dörtten hep bir eksik

Dörtten hep bir eksik

Açelya Omak, yazıları ile Herkes Dergisi bünyesinde yayın hayatına devam edecek.

Dörtten hep bir eksik

Bugün bir hıçkırıkta boğuldum. Gittim yarı buruk, yarı yitik, yarı yetim. Söz, nefes kafi gelmez mısralarıma. Keşmekeş dünyanın içine hapsolmuş bir avuç denizim. Cebimde ise çakıl taşları yerine kırık cam parçaları, keser elimin sağını solunu. Daha kalbime dokunmadan, hatıralar kanar içimde birer birer.

Oysa çıkmaya hazırlanan kanatlarımız vardı.

Ama daha çıkamadan kırıldı, un ufak oldu.

Hatta kuşlara yem oldu.

Sofraya konulan tabak bir eksildi.

Sandalyeler boş kaldı.

Dörtlü yemek takımından hep bir tabak arttı.

Oysa azalan vardı içimizde her gün artan acısıyla beraber. Günler güzel doğup batmıyor anne. Hatta hiç doğmasa olmaz mı?

Mısralar donuklaştı, yitik bir şiire hasret dem vuruyor. Yorgunum sabahlara, selalara, mezarlıklarda bayramlaşmalara. Merdivenleri ağır ağır çıkmaya bile takatim kalmadı. Buralar sensiz, eksik ve sessiz. Sessizliğin içine hapsolmuş özlemlerim, hayallerim, yetişemediklerim ve kaybettiklerimle yaşamak çok zor.

Peki hayatta kalabilmem için gereken ‘sabır’ nasıl bir şeydi?

Yemekten sonra çikolata yemeyi bekleyen heyecanlı bir çocuğun mahsun bekleyişi gibi bir şey miydi? Artık ne çocukluğumun tadı, ne de mahallenin köşe başındaki bakkal Ali Amca’nın caf caflı parlak çikolatalarının mutluluğu var. Bir zamanlar sabrın bahşettiği mutluluğu, basit şeylere sığdırabiliyordum. Küçük bir gülüşe, öpüşe, hatta küçük bon bon şekerlerine bile. Bir zamanlar…
Bir zamanlardan geriye artık acıtan zamanlar kaldı.

Acının bu kadarı yeterli idi

Bugün başkaldırının ilk ayak sesleri duyuldu boş odalarda, dalga dalga. Yankılanan denizler daha fazla dayanmak istemediklerini fısıldadılar sağır kulaklara. Gerekçeleri ise, mavinin dipsiz derinliklerinde bir kederi daha misafir etmek istemeyişleriydi. Çünkü acının bu kadarı yeterliydi!

Sustu gökyüzü!

Ağlayarak hak verdi toprak ana…

Söylesene anne; benden başka daha kimlerin elleri bu kadar toprak kokuyor? Sadece benim çelimsiz, yara dolu ellerim mi taşıyor hayatın ızdırabını. Oysa ben biçimsiz ellerimin ve kırılmış tırnaklarımın arasına doluşan toprağın yedi rengine kandım. Soğumuş bedenin çiçeklerini bakır ibrikle sularken, toprak ananın yaralarımızı iyileştireceğine inandım. Ama yanıldım! Keşke ayaz vuran çiçeklerin arasında canlı kalabilen tek şey rengarenk yabani güller olmasaydı. Toprağın altından bir ruh yükselmeseydi boşluğa doğru. Kalksaydı üzerindeki kefenin tozunu toprağını silkeleyerek! Uyansaydı derin uykusundan, hiç uyumamış gibi senelerce.

Uyan artık!

Uyan!

Olanlara kızıyorum, ölenlere değil. Sevdiklerimle bağımı bölen duvarların hiçbir suçu yok, eminim. Hele hayatımdan uçup giden meleklerin bir günahı olduğunu düşünmüyorum. Her gün etraftan dağılmışlığımı, nefretimi topluyorum. Hepsinde acılarım hep artıyor. Yüzüme çarpan rüzgarın gerçekliği gibi. Katı, acımasız ve sert.

Sabrımın her zerresini zorlayan hayata karşı tek tutanağım ise misafir odasının büfesinde öylece cansız duruyor. Eskitme ahşap çerçevenin içinde bir daha hiçbir zaman tamamlanamayacak olan aile fotoğrafımızda saklı sabrımın direnişi, 2013’ten beri!

Bütün satırlarımı boş verememişliklerime, yaşattığın binlerce güzel anıya ve gidişinle yarım bıraktıklarına yazıyorum.                             Hepsi sana ithafen K…

Evlatlar hiç ölmesin olur mu?

Facebook sayfamızı takip ediniz

Herkes Dergisi Resmi Facebook Sayfası

İlgi çeken kısa yazılar:

Üvey annesine aşık olan prens

Zamana yolculuk

İzmir’den Manisa’ya bisiklet yolculuğu

Boşluk hissi

Recep ile Nadan – 15 Temmuz Özel

1913 tarihli “Vakit, Zaman ve Tarih” başlıklı yazının “Gün” bölümü