cavalacoz

Cavalacoz Kerhanesi 1. Bölüm

Çağlar Yıldırım’ın yeni öyküsü Cavalacoz Kerhanesi’nin ilk bölümüdür.

Cavalacoz Kerhanesi

Bir yıl önce yerleştiğim bu boktan otel odasına sıkı pazarlıklar sonucu ve ödemeyi geciktirmemek şartıyla her ayın ikisinde tam 550 lira ödüyorum. Yan odada durmadan düzüşen iki ibnenin inlemelerini saymazsak mutlu bile sayılırım. Duvarda asılı vasat bir tablo, yer yer soyulmuş demode duvar kâğıtları, pislikten dolayı griye yüz tutmuş halıfleks zemini, bir Beyaz Başlı Kapuçin’in işeme, sıçma ve temizlenme ihtiyacını karşılayabileceği büyüklükteki banyosuyla şehrin kaçak turizmine katkı sağlayan mütevazı ve güler yüzlü bir işletmeden bahsediyorum.

Sorunları ertelemek için gerçekten güzel bir gün hatta öylesine güzel bir gün ki nesnelerin ve düşüncelerin birbirine girdiği odama çekidüzen verme isteği uyandıracak kadar güzel. Son günlerde odanın üzerine karabasan gibi çöken nem yüzünden ciddi problemler yaşıyorum. Bunlardan en önemlisi beni donsuz yatmaya mahkûm etmesi ve diğer önemli şey de yine beni donsuz yatmaya mahkûm etmesi. Tek hamlede yataktan fırladım, bacağıma yapışan taşaklarım kâğıdın yırtılma sesine benzer bir ses çıkararak olduğu yerden ayrılıp sallanmaya başladı. Masanın üzerinde duran paketin içinden bir dal sigara alıp içmeye başladım, bir hafta önce bıraktığım tütün sarma işini lanetleyerek yâd ettim.

Çözüm yolları aradım

Çankırı Caddesi trafiğe kapanmışken fırsattan istifade eden mendil satıcılarının araba camlarına yapıştığını görünce içim rahatladı her şey olması gerektiği gibiydi. Birkaç orospu görme ümidiyle sigara bitene kadar cam kenarından ayrılmadım işin kötü tarafı pezevenklerde elini ayağını çekmişti sokaktan. Belki de ben olmadık zamanlarda hiç olmayacak şeyler istiyorumdur. Dolaptan havluyu aldıktan sonra yönümü banyoya çevirdim, çıplak ayağıma yapışan pislikleri elimle temizleyip duş teknesindeki yerimi aldım. Su ısınana kadar Orta Doğu’da yaşanan sorunlara mesai harcayıp çözüm yolları aradım ve sonunda ısındı. Suyu yarım yamalak fışkırtan duş başladığını söküp elimde kalan hortumla vücudum her yerini ıslatıp sabunladım.

Vücudumdaki suyun doğal yöntemlerle kuruması gerektiğine karar verince kurum bağlamış havluyu çöpe bastım. Masaya oturup bugün yapacağım işleri ve halletmem gereken birkaç sorunu düşündüm. Bir sigara yaktım ve daha ciddi meselelere odaklandım, tüm insanlığı ortak paydada buluşturabilecek bir takım meseleler. Bunlardan ilki ıslak götle kesinlikle tahta sandalyeye oturulmaması gerektiğiydi, kaşınan götümü sandalye ekseninde hareket ettirerek kaşıntıyı aldım. Öğle çoktan devrilmişti tam 7’de barda olmam gerekiyordu. O saate kadar elbette yapacak bir şeyler bulunabilirdi, kıyafetlerimi giyerek dışarı çıktım.

Caddeyi iki taraflı kuşatan pavyonlara selam durarak Çiçek Lokantası’na girip mercimek çorbası söyledim, belki de buraya dair nadir güzel şeylerdendi önüme gelen şu çorba. Oyalanarak çorbamı kaşıklamaya başladım her kaşık daldırmanın arasına minimum iki dakika sınır koyarak tadından ziyade bokunu çıkardım. Hesabı ödeyip lokantadan çıktığımda enerjimin tazelendiği hissettim sebebi hakkında bir fikrim yok ama. Ulus’a, Sıhhiye’ye daha sonra Kızılay Meydanı’na kadar ağır ağır yürüdüm. Anlam veremediğim doğa olaylarından biri de kaykaycı çocuklardı, başarısız kopyalar diye düşündüm belki de tornet ve kayak nesli çatışmasıdır.

Bomonti mi yoksa Efes malt mı?

Metro altından Konur’a doğru hızlı bir geçiş yaptım, Dost Kitabevi’ne uğrayıp raflara şöyle bir göz gezdirdim almak istediğim kitaplar çakma deri cüzdanımın bölmelerine sığmadığı için bu fikri ilerleyen günlere erteledim. Ardıç’a çıkıp çay içmenin vakti gelmişti öyle de yaptım, bir çay sonra bir çay daha sonra en demlisinden bir çay daha. 7’ye yirmi kala zor durdurabildim kendimi sigara ve çaydan çamur gibi olan ağzımı Konur Büfeden aldığım naneli şekerlerle biraz olsun ferahlatabildim. Binanın merdivenlerini çıkarken bu gece kaç fıçı bira dolduracağımı, Bomonti mi yoksa Efes Malt mı daha çok satacak veya bir mucize olur da kokteyl satabilir miyiz ihtimalleri üzerine düşündüm durdum.

Ceketimi askılığa asıp bara geçtim, bomboş bir barda her zaman silinmesi gereken çok masa vardır. Müziği ayarladıktan sonra su doldu sprey şişe ve mikro fiber bezle masaları teker teker dolaştım. Sekize doğru Ulaş geldi, tarzını ve düşüncelerini beğendiğim çalışkan kazmanın tekiydi. Boynuna sardığı bandanayı çıkartıp bara geçti her ahşam çakma rock yıldızlarla dolan mekânda orijinal olduğunu düşündüğüm nadir adamlardandı ve kokteyller hakkında gerçekten çok fazla şey biliyordu o yüzden ‘’bi sikten anlamıyorsun’’ demesine çok içerlemiyordum. Gece gerçek anlamıyla başlamıştı ilk önce House of The Rising Sun daha sonra ballı bira. Yarısına kadar nefessiz içtim, ilk zamanlar tuhaf gelse de sonradan alışmıştım Ulaş’ın tuhaf karışımlarına.

Sert adamlara benziyorlardı

Bardaklar makineye atıldı ardından silinip parlatıldı ve akşamın ilk müşterileri düşmeye başladı. Daha önce hiç görmediğim ve duymadığım bir motor kulübünden üç tane kazma cam kenarındaki masaya oturup beklemeye başladılar. Deri ceketler, yandan zincirli bol kot pantolonlar ve Harley Davidson çizmeler. Sert adamlara benziyorlardı hatta Cehennem Köpekleri bile diyebilirdim gerizekâlı ve kötü kopya olma ihtimalleri yüksek olmasaydı. Menüyü önlerine bırakıp beklemeye başladım, anlaşmanın maddelerini beş saat boyunca pür dikkat inceledikten sonra üç tane yetmişlik fıçı söylediler çünkü sert çocuk olmak bunu gerektiriyordu. Adisyona üç fıçı ekleyip Ulaş’a içkileri doldurmasını söyledim, yarım kova mısırı hazırlarken biraların fazlasıyla köpüksüz olduğunu görünce bu durumdan rahatsız olarak imkânlar ve gırtlağım elverdiğince yeterli oranda köpürmelerini sağladım. Servis olması gerektiği gibi yapıldı biralar içildi, mısır tazelendi ve yeni müşteriler gelmeye başladı.

Asi, özgür ruhlu, hiçbir şey sikimde değilciler geceyi benim için eğlenceli kılıyordu. Gerçek bir Metal deneyimi yaşamaları gerektiğini düşündüğüm için Ulaş’a göz kırptım çünkü Jimi Hendrix kötü kopyalar için cızırtıdan öteye geçemezdi. Freedom’un ardından çalan Raining Blood sert, asi, özgür ruhlu ve hiçbir şey sikimde değilci tiplerde vibratör etkisi yaratmış olacak ki masalar gıcırdamaya başladı. Şu aciz kazmalar için fazlasıyla kafa yormuştum, yolumu bulmam gerekiyordu. Gözüme kestirdiğim fıstıklardan birine ikram yollamakla işe koyuldum, uygun zamanı bekledikten sonra tanışma girişiminin olumsuz sonuç vereceğini anlamıştım.

Bu gece için daha fazla enerji sarf etmeli miydim bilmiyorum ama kadınsız yatmayacaktım. Henüz erken sayılırdı ilk atağın travmasını atlattıktan sonra uygun adayları kesmeye başladım yarım saattir barda dikilip etrafı süzüyordum, Ulaş’ın dirseğini mide boşluğuma yiyince kendime gelmiştim. Barın sağ tarafında oturan pilici göstererek sırıttı geceyi atlatmak için fena sayılmazdı. Alt tarafta iki shot hazırlayıp birini bar masasının üzerine koyup elimin tersiyle pilicin önüne doğru uzattım, tekila gırtlağımı yakarak mideme inerken geciktirmeden ballı biramdan yudumladım. Daha çok sese ihtiyacım vardı, akşam için hazırlanan müzik listesine şöyle bir göz attım büyük bir kazığı içime almayı tercih ederdim. Belli zevklere sahip bir hiç olarak duruma gecikmeden el attım, herkesi tatmin edecek numaralar vardı elimde.

‘’Drones since the dawn of time

Compelled to live your sheltered lives’’

Birkaç davarın ‘’voooaah’’ şeklinde böğürmelerinin ardından istediğim gürültüyü elde etmiştim. Hatunu barın içine alıp bir shot daha ısmarladım, bu gece kesinlikle kadınsız uyumayacaktım.

Devam edecek

Facebook sayfamızı takip ediniz

Herkes Dergisi Resmi Facebook Sayfası

İlgi çeken öyküler:

Kalan Zaman

Recep ile Nadan

Zamana yolculuk

Kirli Melek

İttihat ateşi

Rahip

Haziran

23 Nisan

23 Nisan ve ‘Himaye-i Etfal Günü’

Tarihler 1914 gösterdiğinde, Avusturya’da bir Sırp, veliaht Franz Ferdinand’ı suikast sonucu öldürdü. Gergin olan dünya bu olayın kıvılcımı ile savaş arenasına döndü. Savaşa katılan Osmanlı Devleti ittifakları ile beraber, savaştan yenik bir şekilde çıktı. (30 Ekim 1918)Mondros Ateşkes Antlaşması’ndan Sevr Anlaşması’na giden süreçte üç fikir ortaya çıktı; 1. İngiliz Mandası, 2. Amerika Mandası ve 3. vatanın müdafaası.

Vatanın müdafaasını savunanlar örgütlenerek, Misak-ı Millî kararlarını kabul ettiler ve Milli Mücadele ile bu ideali büyük oranda gerçekleştirdiler. Burada direk konumuz olmadığı için Birinci Dünya Savaşı ve Milli Mücadele hakkında hatırlatıcı bu bilgilerle yetiniyoruz.

Milli Mücadeleyi örgütleyenler 23 Nisan 1920’de Ankara’da Millet Meclisi’ni açtılar. 23 Nisan 1921 tarihinde ise alınan karar ile bugün milli bayram ilan edildi.

Himaye-i Etfal Cemiyeti

Birinci Dünya Savaşı’nın başlamasından üç yıl geçmiş ve Osmanlı İmparatorluğu birçok askerini şehit vermişti. Geride kalan ‘kimsesiz çocuklar’ için 1917 tarihinde Himaye-i Etfal Cemiyeti İstanbul’da kuruldu. Milli Mücadeleyi sürdüren Ankara ise 30 Haziran 1921 tarihinde ‘kimsesiz çocuklar’ için Himaye-i Etfal Cemiyeti’ni kurdu ve İstanbul’un geri alınması sonrası İstanbul’da bulunan kurum Ankara’ya bağlandı(Özçelik, 2011, s. 266; Çengelci, 1998, s. 10). 1934 tarihinde, 1930’lu yıllarda birçok kurum adının değiştiği gibi(TTTC=TTK, TDTC=TDK vb.), Himaye-i Etfal Cemiyeti’nin ismi değiştirilerek, ‘Türkiye Çocuk Esirgeme Kurumu’ adı verilmiştir(Acar, 2011, s. 56; Baytal, 2012, s. 108).

23 Nisan 1921 yılında “Hakimiyet-i Milliye Bayramı” ile Meclisin açılışının kutlanması kararı alındı. Göreceğiniz gibi ‘Çocuk Bayramı’ kavramı geçmemekte ve sadece ‘Ulusal Egemenlik’ anlamına gelen ‘Hakimiyet-i Milliye’ kavramı kullanılmaktadır(Özçelik, 2011, s. 265). “Hakimiyet-i Milliye Bayramı” ilk olarak 23 Nisan 1922 yılında kutlanmıştır. 1923 kutlamalarında Himaye-i Etfal Cemiyeti Başkanı Fuad Umay’a protokolde yer verilmiştir. 1923 yılı kutlamaları sırasında Himaye-i Etfal Cemiyeti’nin ‘kimsesiz çocuklar’ yararına yardım toplamaya başladıklarını görüyoruz. 1924 yılında ise Mustafa Kemal Atatürk’ün eşi Latife Hanım, kutlamalara Himaye-i Etfal Cemiyeti’nin temsilcisi olarak katılır(Özçelik, 2011, s. 267-68).

1925 kutlamalarıyla beraber gazeteler, Hakimiyet-i Milli Bayramı yanında 23 Nisan’ın ‘korumaya alınan çocuk bayramı’ anlamına gelen ‘Himaye-i Etfal Günü” olduğunu yazmışlardır(bu gazeteler: Son Saat, Akşam ve Vakit’dir). Hakimiyet-i Milliye gazetesinde 23 Nisan 1915 tarihinde Ahmet Ağaoğlu, Himaye-i Etfal Cemiyeti’ne yardım ve destek isteyenler arasındaydı(Özçelik, 2011, s. 269). Aynı gazete içerisinde Falih Rıfkı Atay’ın şu demeçleri yazdığını görüyoruz:

“23 Nisan çocuklarımız için Himaye-i Etfal günüdür. Himaye-i Etfal Türkiye Cumhuriyeti’nin en büyük davasıyla uğraşan yegâne müessesedir. Bu müessese muhterem, mübarek ve mukaddestir. Hangi vazifemiz hiçbir menfaat ve nümayie hissine kapılmaksızın onu devam ettirmeye çalışanlara imdat etmekten daha yüksek olabilir?”(imdat, yardım anlamına gelir) (Özçelik, 2011, s. 270).

Çocuk Bayramı resmi olmadan kutlandı

1925 kutlamaları sonrasında 23 Nisan ‘Çocuk Günü’ ve ‘Çocuk Bayramı’ olarak, resmi olmadan yani kanuna bağlı olmadan kutlanmıştır. Bu anlamıyla ne kadar devlet tarafından başlatılmış olsa da halkın benimsemesi ile uzun yıllar toplumsal bir bayram olarak, resmi yani kanun ile belirlenmiş olan ‘Hakimiyet-i Milliye Bayramı’ ile beraber kutlanmış ve kutlamalara Himaye-i Etfal Cemiyeti öncülük etmiştir(Özçelik, 2011, s. 271; Akın, 1997, s. 91.). Milliyet Gazetesi’nin 23 Nisan 1926 tarihli haberi ‘Himaye-i Etfal’ gününü duyurmakla beraber amaçları hakkında bizi aydınlatmaktadır: “Bugün Himaye-i Etfal günüdür. Cihan Harbi’nden sonra tüm devletler azalan nüfus için çareler aramaya başlamışlardır ve bu amaçla, yeni doğan çocukların ve annelerin korunmasına çalışmışlar ve Himaye-i Etfal meselesine ehemmiyet vermişlerdir. Bu cihetle geçen defaki Himaye-i Etfal kongresinde 23 Nisan’ın Himaye-i Etfal günü olmasına karar verilmiştir. Bu münasebetle bugün şehrimizde kimsesiz ve himayeye muhtaç çocukların menfaatine rozet dağıtılacaktır.”(Özçelik, 2011, s. 270)

Himaye-i Etfal Ana Cemiyettir

İlk kapsamlı ‘Çocuk Günü’ ve ‘Çocuk Bayramı’ kutlamaları 1927 tarihinde kutlanmıştır. Bu yıl Yusuf Akçura’nın bir yazısında Himaye-i Etfal Cemiyeti’nin diğer cemiyetlerle karşılaştırdığını ve “Himaye-i Etfal Ana Cemiyettir,” diyerek cemiyetin değerini bize göstermektedir(Özçelik, 2011, s. 272). 1929 kutlamaları sırasında ‘Çocuk Bayramı’ yanında 23 ile 30 Nisan’ın “Çocuk Haftası” ilan edildiğini görmekteyiz(Özçelik, 2011, s. 276; Akın, 1997, s 93). 1981’e kadar toplumsal olarak yani kanuna bağlı olmadan kutlanan ”Çocuk Bayramı”, bu tarihli kanun ile resmi bir bayram olarak kutlanmaya başlanmıştır: “Ulusal egemenlik ve Çocuk Bayramı”(Özçelik, 2011, s. 283; Akın, 1997, s. 93).

Kutlamaların Himaye-i Etfal Cemiyeti(yani Türkiye Çocuk Esirgeme Kurumu) faaliyetleri ile başladığını gördüğümüz gibi, Cumhuriyet’in “Gürbüz Çocuk” fikri ile de bağlantılı olduğunu anlamaktayız. 23 Nisan ‘Çocuk Bayramı’ olarak kutlanması yanı sıra, bu kutlamalarla ‘çocuk sorunu’ konularına dikkat çekmek istenilmiştir: ‘Kimsesiz çocuklar’, ‘çocuk ölümleri’, ‘nüfus artışı için önlemler'(Özçelik, 2011, s. 265).

Kaynaklar

Acar, Hakan, Cumhuriyet’in Çocuk Refahı Politikasını Yapılandıran Bir Sivil Toplum Örgütü: Türkiye Çocuk Esirgeme Kurumu(1921-1981), Fişek Enstitüsü Çalışan Çocuklar Bilim ve Eylem Merkezleri Vakfı Yayınları, Ankara 2011.

AKIN, Veysi, “23 Nisan Milli Hâkimiyet ve Çocuk Bayramı’nın Tarihçesi”, PAÜ Eğitim Fak. Der., sy. 3, 1997, s. 91-93.

BAYTAL, Yaşar, Atatürk Döneminde Sosyal Yardım Faaliyetleri(1923-1938), Atatürk Araştırma Merkezi, Ankara 2012.

ÇENGELCİ, Ethem, Sosyal Hizmetler ve Çocuk Esirgeme Kurumu’nun Türk Sosyal Güvenlik ve Sosyal Hizmetler Yönetim Sistemi İçindeki Yeri, Aydınlar Matbaacılık, Ankara 1998.

ÖZÇELİK, Mucahit, “23 Nisan Çocuk Bayramı’nın Ortaya Çıkışı ve 1922-1929 Yılları Arasında 23 Nisan Kutlamaları”, Akademik Bakış, c. 5, sy. 9, Kış 2011, s. 265-284.

Okuma Önerisi

https://www.hayatsende.org/blog/genel/tarihsel-baglamda-kimsesiz-cocuklar-235.html

https://www.hayatsende.org/blog/genel/evlat-edinmenin-tarihsel-kokenleri-234.html

https://www.hayatsende.org/blog/genel/yurtlarla-ilgili-kitaplar-hafizamizdir-228.html

https://www.hayatsende.org/yayinlarimiz/

Facebook sayfamızı takip ediniz

Herkes Dergisi Resmi Facebook Sayfası

İlgi çeken kısa yazılar:

Kadına şiddet yoktur!

Alice Kitaplarında Alice Liddell ve Lewis Carroll’ın Çocukluk-Yaşlılık İlişkisi 1. bölüm

Baykara Meclisi

Hanım efendiye Latte!

Osmanlı toplum yapısı

Sudanlı Zenci Musa kimdir?

İttihat Ateşi

İttihat Ateşi 15. bölüm

Mehmet Başkan‘ın yazdığı İttihat Ateşi öykü dizisinin 15. bölümüdür. İttihat Ateşi öyküsü, sekiz vatanperver gencin yurtlarını daha yaşanabilir bir hale getirmek için gösterdikleri çabaları ve projelerini konu alıyor. Sekiz gencin yaşadığı zorlukları konu alan öykünün önceki bölümlerini okumanızı tavsiye ederiz.

1. bölüm

2. bölüm

3. bölüm

4. bölüm

5. bölüm

6. bölüm

7. bölüm

8. bölüm

9. bölüm

10. bölüm

11. bölüm

12. bölüm

13. bölüm

14. bölüm

İttihat Ateşi

Düzen ve Adalet Cemiyeti’nin lokal açma fikri uygulamaya koyulacak. Nihayetinde sekiz arkadaşın da Kadıköy’de yeteri kadar çevresi var ve eşraftaki eğitimli insanları toplayabilmek için tematik böyle bir çalışma yürütmek faydalı sonuçlar doğurabilirdi. Sekiz genç de bu maksat ile lokal fikrine sıcak baktı. Yeni günün başlaması ile birlikte, Kadıköy’de Barış Manço Kültür Merkezi’nin önünden başlayarak tüm civara kiralık yer aramak için bakınmaya başladılar. Kadıköy kalabalık bir muhit olduğu için sekiz erkeğin bakınarak yürümesi çok da garip gelmedi insanlara. Kadıköy’de insanların bakınması hiç kimsenin dikkatini çekmiyor ama yoldan geçen kadınlara taciz eden bakışlar ile yaklaşmak insanların dikkatini çekiyor. Sekiz gencin de bu bezlerde işi olmadığı için böyle bir durum yaşanmadı elbette. İttihat Ateşi ilk olarak Kadıköy’de yanacak ve tüm yurda yayılacaktı. Sekiz genç de bu inanç ile çaba göstermekte hiçbir şüphe duymuyorlardı.

Lokal için dükkan arayışları bekledikleri gibi ilk gün sonuçlanmadı. Enver arkadaşlarını çay içmeye gidelim diye ikna etmeye çalıştı. Ancak bir çoğu paramız cebimizde kalsın gider evde çay demleriz diyerek pek yanaşmadılar. Nakit paraya ihtiyaç duyacakları bu süreçte her kuruş büyük önem taşıyordu. Bu nedenle, sekiz arkadaş doğrudan eve gitti. Öncelikle yemeklerini hazırladılar ve yediler. Yemek esnasında ve sonrasında çay içme faslında sohbet koyu idi. Türk Lirası’nın değer kaybetmesi üzerine başlayan konu, Türkiye’nin sanayi ve tarımda kendisine yetemeyen bir ülke olmasına kadar uzandı. Günün sonunda ise herkes yatağına geçti ve yeni güne heyecan ile hazırlanmaya başladılar. Nihayetinde sonunda ölüm yok ise her karanlık gecenin en koyu anında güneş doğar ve yeni gün başlar.

Görev ayrımı

Sabah kahvaltı için hazırlıklar yapılırken Niyazi bazı konularda arkadaşlarının fikrini almak istedi. Sekiz arkadaşın tamamının zaman yatırımını lokal için dükkan aramaya yapmasının zaman kaybı olacağını belirtti. Düzen ve Adalet Cemiyeti ile ilgili diğer çalışmalar için de belli bir kesim çalışma yapmalıydı. Bu konu hakkında Kemal’in bir fikri vardı. “Cemal, Orhan ve Kenan benimle birlikte lokal ile ilgili çalışmaları yürütsün, Niyazi, Mustafa, Selim ve Enver ise cemiyetin diğer meseleleri ile bir süre haşır neşir olsun. Bu sayede cemiyetin tüm meseleleri aynı süreç içerisinde işlemeye devam eder. Elbette lokal için dükkan arama aşaması için geçerli bu kadrolaşma, diğer zamanlarda dönemsel görev ayrımları yaparız.”

Üniversitelerin bağımsızlığı

Kemal’in bu görev paylaşımı fikri, cemiyet üyeleri arasında olumlu karşılandı. Görev paylaşımı sonrasında günlük rutin sohbetlerine devam ettiler. Niyazi, “dün gece yatarken düşündüm. Üniversitelerin ve yargının bağımsızlığı ile ilgili bir düşüncem var. YÖK aşamalı olarak pasif hale getirilmeli. Üniversitelerin rektör atamalarını Cumhurbaşkanı değil, üniversitelerde gerçekleştirilen seçimler neticesinde Rektör ve Dekan atamalarının gerçekleşmesi fikrini savunuyorum. Üniversiteler, evrensel bilim merkezleri olduğu için hiçbir siyasi baskı yaşamadan çalışmalar yürütebilmeli. Her değişen hükümette üniversite Rektörlerinin bıyıklarının değişmesi veya işleyiş tarzının değişmesi, Türkiye’nin gelişimini olumlu yönde etkilemiyor. Elbette Rektör ve Dekan olan bilimadamları kanunları dahilinde hareket etmek zorundalar. Herhangi bir usulsüzlük ve hukuksuz durumda yargı makamının Rektör ve Dekan olan şahısları görevden alma yetkisi olmalı. Yargıya intikal eden hukuksuzluklar ötesinde politik nedenler ile üniversitelerin yönetimine müdahale edilmemelidir.” dedi.

İttihat Ateşi

İttihat Ateşi

Niyazi’nin üniversitelerin bağımsızlığı ile ilgili sözleri sonrasında Enver söze girdi. “Üniversiteleri bağımsız kılabilmek için öncelikle yargının bağımsızlığı güvence altına alınmalıdır. Adalet Bakanlığı ve Cumhurbaşkanı’nın gözlerinin içine bakan bir yargı sistemi kesinlikle seçimle gelen Rektör ve Dekanlara karşı bağımsız ve adil bir yaklaşım ortaya koyamaz. Yargı bağımsızlığı, üniversitelerin bağımsızlığından da önemli ve öncelikli bir konudur. Sebebi ise üniversitelerin bağımsızlığı için ön koşul yargının bağımsızlığıdır.” dedi. Niyazi ise sözlerinin eksik kaldığını belirterek cümlesinin başında yargı ve üniversitelerin bağımsızlığı vurgusu yaptığını ama sıralama konusunda Enver’e hak verdiğini söyledi.

Yargı bağımsızlığı

Yargı bağımsızlığı konusunda öğle saatlerine dek süren yoğun tartışmalar yaşandı. Ancak yargının siyasiler tarafından değil, hukukçular tarafından ele alınması ve ideal bir sisteme oturtulması için projeler üretilmesi gerektiğinde hemfikir olundu. Sonuçta sekiz arkadaş da siyasi pencereden yargının ele alınmasını yargı sorunlarını aynı şekilde devam ettirmekten başka sonuç vermeyeceği konusunda hemfikir oldu. Yargı konusunda tartışmalar devam ederken birden Mustafa söze girerek asker arkadaşlarının bugün geleceğini hatırladı. İbrahim, Talat ve Muhammed bugün Ankara’dan gelecek ve cemiyete katılım konusunda yüz yüze evde bir görüşme yapacaklardı. Yan masa tedirginliği olmadan ev ortamında yapılacak görüşmelerin herkes açısından daha rahat ve elverişli olduğu düşüncesini savundular. Bundan sonra cemiyete davet edeceğimiz isimleri eğer İstanbul’a gelme imkanları var ise evde ağırlama fikrini bir gelenek haline getirme kararı aldılar.

Talat havadis ile geldi

Yargı konusu yarıda kaldı ve eve gelecek olan üç asker arkadaş ile yapacakları görüşme hakkında konuşmalar başladı. Hukukçu insanlara danışabilecekleri bir gün ayrıntılı bir şekilde yargı meselesini ele almaya karar verdiler. Kısa bir süre sonra kapı çaldı. Eve ilk gelen Talat oldu. Talat içeri girer girmez Mustafa’ya sımsıkı sarıldı.

– Eskisinden de sağlıklı görünüyorsun. Yaramış sana yiğidim.

– Bizi öldürmeyen acı güçlendirdi. İşte bu nedenle seni çağırdık Talat!

Tebessümle yaşanan bu diyalog sonrasında Talat’ı salona davet ettiler. Talat oturur oturmaz hemen önüne çay geldi. Talat çayından yudum alırken Muhammed ile konuştuğunu ve Muhammed’in yalnız gelmeyeceğini söyledi. Muhammed’in yalnız gelmeyeceğini duyan sekiz arkadaş da şaşkınlık yaşadı. Mustafa şaşkınlığını belirten kısa bir soru yöneltti.

– Nasıl yani?

– Kötü bir şey yok ya hu! Siz siyasalcılar da her şeye şüphe ve korku ile yaklaşıyorsunuz. Benim de tanıdığım bir asker arkadaş ile birlikte gelecek. Hava Kuvvetleri’nin özel eğitimli ekipleri vardır. Muharebe Arama Kurtarma ekibinde yer alan Turan da gelecek. Kendisi demokrasiye inanan vatanperver bir askerdir. Muharebe Arama Kurtarma (MAK) ekipleri, düşman bölgesine sızıp hedef işaretler ve düşen bir dost unsur var ise onları kurtarır. Kısacası, ordunun gizli kahramanlarıdır onlar. İşte Turan da bu ekipte kıdemli başçavuş olarak yer alıyor.

Turan kimdir

– Bize biraz Turan’ı anlatır mısın?

– Turan, 45 yaşında gözümüzün nuru, hayatını orduya adamış muazzam bir askerdir. Hava Astsubay Meslek Yüksek Okulu mezunu kendisi. Sonrasında ise açıktan Kamu Yönetimi okudu. Hiç evlenmedi, erken yaşta babasının vefatı sonrasında kazancını kardeşlerini okutmaya ve annesinin geçimine harcadı. Annesi geçen sene vefat etti, kardeşi ise öğretmendi. Geçen sene ise bir banka üzerinden kredi çekip ev aldığı için açığa alındı. Kısacası, ordudaki görevi gibi yaşamında da hiçbir zaman rahat yüzü görmedi. Hiçbir zorluk ve hüsran kendisini görev aşkından koparmadı.

– Turan’ın da acı bir yaşamı varmış. Gerçekten de her yaşam bir dünya, herkesin bir dünyası var ve ne yazık ki başkalarına kendi dünyasını dar ediyoruz. Peki annesinin vefatı ile kız kardeşinin açığa alınmasının bir alakası var mı?

– Ne yazık ki sana bu konuda bir bağlantı yok diyemem. Nebahat teyzeyi ben de tanırım. Elini öpmüşlüğüm, bir acı kahvesini içmişliğim vardır. Kızının açığa alındığını öğrendiğinde kalp krizi geçirdi ve hastaneye götürmeye fırsat olmadan oracıkta can verdi. Melis’in hiçbir terör örgütü ile bir bağı yoktu. Annesi ile oturdukları evi alırken kredi şartlarından dolayı o malum bankayı tercih etmişti. Lakin bunu açıklama fırsatı dahi olmadan hayallerini gerçekleştirdiği öğretmenlik mesleğinden uzaklaştırıldı.

– Mekanı cennet olsun. Elbet bir gün ak ile kara…

Kapının çalması ile birlikte Mustafa’nın sözleri yarıda kaldı. Kapının arkasında Muhammed’in ince ve etkileyici sesi duyuldu. Mustafa bu güzel sesi nerede duysa tanırdı, senelerce onun sesinden nice Türk Sanat Müziği eserini dinleyerek ruhunu beslemişti. Mustafa heyecan ile kapıyı açtı ve doğrudan Muhammed’e sarılarak seni özledim dostum dedi.

İnsan insana kavuşurmuş

Muhammed, “dağ dağa kavuşmazmış ama insan insana kavuşurmuş biricik Mustafa’m” dedi. “O kalleşin saldırısı sonrası hepimizi çok korkuttun. Terörle mücadelenin yoğun olarak yaşandığı bugünlerde nice yiğidin kara haberini aldım. Bir de seni kaybedecek olmaktan çok korktum.” dedikten sonra Niyazi’nin salona daveti sonrasında salona doğru yürümeye başladı. Tam da salona girerken hatırladı: “aa pardon, Turan başçavuşum heyecandan size tanıtmayı unuttum. Kendisi şerefli ordumuzun şerefli bir kıdemli başçavuşudur.” Mustafa gülümseyerek karşılık verdi.

– Turan ağabeyden evvel, şanı geldi bizlere Muhammed’im. Kendisi ile tanışmak için can atıyoruz biz de.

Turan duyduğu sözler sonrasında gülümsedi ve yüzünün kırışıklıkları ve acılar daha da belirginleşti. Turan’ın hikayesini duyduğu için Selim’in içine hüzün çöktü kırışıklıkları görünce. Henüz 45 yaşında olmasına rağmen saçları kırlaşmış ve yüzündeki kırışıklıklar belirginleşmişti. İyilerin üzüldüğü dünyada nasibini almış güzel bir insana bakar gibi baktılar Turan’ın yüzüne. Sessizce gülümsedikten sonra Turan birkaç sözü varmış gibi teşebbüste bulundu.

– Sizler gibi vatanperver gençler tarafından böyle güzel karşılanmak ve anılmak, benim gibi bir asker için büyük bir motivasyon kaynağıdır. Sivilde pek tanıdığım yoktur, tanıma fırsatım da olmadı. Beni bir silah arkadaşlarım bilir, bir de dağlar ve kuşlar. Sizler hakkında ben de pek güzel sözler duydum. Sağ olsun, Muhammed üsteğmenim de bana güvendi ve bana sizlerden bahsetti. Sırf sizler ile tanışmak ve konuşmak için atlayıp geldim. Görevim dışında İstanbul’a koca ömrümde 2 defa geldim. İkincisi de siz oldunuz.

Sivil – asker teması

Düzen ve Adalet Cemiyeti’nin sekiz kurucu üyesi de Turan’ın sohbetini ve ağırbaşlı tavrını çok beğendi. Turan’ın özellikle tevazu göstermediği, tevazunun karakterinde olduğu konusunda hemfikir oldukları bakışlarından anlaşılıyordu. Özellikle Selim sorular yöneltmek için uygun zamanı bekliyor gibi tetikteydi. Turan’ın politik dünyasından ziyade deneyimlerini dinlemek için sabırsızlık duyuyordu. Halbuki Turan’ın gelme nedeni askeri deneyimlerini dinlemek değildi. Ancak kendisini onun vazifelerini dinlemekten geri tutamadı. En sonunda dayanamayarak Turan’a ilk soruyu yöneltti.

– Eğer hadsizlik yapıyor isem kusura bakma Turan ağabey. Düşmanın bulunduğu konuma giderek lazerle işaretleme yapmak büyük bir cesaret ister. Düşmanın içine kadar sızdığın için her türlü tehlikeyi barındıran bir görev yapıyorsun. Sonunda ölüm veya işkence olabilir. Hiç mi korkmuyorsun ağabey?

Turan tebessüm ederek, “bu hayata bir kere geleceğim. Şerefli bir şekilde can vermek de, yatağımda ölmek de nasip işidir. Dilerim ki vazifem uğruna bu hayata veda ederim. Elbet bir gün hepimiz öleceğiz ve ben bu ölümün milletim uğruna olmasını tercih ederim. Hiçbir göreve giderken zerre kadar korkmadım.” dedi.

Turan’a yeni bir soru yöneltecek iken Kenan araya girdi. “Turan ağabeyi her gördüğü sivilden duyduğu sorular ile yormamak gerekli. Turan ağabeyimiz İstanbul’a kadar bunun için gelmedi. İttihat Ateşi hakkında konuşalım Turan ağabey ile. Kendisinin zahmetlerinin boşa gitmesini istemem.” dedi. Kenan’ın araya girmesi sonrasında sivillerin askerlerin yaşamında merak ettiği noktalar geride bırakıldı. Niyazi ile Mustafa kısa bir süre göz göze geldi. Bu esnada Mustafa’ya gözleri ile istersen söze başla manasında hareket yaptı. Sonrasında ise Mustafa söze girdi.

– Tekrardan hoş geldiniz. Muhammed’in de geldiği o bıçaklı saldırı sonrasında Düzen ve Adalet Cemiyeti’nin temellerini atmaya karar verdik. Cemiyetimizin ilke ve kurallarını belirledik. Dosya halinde sizlere sunacağım. Öncelikle okumanız ve yorumlamanızı istiyoruz. Memleketimiz için arzu ettiğimiz hedeflere ulaşırken sizleri de aramızda görmekten kıvanç duyacağız. Muhammed’e imanım gibi güveniyorum, kendisinin bizleri yanıltmayacağı konusunda hiçbir şüphem yok. Elbette Muhammed’in güvendiği ve saydığı Turan ağabey için de dolayısı ile aynı durum geçerli.

Muhammed ve Turan dosyayı alıp okumaya başladı ve tam o esnada kapı çaldı. Kemal ise “aha İbrahim de geldi” diyerek Mustafa’ya baktı. Mustafa kapıya yöneldi ve İbrahim’i karşıladı. Mustafa’ya tıpkı diğer dostları gibi İbrahim de sımsıkı sarılarak geçmiş olsun dileklerini tekrardan iletti. Mustafa ve İbrahim sohbet ederek salona doğru gelirken, diğer arkadaşlar salonda oturan Muhammed ve Turan’ın yanından ayrılmadı. Salondaki misafiri yalnız bırakarak kapıya gitmek yakışık kaçmazdı.

İbrahim yorgundu

Uçak rötar yaptığı için uykusuz kalan İbrahim, bitkin görünüyordu. Görev sonrasında uykusuz kaldığı için üzerine rötar aksiliğinin de eklenmesiyle İbrahim uyumaya fırsat bulamadı. Erkenden İstanbul’a inmeyi ve biraz uyuduktan sonra Mustafa’nın yanına geçmeyi planlıyordu. Ancak uçaktan iner inmez Mustafa’nın yanına gelmek zorunda kaldı. İbrahim yaşadığı aksilikleri anlattı ve bitkin görünmesinin nedenini açıklayarak sözlerini noktaladı.

İbrahim’in yorgunluğunu dile getirmesinin ardından Orhan, “istersen içeride biraz dinlenebilirsin. Nihayetinde hep buradayız, kalktığında gelirsin.” diye kibar bir teklifte bulundu. İbrahim ise Orhan’a nezaketinden dolayı teşekkür ettikten sonra gerekir ise konuştuktan sonra geçer uzanırım diye yanıt verdi. İbrahim sözlerini noktaladıktan sonra Mustafa hiç oyalanmadan konuya girme kararı aldı.

– Sen de yorgunsun, seni çok fazla yormadan doğrudan konuya gireceğim. Benim bıçaklandığım günü hatırlıyorsundur, işte o gün aldığım yara hepimizin dirilişi oldu. Aldığım bir bıçak yarası, bir ulusun karanlıktan aydınlığa çıkabilmesi için bir umuda dönüştü. Düzen ve Adalet Cemiyeti’nin temellerini attık. İşte İttihat Ateşi böyle başladı. Cemiyetin ilke ve kuralları geçtiğimiz gün belirlendi ve önümdeki dosyada bu ilke ve kurallar yazıyor. Öncelikle ilke ve kuralları incele, sonrasında ayrıntılar hakkında konuşabiliriz.

28 Şubat sürecinin etkisi

İbrahim, Muhammed, Talat ve Turan dosyaları inceledikten sonra birbirlerine bakmaya başladılar. İbrahim, 28 Şubat sürecinde askerlerin herhangi bir dernek, vakıf veya sendikaya üye olması yasaklandığını söyledi. Ardından ise “ancak TSK’nın izni ile onay verilen yerlere üye olunabildiğini açıkladı. Turan kıdemli başçavuşum o dönemlerde orduda olduğu için o günleri bizzat yaşamıştır.” diyerek sözlerini noktaladı.

Turan, “28 Şubat süreci sivil yaşamı ve siyaseti yasaklar ile kısıtladığı gibi askeri de kısıtladı ve sosyal yaşamdan kopardı.” dedi. Sivil yaşama ve siyasete askerin müdahalesi yapılırken aynı zamanda askeriye içerisinde çatlak seslerin çıkmasını engellemek ve askerin sosyal yaşamda aktif olması engellendi. Salondaki 12 kişi de 28 Şubat konusunda olumsuz bir yaklaşım sergilemede hemfikir oldu. Siyasete ve topluma asker müdahalesi, hiçbir koşul altında kabul edilemez olarak görüldü. Konukların askeri darbe yatkınlığında olmaması Niyazi’nin içine biraz olsun su serpmişti. Cemiyetin sekiz kurucusu da dört askerin de cemiyete katılım gösterme konusunda nasıl bir tavır takınacağı konusunda meraklarını gizleyemediler. Sonunda ise Mustafa söze girdi.

– Peki, cemiyete katılım hakkında ne düşünüyorsunuz?

Devam edecek

Facebook sayfamızı takip ediniz

Herkes Dergisi Resmi Facebook Sayfası

İlgi çeken öyküler:

Hey taksi!

Recep ile Nadan

Bir Hatıra Defteri

Zamana yolculuk

Benim Öyküm

Haziran

Kurtuluş

Suçsuzum

Yi ha! Bir Anadolu göbeği hikayesi

Anlatılmaz yaşanır yıllar geçse bile

Kalan Zaman

Kalan Zaman 2. bölüm

Kalan Zaman, Herkes Dergisi yazarı Erdal Fahlioğulları’nın yazdığı bir öykü dizisidir. Hastalığını öğrenen bir insanın kalan zamanında yaşadıkları ve hissettiklerini konu alıyor. Öyküyü kavrayabilmek için ilk bölümden itibaren okumanızı tavsiye ederiz.

1. bölüm

Kalan Zaman

Tek sıkımlık bir kurşun gibi hissediyorum kendimi. Feda edebileceklerimin sınırı yok şu an. Yolun sonunu gördüğüm için elimdeki her şeyi bıraksam da bir bırakmasam da. O yüzden ufkum açıldı her şeyi yapabilirmişim gibi hissediyorum. Aklımı, uçurumun kenarında yürüyor. Ama düşmekten korkmuyor,aşağıda ne var diye bakmıyor.

Hastalığımı anneme söyledim önce. Ağır oldu dinlemesi. Lafıma daha başlarken gözleri doldu. Nasıl baktıysam artık anneme konuştuklarımı dinlemesine gerek bile yoktu. Ayna olmuş gözlerim anlatmıştı her şeyi. Hıçkıra hıçkıra ağlamasını isterdim üzüntüsünü dışarı atmasını. Ama o tedaviyle ilgili olabilecek bütün soruları sorduktan, hastalığımın geri dönülemez olduğunu anladıktan sonra başladı içli içli ağlamaya. Göz yaşları damla damla akmadı, bir yol buldu kendine yanaklardan öyle boylu boyuna aktı saatlerce. Ta ki kuruyana kadar.

Günlerimin çoğunu dışarıda geçirmeye başladım. Mümkün olduğunca deniz kenarına gidiyordum. Deniz kokusu az da olsa kuruyan ciğerlerimi hissetmemi sağlıyordu. Ya da ben öyle hissediyordum. Belki de geri sayımı hızlandırmaktan başka bir işe yaramıyordu.

Bugüne kadar içimden gelen ne varsa yapmaya başladım. Resmen arzularımı isteklerimi bir kafese tıkmış, içimde saklıyormuşum. Bu haber o kafesin kapısını açtı ve beni içinde boğulmak üzere ucu bucağı olmayan bir nefis deryasına saldı.

Oturup bu arzu ve isteklerimin bir listesini yaptım. Kendime bunları gerçekleştirmeden ölmeyeceğime dair söz verdim. Eğer ki ölürsem peşimden bunları yapması içinde bir dostuma vasiyet bıraktım.

Onlar da ölecek olsaydı bana eşlik ederlerdi

Sokakta giderken bir adamın arkasına geçip sebepsiz yere ensesine bir vurdum ve “Bugün Cuma!” diye de bağırdım. Adam önce sinirlenerek ve bir o kadar da şaşırarak bana baktı. Tam vuracaktı ki benim tepkisiz kalışımı, meraklı gözlerle ona baktığımı gördü ve beni deli zannetti galiba ki küfürler savurarak uzaklaştı benden.

Otobüse bindim. İnsanlar tabi telefonlarına bakıyorlar. Belki bir iki tanış aralarında sohbet ediyor. Birbirinden kopuk bir ortam var tabi. Ben derin bir nefes aldıktan sonra başladım “Ada sahillerinden bekliyorum, her zaman …” diye şarkı söylemeye. Gözler açıldı. Gene şaşkınlıklar arttı. İçlerinden çoğu gülümsedi hatta içlerinden çoğu içlerinden eşlik etti. Başlarını sallayarak ritim tutmalarından belliydi. Onlar da ölecek olsaydı bana eşlik ederlerdi herhalde. Etmediklerine göre hepsi sonsuza kadar yaşayacaklar sanırım. Sonra ben bunu gideceğim durağa kadar devam ettirdim. Katılanlar oldu, sövenler oldu. Ama ben son durağa kadar devam ettim.

Güneşli bir Pazar günü şemsiyeyle yürüdüm. Sokak köpeklerini topladım ve onların olduğu yere İskender sipariş verdim. Başka dinlerin ibadethanelerine gittim. Sevmediğim bir arkadaşıma onu sevmediğimi söyledim. İnternette birisiyle tanıştım ve ona yanlış buluşma adresi verdim.

Ben de isterdim daha güzel anlamlı şeyler yapmayı bu yaptıklarım size boş geliyor ama o işler öyle olmuyor işte. Öleceğimi düşününce her şey değersiz geliyor. Anlamını yitiriyor. Ben gittikten sonra hiç birisi olmayacak. 82 gün daha varlar. Sonra yoklar…

Devam edecek

Facebook sayfamızı takip ediniz

Herkes Dergisi Resmi Facebook Sayfası

İlgi çeken öyküler:

Zamana yolculuk

Hey taksi!

Suçsuzum

Recep ile Nadan

Kirli Melek

Yi ha! Bir Anadolu göbeği hikayesi

Anlatılmaz yaşanır yıllar geçse bile

Haziran

İttihat ateşi

Benim Öyküm

Kurtuluş

Baykara Meclisi

Baykara Meclisi

Baykara Meclisi, Hatice Güleç’in dergimizdeki ikinci çalışmasıdır.

Baykara Meclisi

Baykara meclisi kurula!

Kapısına yüz vuranda

Ganjdan selam,

Akan sudan paklık,

Tecrubeli çarıklardan

Sabır tozu…

 

Yüreği ile konuşula

Makama varmadan

Müsama pek ala!

Söz akmadan evvel ;

Üç kere usa vur!

Sonra silkelen

Haceti tart.

 

İnce iş,

Simli ip

Haydi gösterin emekleri!

Kağıda ağır ağır düşen ilmekleri.

Burada ümit  var beklentisiz!

Edip dimağlar;

Ruh terbiyecisi

Çuvaldızı kendine batıranlar…

Divanları doldursa,

Mısra tapuluları!

Sözün hakkını

Bi Baykara mı teslim etti!

Politika sus!

Sanat:

Öz benliğin,

Derunun, taşma hali

Niyet ettim,

Kalplerin şifasına

Ve topumuzun devasına!

Ne çok hacet!

Samimi yürek,

Derundan latif!

Hiciv dahi ağır…

Söz akmadan evvel;

Üç kere usa vur!

Sonra silkelen

Haceti tart!

Lüzümu yok ise

Diline kemik tak!

Baykara meclisi: Hüseyin Baykara’nın kurduğu siyasetin değil kültür, dil, söz ve sazın olduğu sanat divanlarıydı.

Facebook sayfamızı takip ediniz

Herkes Dergisi Resmi Facebook Sayfası

İlgi çeken yazılar:

Garip

Hanım efendiye Latte!

Humpty Dumpty, “Sözcüklerin Efendisi” 2. Bölüm

Manzarayı Sen Anlat Fikret

Yat Oğlum Rıza

Papin Deneyi ve İfade Ettiği Sosyal Olgu

Sokak kedilerinin İstanbul’u

Ölüme yergi, Tamer Başkan anısına…

kadına şiddet

Kadına şiddet yoktur!

Kadına şiddet nedir? Türkiye’de şiddet ile mücadelede yasalar mı yoksa kültür mü değiştirilmeli? Çocuğa, çalışana, kadına, arkadaşa veya bir başkasına fark etmiyor. Şiddet, güçlünün güçsüzün üzerinde zor kullanarak kendisini tatmin etme yöntemidir. Kadına şiddet ile mücadele edilmez, kadına şiddet yoktur. Topyekün şiddet vardır! Ülke olarak doğrudan onun ile mücadele etmek zorundayız.

Dünyanın birçok ülkesi gibi Türkiye’de de kadına şiddet önüne geçmekte zorlanılan bir hal aldı. Siyasetçiler ve medya kadına karşı şiddete karşı duyarlı olduğunu düşünse de, tavır ve söylemleri ile şiddeti körüklüyor. Türkiye’de şiddet tırmanırken görmezlikten gelinir iken kadına şiddete karşı kampanyalar yürütülmesi hiçbir sonuç vermeyecektir. Şiddet bir bataklıktır ve bu bataklık kurutulmadan kadına şiddet de çözüm bulmayacaktır.

Şiddet

Toplumun neredeyse her kesiminde şiddet kendisine kültürel bir taban bulmayı  başarıyor. Üstelik bu şiddet, şiddete karşı duyarlı olduğunu zannedenler tarafından dahi tebessüm ile karşılanabiliyor. “Bunun gibi üç beş tanesini Taksim Meydanı’nda sallandıracaksın” sözünü dikkatle okumalı. Tüm çirkinlikleri çirkinlik ile ört pas etme dürtüsü hissediliyor. Halbuki Taksim Meydanı’nda sallandıracaksın denilen kişiler, şiddet bataklığının en iri tehlikeli hastalıklarıdır. Ancak bu hastalık ne yazık ki kurutmayı düşünmediğimiz bataklıkta yetişiyor ve besleniyor.

kadına şiddet

kadına şiddet

Çocuğa şiddet

Anneler çocuklarına sinirlenip vurduklarında yumuşak veya sert fark etmez, çocukta yarattığı etki göz ardı ediliyor. Bir çocuğa en güvendiği ve sevdiği kişiler tarafından şiddet uygulanması, çocuğun şiddeti olağanlaştırmasına neden olur. Evde şiddet gören bir çocuk, okulda kendisinden zayıf gördüğü bir çocuğa rahatlıkla şiddet uygulayabilir. Görüşlerini dayatmak için oyun oynarken dahi şiddet uygulamaktan çekinmez. Üstelik birçok aile kendi çocuğu şiddet uygulayan taraf ise herhangi bir kaygı da yaşamıyor.

kadına şiddet

kadına şiddet

Çocukken şiddet gören ve şiddeti olağan gören bireyin bir gün büyüyeceğini de unutmamak gerekli. Şiddet gören kız çocuğu büyüdüğünde çocuğuna şiddet uygulamayı olağan olarak karşılayacak. Üstelik çocuğuna şiddet uygulamasının çocuğunun ruhsal gelişimine ve kültürüne etkisini aklının ucundan dahi geçirmeyecek. Aklından geçirse dahi önemsemeyerek göz ardı edecek.

İşçiye psikolojik şiddet

Çocukken şiddeti olağan olarak hayatının bir parçası olarak yaşayan bireyler, ilerleyen yaşlarında şiddet uygulama konusunda bonkör davranacaktır. Tahsil hayatını tamamladığında iş hayatına girecek ve amirleri tarafından psikolojik şiddet görecek. Üstelik gördüğü şiddeti eğitim ve burnunun sürtülmesi olarak algılayacak. Kendisi yönetici konumuna geldiğinde ise yanında çalışan işçilere psikolojik şiddet uygulamayı otorite olarak algılayacak. Hatta kimi yöneticiler eğitmek istedikleri çalışanlara özellikle psikolojik şiddet uyguluyor. Gayet iyi bir niyet ile eğitmek istediği gence yardım ettiğini düşünerek psikolojik şiddet uyguluyor.

Kadına şiddet

Şiddetin yaşamın her alanına sızdığı bir kültürel yapı içerisinde kadına şiddet ile mücadele etmeye çalışmak hayalperestliktir. Kadına şiddet diye bir şey yoktur! Şiddet vardır, despotluk vardır! Şiddetin temelinde kendinden zayıf olanı baskı ile yönlendirme ve etkileme yatıyor, daha da ileriye gider isek keyfi nedenler vardır. Tüm bunların olmasını sağlayan güçlünün güçsüzü ezmesinin olağan karşılanması yatar.

Kadına şiddetin temelinde kadının toplum içerisinde daha zayıf olması ve fiziksel bakımdan doğanın gereği daha zayıf olması yatar. Tıpkı amirin yanında çalışandan daha güçlü olması ve ebeveynin çocuklardan daha güçlü olması gibi temelinde güçlünün güçsüzü ezmesi yatıyor. Eğer toplum içerisinde güçlünün güçsüzü ezmesine yani şiddetin altyapısına bir çare aramak yerine kamuspotları ile kadına şiddet karşıtı söylemler geliştirmek hiçbir çözüm üretmeyecektir.

kadına şiddet

kadına şiddet

Kadına şiddete hayır sloganları tüm reklam panolarını süslerken, TV ve gazetelerde kadına şiddete karşı yayın ve yayımlar yapılırken şiddetin tırmanmasının da temelinde bu yatıyor. Patronundan şiddet gören bir erkek, eve geldiğinde daha zayıf gördüğü eşi ve çocuklarını şiddet için uygun kişiler olarak görür. Tıpkı kadınların çocuklarını en zayıf halka olarak görmesi gibi.

Yasalar mı? Yoksa kültür mü değişmeli?

Son dönemlerde kadına şiddete karşı ciddi bir çalışma yürütülüyor. Ancak olumlu yönde bir değişim yaşanmıyor. Sporda şiddet yasası çıkartıldı. Ancak tribünlerde kavga ve küfürün önüne geçmekte  yeterli olmadı. Devlet otoritesinin hazırladığı ve uygulamaya çalıştığı yasalardan ziyade toplumun kağıda dökülmemiş yasaları olan örf, adet ve daha genel bakarsak kültüründe değişim için çalışmak gerekli. Şiddet sorununu çözebilmek veya en aza indirebilmek için toplumun kültürüne işlemiş olan şiddet eğilimini değiştirmek için Antropolog ve Psikolog istihdamı gerekmektedir.

Şiddet sorunu, hukuki bir sorun olmanın da ötesinde antropolojik ve psikolojik bir sorundur. Şiddetin her türlüsü ile teker teker mücadele etmek yerine topyekün şiddetin toplumda silikleşmesini sağlayacak uzun vadeli çalışmalar yürütmek, gelecek nesillerde kadına şiddet, sporda şiddet, işyerinde şiddet, çocuğa şiddet ve yüzlerce çeşidini toplumdan silip atacaktır. Tekrardan belirtmekte fayda var! Kadına şiddet yoktur! Şiddet vardır…

Facebook sayfamızı takip ediniz

Herkes Dergisi Resmi Facebook Sayfası

İlgi çeken yazılar:

İttihat ve Terakki Cemiyeti amacı ve kuruluşu

Osmanlı toplum yapısı

Birinci Haçlı Seferi

Papin Deneyi ve İfade Ettiği Sosyal Olgu

Descartes’in yöntem üzerine konuşmalar eseri ve tarih uyarlaması

Karlofça Anlaşması önemi ve sonuçları

Çaldıran Savaşı önemi ve sonuçları

Osmanlı’da okuma yazma oranı

Sürgün ve Türkiye

Güney Amerika’da oligarşi ve diktatörlük

Ali Koç

Ali Koç listesi ve seçim süreci

Ali Koç geçmişte Fenerbahçe’de Aziz Yıldırım’ın yönetim kurulunda da yer alan bir Fenerbahçe taraftarı ve işadamıdır. Ali Koç listesi bakımından ketum davranmaya ve süreci doğru yönetmeye çalışıyor. Ali Koç Fenerbahçe seçim süreci içerisinde adımlarını doğru atan ve taraftarı dinamik hale getirmeyi başaran bir aday oldu. Ali Koç kongre öncesinde Fenerbahçe Kongre üyeleri ve taraftarlar ile sıcak teması koruyor ve iletişim konusunda ciddi adımlar atıyor.

Ali Koç listesi bakımından bir tüyo vermemiş olması, seçim sürecinde ekip konusunda iftira ve karalama kampanyalarına karşı önlem niteliği taşıyor. Ali Koç kongre çalışmaları için her kesimden kongre üyeleri ile temas kurarak, camia içerisinde bütünleştirici bir tutum sergileyeceği imajı çiziyor. Aziz Yıldırım yönetiminde son dönemlerde camiada ayrışma ve hantallık baş göstermişti. Ancak Ali Koç Fenerbahçe seçim döneminde Kongre üyeleri ve Fenerbahçe taraftarını aktif hale getirerek, camiada dinamizm eksikliğini henüz Başkan seçilmeden bertaraf edeceğini gösterdi. TUSİAD Başkanlığı için adı geçen Koç, gönlünde Fenerbahçe Başkanlığı‘nın yattığını söyleyerek kolları sıvadı ve harekete geçti. Çırağan’daki tanıtımda yaptığı konuşma dahi taraftarı motive etmek için bir adım oldu.

Ali Koç listesi

Fenerbahçe seçim sürecinde mevcut Başkan Aziz Yıldırım ve Koç aday olarak ortaya çıktı. 20 senedir Aziz Yıldırım’ın kulübü yönetmesi ve metal yorgunluğu yaşanması, taraftarı alternatif adayı desteklemeye yönlendirdi. Ali Koç listesi bakımından hiçbir açık vermemeye dikkat ediyor. Kulislerde dahi kadro hakkında bir bilgi dolaşmaması, ekibin de ağzının sıkı olduğu gösteriyor. Başkan seçilmesi durumunda içeriden haber sızdırılması gibi bir sorunun yaşanmayacağının da güvencesi olarak anlaşılabilir.

Ali Koç ve Aziz Yıldırım

Ali Koç ve Aziz Yıldırım

Kadronun ağzının sıkı olması, yukarıda bahsedilen olumlu izlenimler uyandırmasının yanında başka kazanımlar da sağlıyor. Listede yer alan isimler hakkında dedikodu ve karalamaların manipülasyon odaklı çalışan kimi medya kuruluşlarda yer almamasını sağlıyor. Seçim sürecinde iftiralar ile karşılaşmamak adına son ana dek yönetim listesinin açıklanmaması büyük bir olasılık olarak beliriyor.

Yönetim listesi işadamı yoğunluklu mu olacak

3 Haziran 2018 Fenerbahçe Kongresi‘nde gerçekleşecek olan seçimde oylanacak olan listenin aktif görev alacak isimlerden oluşması büyük bir olasılıktır. Yönetim kadrosunda işadamları yer alsa da popüler isimler üzerine kurulu bir liste olmayacaktır. Camia içerisinde gözde bazı isimler yer alsa da, kadro popülist bir yaklaşımla tanınmış işadamları ile şişirilmeyecektir. Fenerbahçe’nin hantal bir yapıdan kurtulabilmesi için önemli adımlar atmak için 3 Haziran’da Kongre üyelerinin oylayacağı listenin daha mütevazi olması beklenebilir.

Ali Koç kongre çalışmaları

3 Haziran 2018 Fenerbahçe Kongresi’nde mevcut Başkan’ı yenebilmek için ciddi bir seçim çalışması yürütülüyor. Koç, bir spor kulübünden ziyade Devlet Başkanı olabilmek için aday olmuş gibi çalışıyor. Çağdaş seçim kampanyalarının bir ürünü olan süreç, Fenerbahçe’nin geleceği hakkında da önemli ipuçları barındırıyor. Ali Koç kongre çalışmaları, geçmişin aksine taraftarı ve kongre üyelerini harekete geçiren  bir toplumsal hareket biçiminde yürütülüyor. Seçimin ertesi gününde taraftarın ve kongre üyelerinin uykuda olmaması için zaferin kendilerine ait olduğu izlenimi verilmeye dikkat ediliyor. Yalnızca bir seçim süreci yönetmiyor, aynı zamanda taraftarı başarıya ortak ederek kulübe olan aidiyeti ciddi derecede arttırıyor.

Ali Koç

Ali Koç

Kongre üyeleri ve Fenerbahçe taraftarını onurlandırıyor

Aday olduğunu açıkladığı günden itibaren Fenerbahçe Kongre üyeleri ve taraftar ile doğrudan temas kurmaya dikkat ediyor. Düzenli olarak yaptığı toplantılar ile kongre üyeleri ve taraftarı konferans salonlarına davet ediyor ve kendi meramını bizzat kendisini dile getiriyor. Kongre üyelerine ve taraftara değerli olduğunu hissettiriyor. Hakaret edilen bir taraftar olmaya tepki duyan taraftar için muhatap alınarak bizzat adayın bilgi vermesi, insanları onurlandırıyor. Fenerbahçe yönetimi ve Fenerbahçe kongre üyeleri arasındaki iletişim eksikliğinin Başkan seçilmesinin ardından devam etmeyeceği izlenimi veriyor.

Ali Koç Fenerbahçe seçim

Aziz Yıldırım ile girdiği yarışta galip çıkmanın yanı sıra Fenerbahçe’yi de olumlu yönde etkilemeyi amaçlıyor. Ali Koç Fenerbahçe seçim süreci boyunca 4 Haziran sabahında Başkan olarak uyanması halinde yaşanabilecekleri daha da güzel hale getirecek bir çalışma yürütüyor. Seçim çalışmalarında Fenerbahçe kongre üyeleri ve Fenerbahçe taraftarının aktif olarak yer alması, her iki kesim için de heyecan yaratıyor. Henüz şimdiden seçim sonrası için taraftar ve kongre üyeleri kolları sıvamaya başladı. Yalnızca bir Başkan seçilmeyecek, aynı zamanda müdahil olunan bir süreç başarı ile geride bırakılmış olacak. Henüz seçim aşamasındayken taraftara kazanma inancı aşılanıyor.

Ali Koç

Ali Koç

Fenerbahçe yapılanma süreci boyunca yoğun bir taraftar desteğine ve sabrına ihtiyacı olacak. Seçim süreci de bu bakımdan önemli bir kazanç sağlayacak. Taraftar bakımından yoğun bir destek alınarak başarı için gerekli olan ortam yaratılıyor. Seçim kazanan kongre üyeleri ve taraftar, harekete geçmiş olduğu için sezona Fenerbahçe’nin taraftar desteği ile başlaması için uygun bir atmosfer yaratılıyor. Ek olarak, Fenerbahçe taraftarının neredeyse tamamına yakını Aziz Yıldırım yerine alternatif adayı destekliyor. Bu bakımdan, taraftarın yeniden Şükrü Saraçoğlu’nda ve Fenerium mağazalarında ciddi bir destek sağlaması planlanıyor.

3 Temmuz Fenerbahçe’ye şike kumpası

Ali Koç iletişim

Ali Koç iletişim yöntemleri bakımından oldukça donanımlı bir işadamı. Kendisi Fenerbahçe’nin en önemli sorunlarından olan iletişim sorunu için bir çözüm umudu sunuyor. Fenerbahçe yönetimi ve taraftar, Fenerbahçe kongre üyeleri ve taraftar, Fenerbahçe ve medya, Fenerbahçe ve olası sponsorlar arasında olmak üzere birçok iletişim eksikliği ile mücadele etmek zorunda kaldı. Fenerbahçe iletişim konusunda oldukça zor durumda. Haklı olduğu zamanlarda dahi Fenerbahçe kendisini ifade etmediği ve iletişim yollarının kapalı olmasından dolayı haklılığını ortaya koyamıyor. Ancak seçim sürecinde de anlaşıldığı gibi, Koç Fenerbahçe’ye yalnızca ekonomi ve sportif başarı vaat etmiyor. Aynı zamanda süreklilik ve iletişim vaat ediyor.

Ali Koç

Ali Koç

3 Haziran 2018 Fenerbahçe Kongresi, Fenerbahçe taraftarı için özel  bir anlam ifade ediyor. 20 senedir kulübü yöneten ve ismi gibi yöntemleri de yıpranmış Aziz Yıldırım’a karşı seçilebilecek belki de tek aday Koç idi. Fenerbahçe’nin yeniliğe ihtiyaç duyduğu bu süreçte kendisinin aday olması, camia açısından bir talih oldu. Sebebi ise olası Başkan adaylarından bir çoğu Aziz Yıldırım konusunda seçilme ihtimaline sahip değil. Kulüp içerisindeki sorunları doğru tahlil eden ve henüz adaylık sürecinde bu sorunları çözmek için kolları sıvayan bir Başkan adayının olması, hem Fenerbahçe hem Türk futbolu için önemli bir fırsat olacak.

Facebook sayfamızı takip ediniz

Herkes Dergisi Resmi Facebook Sayfası

İlgi çeken yazılar:

Yabancı sınırı ve Türk futbolu

Avrupa futbolunda rekabet ve Arap sermayesi

Fenerbahçe yolsuzluk dosyası

Fenerbahçe neden başarısız

Sporun tarihi ve Türkiye’de spor kültürü

Futbol ve Taraftar

Sporun Tarihi ve Sporda Şiddet

Liddell

Alice Kitaplarında Alice Liddell ve Lewis Carroll’ın Çocukluk-Yaşlılık İlişkisi 1. bölüm

Alice Liddell, Lewis Carroll’ın çocuk-arkadaşıdır. Ancak, bir gün Alice de büyüyecek, çocukluktan çıkacak, bir yetişkin olacaktır. Birçok çocuk-arkadaşı olan, ancak yetişkinlerle aynı iyi iletişimi kurmakta güçlük çeken Lewis Carroll, bir gün Alice ile olan iyi arkadaşlığının da sona ereceğinden duyduğu endişeyi Alice kitaplarında yansıtmıştır.

Alice Harikalar Diyarında’nın 1. Bölüm’ü olan “Tavşan Deliğinde”de, şöyle denir;

Birdenbire karşısına üç ayaklı, camdan yapılmış, küçük bir masa çıktı. Masanın üstünde de küçücük bir altın anahtardan başka bir şey yoktu. Alice, önce bu anahtarın holdeki kapılardan birini açabileceğini düşündü. Ancak, ne yazık ki, öyle olmadı! Ya anahtar delikleri çok büyüktü ya da anahtar çok küçüktü. Sonunda küçük kız bu kapılardan hiçbirini açamadı. Ancak, ikinci kez holde dolaşırken Alice, daha önce fark etmemiş olduğu alçak bir perde gördü. Bunun arkasında da 15 inç yüksekliğinde bir kapı vardı. Alice, hemen küçük altın anahtarı kilide soktu. Anahtarın bu kapıya uyduğunu anlayınca da çok sevindi!

Alice, kapıyı açınca karşısına küçük bir geçit çıktı. Burası ancak bir fare deliği kadardı. Alice eğilip oradan bakınca karşı taraftaki son derece güzel bahçeyi gördü. Bu karanlık yerden çıkıp rengârenk çiçek tarhları ve serin fıskiyelerle dolu bahçede dolaşmayı ne kadar da çok istiyordu! Ancak, başını bile bu geçitten uzatması olanaksızdı. Zavallı Alice, “Başımı oradan geçirsem bile,” diye düşündü. «Omuzlarımı geçiremedikçe, bunun bir yararı olmaz. Ah, bir teleskop gibi kapanabilmeyi ne kadar da isterdim! Buna nasıl başlayacağımı bilsem başarırdım sanırım.” Anlayacağınız öyle tuhaf şeyler olmaya başlamıştı ki, Alice olanaksız olan pek bir şeyin kalmadığını düşünüyordu.

Liddell ve Alice

Küçük kapının yanında beklemenin hiç bir yararı yoktu bu nedenle Alice yine masaya döndü. Orada başka bir anahtar olabileceğini, ya da  hiç olmazsa insanların teleskop gibi kapanıp küçülmelerini öğreten bir kitap bulabileceğini ummaktaydı. Ancak, bu kez de masanın üstünde küçük bir şişe buldu (Alice, “Az önce bu şişenin burada olmadığından eminim,” dedi). Şişenin boynunda kâğıt bir etiket vardı. Üzerine de güzel, büyük harflerle “İÇ BENİ” yazılmıştı.

“İç beni” demesi kolaydı, ancak akıllı küçük Alice hemen bunu yapmaya niyetli değildi. “Hayır,” dedi, “ilk önce bunun üzerinde ‘Zehir’ yazılı olup olmadığına bakacağım.” … Ancak, bu şişenin üzerinde ‘Zehir’ yazmıyordu. Bunun üzerine Alice, şişedeki suyun tadına baktı ve lezzetini beğenerek, (bunun tadı vişneli pasta, krema, ananas, kızarmış hindi, karamelâ ve kızarmış tereyağlı ekmek karışımına benziyordu) hemen şişedeki suyu bitiriverdi.

Mum gibi eriyebilirim

Alice,

“Ne tuhaf bir duygu,” dedi, “bir teleskop gibi kapandığımdan eminim doğrusu.”

Dediği doğruydu. Kızın boyu şimdi yirmi beş santimdi. Alice, artık o geçitten çıkıp güzel bahçeye gidebileceğini düşünerek sevindi. Ama daha önce fazla küçülüp küçülmeyeceğini anlamak için bir, iki dakika bekledi. Biraz da endişelenmişti.

Bu gidişle mum gibi eriyebilirim,” diye düşünüyordu. “Acaba o zaman nasıl olurum?” Mum eridikten sonra bunun alevinin ne hale geldiğini hatırlamaya çalıştı. Fakat ömründe böyle bir şey görmemişti.

Biraz sonra daha fazla küçülmeyeceğini anlayan Alice hemen bahçeye çıkmaya karar verdi. Fakat zavallı kız, kapıya gelince anahtarı unutmuş olduğunu anladı. Masaya dönünce de bunu almak için boyunun yetişmeyeceğini fark etti.

Bu, Alice’in kitapta boyut değiştirdiği 12 durumun ilkidir. Richard Ellmann, Carroll’un, âşık olduğu ama evlenemediği küçük Alice ile yakında olacağı büyük Alice arasındaki büyük farkı bilinçsizce sembolize etmiş olabileceğini ileri sürmüştür.

Alice, geçitten geçmek için

Alice istediği halde bahçeye giremez ve onun bu bahçeye girme arzusu, büyümeye eşlik eden nostalji duygularını temsil eder. Carroll, büyümekle meydana çıkan hayal kırıklıklarını dramatize etmektedir, çünkü Alice kendini bahçeye çıkmak üzere geçitten geçmek için ya çok küçük, ya da çok büyük bulmaktadır. Şişedeki suyu içtikten sonra, Alice küçülür ve masanın üzerindeki anahtara ulaşamaz. Abartılı bir biçimde küçük boyutunun neden olduğu bu çaresizlik, çocukluğun önemsizlik duygularını temsil eder.

2. Bölüm’de keki yemenin neden olduğu ani büyüme, ergenlikle meydana gelen tuhaf bedensel dönüşümleri temsil eder. Alice’in büyümesi kaderini gerçekleştirmesine yardım edecek aracı kendisine sağlar, ancak gerçek anlamda, büyüyerek çocukluğun zevklerinden uzaklaşmakta olduğunu kendisine anımsatmaktadır. İdealize edilmiş olan bahçe, bir çocuğun ana rahminin güvenliğine geri dönebileceğinden daha fazla geçitten geçemeyen Alice için yasak bölgedir.

2. Bölüm olan Gözyaşından Göl

Alice, öyle ümitsiz durumdaydı ki her önüne gelenden yardım istemeye hazırdı. Onun için de Tavşan yaklaşınca kız çekine çekine hafif bir sesle söze başladı.

“Affedersiniz efendim…”

Beyaz Tavşan, korkuyla irkildi. Elindeki beyaz deri eldivenlerle büyük yelpazeyi düşürdü. Hızla karanlıklara dalıp kayboldu.

Alice, yelpazeyle eldivenleri aldı. Hol çok sıcak olduğu için de kendisini yelpazelemeye başladı. Bir taraftan da yine kendi kendine konuşuyordu.

“Hay Allah! Bugün her şey de ne garip! Halbuki dün her şey normaldi. Acaba gece mi değiştim? Bir düşüneyim; sabah katlığımda aynı mıydım? Neredeyse biraz farklı hissettiğimi hatırlıyorum. Ama aynı değilsem, soru şu: ‘Her kimim ben?’ Ah, işte büyük bilmece bu!”

Tavşan’ın beyaz eldivenleri

Kız, bunları söylerken ellerine baktı. Konuşurken Tavşan’ın beyaz deri eldivenlerinden birini giymişti. Buna şaştı.

“Bunu nasıl yapabildim?” diye düşündü. “Yine ufalıyorum muhakkak.” Ayağa kalkarak boyunu ölçebilmek için masaya yaklaştı. Ancak altmış santim boyunda olduğunu tahmin etti. Gittikçe de küçülüyordu. Bunun sebebinin elinde tuttuğu yelpaze olduğunu anlayınca hemen yelpazeyi yere attı. Böylece tamamıyla küçülmekten kurtulmuş oldu.

Alice, bu değişiklikten epey korkmuştu. Kendi kendine,

“Doğrusu güç kurtuldum,” dedi, ani değişiklikten çok korkmuş, ama hâlâ var olduğunu görmekten memnun olan Alice.

“Şimdi bahçeye çıkayım.” Bütün gücüyle küçük kapıya koştu. Fakat kapı yine kapalıydı. Altın anahtar da yine cam masanın üstündeydi.

Zavallı kız,

Durum eskisinden de kötü,” diye düşündü. “Çünkü şimdiki kadar hiç küçülmemiştim. Bu da çok fena.

Alice makalesi

“Sahne Üzerinde Alice” makalesinde, Carroll şöyle yazmıştır:

Ya Beyaz Tavşan, ona ne demeli? “Alice” satırları üzerine çerçevelenmiş miydi, yoksa zıt bir karakter olarak mı düşünülmüştü? Açıktır ki, zıt bir karakter olarak. Alice‟in “gençlik,” “cesaret,” “enerji” ve “doğrudan hızlıca amaca ulaşma” özelliklerine karşın, O‟nun, “yaşlı,” “ürkek,” “zayıf” ve “gergin bir biçimde kararsız” özelliklerini okuyarak, O‟nun nasıl biri olmasını istediğimi anlayacaksınız. Bence Beyaz Tavşan gözlük takmalıydı. Eminim sesi titrerdi ve dizleri titrerdi ve bir kaza “Kış” diyemeyecek kadar aciz dururdu!

Alice, çocukluktan yetişkinliğe geçiş sırasında meydana gelen kafa karışıklığını yansıtan şekilde, boyutu değiştikçe kimliği hakkında kafası karışır. Bahçeye girmek için fazla büyük olduğu gerçeği, kim olduğuna dair kendisinde bir kafa karışıklığı yaratır ve Alice de buna ağlama krizleri ve kendini suçlamayla yanıt verir. Yaşadığı değişiklikleri kabul edemeyerek, kendi kimliğini sorgular.

Devam edecek…

Kaynaklar:
“The Annotated Alice: The Definitive Edition” (Martin Gardner, ed./W. W. Norton & Company, Inc., New York: 2000)

http://www.sparknotes.com/lit/alice/

http://www.sparknotes.com/lit/through-the-looking-glass/

“Alice” kitapları ve Lewis Carroll hakkında daha fazla bilgiye “Alice Harikalar Ülkesinde: Gerçek Alice” isimli blogumdan ulaşabilirsiniz:

http://www.gercekalice.com

Facebook sayfamızı takip ediniz

Herkes Dergisi Resmi Facebook Sayfası

İlgi çeken kısa yazılar:

Ben dağ değilim çocuk!

Kurtuluş Zorlu anısına! Sırasız ölüm!

Hanım efendiye Latte!

Humpty Dumpty, “Sözcüklerin Efendisi” 2. Bölüm

Yahudiler, Yunanlar, Romalılar, Hıristiyanlar ve Müslümanlar Tarihin Başlangıcına Hangi Olayı Alırlar?

Evimizdeki Konsomatris