bilmiş ve ermiş

Bilmiş ve ermiş

Abdurrahman Onur Çalışır, Herkes Dergisi bünyesinde yazmaya başladı. Bilmiş ve ermiş hikayesi, Çalışır’ın dergimizdeki ilk eseridir.

Bilmiş ve ermiş

Şadırvanda abdestini tazeleyen Muhyiddin yavaşça güneş saatine doğru ilerledi. Saati tespit ettikten sonra bir süre daha beklemenin uygun olacağını düşündü. Camiinin avlusunda, gölgede otururken yılın ilk Cuma namazının 5 Muharrem’de olacağını hatırladı. 2 gün var daha, dedi avludaki güvercinleri seyrederken. Nedendir bilmez ancak yılın ilk cumasını çocukluğundan beri önemserdi. İlk Cuma nasıl başlarsa sene öyle devam eder diye düşünüyordu. 1034 senesinin ilk cumasını da bu heyecan içerisinde bekliyordu. Bu düşünce deryasından çıkıp başını yukarıya doğru çevirdiği sırada minaredeki Abdurrahman’ın kendisine baktığını gördü.

Güneş Adana’da her daim yakardı

Müezzin Abdurrahman ezanı okumak için Muhyiddin’den işaret beklemekteydi. Muhyiddin muvakkitliğe başladığından beri namaz vaktinin girdiğinden emin olsa bile bir süre beklerdi. Mevsim yavaş yavaş yerini sonbahara bıraksa da, güneş Adana’da her daim yakardı. Abdurrahman’a bakan Muhyiddin, delikanlıyı bu sıcakta daha fazla bekletmek istemedi ve saate bir kez daha baktıktan sonra okuması için işaret verdi. Abdurrahman’ın Allah-u Ekber nidasını duyan esnaf, eşraf ve o gün tefsir derslerinde ‘Namazlara ve özellikle orta namaza[ikindi] devam edin!’ ayetini işleyen medrese öğrencileri camiiye doğru hızlı adımlarla ilerlediler. İmam Üveys’in kıldırdığı 8 rekatın sonunda cemaat, tesbihatı da eda ettikten sonra gönül rahatlığıyla dağıldı.

Abdurrahman her vakit sonrasında yaptığı gibi camiinin de dahil olduğu bu külliyeyi yaptıran Ramazanoğlu ailesinin ölmüş fertlerine Fatiha gönderdi. Kısa bir süre sonra ağabeyi olarak gördüğü Muhyiddin ile beraber camiinin doğu kapısından dışarı, toprak yola çıktı. Abdurrahman, Memlûk mimarisini yansıtan bu kapıyı Osmanlı tarzındaki batı kapısına nazaran daha çok severdi. Hayran hayran baktığı sırada Muhyiddin, geride kalmaması için kendisine seslendi. Beraberce medreseye doğru yöneldiler. İçeriye girdiklerinde aşina bir manzara ile karşılaşmışlardı; Hoca Kenan etrafına topladığı öğrenciler ve diğer müderrisler ile beraber hararetli bir şekilde sohbet ediyor, durmadan kesin önermeler ve genellemeler savuruyordu.

Kenan medrese sisteminin bozulmaya başladığı dönemin adamıydı. Öğrenciler ve ahali arasında beşik uleması olduğu kulaktan kulağa dolaşsa da yüzüne karşı bunu haykıran hiç olmamıştı. Biraz daha yaklaştıklarında bu hararetli konuşmanın konusunun şeriat-tarikat çatışması olduğunu anlamışlardı. Kenan, müderrisliğinden aldığı ücretle kendisini şeriatin safında görüyor ve tarikat ehlini hakir görüyordu. Hem dedi, bu tarikat dediğiniz şey bid’attir. Ne o öyle dans etmeler, dönmeler filan. Maazallah benden uzak olsun! Allah bizi ilim-irfan çizgisinden, sırat-ı müstakimden ayırmasın. Amin

Rezaletini, cahilliğini siz de görün

Kenan uzun uzadıya anlattıktan sonra ridasını toplayarak dışarı doğru yöneldi –dinleyiciler de onunla beraber. Medresenin ana giriş kapısından sağa doğru dönerek şehrin doğu kapısına doğru gidecekti. 5-10 adım atmıştı ki Abdal’ın birinin camii tarafına doğru geldiğini gördü. Başı tıraşlı, yarı çıplak, kulağında küpesi, belinde baltası ve tahta kaşığı, sırtında deri torbası, elinde tasıyla sadaka istemekteydi. Koca kitapta aradığı bir kelimeyi bulmuşcasına sevindi. İşte şimdi fikrimi isbatın tam zamanıdır, göster kendini Kenan, dedi içinden. Bakın, dedi, şu adamın haline. Gelin beraber hasbihal edelim de sefaletini, rezaletini, cahilliğini siz de görün. Kalabalığın üzerine doğru geldiğini gören Abdal kaskatı durdu birden. Selamun aleyküm! dedi Kenan ciddi bir ses tonuyla. Aynı tarzda karşılık verdi derviş:

– Ve aleyküm es-selam.

– Kimsin, necisin, nereden gelir nereye gidersin? dedi Kenan.

Namım Yusuf’tur. Irak-ı Acem ve Arab’ı gezerim. Garip bir derviştir bencileyin. Haydan geldim Hu’ya giderim.

Derviş’in son cümlesine karşılık içinden, sanki biz şeytana gideceğiz, dedi Kenan alay edercesine.

– Yahu derviş, madem bunca diyarları gezersin o zaman ne diye tedariksiz yola çıkarsın?

Bak üstün başın harap, vücudun bitap belli ki karnın da aç. Bu sözlere çok alışık olan Abdal Yusuf karşılığı manzum olarak verdi:

– Sufi! Ne gözüm yaşına ne ‘ah’a sığındım,

Ben yeri göğü yaratan Allah’a sığındım.

Ya İlahî, dâr-ı gurbette bizi âc eyleme,

Âc edersen gam değil, nâmerde muhtâc eyleme!

Beklemediği bu cevap karşısında Hoca Kenan, dervişin sözlerine değil söyleyiş şekline takıldı:

Görürsünüz işte, bu dervişler 3-5 satır bir şeyler ezberlerler de milletten sadaka dilenerek yaşarlar. Sen onu bunu boş ver. Gel bizim beyimize götürelim seni de bir güzel doyursun. Hem yanında ben olduğum için o sofrada pişman da olmazsın! dedi gülümseyerek.

Yusuf bu sefer Arapça bir beyitle karşılık verdi muhatabına:

– Lâ te’kulûne min ahbâz-is selâtîn,

Fe-innehû dumû’ul mesâkîn.(1)

İlk defa görüyorlardı

Abdal’ın bu sözleri Hoca Kenan’ı ve Arapça bilen öğrencilerin yüzlerinin renkten renge girmesine sebep olmuştu. Daha önceden bu gezer dervişlerin isyankar ve sivri dilli olduklarını duymuşlardı ama ilk defa görüyorlardı. Hoca Kenan yine söyleyişe takılarak şöyle söyledi:

– Bre cahil meczup! Arapça bir beyit okuyarak bizlerin gözünü boyayabileceğini mi zannettin? Bir çok mürekkep yalayıp yutmuş insanlarız! Karşında alim insanlar var!

Derviş Yusuf bir kez daha cevabını manzum olarak verdi:

– Bu nükte bilinmez kinâyât ile,

Bu hikmet duyulmaz İşârât(2) ile.

Açılmadı bir kimseye bu kapı,

Ne Miftâh(3) ile ne Fütûhât(4) ile.

Yusuf’un verdiği cevap bu eserleri ismen de olsa bilen insanlarda büyük bir etki yapmıştı. Artık  Yusuf ile baş edilemeyeceğini Kenan da onlardan birisiydi. Ancal kibir pes etmez hiçbir zaman. Onun esiri olan Kenan da etmedi:

– Uyanık derviş seni! Ben sizin gibileri çok iyi bilirim. Böyle nağmeler söylersiniz ama belinizdeki baltayla kim bilir kaç mazlumun kanına girmişsinizdir. Torbanızdaki otlarla, sadakalarla aldığınız meylerle kim bilir kaç namaz vaktini serhoş olarak geçirmişsinizdir.

Sizin gibileri ne güzel anlatır Vahidî: Kafir imana gelür gelmez ışık / Kafirde var kabiliyet, bunda yok. / Bu recadan çıktı, o havf içindedir. / Bunun üzre el-hakk anın fazlı çok.

Bunca lafı deviren Abdal Yusuf’un elbet buna karşı verecek bir cevabı vardı. O yine kendisine yakışanı yaptı:

Ey fetva sahibi çalışkanız biz senden,

Bunca sarhoşluğa rağmen daha ayığız senden.

Sen halkın kanını içiyorsun, biz üzümün kanını;

Biraz insaflı ol, biz mi hunharız senden?

Ömer Hayyam’ın rubaisi

Hayyam’ın bu rubaisini işiten Hoca Kenan yarım ağız bir şeyler söylemek geldiği yere doğru geldiğinden daha hızlı bir şekilde geri gitti. Kenan’ın bu sinirini gören dinleyiciler de dağıldılar yavaş yavaş. Sonra Abdurrahman ile Yusuf kaldı bir başına. Saygı ile selam veren Abdurrahman cebinden birkaç akçeyi çıkardı ve dervişe doğru uzattı. Dervişin tasını kaldırdığı sırada;

– Bu sadakayı vereceğim. Ama karşılığında senden bir şey isterim.

Yusuf kuşağından çıkardığı bir kağıt parçasını Abdurrahman’a uzattı. Abdurrahman parayı tasa koyduktan sonra kağıdı eline aldı ve selamlayarak dervişin yanından ayrıldı. Abdal Yusuf bir kez daha yapacağını yapmıştı:

Şeriat der ki; şu senindir şu benim.

Tarikat der ki; hep senindir yok benim.

Hakikat de der ki; ne senindir ne benim.

***

1. Devlet adamlarının ekmeklerini yemeyiniz,
Çünkü o yemekler yoksulların göz yaşlarıdır.
2. İbn Sina’nın felsefe eseri.
3. Sadreddin Konevî’nin tasavvuf eseri.
4. Muhyiddin İbn Arabî’nin tasavvuf eseri.

Facebook sayfamızı takip ediniz

Herkes Dergisi Resmi Facebook Sayfası

İlgi çeken öyküler:

Zamana yolculuk

Hey taksi!

Kirli Melek

Anlatılmaz yaşanır yıllar geçse bile

Recep ile Nadan

Kurtuluş

Rahip

Ölüm

Benim Öyküm

Haziran

Yi ha! Bir Anadolu göbeği hikayesi

Benim Hikayem Biterken Başladı

Toprak ana