kadın

Kadın olmak hangi rengin bir ton açığı?

Ne zamandan beri bizi bilinmez bir müzikalin içine attılar böyle. Hayat müzikalinin hangi notaları kanıyor içimizde? Hangi notalar en tiz tonuyla dur diyor olup biten onca şeye? Mutluluktan kelebek gibi uçuşan melodilerin sesini hiç duyamadım. Varsa yoksa tepemize indirilen şaplakların arasında yıldız şöleninin sessizliğini yırtan, çığlıklarımız aydınlattı geceyi. Etrafa yayılan çığlıklar kısır bir döngü içerisinde en tizden, en kalına doğru sıralanırdı durmadan. Oysa ben ne bir tenordum ne de soprano! Ben, en güzel notaların altında ezilendim. Durmadan yıkılan, belini doğrultamadan türlü türlü darbeler indirilendim. Boğazıma yapışan naneli sakızın acı tadından bağıramıyorum. Sesim boğuk ve kalın, ağır gelen ‘do notalarından’.

Ben ne oyum, ne de buyum ! Ben, kendi kendime gücü yeten kadınım!

Zamana yolculuk

KADIN!

Bir anne, bir eş, bir kız kardeş, bir kız çocuğuyum. Saçma düzenin üzerime yüklediği yükümlülüklerin altında bir bireyim sadece! Sesi bastırılmış yaraları kanatılmış. Soru sorulunca konuş diyen, bitince sus diyen. Gözüne sokula sokula yap denilen işi yapan, yaptıktan sonra tekrar susturulandım. Söz konusu kadın tanımını erkek çocuk sahibi olmayı öngören zihniyete, çocuk verdikten sonra boynumdaki kırmızı lohusa bağına bebek hediyesiymiş gibi iliştirilen ‘sus’tum.!

Sus

Sus

Ve yine sus…

Bu beden bu zamana kadar boynu bükük bir garip gibi hep sustu, ta ki can bedene sığamıyorum diyene kadar. Can bedene sığamazken, bu kadın nasıl sığabilirdi şiddetin hüküm sürdüğü dünyaya. Bir direnişti yaşamak, bir baş kaldırıydı sus pusluğumuza. Bu yüzden ışıklı yarınlarının hayallerini kucaklamayı bekleyen kadının yaraları dile gelmeliydi artık. O kadın ki, elbisesini soyar gibi her şeyini meydana serdi. Aşkını, acısını, saflığını, aptallıklarına dair her şeyini bir bir soydu fazla gelen ne varsa. Ruhun ve bedenin artık rahatlama zamanı gelmişti.

Çünkü kırmızının en alacalısını, en sıcağını ve en metalik tadını paylaşmalıydım.

Günlerden neydi? Ayın kaçıydı? Tarihler hangi mevsimin kapısını zorluyordu bilmiyorum ama evde korkunç bir sükunet hakimdi. Kalp atışlarımın sesini bile duyabiliyordum delici sessizliğin içinde. Fırtına öncesinin felaketleri gizliden gizliye kendini sezdiriyordu. Sonra o ses duyuldu. Kalın gür bir ses, kulak zarımı yırtan etrafa tükürükler savururken canımı yakan o kelimeler çınladı.

Yeter artık, sus!”

Bir sustum ve yükselen seslerin sinirimi bozan ilk vızıltısını duydum evin koridorlarında. İki sustum, etrafta uçuşan vazoların dans edişini, Yunanistan’la hiçbir bağı olmayan kocamın sirtaki oynarken ellerinden nefretle çatlayıp, patlayan tabakların üzgün yüzünü gördüm. Bir sonraki susuşumda ise su bardağının şeffaf yüzünü, sisli patlıcan moruna çalan kan çanağı gözlerimden göremedim

Kirli Melek

Soğuk kırmızı, pembe ve mor renkler hakim

Her susuş bir yükselmeydi, kademe atlıyordu bedenimde. Ve her gün biraz daha büyüyordu vücudumdaki haritalar. Artık gözle görülür hale geldi dağınık kara parçaları. Mesela dağlar denize dik inmiyor sırtımdaki kamburdan. Maalesef göllerin, nehirlerin suları mavi akmıyor şakaklarımdan. Soğuk kırmızı, pembe, mor renkler hakim “onun” dokunduğu her zerrede.

Yazın tarifi imkansız 40 derece sıcaklığının altında, derime yapışan kıyafetlerin canımı acıtan seslerini duyamayanlara bu serzenişim. Sıcaktan asfalta yumurta kırsan pişecek olan bir hava söz konusuydu. Ve ben her zamanki gibi meyve tezgahında, allı gülü solmuş uzun kalın entarilerin içerisinde boğuluyordum. Her gün biraz daha fazlalaşarak… Kimse bana neden çalışırken uzun yamalı kıyafetleri giydiğimi sormadı. Bu lanet, cehenmenvari havada neden sadece yüzümün göründüğünü, tepeden tırnağa saklanan tenimin suçunu soran olmadı! Oysa her gün “ne kadar güzel olmuşsun Gül” diyenler, şimdi neredeydiler?

Uzun zamandan beri yoklar. Hiçbir zamanda olmayacaklar.

Benim adım Gül, renklerin kadınıyım ben! Ve bugün kollarımda yeni yeni iyileşmeye başlayan sevdiğim renklerin geçişine tanık oluyorum. Leylakların göz alıcı morundan, küstüm çiçeğinin rengini andıran yeşilin izlerini göstermeyeceğim. Sahibimmiş gibi davranan adamın ellerinden saçlarımı kurtarmaya çalışırken göğsümde biriken kan odacıklarından bahsetmeyeceğim sizlere.

Evimizdeki Konsomatris

Söz!

Kurtarılmayı beklerken, tırnakların hiç bu kadar güzel şekiller çizebileceğini bilmiyordum. Keşke öğrenmeseydim.

Sanrılar değildi gözümde ve zihnimde uçuşanlar. Etrafa savrulan, ibresi bozulan bir dengenin mağduru “kadın“ vardı, erkek egemenliğinin karşısında. Her daim güçsüzlüğünden değil duygusallığından kaybeden kadının savaşı vardı!

Peki, geceyi yırtan seslerin asıl sahibi kimdi?

Acılar içinde inleyen kadının mıydı? Yoksa egosunu kaba kuvvetiyle tatmin eden cebi kalın olduğu kadar “erkek” olan erkeğin miydi?

Facebook sayfamızı takip ediniz

Herkes Dergisi Resmi Facebook Sayfası

İlgi çeken kısa yazılar:

Hiç mi yüreğin sızlamayacak?

Aynanın İçinden ve satranç motifi – 4. bölüm

Organik Gıda

Hayat Bu İşte

Saklan, kaç!

Terziliği Bırak Artık Latife

Tımarlı Sipahi sistemi ve toprak düzeni