Kurtuluş

Kurtuluş 12. bölüm

Çağlar Yıldırım‘ın yazdığı Kurtuluş öykü dizisinin 12. bölümüdür. Ankara’da geçen Kurtuluş öyküsünü anlayabilmek için önceki bölümleri okumanızı tavsiye ederiz.

1. bölüm

2. bölüm

3. bölüm

4. bölüm

5. bölüm

6. bölüm

7. bölüm

8. bölüm

9. bölüm

10. bölüm

11. bölüm

Kurtuluş

Beklediğim telefon ikinci haftanın sonunda geldi. Gece yarısından sonra saat 2’de Gülveren Kapalı Pazar Alanı’na yakın bir noktada olmam gerekiyordu. Buluşma yeri ve saati dışında tek kelime etmeden telefonu kapattı. Kısa cümleler, yorgun bir ses tonu ve her zaman ki Paza diye düşündüm. Gece yarısına kadar zihnimi oyalayacak işlere vermeliydim kendimi. İlk önce 2008 yılında Gazi Eğitim Fakültesi Dergisi tarafından yayımlanmış Beyin Yarı Kürelerini konu alan bir makale okudum. Oldukça dikkatimi çeken bu yazından sonra, beynimi dağıtma isteği uyanınca bilimi bir kenara iterek Handel’e kulak verdim.

‘’Canım dostum. Sarabande de la Suite No. 11’’

Bir kadeh şarap ve bir fişek cıgaralıkla birlikte sonsuza kadar böyle kalabilirdim. Bıkmadan usanmadan defalarca dinledim. Gözlerimi açtığımda, Handel tam karşımda oturuyordu. Bozuk bir aksanla konuşmaya başladı, dikkatle dinleyerek ne söylediğini anlamaya çalışıyordum.

‘’Seni anlayamayacak kadar aptalım dostum, lütfen artık beni rahat bırak!’’

Ağır adımlarla kapıya doğru ilerlerken gözlerimin içine sevgiyle baktı. Sağlam bir fişeğe daha ihtiyaç duydum. Sigara kapağından yaptığım zıvanayı çarşafa geçirerek asılabildiğim kadar asıldım. Artık dışarı çıkma vakti gelmişti, dersimi iyi çalışmıştım. İki gün önce kuru temizlemeden aldığım kıyafetleri giydikten sonra, gözlerime ikişer damla Visine damlattım. Olgunlar her zaman ki karmaşasıyla kucak açtı leş bedenime. Fikrim’de iki bira, Kafka’da üç bardak viski, Nil’de dört tekila shot ve ilerleyen saatlerde yalnızlığın getirdiği tükenmişlik sendromuyla birlikte Sakarya sokaklarında bir şişe it öldüren. İyi başlayıp elime yüzüme bulaştırdığım her mesele gibi vakit öldürme anlayışımın da hayal kırıklığından ibaret olduğu fikrine kapıldım. Damarlarımda cirit atan yüksek doz uyuşturucu ve alkol sanat algımda tahribata yol açsa da vaziyetimden gayet memnunum. Soğuktan hissizleşen ellerimi paltomun cebine soktuğum sıra, kulaklığımdan Sakarya’ya yayılan ezginin sıcaklığını burnumun ucunda hissediyorum.

‘’Ya yolu kaybettim ya ben kayboldum

                               Ne olur bir yerlerden karşıma çıksan

                                       Tepeden tırnağa sırılsıklam oldum

                                                    İçim ürperiyor ya evde yoksan.’’

Gözlerini oymak istiyorum

Parmaklarımın arasında sıkışmaktan iki büklüm olan sigaraya acıyarak, uygun bir mazgal boşluğuna uğurluyorum kendisini. Soğuğu atlatayım, kış geçsin ve birkaç mevsim daha yaşayayım diyerek geride bıraktığım senelerin muhasebesini yaparken ezilme tehlikesi geçiriyorum. Öfkeden çılgına dönen şoförün frene abandığı sıra insan cisminden çıkan suratına kahkaha atarak baktım. Karşıdan karşıya geçerken kural ihlali yapan sadece benmişim gibi, kınayarak üzerime çevrilen gözleri parizyen kaşığıyla oymak istiyorum.

‘’Evet orospu çocukları, üst geçit varken ana yola atlamak insanlık ayıbıdır!’’

Neyse ki milyonluk şehirlerde yaşamanın bazen avantajları da olabiliyor. Koşar adımlarla karşıya geçtiğimde, yığın çoktan beni unutarak otobüste yer kapmak için birbirini eziyordu.

‘’Barbar piçler.’’

Meşrutiyet Caddesi’nden çıkarken sağlı sollu kontrolsüzce açılan kahvecilerden sokağa yayılan ağır koku midemi bulandırıyor. Son beş sene içinde yaratılan kahve çılgınlığına dur diyecek gönüllülere hatta süper kahramanlara ihtiyacımız olduğunu düşünüyorum.

‘’Kitap ve kahve, şömine ve kahve, plak ve kahve, sigara ve kahve, edebiyat dergileri ve kahve, kahve ve ve ve… Uzun lafın kısası sayın götler, üzerinize kusmak istiyorum.’’

Milyonlara duyuramadığım bir düşünce daha yitip giderken, soluk soluğa yürümeye devam ediyorum. Olgunlar’a kadar hız kesmeden yürüdüm, köşedeki büfeden bira alıp banka oturduğumda sızlayan baldırlarım güçten düşmeye başladığımın sinyallerini veriyordu.

                 ‘’Elbisem gündelik pabucum delik

                           Haberin olsa da sobayı yaksan

                                      Yağmur iliğime geçti üstelik

                                              İçim ürperiyor ya evde yoksan’’

 

Kokoreç ve köfte kokuları sarhoşluğumu pekiştirirken, müptelaların kahkahalarıyla biraz olsun kendime gelebildim. Saat 1’e geliyor, bol baharatlı yarım kokoreç yedikten sonra taksiye atlayarak Gülveren’e sürmesini söyledim. Yolculuk boyunca titreyen sağ bacağımı kontrol altında tutmaya çalışmaktan yorgun düşmüştüm. Pazar alanına geldiğimde otuz lira ödeyerek taksiden indim. Soğuk kendini iyiden iyiye hissettiriyordu. Bir sigara yakıp beklemeye koyuldum, bekleyiş yirmi dakika kadar sürdü. Hyundai Atos marka bir araba yanıma yaklaşarak korna çaldı, Paza’nın baş hareketiyle birlikte arka kapıyı açıp içeri atladım. Arabayı süren adamı tanımıyordum, konuşmadan yolculuğa devam ettik.

Huzursuzluğumu katladı

Yarım saat sonra Kayaş tabelasını gördüğümde neden buraya geldiğimizi sorgulamaya başladım. Gecekondu mahallelerinden birindeydik, kaç kere sağa ve sola döndük bilmiyorum ama kusmak üzereydim. Çıkmaz dar bir sokağa gelince durduk, üç katlı pembe boyalı bu binadan başka yaşam belirtisi göremeyince huzursuzluğum üçe belki de beşe katlandı.

‘’Geldik Deniz, in arabadan.’’

Paldır küldür dışarı attım kendimi, kusmamak için insanüstü bir çaba sarf ediyordum. Ağır adımlarla binaya doğru ilerleyen Paza’yı takip ettim. Dış kapıyı geçtikten sonra arabayı kullanan dallamanın ‘’bekleyin’’ komutuyla birlikte durduk. Kısa bir telefon görüşmesinin ardından ilk kata çıktık. Devasa çelik kapı ilah gibi dikilmişti karşımızda. İki dakika sonra kilit ve sürgü sesleri duyuldu, kapı o kadar ağırdı ki açmak için dışarıdan destek vermek zorunda kaldık. Son kata kadar böyle devam etti ve üçüncü katın kapı eşiğinde yine aynı ‘’bekleyin’’ komutuna maruz kaldık. Kendimi eğitimli bir alman kurdu gibi hissetmeye başlamıştım. Paza’nın gözlerinin içine bakarak duruma dair açıklık getirmesini bekledim. Fakat olağanüstü bir hızla başını duvar tarafına çevirdiğinde belirsizlik daha da korkunç bir boyuta taşınmıştı. Beş dakika sonra esmer tenli, uzun sakallı, tıfıl ve çirkin bir herif tarafından makatımıza kadar arandık.

Başka çarem yoktu

Paza’nın çakmak cebinden çıkan çakıya el koyduktan sonra kendisini takip etmemizi istedi. Dar, karanlık ve küf kokan bir koridorun sonunda kırmızı ışık gözüküyordu. Kapı açıldığında dışarı hücum eden duman ve ter kokusu gözlerimi yaşarttı. Sis aralanıp net görmeye başlayınca kör olmayı yeğleyeceğim aklımın ucundan bile geçmezdi. Paza kolumdan çekiştirerek yere serilmiş minderlerden birine oturmam için emir verdi. Başka çarem yoktu, kaçıp gidemezdim. Bacaklarımı kıçımın altında toplayarak yere çöktüm, Paza’yla aramızda iki kol mesafesi vardı. İçtiğim tüm alkolün ve uyuşturucunun etkisi gitmiş yerini panik almıştı. Karşımda oturan Orhan’a ve kucağına aldığı henüz yirmili yaşlarda olduğunu tahmin ettiğim herife bakıyordum.

Deri pantolonunun üzerinden kıçı okşanırken halinden memnun gibiydi. Elinde tuttuğu cıgarayı küllüğe bırakıp konuşmaya başladı. Tek kelime etmeyecektim, soru sorarsa kısa ve net cevaplar vermeyi planlıyordum. Aslında üzerine atılıp gırtlağını kesmeyi düşündüğüm sahnenin provasını yapıyordum zihnimde. Kucağındaki ibnenin kalçasına şaplak atarak kalkmasını söyledi.

‘’Bugünden sonra hayatın değişecek, eskiye dönmüyorsun merak etme. Basit bir torbacıdan daha fazlasısın artık. İyi para kazanacaksın, kafanı çalıştırırsan her şeyin sahibi olabilirsin. Tabii bazı bedelleri ödemeye hazırsan.’’

Kışkırtmak için elinden geleni yaptıysa da ses çıkarmadım. Kaşım bile kalkmadı ve aynı sakinlikle devam ettim dinlemeye. Kısa bir süre sessizlik oldu. Orhan’ın boğaz temizleme ve balgam atma iğrençliğinden başka hareketlilik yoktu. Paza müsaade isteyerek dışarı çıktı, nereye düştüğümü ve ne olacağını kestiremiyordum. Karşımda duran deri pantolonlu ibne, Orhan’ın gözlerinin içine bakarken kalçasını okşuyordu. Şiddetli bir mide bulantısıyla sarsılarak minderin üzerine kustum. Orhan piçinin kahkahası neredeyse kulak zarlarımı patlatacaktı. On dakika sonra Paza elinde bir torbayla içeri girdi, torbayı Orhan’ın avucuna bıraktıktan sonra eski yerine oturarak sessizliğe gömüldü. Kendini çok zeki zanneden aptal bir yarma tarafından yemlenecektim, konuşmaya başladı.

‘’İki gün burada misafirim olacaksınız, tüm ihtiyaçlarınız Dimbozlu tarafından karşılanacak.’’

İçimdeki öfke

Gırtlağını temizleyip yutkundu ve kapıya doğru bağırdı. İçeri sarışın, beyaz tenli, ergenlik çağlarında bir delikanlı girdi. Tüm ihtiyaçlarımızı karşılamasını, hizmette kusur etmemesi gerektiğini söyledi. Tüm emirleri çekingen bir baş eğme hareketiyle onayladıktan sonra odadan çıktı. Elindeki torbayı havaya atıp, tutuyordu. Birden torbayı Paza’nın önüne fırlatıp tok bir sesle ‘’Aç!’’ emrini verdi. Elleri titreyerek torbayı kavradı, ağzını açıp beklemeye başladı.

‘’Mavi olanlardan Deniz’e ver.’’

Titremenin şiddeti artmıştı, güç bela mavi haplardan birini parmaklarının arasında sıkıştırıp bana uzattı. Sırayla ortamda bulunan herkes nasiplendi. Kendimi kaybedecek kadar çok içmiştim, sakin kalarak bu durumla mücadele etmekten başka şansım yoktu. Kilitlendiğim sıra Orhan’ın iğrenç sesiyle uyarıldım, içimdeki öfke patlarken parmaklarımı bile oynatamıyordum. Herkesle ve her şeyle işim bittikten sonra ilk işim bu kel pezevengin bağırsaklarını yere dökmek olacaktı, söylediklerine kulak verdim.

‘’Ne yapman gerektiğini Paza söyleyecek, yorucu bir süreç olacak senin için. Bundan sonra tek muhatabın o. Ödemelerini Paza yapacak, rezalet çıkarmayacaksın ve en önemlisi ben görüşmek istediğimde yanıma geleceksin. Anlaşıldı mı?’’

Başımı öne eğerek söylediklerini onayladığımı gösteren bir hareket yaptım. Konuşma bittikten sonra küçük ibnesini alıp odadan çıktı. Yanımda duran illegal müzisyenden hala ses yoktu, diş gıcırtıları eşliğinde gözlerimi açık tutmaya çalışırken yine o sesi duydum.

‘’Kapat kapıyı!’’

Geliyorlar, akın akın hücum ediyorlar beynime. Susmaları için yalvarıyorum ve kapı hala açık.

‘’Kendini bırakma Deniz.’’

Artık yalnızım

Üşüyorum, kasılmaktan ağrıyan sırtım ortadan ikiye ayrılıyor. Moraran ellerime bakıyorum, kırılan dişlerimi tükürüyorum. Kaşlarım bile ağrıyor. Beklenen trip eşikten göz kırpıyor, ölümle burun burunayım kurtar beni, uyumama müsaade etme Çağan! Sesler azaldı, artık yalnızım. Dibi görme isteğimi bastırabilirsem eğer, ölümü yenebilirim. Çıldırmış gibi sağa sola saldıran müptelalar beynimi kemiriyor, dört bir yanımı kuşatan ruh hastalarının büyüsüne kapılıyorum. Daha fazlasını isteyerek sınırları aşıyorum ve kazdığım çukurun dibi gözükmüyor. Fahişeleri yadırgamıyorum, benim küçük orospularım. Birkaç saat sonra ertelediğim hayata döneceğim, boğanın karşısına kırmızı paltomla çıkacağım.

‘’Biliyorum Tanrım şansımı çok zorluyorum fakat sen benim ilham kaynağımsın. Ben bir Melun’um Tanrım ve senin görevin yüzümü ateşe çevirmek.’’

Kustuğum zehir kaygılarınızdan daha önemli. Vücudunuzda bir kanserle yaşıyorsunuz, büyüyeceğim. Size dental enjektörlü peygamberler göndereceğim, lanetlenmiş bir kavmi tekrar üzerinize salacağım. Sabahı beklerken müjdeleyeceğim felaketi. Hiçbir günün sabahı hayr olmayacak. Dalga dalga yayılan kininizde boğacağım sizi. Tüm nefretimi soyundum, çıplağım. İşte o gün geldiğinde aynı pencereden bakacağız ihtiyar. Ve evet Kemal abi bahsettiğin o serserinin ta kendisiyim.

Devam edecek

Facebook sayfamızı takip ediniz

Herkes Dergisi Resmi Facebook Sayfası

İlgi çeken öyküler:

Suçsuzum

Recep ile Nadan

İttihat ateşi

Hey taksi!

Anlatılmaz yaşanır yıllar geçse bile

Zamana yolculuk

Rahip

Benim Hikayem Biterken Başladı

Yi ha! Bir Anadolu göbeği hikayesi

Haziran