerimi değiştirmeden sokağa attım kendimi, Ayaz Büfe’ye ödemem gereken borçlar var. Fevzi abiyi dükkânın önünü sularken buluyorum.

“Ooo Deniz hoş geldin buyur.”

“Hoş buldum başkan, kolay gelsin.”

“Nasılsın Deniz’im iyi misin?”

“İyiyim başkan eyvallah, şu borçları ödemeye geldim. Ne kadar bizim hesap?”

“Bekle Deniz’im bakayım deftere.”

Beş dakika süren tuhaf bir sessizliğe gömüldük, sayfaları telaşla çevirdi. Sonunda ismimin yazılı olduğu sayfayı buldu, okumaya başladı.

“Gel Deniz’im sen de bak, kontrol et.”

Liste uzayıp gidiyordu, içki isimlerinden oluşan bir veresiye sayfası. Fevzi abinin yüzüne baktım, bu kıyağı başka kimse yapmazdı.

Başkan sen bana borcumu söyle üzerine iki şişe şarapla bir diş fırçası ekle.”

“Şarap hangisi Deniz’im.”

“Kavaklıdere, diş fırçası fark etmez ucuz yollu olanlarından ver işte.”

“Geçmiş borcunla birlikte altı yüz sekiz lira.”

Cüzdana davrandım, yüzlüklerden yedi tanesini kasanın önündeki sakız kutusunun üzerine saydım. Para üstünü aldıktan sonra büfeden ayrıldım, Olgunlar yeni uyanıyor. Eve gitmeden, kitapçılara uğramam gerek, belki ilgimi çeken kitap olur umuduyla tezgâhlara göz atarak gezmeye başladım. Kırk dakikalık uğraşının sonunda elimdeki altı kitapla evime döndüm.

Karmaşık bir okuma listesi

Şarabımı doldurduktan sonra yeni aldığım kitapları kurcalamaya başladım. Lermontov, Burgess, Fante ve İnci Aral’dan oluşan karmaşık bir okuma listesi. Şehrin sesini kısarak yazarlara kulak veriyorum, her karakter ve olay önümde duran masanın üzerinde hayat buluyor. Kadehler peş peşe kalkıyor, alışık olmadığım bir şekilde zaman kavramı hızlandırılmış olarak yolculuğuna devam ediyor.

Bir yudum şarap, bir nefes sigara ve bir sayfa daha

Telefonumun çalmasıyla ayaklarımın hala yere bastığını fark ediyorum. Saat öğleden sonra üç, hali hazırda bitmek üzere olan bir kitap, kendinden geçmiş bir ben ve ısrarla aramaya devam eden o orospu çocuğu. Ayakkabılığın üzerine koyduğum telefona ulaşmak için tam on beş adım atmam gerekti, arayanın ismi yoktu ve numara tanıdık gelmiyordu yine de açtım merakıma yenik düşerek. “Benim!”  dedi.

“Evet, sen kimsin?”

Belli ki sesinden tanımamı bekliyordu, bu oyuna düşecek kadar çiğ değilim. Kararlı bir ses tonuyla tekrar sordum.

Eğer kim olduğunu söylemeyeceksen kapatıyorum.”

“Dur kapatma.”

Kiminle konuştuğumu çoktan anlamıştım, diyalogun geri kalanında ne yaşanacağını merak ettiğimden telefonu kapatmaya cesaretim yoktu aslında. Uzun bir sessizlik girdi araya, seslendim cevap gelmedi bu sefer kapatacaktım.

“Bak kapatıyorum sana ayıracak vaktim yok.”

“Dur, kapatma dinle beni.”

İlk önce çığlık sesini duydum, dehşet bir ürperti sardı kıl köklerimi ne olduğunu anlayamamıştım. “Daha hızlı dedi.” İnlemeler şiddetini artırırken, nefes nefese telefona yaslanıp “Kendimi siktiriyorum, orospu çocuğu!” dedi. Son cümlesi buydu işte, benden bu şekilde intikam aldığı zanneden aptal bir hatun. Ona dair dileyebileceğim tek iyi temenni, altına yattığı herif umarım benden daha iyi sikiyordur. Kitap okuyacak kadar konsantrasyon kalmadı, radyoya ses verip içmeye devam edeceğim. Ben ne yapıyorum? Sorusunu soracağım bu gece kendime, muhtemelen gecenin sonunu göremeden sızıp kalacağım ama olsun. Hayatımın bir döneminde kadınları anlamak üzerine yazılmış sayfalarca yazı okudum. Hepsi saçmalıktan ibaretti, gördüğü son memenin annelerininki olduğuna dair iddiaya girebileceğim bu çokbilmiş geri zekâlıları gülerek okudum çoğu zaman. Anlam yüklemeden ve düşünmeden yaşamak işime geliyor.

Sadece daha fazla içmek

Geleceğim için para biriktirmem gerekmiyor, kendimi lüks bir arabaya sahip olmak zorunda hissetmiyorum, ödemem gereken kart borçlarım yok, havuzlu ev sahibi olma gibi hayallerimde yok. Sadece daha fazla içmek ve tecrübe etmek için yaşıyorum, güzel bir kadının göğüslerini öpebiliyorsam şanslıyımdır, istediğim içkiye ulaşabiliyorsam daha da şanslıyımdır mesele bundan ibaret. Kalıplara sığmamak üzerine kendime verdiğim bir söz var, mesela Heidi izlerken rakı içebilirim ya da Meryem’in el değmemiş kıllı vajinasını düşünerek mastürbasyon yapabilirim, bu tamamen geri kalanınızın sorunu değerlerle ilgili problemim yok.

Zaman ilerliyor dışarı çıkmam gerek, sigarayı başparmağımla söndüğüne ikna olana kadar ezdikten sonra banyoya koştum. Göz aklarına kan oturmuş, sakalları biçimsizce uzamış, birazdan gerçek yaşantısına dönecek genç bir adam, evet aynada görünen bu. Saçlarımı toplamayacağım, özgür kalacaklar bu gece, nasıl göründüğünün önemi yok. Bardağı kenara fırlatarak şarap şişesini kafaya diktim, gırtlağımda hoş bir yanma bırakarak mideme indi. Hazırdım işte, koşar adımlarla sokağa çıktım. Hava kararmaya başlamıştı, Fikrim Bar’a girip iki üç bira salladım. Geceye başlamak için en güzel mekânlardan biri. Yaklaşık iki saat takılıp müzik dinledikten sonra ayrıldım oradan.

Farklı içki seçimleri ve farklı sarhoşluklar

Yönümü Sakarya’ya çevirip oraya ulaşana kadar gözüme kestirdiğim bütün mekânlara oturup birer bira içtim. Farklı yüzler, farklı içki seçimleri ve farklı sarhoşluklar. Ekşiyen midem gecenin ilk sinyallerini veriyordu, bundan sonrası için sessizliğe ihtiyacım vardı ve Sakarya bunun için oldukça kötü bir tercihti. Taksiye atlayıp Botaniğe sürmesini söyledim, giderken yol üzerinde durup küçük bir tekelden içki almayı ihmal etmedim. On beş dakika süren yolculuğun ardından olmak istediğim yerdeydim. Havuz kısmına inerek gözüme rahat bir bank kestirdim, özel güvenliklerden başka kimse yok.

Kurtuluş

Kurtuluş

Terry Callier, bira ve müthiş bir sakinlik.

Müziğin sesini sonuna kadar açtıktan sonra, elimde ki şişeye asıldım. Ağzına kadar köpürdü, tam taşacakken köpüğünü çekerek buna engel oldum. Evet, ben ne yapıyorum? Sorusunu sormanın vakti geldi, uzun uzun düşündüm. Vardığım sonuç ise, bu saçma soruyu neden sordum ki? Evet, oldukça gereksiz, cevabı olmayan bir soru. Yaşıyorum işte, kurcalamaya gerek yok. Huzura odaklanmam gerekiyor, kulaklığı çıkartıp şehrin ve Botaniğin sesine kulak veriyorum, burada yaşlanabilirim.

Kurtuluş

Kurtuluş

Dikiş tutmaz

Huzur seansım fazla sürmedi, neredeyse altı milyonluk bu şehirde her an yakanıza bir el yapışabilir. Ağaçların arasından sallanarak yola doğru yürümeye başladı, güvenlik kulübesinin olduğu hizaya gelince duraksadı ve etrafı inceledi. Bela yaklaşıyordu işte, olsun hazırlıklıydım. Yürümeye devam etti, ışıkların altından geçerken yüzünü görebilmek için epey çaba sarf ettim. Gittikçe yaklaşıyordu, o yokmuş gibi davranarak biramı içmeye devam ettim. Ayak seslerini rahatlıkla duyabileceğim mesafedeydi artık, davranmaya hazırdım. Hergele pazarından aldığım dikiş tutmaza sarıldım, aksilik olmaması için dua edebilirdim o kibirli piçe. Ayak sesleri kesildi, boğazını temizledikten sonra mahcup bir tonlamayla “Genç sigaran var mı?” diye sordu. Kafamı çevirip yüzüne baktım, istediği sadece sigaraydı ve utançtan ölmek üzereydi. Az önce düşündüğüm o şeyler için utandım, gerçekten çok utandım. Dikiş tutmazı kavrayan elimi yavaşça gevşeterek, çaktırmadan cebime geri koydum.

“Var abi, buyur gel.”

Usulca yanıma oturdu, sardığım sigaralardan ikram ettim. Canı istediğinde alabilmesi için tabakayı açık vaziyette ikimizin arasına koydum. Sarhoş olmama rağmen, ağzından havaya dağılan kesif içki kokusunu alabiliyordum. Bu gece alkol olayını abartan sadece ben değilim anlaşılan. Üç kere asıldı sigaraya, kafasının sol tarafında derin bir sıyırık vardı. Yüzü yara izlerinden geçilmiyordu, tüm bunlara rağmen sigara isterken utanacak kadar tuhaf bir adam oturuyor yanımda. Sessizlik tedirginliği artırır, ne konuşacağımı bilmiyorum ama bir an önce sessizliği yırtmalıyım.

“Adın ne abi?”

“Kemal.”

“Bende Deniz memnun oldum.”

Biradan sıkı bir yudum çekip şişeyi Kemal abiye uzattım, uzun uzun gözlerimin içine baktı. Gerginliğim ikiye katlandı. Bu sefer sessizliği bozan o oldu.

Sen iyi bir çocuksun.”

“Onu nerden çıkardın abi?”

“İlk önce sigaranı şimdi de içkini paylaşıyorsun.”

“İyi de bunlar benim iyi olduğum anlamına gelmez ki.”

Gülümsedi.

“Adın ne?”

“Deniz abi.”

“Güzel isim.”

İkinci sigarayı yaktığında araya derin bir sessizlik girdi hamle yapmasam teşekkür ederek kalkıp gidecekti.

Sen hiç birini öldürdün mü

“Türkü sever misin abi?”

Gözleri açıldı, ağzını doldura doldura, “Ooo bayılırım dedi.”

‘’Peki, Hasret Gültekin abi?’’

Harcanıp gidiyor ömür dediğin

Türkü bitene kadar kimseden ses çıkmadı. Yüzüme baktı, “sen hiç birini öldürdün mü?” diye sordu. Cevabımı zaten biliyordu ama asıl takıldığım nokta Kemal abi gerçekten birini öldürmüş müydü?

“Hayır,  peki sen?”

Derin bir nefes aldı “Tam iki kişiyi” dedi.

“Derdin neydi Kemal abi?”

Bak serseri her şey öyle ulu orta anlatılmaz!”

“Anlatmak istediğin kadar, dinlerim sıkıntı yok abi.”

“Adın ne senin?”

“Deniz abi”

“Bak serseri…”

Bu düzlemde gün aydınlanana kadar muhabbet devam etti. Az konuştu çok anladım, her cümlenin sonunda adımı sordu, usanmadan cevapladım. Güzel abiydi, yükünü sırtına vurup güne karıştı, bir ben kaldım burada. Hedefsiz, gidecek yeri olmayan alkolik bir serseri. Kurtuluş’u sorarsan uzakta Kemal abi, sana da eyvallah.

6. bölüm

Facebook sayfamızı takip ediniz

Herkes Dergisi Resmi Facebook Sayfası

İlgi çeken kısa yazılar:

Altun yumurtlayan tavuk

Ruhumun keşfi

Hintlilerin ve Parsilerin ölü gömme gelenekleri

Lewis Carroll yaşamı ve eserleri üzerindeki etkisi

Köy okulları yardım projesi

Avrupa futbolunda rekabet ve Arap sermayesi

Nativizm ve yurtseverlik