saklan

Saklan, kaç!

Sözler mi daha çok yakardı canı yoksa yaşanmışlıklar mı yakardı sitemlerin içinde? Hani nerede gökyüzü nerede yeryüzü, hani mutluluk denilen şeyin asıl yüzü? Sarp kayalıklardan kendisini atmış olamaz değil mi? Bir yerlerde saklanıyorsan eğer hani nerede, neredesin bulamıyorum? Hangi cehennemin dibinde, hangi saklandığın ara sokaklarda, hangi bilmediğim semtlerde daha nicelerin canlarını yakıyorsun?

Daha kim bilir kimlerin hayatlarına sinsi sonlar hazırlıyorsun köşe bucaklarda. Bir hayat görmeyesin zayıf bir yaprak gibi dalında salınan, gözleri kocaman açılan bir sırtlan gibi hemen onu koparmaya çalışıyorsun. Çıkık elmacıkların altından ağız dolusu gülünce, kendisini göstermeye çalışan gamzelerin belirmesine izin vermeyen bencil kişisi sensin. Bencilsin…

Hain de sensin, korkak da, hatta işlenen bütün cinayetlerin suçlusu da sensin. Sen! Katil zanlı sensin, hayat denilen çemberin halkasında dönmemizi engelleyen “çark”. Hepimiz koca halkanın birer zincirleri gibiydik. Birbirine kenetli, yaşamaktan, sevmekten zevk alan küçük karınca kafileleri misali. Fakat sen oyunun en güzel yerinde bütün taşları yerle bir eden oyun bozandın. Oysa bizler hayat mücadelesinin içinde yuvarlanırken ayakta kalmaya çalışanlardandık sadece. Gelgitlerle karışan denizin aklı gibi, bizim de şirazemizi kaydırdın savruk yollarda. Fakat her şeye rağmen, bir umut sana ulaşmak için kurulan panayırların en güzel hediyelerini eşsiz misafirimize sana sunmaktan çekinmedik. Çünkü her şeyin anlamı sendin. Sendeydi varoluşumuzun ve yok oluşumuzun sorgusu.

Ey mutluluk!

Başımızın üstünde her zaman yerin var. Kabul, seninle mazimiz dolu dolu geçti. Saatlerin kaça vurduğuna aldırış etmeden, adlarını asla unutamayacağımız oyunlar oynadık beraber. O kadar davetkârdın ki hiç kimse sana hayır diyemezdi, diyemedikte. Farklı bir şeyler vardı sende adını koyamadığım. Şeytan tüyü değildi sendeki, resmen şeytanın vücud bulmuş haliydin yeni yeni anlamlandırdığım bu yaşımda.

Fakat aptal oyunlarına inanmayacak kadar büyüdüm. Çoktan beri kabak tadı vermeye başlamıştı bu saklambaç oyunu. Anlamsız bir amaç uğruna, saatlerce neyi aradığımı bilmeden oyaladın durdun. Şimdi oyun diye kandırdığın yılları ya bana geri ver, ya da yokluğunla daha fazla küfürler savurmama ses etme. Yıllarımı benden çalarken o kadar güzel bir senaryo hazırlamıştın ki,  tek amacım pembe hayal bulutunda pamuk şekerlerini kapmaya çalışmaktı. Oysa hiçbir şey göründüğü kadar masum değilmiş. Hayal bulutlarının altında kara bir gerçeğin saklandığını ve oynanan her oyunun adil bir kazananının olmadığını öğrendim senden.

Hepimiz sıkışmışız hayallerin, hayaletlerin ve kuralların zincirinde. Çünkü büsbütün kurallar silsilesinde yaşıyoruz. Birbirinden çeşitli yaşadığımız yasaların içinde olduğu gibi,  bu oyununda uyulması gereken kuralı vardı. Oyunun tek kuralı  “sana elma dediğimde çıkacak, armut dediğimdeyse çıkmayacaktın.”

Bağırıyorum işte avazım çıktığı kadar

Elma                                                                                                                                                                                                                                          Elma                                                                                                                                                                                                                                                  Elma…

Saklan, kaç!

Sesime ses ver, sar sarmala beni. Terk edilmiş diyarlardan sesleniyorum sana. Ellerin elinde yapayalnız kaldım, kurtar beni. Yaban sokaklar anlattıklarından çok daha farklılar. Bana karşı hiçte arkadaş canlısı değiller, korkuyorum! Hani nerde koruyucu meleklerim? Koruyucu meleklerim de bu dünyadan sürgün edilmiş olamazlar değil mi? Olmasınlar! Yoksa bana yaptıklarının hesabını sorarlardı misliyle.

Çırpınışlarımın, kırık kanatlarla uçmak isteyişimin karşılığını bir türlü alamıyordum. Bir şeyler ters gidiyor olmalıydı!

Yoksa ben hayat debdebesinde unutulanlardan mıydım? Her şeyden bir haber mutluluğun gelmesini kapı önünde gözleyenlerdendim kim bilir.

Her güne “güzel başlasın” diye dua eden bu insanoğlu belki de geç farkına varmıştı, duaların onları asla korumayacağını ve sevmeyeceğini. Lanetlenmişlikti üzerinde taşıdığı forma. Koca harflerle kazınmış; gelecekten umut ve mutluluk vaat edilemeyenler diye.

Belki de Tanrı unutmuştur bizleri! Öyle ya ne cennetteyiz, ne de cehennemde. İkisinin ortasında mutluluktan mahrum kalanlardanız. Mutluluk denen şeyin tadına varamayanlardanız.

Ne içindeyiz zamanın ne de dışında, tamda ortasındayız işte

Araftayız

Facebook sayfamızı takip ediniz

Herkes Dergisi Resmi Facebook Sayfası

İlgi çeken kısa yazılar:

Papin Deneyi ve İfade Ettiği Sosyal Olgu

Zamana yolculuk 10. bölüm (Son bölüm)

Aynanın İçinden satranç Motifi 3. Bölüm

Dünyada ve Türkiye’de organik tarım

Descartes’in yöntem üzerine konuşmalar eseri ve tarih uyarlaması

Himaye-i Etfal Cemiyeti’nden günümüze devlet korumasında çocuk