dağ

Ben dağ değilim çocuk!

Hatice Güleç, şiir çalışmaları ile Herkes Dergisi’nde yazmaya başladı. Ben dağ değilim çocuk isimli şiir, Hatice Güleç’in dergimizdeki ilk şiiridir.

Ben dağ değilim çocuk

Ben dağ değilim çocuk!

Gözümle büyüttüm seni.

Sadece önden gelenim.

Çok dengeli yürüyemem;

Çarparım her yere

Yara, bere…

Ama durmam…

Ben doğduğum da büyüktüm!

Sessizliğim sesimden çoktu

İsteklerim için hiç ağlamadım misal.

Ben dağ değilim çocuk

İnanmadığım yere, ısınmadığım kalbe

Yeltenmedim; “tutulmadım” ee malum.

Övüldüm, aynı kişilerce sövüldüm.

İstememeyi çok evvelden belledim

Çabuk çabuk aldım “dersimi”

Kar yolu kaparsa, önce ben geçerim!

Kendi yolumu bulamassam da

Önce seninkini açarım…

Ben yol değilim çocuk

Önden giderim, ilk saftaki ben olurum

Sadece önce gelenim…

İlk gidenimizin sevgisini en çok hatırlayan benim!

Dur!

En çok ben göğüs gerebilirim.

Ben ana doğdum

Bilmediğim olur mu hiç, çabuk çabuk bellemeliyim

Uçmak icap etse, o an pilotum

Ben dağ değilim çocuk!

Tünellerim olsa yıkılamam,

Köstebekler yakamaz canımı, nefes alırım!

Tavşan olsan küsemem…

Ben önden gelenim

Tipi olsa bana değsin

Benim nem varsa, hepsi senin.

Ben dağ değilim çocuk!

Annen hiç!

İlk gidenden sonrakiyim

Ablayım; işte hepsinden az biraz.

Ben hafızan, ben dün, ben oyun arkadaşın.

Ne istersen o. Fazlası değil.

 

Sense kıymetlim, en eski arkadaşım…

Gel bu kara tahtayı sil baştan donatalım.

Yaslan elbet, gel omzum senin.

Dağ değilim, etten kemikten bir duvarım .

Matruşkaların ayakları yoktur!

 

İç dengen, ve zengin bakışın

Sendelersen de dengedesin.

Ben önden karları ezebilirim,

Ama yol senin…

Yaslan elbet

Ama sırt sırtayız be çocuk

Dağ biziz!

Facebook sayfamızı takip ediniz

Herkes Dergisi Resmi Facebook Sayfası

İlgi çeken yazılar:

Recep ile Nadan – Bölüm 12. Yaran’ı Arzulatan Nadan.

Hanım efendiye Latte!

Yahudiler, Yunanlar, Romalılar, Hıristiyanlar ve Müslümanlar Tarihin Başlangıcına Hangi Olayı Alırlar?

İttihat ve Terakki Cemiyeti amacı ve kuruluşu

Papin Deneyi ve İfade Ettiği Sosyal Olgu

Descartes’in yöntem üzerine konuşmalar eseri ve tarih uyarlaması

Türkiye NATO’ya ne zaman girdi?

Türkiye inşaat sektörü konusunda neden ısrarlı?

Aşk en güzel kafa yapan uyuşturucudur

Hintlilerin ve Parsilerin ölü gömme gelenekleri

Himaye-i Etfal Cemiyeti’nden günümüze devlet korumasında çocuk

Sudanlı Zenci Musa kimdir?

Suçsuzum

Suçsuzum 8.Bölüm

Nazım Şahin‘in yazdığı Suçsuzum öykü dizisinin 8. bölümüdür. Suçsuzum öyküsünü anlayabilmek için önceki bölümleri de okumanız tavsiye ediliyor. Bir iftira sonucu cezaevine düşen Hüseyin’in kendisini aklama çabasını ve yaşadıklarını konu alıyor.

1. bölüm

2. bölüm

3. bölüm

4. bölüm

5. bölüm

6. bölüm

7. bölüm

Suçsuzum

Sıradan bir günün sabahıydı. Herkesin kafası kendi hayatına dönük soru işaretlerinden müteşekkil sarmallarla doluydu. Zaman adeta ağır çekimde hareket ediyordu. Günler geçmiyor gibi geliyordu. Oysaki, Hüseyin 3 ay, Mehmet 17 ay, Selim 26 ay, Kadir Baba ise 47 aydır cezaevindeydi. Zaman geçiyordu ama siz dört duvar arasında bunu fark edemiyordunuz.

Sabah kahvaltıdan sonra Selim ve Hüseyin, Kuran-ı Kerim derslerine devam ettiler. Hüseyin artık tecvid ile okumayı öğrenmişti. Hatta bu konunun şerefine, Balıkesir yöresine ait Hoşmerim tatlısı alarak akşam yemeğinden sonra arkadaşlarına süpriz yapmayı planlamıştı. Tatlıları kantinden gelmişti. Buzdolabı olmadığı için avluya açılan pencerelerin önüne koymuştu. Dışarısı geceleri gayet soğuk oluyordu.

Cezaevi tesbihi

Bir de Selim’e Kuran-ı Kerim eğitimi için küçük bir hediye vermek istemişti. Burası cezaevi idi. Her istediğine ulaşması mümkün değildi. Ve vereceği hediye anlamlı olmak zorundaydı. Bu konuda en anlamlı hediye zeytin çekirdeklerinden yapılan “Cezaevi Tesbihi” idi. Tesbih yapımı için Mehmet’ten yardım aldı. Herkesten gizli tesbih yapımını bitirmişti. Selim’e, akşam yemeğine müteakip, herkesin huzurunda emek verdiği tesbihi takdim edip teşekkür edecekti. Fakat “insan plan yapar, kader gülümser” denir ya, gerçekten de öyle oldu. Öğle saatleri idi. Koğuş kapısının mazgalı aralandı. Hüseyin gazete okuyordu. Birden irkildi. Yemek dağıtım saati değildi henüz. Gardiyan neden gelmiş olabilirdi?

Gardiyan:

“Selim Doğru buraya baksın?”

Hüseyin hemen avluda oturan Selim’e seslendi.

“Selim hocam, sizi gardiyan çağırıyor bakar mısınız?”

Selim ağır adımlarla kapıya ilerledi.

Gardiyan:

Selim Durmaz. Tahliye yazın geldi, sen beni kapıda bekletiyorsun. Hadi gözün aydın. Hazırlan birazdan seni almaya geleceğim. Sana girerken verilen yastık, çarşaf, battaniye ne var ise hazırla. Fazla oyalanma hemen gelirim.” dedi.

Şaşkın sevinçli ama hüzünlüydü

Hüseyin ve Selim şaşkınlıktan ne diyeceklerini bilemediler. Selim ağalamaya başladı. Sakallarından süzülen göz yaşları elindeki Kuran-ı Kerim’e damlıyordu. Hüseyin de Selim’in boynuna sarılıp ağlamaya başladı. Sesleri duyan Mehmet ve Kadir Baba da Selim’in yanına gelmişlerdi. Koğuşta bayram havası vardı. Mehmet ve Hüseyin hemen Selim’in eşyalarını toplamasına yardım etmek üzere üst kata çıktılar. Selim’in eşyalarını siyah battal boy bir çöp poşetine doldurdular. Gardiyanın istediği eşyaları da hazırlayıp kapının önüne indirdiler. Selim şaşkın, sevinçli ama arkadaşlarından ayrıldığı için de, bir o kadar hüzünlüydü. Kolay değil artık koğuş onun evi gibi olmuştu. Oradan dahi ayrılmak insanı hüzne gark ediyordu.

Hüseyin tesbihi çıkardı.

“Selim Hocam bana yıllardır öğrenmediğim en önemli hayat kaynağını öğrettin. Bana Kuran-ı Kerim okumayı öğrettiğin için sana ne kadar teşekkür etsem azdır. Nacizane sana bir hediye vermek istedim. Fakat malum burası cezaevi. Ben de sana, buraya uygun, zeytin çekirdeği tesbih yaptım. Güle güle kullan. Benden sana hatıra kalsın. Hakkını helal et.” dedi ve iki damla yaş gözlerinden süzüldü.

Kur’an-ı Kerim’in Türkçe meali

Selim:

“Ne demek kardeşim. Ben sana bu muhteşem kitabı okumayı öğrettim ama senin işin bitmedi. Hemen bir tane Kuran-ı Kerim’in Türkçe mealini almanı, Yüce Allah’ın bize neler söylediğini anlayarak okumanı istiyorum. Evet, Arapça okumak çok güzeldir. Ama anlamak daha önemlidir. Tesbih için de ayrıca teşekkür ederim. Ömrüm vefa ettiği sürece saklayacağım. Sen de hakkını helal et.” dedi.

Sırayla Mehmet ve Kadir Baba ile de helalleşti. Herkesi hüzün sarmıştı. Koğuşun demir kapısının homurtusu duyuldu. Gardiyan bağırıyordu.

“Selim! Haydi zaman doldu.”

Herkes kapının önünde sıralandı. Cezaevi adetiymiş, alkış kıyamet. Islıklar eşliğinde Selim elinde eşyalarının içinde olduğu iki adet battal boy çöp poşeti ile koğuştan çıktı. Geri dönüp kapıya doğru el salladı ve gardiyan önde o arkada koridorda ilerlemeye başladılar.

Eğitim bitmişti

Cezaevine girişte süpriz, çıkışta süprizdi. Nasip dolmuş, yenecek ekmek kalmamıştı. İşin en ilginç tarafı Kuran-ı Kerim dersi biter bitmez Selim’in tahliye olmasıydı. Demek ki tahliye olması için eğitimin bitmesini takdir etmişti Yüce Yaradan.

Koğuştaki sevinç havası yine eski hüzne dönüşmüştü. Koğuşta 3 kişi kalmışlardı. Akşam yemeğinin dağıtılmasına az kalmıştı.

Hüseyin Kuran-ı Kerim okuyordu. Yine o tanıdık ses geldi. Koğuş kapısı homurdanarak açılmıştı. Gardiyan, önden içeri girerek, 1 battaniye, 1 yastık, 1 takım nevresim bırakmıştı masanın üzerine. Ardından 20’li yaşlarda, 170 boylarında, balık etli, hafif kilolu bir genç koğuşa girdi. Gencin yüzünde hayattan bıkmış bir ifade ve etrafa yayılan yoğun bir karamsarlık vardı. Gözlerinin altı uykusuzluk ve ağlamaktan şişmişti. Yüzü strese bağlı olduğu anlaşılan sivilcelerle kaplıydı. Kolların da faça izleri, elinin üzerinde kuru kafa şeklinde döğme vardı.

Hüseyin:

“Hoşgeldin delikanlı. Ben Hüseyin.” dedi.

Genç hiç oralı olmadı. Defol git başımdan dercesine Hüseyin’in yüzüne bakarak burnunu çekti. Tavırları rahatsızlık vericiydi. Hüseyin gencin bu tavrından hiç hoşlanmadı ve avluya çıktı. Ardından Mehmet gencin yanına gelmişti. Aynı muameleyi Mehmet’de görünce, o da kızıp avluya çıktı. Az sonra yemek dağıtımı için görevliler koğuşun kapısına gelmişti. Genç umursamadı bile. Eşyalarını alıp üst kata çıktı. Hüseyin ve Mehmet şaşkındı. Gencin bu hal ve hareketleri hiç hoş değildi. Yemekleri aldıktan sonra sofrayı kurdular. Üst kata yemek hazır diye seslendiler.

Kadir Baba yılların verdiği tecrübe ile olmalı, gencin pek tekin bir tip olmadığını anlamış, gence selam bile vermemişti. Yemeğe indi. Genç yemeğe inmemişti. Hüseyin dayanamadı. Yanına gitti.

İlk girişim değil

“Birader, sıkıntın nedir bilmiyorum ama biz de senin gibi cezevine ilk girince, şaşkındık. Hadi gel yemek ye.” dedi.

Genç:

Dayı bu benim ilk girişim değil merak etme. Ben yemiyorum size afiyet olsun.” dedi.

Hüseyin daha da şaşırmıştı. Daha fazla bir şey söylemeden yemek masasına geçti.

“Kadir baba, bu gençte bir hal var. Bu benim ilk cezevine girişim değil dedi. Pek tekin bir tip değil bu çocuk. Ne dersin?” dedi.

Kadir Baba:

“Oğul, sen merak etme ben onun gazını alırım. Ya efendi gibi durur ya da defolup gider. Huzurumuzu bozdurmam sen merak etme.” dedi.

Yemek ve sayım işi bittikten sonra herkes yataklarına çekilmişti. Avlu kapıları kilitlenmiş akşam olmuştu. Genç, Kadir Babanın yanına gitti.

“Baba, sen buraların en eskisisin galiba. Oturabilir miyim?” dedi.

Kadir Baba, gözlüğünün altından bakarak, “otur” işareti yaptı.

Genç:

“Baba, sen buranın ağası mısın?”dedi.

Anamı öldürdüm

Kadir Baba:

“Bana bak evlat ben buranın ağası değilim. Ama düzeni ben sağlarım. Sen yol yordam bilmiyorsun anlaşılan. Önce adın ne? Kimsin nesin? Onu anlat bakalım.” dedi. Sesinde ciddiyet, sertlik ve bir o kadar da tehdit vardı. Genç, sert kayaya çarptığını anlamıştı. Belli ki bu adam cinayetten yatıyor diye aklından geçirdi. Biraz daha tavrını yumuşattı.

“Baba estağfurullah. Kusura bakma şaşkınlık işte. Ben Rıfat. Yaşım 22. Anamı öldürdüm. Uyuşturucu parası vermedi. Ben de krizdeyken anamı balkondan itip 10. Kattan aşağı attım.” diyerek anlattı hikayesini. Gayet soğuk kanlıydı. Fakat normal bir insan olmadığı her halinden belliydi.

Kadir Baba, Rıfat’tan tiksinti duyuyordu. Fakat yüz ifadelerine bu durum yansımıyordu.

“Delikanlı, burada hır gür istemem. Efendi gibi otur kalk. Buradaki gariplere ilişirsen, pişman ederim. Senin yaşın kadar benim adam vurmuşluğum var. Bileğine güveniyorsan şimdi kozumuzu paylaşalım. Yok eğer güvenmiyorsan ya dediklerimi yap ya da çek git buradan.” dedi.

Rıfat:

“Anladım baba. Benim kimseyle işim yok. Zaten çok da kalmayacağım. Merak etme.” diyerek yatağına geçti.

Yatağını hazırlamamıştı. Sürekli sigara içiyor hiçbir şey yemiyordu. Alt ranzalardan birine uzanmış, üst ranzanın tabanına bir şeyler yazıyordu. Üstünü bile çıkarmadı. Geldiği kıyafetlerle uyuyakalmıştı. Hüseyin ve Mehmet gencin tavırlarına anlam veremiyordu. Kadir baba ile ne konuştuklarını merak ediyorlar fakat cesaret edip soramıyorlardı. Ardından ışıkları kapattılar. Herkes uykuya geçmişti.

Kadir Baba durumu anladı

Hüseyin sırtında bir ağrı ile uyandı. Gece üzeri açık kalmış ve rüzgar almıştı. Kendi kendine “aşağıdaki pencerelerden biri açık kalmış olmalı” dedi. Aşağı kata indi. Saat 03:30’u gösteriyordu. Pencereyi kapattı. Tuvalete girmek için kapıyı açmaya çalıştı fakat kapı açılmıyordu. Kapının üzerinde 8-9 adet elbise askısının çarşafla bağlandığını ve dışarı doğru sarkıtıldığını gördü. Kapıyı ne kadar çekerse çeksin açılmıyordu. Sonra üst kata çıktı. Yataklara baktığında,  yeni gelen gencin yatakta olmadığını fark etti. Mehmet ve Kadir Babayı uyandırdı. Hepsi birlikte tuvalet kapısına indiler. Kadir Baba durumu anlamakta gecikmedi. Genç intihar etmiş olmalıydı. Kapıya güçlü elleri ile asıldı. Kapı hafif aralandı. İçerideki manzara çok korkunçtu.

Kadir Baba:

“Hüseyin acil butonuna bas çabuk.” dedi.

Hüseyin, Acil butonuna birkaç kez bastı. Kadir Baba, herkesin tuvaletten uzaklaşmasını istedi.

Gardiyan gelmişti.

“Ne var gece gece?” diye çıkıştı.

Kadir Baba:

Gel de kendin bak. Yeni gelen çocuk kendini asmış.” dedi.

Gardiyan paniklemişti. Hemen telsiz ile destek istedi. Birkaç gardiyan daha geldiler. Jandarma da hemen artlarından geldi. Kapıyı zorlayarak açtılar. Genç, çarşafı elbise askılarına bağlayıp kapıdan sarkıtmıştı. Diğer ucunu da ilmek yapıp boğazına geçirdikten sonra kendini boşluğa bırakarak intihar etmişti. Jandarma, savcıya haber vermişti. Yaklaşık yarım saat sonra savcı olay yerine geldi. Tutanaklarını tutup, tek tek herkesin ifadesini aldı. Cesedi torbaya aldıktan sonra eşyalarını da alarak koğuştan çıktılar.

Sabah saat 07:00 olmuştu. Hüseyin ve Mehmet şoktaydı. Renkleri atmış adeta kireç gibi olmuştu. Olanlardan bir anlam çıkaramadılar. Kadir Baba’nın yanına gittiler. Kadir Baba gayet rahat görünüyordu.

Hüseyin:

“Baba ne oldu böyle. Bu herif niye astı kendini?” dedi.

Kadir Baba:

Oğul vicdan her yükü taşımaz. Dün akşam bana, anasını nasıl öldürdüğünü anlattı bu cahil. Uyuşturucu krizine girip anasını balkondan atmış. Vicdanı yakasını bırakmamış demek. Boş verin siz. Şimdi gitsin, hesabını öte tarafta, Allah’a versin. Burada hesap kalmadı. Adam öldü dosya kapandı. Hadi sizde gidip biraz uzanın. Kahvaltıyı ben hazırlarım.”dedi.

Hüseyin ve Mehmet yemeği düşünemiyorlardı. Gördükleri manzara karşısında içleri kalkmıştı. Mideleri bir şey kabul edecek gibi değildi. Fakat bir insan, kendisini doğurup büyüten anasına, bunu nasıl yapabilmişti? Uyuşturucu denen illet, insanı insanlıktan dahi çıkarıyordu. Hüseyin’in bugün cezaevinde öğrendiği iki şey vardı. Vicdan azabı ve uyuşturucunun ne denli vahşi bir katil olduğu.

Devam edecek

Facebook sayfamızı takip ediniz

Herkes Dergisi Resmi Facebook Sayfası

İlgi çeken öyküler:

Bar Perisi

Recep ile Nadan

Hey taksi!

Zamana yolculuk

Bir Hatıra Defteri

Benim Öyküm

Haziran

Yi ha! Bir Anadolu göbeği hikayesi

Rahip

Anlatılmaz yaşanır yıllar geçse bile

İttihat ateşi

Kurtuluş

Kurtuluş 13. bölüm

Çağlar Yıldırım‘ın yazdığı Kurtuluş öykü dizisinin 13. bölümüdür. Kurtuluş öyküsünü daha iyi anlayabilmek için önceki bölümleri de okumanız tavsiye ediliyor.

1. bölüm

2. bölüm

3. bölüm

4. bölüm

5. bölüm

6. bölüm

7. bölüm

8. bölüm

9. bölüm

10. bölüm

11. bölüm

12. bölüm

Kurtuluş

Göğsüme saplanan sancıyla birlikte diğerlerinden farklı bir güne uyandım. Ayağa kalktıktan sonra bir süre öylece bekleyerek bel ağrılarımın geçmesini bekledim, o sırada koluma girip yardım etmeye çalışan al yanaklı çocuğu elimin tersiyle iterek duvara yapıştırdım. Yavaşça doğruldum, sırtımı kütlettim ve odayı incelemeye koyuldum. Geceye dair görüntüler çok net olmasa da neden burada olduğumu gayet iyi biliyordum. Çocuğun yakasına yapışarak bana kendimi temizleyebileceğim bir şeyler getirmesini söyledim. Odadan çıktıktan sonra yere serilmiş minderlerden birine oturup başımı iki elimin arasına aldım. Hatırlamam gereken önemli detaylar olmalıydı.

Zihnimde oluşturduğum şablon işleri daha çok kızıştırınca düşünmek için yanlış zaman olduğu kanaatine vardım. Çok geçmeden kapı tekrar açıldı, kırmızı bir kova ve boş bir leğenle içeri giren adamı süzmeye başladım hemen arkasında elinde havlu, gömlek ve pantolonla içeri bakan çocuğu görünce doğruldum. Boş leğenin üzerine eğilerek, tuvalet tasından döktüğü suyu avuçlarıma doldurup yüzüme çarptım. Defalarca ağzımı çalkaladım, boynumu, kulaklarımın arkasını temizledim. Kıyafetlerimi değiştirdikten sonra bir sigara yakarak ilerisi için düşünmeye başladım. Bundan sonra planlı hareket etmem gerekiyordu, düşünmeden atacağım tek adım ciddi sorunlar yaratabilirdi. Sigaramı bitirdikten sonra gözlerimi çocuğun üzerine diktim.

‘’Adın ne senin?’’

‘’Dimbozlu’’

Merhamet duygusu

Kafa derisinin üzerinde ok gibi dimdik duran sarı kıllara daha sonra al yanaklarına baktım. Sokakta görsem haline üzüleceğim bir çocuğun bana bekçilik ettiğini düşününce içimdeki merhamet duygusu yerini ihtiyati tedbire bırakıyordu. Aksi bir durumda gırtlağına yapışarak olduğu yerde gebertebilirdim onu. Algısında sorun olma ihtimalini göz ardı ederek tekrar sordum.

‘’Namını sormadım çocuk, adın ne?’’

‘’Dimbozlu!’’

Daha fazla üstelemeye niyetim yoktu, gerçeklerden erken kaçmaya başlamış bir çocukla isim konusunda tartışacak değildim. Orada dikilmemesini eğer bekleyecekse oturması gerektiğini söyledim, olduğu yere usulca çöktü.

‘’Paza nerede?’’

‘’Senden önce uyanıp çıktı, akşamüzeri geleceğini söyledi.’’

‘’Başka bir şey söylemedi mi?’’

‘’Hayır, ama şunları bıraktı sana.’’

Sol bacağını uzatıp elini cebine soktu, buruşturulmuş bir kâğıt ve çarşafı önüme atınca kahkahayı patlattım. İnce bir cigaralık hazırlayıp acele etmeden çekmeye başladım. İçinde bulunduğum durum ne olursa olsun istediğimi almadan asla geri adım atmayacağım, daha iyi yaşamanın yolunu bulamıyorsam ya da beceremiyorsam elimi o ateşin içine sokacağım. Beraber yanacağız, selamı yerde bırakan yanacak, korkup kaçan yanacak, somurtan yanacak, masada kaybeden yanacak, karanlıktan korkan yanacak ve el ele yok olacağız son yudumun acılığında. İkinci cigaralığı sararken çaktırmadan Dimbozlu’yu kesmeye başladım.

Sürekli tetikte olmam gerekli

Reflekslerim ve hareketlerim yavaşlarken daha dikkatli olmam gerektiğini düşünüyordum belki de yine gereksiz kuruntularımdan biridir bilmiyorum. Cigaralığı minderin arasına sıkıştırdıktan sonra olduğum yere uzandım, gözlerimi tavana dikerek küçük bir tatil planı kurdum kafamda. Belki işleri yoluna koyduktan sonra bir süre Amasra’ya kaçarak orada huzurun tadını çıkarabilirim. Bir takım mafyatik ilişkiler ağında haklanmazsam gerçekleştireceğim ilk plan bu olacak. Şimdi sürekli tetikte olmam gereken bir puştla mücadele etmem gerekiyor. Aklımdaki tek soru neden iki gün boyunca burada ve bu boktan odada beklemek zorundaydım. Düşüncelerin ağırlarına ve dumanın esrikliğine dayanamayarak kıyak bir şekerlemeye hayır diyemezdim. Gözlerim kapanırken yine aynı sesi duydum.

‘’Kapıyı kapat.’’

Büyük bir patırtıyla uyandım, gözlerimi açtığımda Paza duvarları yumruklayarak bir şeyler sayıklıyordu. Dimbozlu ise köşesine kıvrılmış sanki tüm bu acayipliklere şahitlik etmiyormuş gibi sol ayağının başparmağıyla oynuyordu. Paza’nın gösterisi bitene kadar kendimi rahatlatmanın bir yolunu bulmalıydım. Minderin altına sakladığım fişeğe davranarak titizlikle yaktım, uzun, kısa ve tekrar uzun bir nefesin ardından Paza ağzımdaki cigaralığa vurarak tezgâhımı dağıttı. Odanın köşesine doğru savrulan köz parçasını dikkatle takip ederek yere düşmeden tutmak için atıldıysam da sonuç alamadım.

Ağırlaşan düşünceler

Ortadan ikiye kırılmış öylece bana bakıyordu, gözlerimi karşımda duran ruh hastasına dikerek yüreğine korku salmaya çalıştım fakat hiç oralı olmadı. Üzerine çullanıp sıkı bir sol direk çıkarabilirdim fakat ne yaptığını anlamaya çalışmak daha zekice bir hamle olurdu. Yaklaşık on dakika boyunca anlamsız hareketlerini sabırla izledim, Dimbozlu’ya aşağıdaki yarmanın yanına inerek vereceği kutuyu bize getirmesini söyledi. Gözleri hala parmağındaydı, aldığı komutu ‘’ hı hı’’ diyerek onayladıktan sonra oturduğu yerden tazı gibi fırlayarak dışarı çıktı. Açıklama yapmayacağını gayet iyi bildiğimden beklemeye devam ettim. Ağırlaşan düşünceler ve içinde bulunduğum bir sürü pislik gırtlağıma yapışmışken Yavuz Çetin imdadıma yetişti.

Dudaklarımın arasından fısıltı olarak çıkan sözler Paza’nın deliliğini bastırmak istercesine sertleşti.

‘’Bana öğretilen her şey 
Bana önerilen her şey
Bana dayatılan yaşantı
İşe yaramaz bir çöplük’’

Üç parmak kalınlığında banknotlar

Ağzımdan çıkan son cümle inanılmaz bir çaresizliğin ulaklığını yaparken, kapı aralandı ve Dimboz’lu elindeki kutuyla birlikte içeri girdi. Ellerini ovuşturarak kutuya doğru ilerleyen Paza’yı dikkatle izlemeye koyuldum. Kutuyu aldıktan sonra pencerenin önüne giderek bir şeyler sayıkladı ve kapağı yavaşça araladı. Göz göze geldiğimizde suratına yine o sinsi gülümsemenin yerleştiğini gördüm, kutunun içine daldırdığı titrek elini hızla yukarı çekerek parmaklarının arasında tuttuğu serum lastiğini önüme doğru fırlattı. Belli belirsiz küfürler savurarak karıştırmaya devam etti, keyfi yerine gelmeye başlıyordu.

‘’Bu zarf sizeymiş Denizciğim.’’

Lakayt tavrını tolere ederek bana doğru uzattığı zarfa atıldım. Elime gelen tokluk hissi benim de keyfimi yerine getirmişti, zarfı ortasından yırtarak içindekine ulaştığımda istemsiz bir kahkaha patlattım. Üç parmak kalınlığında banknotlara bakarken bir yanım parayı nasıl ezeceğim konusunda planlar yapmam gerektiğini diğer yanım ise kurtuluş biletini piç etmememin daha isabetli bir karar olacağını söylüyordu. Hesabımda biriktirmek için iyi bir başlangıç sayılsa da karşılığında herhangi bir bedel ödemeden elde ettiğim bu paranın gerisinden ne pislik çıkacağını düşünmek zorundaydım. Parayı cebime sıkıştırdıktan sonra merakıma yenik düşerek kutunun içinden çıkanları incelemeye başladım. Paza’nın düşen suratına rağmen neşem gayet yerindeydi, o da ufaktan tezgâhını kurmaya başlamıştı.

Şef yerini aldı

Serum lastiği, şırınga ve Harry işte bütün eğlencesi önünde serilmiş ona bakıyordu. Kaşığın üzerine koyduğu hapları çakmak yardımıyla ezerek incelttikten sonra şırıngaya çekti. Birazdan koca bir orkestranın karşısına çıkacak Maestro’ya duyduğum saygı katlanarak artıyordu. Bileğinin bir karış üzerine sıkı sıkıya geçirdiği lastiği sabitledikten sonra şırıngayı serçe parmağının hizasına saplayarak lastiği çözdü. Şef yerini almıştı artık, olanı biteni hayranlıkla izledikten sonra köşeme çekilerek elimdeki son otu sarmaya başladım sakinleşmeye fazlasıyla ihtiyaç duyduğumdan çoğunu ağız kısmına sererek sıkı bir uç yaptım. Uzun bir nefesin ardından boğazımda patlayan damarların ikazıyla fişeği kenara koyarak minderlere uzandım. Çıldırtan sessizliği çatlayan sesimle yararak yeni bir bulut açtım odanın içinde.

‘’Yaşamak istemem artık aranızda 
Yaşamak istemem istemem istemem’’

Kısa, kısa, kısa ve uzun bir nefesin hemen arkasından anlamsız bir gülümseme ve ölüm naraları. Beynimin içine hücum eden piçleri teker teker ayıklayacağım, soru yumaklarını tek çırpıda çözerek rahat bir nefes alacağım. Zaman daralıyor, gözlerim ağırlaşıyor.

Peki Deniz kimdir?

Devam edecek

Facebook sayfamızı takip ediniz

Herkes Dergisi Resmi Facebook Sayfası

İlgi çeken öyküler:

Haziran

Zamana yolculuk

Recep ile Nadan

Bir Hatıra Defteri

Bar Perisi

İttihat ateşi

Kalan Zaman

Rahip

Suçsuzum

Yi ha! Bir Anadolu göbeği hikayesi

Benim Öyküm

Hey taksi!

İttihat Ateşi

İttihat Ateşi 14. bölüm

Mehmet Başkan‘ın yazdığı İttihat Ateşi öykü dizisinin 14. bölümüdür. Tarih ve sosyal bilimler içeriği yoğun olan İttihat Ateşi öyküsünü kavrayabilmek için önceki bölümleri okumanızı tavsiye ederiz.

1. bölüm

2. bölüm

3. bölüm

4. bölüm

5. bölüm

6. bölüm

7. bölüm

8. bölüm

9. bölüm

10. bölüm

11. bölüm

12. bölüm

13. bölüm

İttihat Ateşi

Düzen ve Adalet Cemiyeti’nin 1. Kongresi’nde alınan kararlar sonrasında sekiz kurucu üye, geriye kalan hususların ikinci kongre içerisinde daha geniş bir kadro ile alınması gerektiğini kararlaştırdı. İttihat Ateşi sloganı ile yola çıkan tarihsel devamlılığı ilke edinen gençler, huzur ve refahı demokratik çizgiler içerisinde hakim kılabilmek için attıkları ilk adımı yeterli buldu. Özellikle Mustafa devamının ikinci kongrenin konusu olması gerektiğini dost sohbetlerinde sık sık dile getirdi. Bir devlet adamı, bir cemiyet yönetimi veya kulüp yönetiminin üyelere yaptık ve oldu dayatmasını yapmaması gerektiğini düşüncesi hakimdi.

Birkaç gün süren sessizliğin ardından Niyazi yeni üyeler için çevremizdeki vatanperver ve demokratik çevreler ile iletişime geçme zamanının geldiğini söyledi. Cemiyet üyelerinin tamamına yakını benzer bir görüşteydi. Lakin Kenan’a göre bir süre çekirdek kadro ile devam edilmesinden yana oldu. Ancak çoğunluğun yeni üyelere kapının erkenden açılmasını savunması sonrasında cemiyet çoğunluğuna itimat etti. Mustafa, bıçaklı saldırıya uğradığında hastaneye gelen vatanperver asker dostlarının cemiyet için biçilmiş kaftan olduğunu dile getirdi. Mustafa, “hatta onlara kuruluş aşamasında haber vermediğim için dahi bana sitem edeceklerdir.” diyecek kadar arkadaşlarından emindi.

Mustafa’nın bu emin tavrı sonrasında Niyazi ise “o halde durmaya ne hacet var? Harekete geçme zamanı, gün çalışma vaktidir!” dedi. Mustafa hiç oyalanmadan İbrahim, Talat ve Muhammed’e buluşmak istediğini belirten bir mesaj yazdı. Şerefli birer Türk askeri olan üç nefer, 15 Temmuz Darbe Girişimi esnasında darbecilere karşı kahramanca karşı çıkmıştı. Güney Doğu Anadolu’da PKK ile mücadele esnasında sergiledikleri üstün performans ile komutanlarının gözdeleri olmuştu. Hatta bazı haber kanalları görüşmek ve haber yapmak istemişti. Ancak bu talebin muhatabı olan Muhammed, keskin bir dille talebi reddetmişti. Terörle mücadelede hayatını ortaya koyan rütbeli ve rütbesiz binlerce kahraman Türk askerinden hiçbir farkı olmadığını ve böyle bir teklifi bir daha duymak dahi istemediğini belirtmişti.

Kahraman Türk ordusu, cemiyetin başının tacıdır

Cemal, Türkiye’nin ilerlemesi için sivil yaşamda verdikleri mücadelenin canı pahasına mücadele eden Türk ordusunun yanında zerre dahi etmediğini söyledi. Bu nedenle, Cemal’e göre Türk askeri başlarının tacıdır. Vatandaşın rahat uyuyabilmesi için canını ortaya koyarak mücadele eden kahramanlar, onlardan çok daha farklıydı. Sebebi ise sivil yaşam itibardan ve iktisadi güçten tasarrufa giderken, askerler doğrudan canlarını ortaya koyma cesaretini gösteriyordu.

Mustafa’nın mesajına ilk yanıt Muhammed’den geldi. Mesajda “şuan İstanbul’da değilim ama haftasonu İstanbul’a gelir gelmez yanına geleceğim. İyisin umarım.” yazıyordu. Mustafa ise “çok şükür iyiyim. Toparladım can dostum, geldiğinde iki kelam edelim.” diye yanıt verdi. Muhammed, haftasonu eve görüşmeye gelecekti. Sırada ise İbrahim ve Talat var idi. Nitekim kısa bir  süre içerisinde ikisinden de yanıt geldi. Her ikisi de şuan Ankara’da olduğunu ama haftasonu İstanbul’a gelebileceklerini belirten birer mesaj gönderdi. Mustafa için üç arkadaşın da aynı anda İstanbul’da olması ve hep beraber oturmak bir avantaj idi.

Düzen ve Adalet Cemiyeti’nin yeni katılımcılarının yüksek ihtimal ile asker olacaklarına kesin gözüyle bakılıyordu. Yeni üyelere açılmanın yanı sıra iktisadi konular da büyük bir kaygı sebebi olmuştu. Niyazi, “beyler, cemiyet için çalışırken ekonomik açıdan da ayakta kalmak ve yaşamımızı devam ettirebilmemiz gerekiyor. Sizce neler yapabiliriz?” diye sordu. Niyazi’nin sorusu sonrasında Enver söze atıldı ve bir mekan açma teklifinde bulundu. “Hem eşrafı sık sık görme ve iletişim halinde kalma fırsatı buluruz. Dışarıdan müşteriye pek de ihtiyaç duymadan vatanperver ve cesur insanlar ile tanışma fırsatı bulabileceğimiz bir atmosfer yaratmalıyız” dedi. Enver sözlerine soluk bile almadan devam etti. “Özellikle Kadıköy’de küçük bir dükkan tutabilir ve lokal olarak işletebiliriz. Aynı zamanda bu süreç nedeniyle işinden kovulan ve şuan işsiz olan cemiyet üyelerinin ayakta kalmasını sağlamış oluruz.” görüşünü dile getirdi.

Enver, düşüncelerini anlatırken umudu ve heyecanı sesindeki coşkudan hissediliyordu. Enver’in enerjisi, öğrencilik yıllarından bu yana arkadaşlarını motive etme konusunda eşsiz bir etkiye sahipti. En zor anlarda dahi Enver’in olumlu yönde etkisi çevresi tarafından hissedilebiliyordu.

Cemiyet lokali mantıklı bir hamle mi?

Cemiyetin eşrafta duyulmasının ardından cemiyete karşı yaptırımların olacağını tahmin ediyorlardı. Bu nedenle işinden kovulan olur ise gelir elde edebileceği cemiyet bünyesinde bir lokalin olması, cemiyet üyelerinin yere daha sağlam basmasını sağlayacaktı. Gün boyu sekiz kurucu üye, lokal fikri hakkında düşüncelerini dile getirdi. Kadıköy’de bir lokal açabilmek için sekiz kurucu üye de küçük bir bütçe ile katkıda bulunabilirdi. Ancak böyle bir projeyi sekiz üyenin hiçbiri tek başına yapabilecek durumda değildi. Bu konuda ailelerinin maddi imkan veya imkansızlıklarından faydalanmayı düşünmediler. Olabildiğince ailelerini iktisadi açıdan konuya müdahil etmeme konusunda titiz davranacaklarını birkaç gece evvel yemekte dile getirmişlerdi. Lokal konusunu da bu doğrultuda değerlendirdiler.

Niyazi, “İttihat Ateşi sloganı ile yola çıktık. Bu yolda hiçbir maddi çıkarı Düzen ve Adalet Cemiyeti’nin hedeflerinin önüne çıkmasına izin vermemeliyiz. Bu konuda en ufak bir sorunda dahi olası bir lokali kapatma kararı alınması gerekir.” dedi. Kemal ise kurucu sekiz üyeden şüphe duymadığını ve bu bilincin aramızda yeni katılacak üyelerde de aranması durumunda denetimi hiçbir şekilde kaybetmeyeceklerini savundu. Lokal fikri üyelerin tamamının aklına yatması sonrasında Kadıköy’e giderek dükkan bakmak için hızlı davranılması gerektiği konusunda hemfikir oldular. Para alan emir alır diye bir söz vardır: bu sözü pek çok kişi dikkate almaz ama yolun sonunda kendisini para verenin emir kulu olarak bulur.

Devam edecek

Facebook sayfamızı takip ediniz

Herkes Dergisi Resmi Facebook Sayfası

İlgi çeken öyküler:

Suçsuzum

Bir Hatıra Defteri

Bar Perisi

Recep ile Nadan

Zamana yolculuk

Hey taksi!

Kurtuluş

Haziran

Benim Öyküm

Yi ha! Bir Anadolu göbeği hikayesi

Recep ile Nadan

Recep ile Nadan – Bölüm 12. Yaran’ı Arzulatan Nadan.

Recep ile Nadan öykü dizisini ilk defa okuyorsanız, daha iyi anlamanız açısından, aşağıdaki linkleri kullanarak önceki bölümleri okumanız faydalı olacaktır. Recep ile Nadan, gözlem yeteneği ile ortaya çıkmıştır. Türkiye’nin yeni ekonomik elitlerinin gençlerini konu alıyor.

Hikayenin önceki bölümlerini linkte bulabilirsiniz

Recep ile Nadan

Selaaaaam. Adım Nadan. 22 yaşında, ailesine ve geleneklerine bağlı, eğlenmeyi gezmeyi, arkadaşlarıyla vakit geçirmeyi seven bakımlı bir bayanım. Çocukluğum; mensubu olduğum kesimin standartları doğrultusunda fazla dışa dönük olmayan, orta halliyken birden maddi anlamda iyiye giden bir ailenin 4 çocuğunun en küçüğü olarak Fatih sokaklarında, daha doğrusu o sokakta bir evde geçti.

Başlarda okula gitmeme, okumama pek de sıcak bakılmıyordu. Dedemin ve ninemin nasihatlerine bakılırsa; bir kız çocuğunun okuması, ona yapılacak en büyük zulümdü. Annemin büyük kavgalar ve hakaretlere göğüs germesiyle “Bari okuma-yazma öğrensin.” önerisi ile ilkokula kadar okutulmam kararlaştırıldı. Tabi ben ilk 5 seneyi bitirene kadar önce dedemi, sonra ninemi kaybettik. Baba tarafına göre daha ılımlı bir ailede yetişen annem, bir şekilde babamı ikna ederek bugünlere kadar okumamı sağladı. Tabi bunda maddi durumumuzun iyiye gitmesi, ülkemizin artık süper güç olabilecek kıvama gelmesi ve büyük reisimizin her köşe başına açılmasına ön ayak olduğu özel üniversitelerin de katkısı vardır. Çocuk gelişimi bölümünü kendime ve kendim gibi bayanlara gayet uygun gördüm ve öğrenimime hala Kaldırımtaş Üniversitesi’nde devam ediyorum. En büyük hayalim; içkisi, kumarı, çapkınlığı olmayan, ailesine ve dinine bağlı bir bey ile evlenip, çocuklarımın annesi olmak. Hayalim ile bağlantılı bir bölümde okumak da, büyük planımın akademik yönüne katkı yapıyor.

Recep ile baş göz edeceğiz

Daha ortaokuldayken annem ve babam beni o’na, Recep’ime uygun görmüşlerdi. Bir akşam odamda ödev yaparken annem gelip, “Allah’ın da izni ile seni Mustafa Beylerin oğlu Recep ile baş göz edeceğiz kızım.” dedi. O an pek de anlamamıştım ama bir ailem olacağı için içten içe heyecanlanmıştım. Daha sonra konu buralara kadar geldi. Recep’i askere yolladık, tatile yolladık, inşallah tatil dönüşü de nikah hazırlıklarına başlayacağız.

Günümün büyük kısmı okuldaki kafeterya ve Cuqqa Kafe’de arkadaşlarla geçiyor. Nargile ve dumanı çok sevmiyorum ama bana kendimi prensesler gibi hissettiren o sunum ve kafedeki özel köşemiz beni oraya çekiyor. Okuldaki en iyi arkadaşlarım Sultan ve Berk. Aslında ailem ve Recep bir bayanın erkek ile yakın arkadaş olamayacağını düşünüyor ama bence bu tam bir saçmalık. Başörtümü bağlayış şeklimden, giydiğim pantolunun üzerimde durmasına, yaptığım makyajdan, dinlediğim şarkılara kadar her şeyi onlarla paylaşabiliyorum. Hatta bazen akşamdan hazırladığım kıyafetlerimin fotoğrafını çekip, gruptan yolladığım dahi oluyor. Berk çok zevkli ve efendi bir çocuk. Ayrıca Recep’in bana olan ilgisizliğine karşın, her zaman benim yanımda olan çok düzgün bir insan.

Çoğu zaman telefonlarıma bile çıkmıyor

Recep ile görüşmelerimizde bana karşı takındığı dinleyici tavrı hoşuma gitmiyor değil aslında. Genelde ben alatırım, o dinler. Ya anlatmayı sevmiyor, ya beni. Ama ben anlatmayı sevmediğini düşünüyorum. Neticede beni sevmese, benimle nişanlanmazdı. Yine de askerlikten sonra tatile ihtiyacı olduğunu ve bu tatile altı erkek arkadaşı ile gitmesine çok da sıcak bakmadım. Konuya annem, kayınvalidem ve babam da dahil olunca düşündüğümün pek bir önemi kalmadı. Çoğu zaman telefonlarıma bile çıkmaması, çıktığında da mümkün olabilecek en kısa zamanda kapatması da askerlikten kalma bir alışkanlık olsa gerek. En azından günahı-sevabı bilen bir bey Recep. O yüzden içim gayet rahat. Paylaşmam gereken her şeyi zaten Sultan ve Berk ile paylaşıyorum. Onlar iyi ki varlar. Recep de iyi ki var. Yoksa çocuklarımın babası, evimin direği kim olacaktı ki? Yine de en azından Berk’in yarısı kadar anlayışlı olsaydı iyi olurdu.

Dış mihraklar aşağıya çekmek istiyor

Tabi böyle karşılaşmalar yapmak da yanlış olabilir. Mesela Berk 15 Temmuz’da “Sizin yaptığınız tiyatroya sokayım.” derken, Recep’im aslanlar gibi tankların üzerine yürüyüp, ülkemizdeki en kıymetli demokrasi neferlerinden biri olmuştu. Keşke o anlara şahit olabilseydim. Eminim o anlarda gerçek bir kahraman kadar çekici görünüyordur. Bu tarz durumlarda arkadaşlarım, ailem ve nişanlım ile siyaset konuşmuyorum ama bence kesinlikle önemli bir konu. Aldığım eğitim ve görüşlerim doğrultusunda ülkemizin bir çok dış mihrak tarafından aşağı çekilmek istendiğini biliyorum. Mesela defalarca yurtlarına gittiğim ve ailemin yardım ettiği “Hoca” bile meğer bir hainmiş ve biz bunu darbe girişmine kadar anlamamıştık.

İyi ki Reisimiz var da, doğruyu-yanlışı ayırt edebiliyoruz. Sanayide, bilimde, teknolojide ve duble yollarda bir çok Avrupa ülkesinden aşırı fazla ileride bir ülkeyiz. Bizi çekemiyorlar biliyorum. Aynı okuldaki Aysel’in beni çekemediği gibi. Kokana laik Aysel, Berk’ten hoşlanıyor ve bizim bu kadar yakın oluşumuzu kaldıramadığından dolayı kıskanıyor beni. Neymiş efendim? Berk’in eli benim omzumdaymış da, benim gibi dini bütün bir kız buna nasıl izin veriyormuş? Ya gerçekten akıl alır iş değil! Bir de laik olacak. Allah’tan Gülhane Parkı’nda çay içerken Berk’in beni öpüp, sarıldığını görmedi. Yoksa kim bilir hakkımızda ne dedikodular çıkarırdı… Demek ki neymiş? Örümcek beyinli bir insana laiklik de gem vuramıyormuş. İşte bizlere yıllarca böyle zulüm yapıldı.

Keşke onun kadar akıllı ve güçlü olabilsem

Sultan da çok iyi bir kız. Benim kadar dini bütün değil ama gerçekten çok açık görüşlü ve herkesin eşit olduğunu, din-dil-ırk ayrımı yapılmaması gerektiğini savunuyor. Çok haklı. Ayrıca kadınların üzerindeki toplum baskısı ve cinsel tabular konusunda da çok ateşli bir savunucu kendisi. Keşke ben de onun kadar akıllı ve güçlü olabilsem. Kendisini asla laik, sağcı, solcu olarak tanımlamıyor. Bütün bu tarafların büyük bir tiyatronun ufak aktörleri olduğunu söylüyor. Ay hepsi birden nasıl rol yapabiliyor aklım almıyor vallahi ama Aysel söylüyorsa doğrudur. Hayatımdaki bir çok ilki Aysel ile yaşadım neticede. İlk dudaktan öpüştüğüm insan Aysel, beni Berk ile tanıştıran insan Aysel, çekingen yapımın biraz da olsa kırılmasını ve rahat olmamı sağlayan insan da o. Hayatımdaki katkısını asla inkar edemem. Onu çok seviyorum. Keşke Berk ile haftasonu kalmalarında ben de onlara eşlik edebilsem…

Neyse, çok konuştum. Ben biraz Recep’i arayayım da ne yapıyor öğreneyim. 15 gün diye gitti, 1 aydır dönemedi. Yazık benim aslanıma askerde ne çektirdiler ise hala rahatlayamadı…

Devam edecek

Facebook sayfamızı takip ediniz

Herkes Dergisi Resmi Facebook Sayfası

İlgi çeken öyküler:

Kurtuluş

Zamana yolculuk

Rahip

Anlatılmaz yaşanır yıllar geçse bile

Suçsuzum

Haziran

Yi ha! Bir Anadolu göbeği hikayesi

Bar Perisi

Benim Öyküm

İttihat ateşi

Toprak ana

İttihat Ateşi

İttihat Ateşi 13. bölüm

Mehmet Başkan‘ın yazdığı İttihat Ateşi öykü dizisinin 13. bölümüdür. Üniversite yıllarından beri hiç kopmayan idealleri olan sekiz gencin yaşadıklarını ve Düzen ve Adalet Cemiyeti adı ile toplanmaları sonrasında yaşadıklarını konu alan bir öykü serisidir. Öyküyü tam olarak kavrayabilmek için önceki bölümleri okumanızı tavsiye ederiz.

1. bölüm

2. bölüm

3. bölüm

4. bölüm

5. bölüm

6. bölüm

7. bölüm

8. bölüm

9. bölüm

10. bölüm

11. bölüm

12. bölüm

İttihat Ateşi

Dakikalarca süren uğultu ve sohbetin ardından Oturum Başkanı yeniden toplantının devamı için ortamı değiştirme teşebbüsünde bulundu. Cemiyetin sekiz kurucu üyesi de hemen toparlandı ve toplantı için uygun ortamı sağladı. Günlük hayatta yaşadıkları tüm zorluklar hatta Mustafa’nın hukuk tanımaz insanlar tarafından bıçaklanmasına rağmen çizgisinden hiç uzaklaşmayan sekiz genç, aynı idealler için eskisinden de daha kararlı bir şekilde yaşamlarına devam etti. İnsanların yaşadıkları mağduriyetler sonrasında ilkelerinden vazgeçerek mağduriyete neden olan kimselere benzemesi, toplum genelinde yaşanan ciddi bir sorun. Keza, cemiyetin sekiz kurucu üyesi de bu sorunun bilincinde hareket ediyordu. Düzen ve Adalet Cemiyeti’nin ortaya çıkmasında da ortak kaygı ve çare talepleri yer alıyordu. Oturum Başkanı Enver, hazırız anlamına gelen kısa bir sessizliğin ardından, cemiyetimiz için kural taleplerini bekliyorum diyerek yeniden söze girdi.

Enver’in sorusu sonrasında Selim söz almak istedi. Usulen bir kişi söz istediği için diğer hiçbir üyeden söz alma talebi olmadı. Enver de söz hakkını Selim’e verdi. Selim, Milli Mücadele döneminde yaşanan Kongreler süreci ve Ankara’da Meclis sürecinde Mustafa Kemal Atatürk ve diğer kurucu unsurların hukukun üstünlüğü bilincinden hiçbir zaman uzaklaşmadıklarını belirtti. Hareketin yasal bir zemin üzerine oturtulmasının yerle yeksan olan Osmanlı Devleti’nin küllerinden Türkiye Devleti’nin doğuşunu sağladığını hatırlattı. Selim, “bu nedenle, cemiyetimizin ilke ve kurallarını belirlerken ince eleyip sık dokumalı ve her aşamada kesinlikle kabul edilen ilke ve kuralların dışına çıkılmaması büyük bir önem arz ediyor.” dedi.

Selim’in sözleri sonrasında Orhan söz almak istedi. Konuşmaya başlayan Orhan, “o halde, hukukun üstünlüğü kesinlikle kural olarak benimsenmeli.” dedi. Orhan’ın kısa ve net konuşması sonrasında Selim tekrardan söz almak isteyen olup olmadığını sordu. Herhangi bir üyeden tepki gelmeyince oylama aşamasına geçildi. Gerçekleşen oylamada bir kez daha oy birliği ile karar alındı.

Düzen ve Adalet Cemiyeti hakkında kaygılar

Kuralları belirler iken ivmenin düşmesi sonrasında Kenan yeni bir pencere açtı. Kenan’a göre, Düzen ve Adalet Cemiyeti’nin ilk zamanlarda İstanbul’daki yapılanması ile ilgili kaygıların daha az olacağı ama diğer şubelerde düşünsel birlik ve denetimin sağlanmasının sorun teşkil edebileceğini dile getirdi. “Örneğin, Urfa’da teşkilatlanma içerisinde savunduğumuz görüşler kendisine taban bulamayabilir. Kendisine taban bulamaması bir sorun teşkil etmiyor ama cemiyetin zaman içerisinde ele geçirilmesi gibi bir durum söz konusu olabilir. Geçmişte Ahmet Rıza’nın ve arkadaşlarının fikir serüveni ile temelleri atılan Jön Türkler için yeni şubeler cemiyetleşme aşamasında sapmalara yol açtı. Hatta sürecin son aşamasında Mahmut Şevket Paşa ve Enver Paşa gibi şahıslar kaba tabir ile darbe gerçekleştirdi. Ne yazıkki İttihat ve Terakki Cemiyeti’nde gerçek İttihatçılar hedeflerin peşinde gidildiğini zanneder iken makam ve mevki sevdasında isimler önemli konumları ele geçirdi.” dedi.

Kenan’ın ortaya koyduğu ciddi kaygıları sonrasında diğer yedi kurucu üye arasında derin bir sessizlik yaşandı. Üye alımı ve yeni şubeler açma konusunda temkinli ve yavaş davranılmasının bir tercihten ziyade ihtiyaç olduğu fikri ortaya çıktı. Selim, “geniş kitleleri üye yapmaktan ziyade geniş kitleleri düşünce olarak etkilemeyi merkeze oturtmalıyız. Şuan 30’lu yaşlara göz kırpar vaziyette yaşıyoruz. Ancak bizlerin gayesine ulaşabilmesi için saçlarımızın beyazlaması ve gençliğimize veda etmiş olmamız gerekebilir.” dedi. Cemal ve Enver ise Selim’in sözleri biter bitmez konuşmak için hareketlendiler ama iki kişi birden söze girmek isteyince ikisi birden sustu. Nezaket ve saygıdan ileri gelen bu tutumları sonrasında Oturum Başkanı Enver, sözü kendisine değil, Cemal’e verdi.

Memleket ikbali açısından kaçınılmaz

Cemal ise “Düzen ve Adalet Cemiyeti’nin ilerleyen süreçte merkez yönetimi kurulabilir ve merkeze katılım konusunda kısıtlamalar getirilebilir. Geniş kitlelerin peşinden geldiği ama merkezinin kolay bir şekilde ele geçirilemeyeceği bir yapı oluşturabiliriz. Kısa bir süre içerisinde yol almamız memleket ikbali açısından kaçınılmaz bir gereksinimdir. Peşinen söylemek de gerekir ki bizden çok daha kapsamlı ve gelişmiş bir yapı ortaya koyan var ise gerekir ise kendimizi lağvedip onlara dahil de olabiliriz. Önce memleket gelir, cemiyet çok sonradan düşünülür.” dedi. Sözlerini noktalarken Cemal son bir söz daha söyleme gereği duydu ve “bizim için İttihat Ateşi memleketi ileriye taşımayı öne çıkartır. Önce memleket gelmelidir.” diyerek son sözünü söyledi.

Cemal’in lağvedilme ihtimalini ortaya koyması

Cemal’in cemiyetin lağvedilme ihtimalini ortaya koyması sonrasında Mustafa tepki gösterdi. Uzun süredir hiç olmadığı kadar Mustafa’nın kızardığını gözleri ile gördüler. Gençlik heyecanlarından bu yana birbirlerini tanıyan gençler, Mustafa’nın öfkelendiğinde kıpkırmızı olduğunu çok iyi biliyorlardı. Mustafa, sonra pişman olacağı sözler söylememek için susmayı tercih ettiği için kıpkırmızı oluyor ve öfkesi yüzünden dahi kolay bir şekilde anlaşılabiliyordu. Mustafa’nın öfkesini gören Enver tedbir almak istedi. “Cemal idealist bir yaklaşım ile bu sözleri sarf etti, kendisini ve yapısını hepimiz biliyoruz. Henüz yolun başında lağvedilme sözlerini sarf etmesinin nedeni de bu olmalı.” dedi.

Mustafa önündeki bardağın yarısına yakınını yavaş yavaş içti. Su içerken zaman kazanmak ve kırıcı olmayacak sözler seçebilmek için düşündüğünü odadaki herkese hissettirdi. Mustafa’nın bu tavrının yapıcı olduğu herkesin malumu idi. Mustafa, “Cemal’in sözleri sonrasında ilk aşamada bir vazgeçiş algıladım. Ancak Enver’in sözleri sonrasında düşüncelerimde bir değişim oldu. Tanıdığım Cemal’in ne manada söyleyeceğini düşündüğüm an, aklımdan geçenler için kendimden utandım. Cemal’in cemiyetin ele geçirilme ihtimalini hatırlatmasını ise oldukça gerçekçi bir yaklaşım olarak görüyorum ve hak veriyorum. Ancak henüz yolun başındayken kendimizi lağvetme ihtimalini dile getirmeyi, evlilikte bir pürüz sonrasında ayrılığı dile getirmeye benzetiyorum. Bu nedenle, o ihtimalin şuan  dile getirilmesini dahi yanlış buluyorum.” diyerek görüşlerini beyan etti.

Selim, Kenan, Kemal ve Niyazi de Mustafa’nın yaklaşımına benzer görüşler dile getirdi. Sonrasında ise Selim söze girdi. “İlişkilerde de ayrılık ihtimalinin sık sık dile getirilmesi, ilişkinin sağlıklı bir şekilde devam etmesinin önünde önemli bir engel teşkil eder. Eğer ayrılık ihtimali sık sık dile getirilir ise birliktelikler sürdürülebilir olmaktan uzaklaşır. Ayrılık korkusu ile yaşanan ilişkilerde karar mekanizmasında korku önemli bir yer tutar ve mantık dışı hareketler neticesinde ilişkinin kopma noktasına gelmesine neden olur. Cemiyetimizin bu oturumu sayemde Güzin Abla sayfasına dönüştü. Tarihte aşk doktoru olarak geçmem umarım.” dedi. Selim’in yumuşatıcı üslubu sonrasında yüzler güldü.

Kısa bir gülüşme sonrasında Enver oturumun sonlanmasını teklif etti. Zihin açısından yorgun düştük, öğle yemeğini kaçırdığımız gibi akşam yemeğini de kaçırdık. Enver, en azından gece yemek yiyerek kilolu insanlar olarak yeni güne başladıktan sonra yeni bir oturum yapılmasını önerdi. Sekiz arkadaşın da hemfikir olduğu dinlenme fikri sonrasında Niyazi mutfağa makarna yapmaya geçti. Alım gücünün düştüğü günlerde orta direğin en büyük aşkıdır makarna. Hazırlama aşaması sonrasında sekiz arkadaş afiyet ile yoğurtlu makarnalarını yediler ve yeni güne başlamadan evvel umut ve kararlılık ile uykuya daldılar.

14. bölüm

Facebook sayfamızı takip ediniz

Herkes Dergisi Resmi Facebook Sayfası

İlgi çeken öyküler:

Suçsuzum

Anlatılmaz yaşanır yıllar geçse bile

Recep ile Nadan

Zamana yolculuk

Hey taksi!

Haziran

Rahip

Yi ha! Bir Anadolu göbeği hikayesi

Benim Öyküm

Kurtuluş

Kurtuluş Zorlu

Kurtuluş Zorlu anısına! Sırasız ölüm!

Bir mağazada satış danışmanıyım. Genelde saat 13.00’de iş başı yapıyordum. Çalıştığım yerde, her gün bir kişi sabahçı oluyor. Bu sabahçılık genelde izin öncesine gelirdi. Mesai sabah 09:30’da başlar, akşam 18:30’da biter. Benimde haftada bir izin günüm var. Ben de sabahçılığımı böyle kullanıyorum. O günde sabahçıydım. Maalesef parasını toparlayamadığım bilgisayarı günde dört ile beş kişiye satmam lazım. Böyle bir sistem işte. Neyin düzeni olduğunu söylemeden anlayabilirsiniz sanırım. Haftanın geneli aynı saatte mesai yaptığımdan, o saatte işe gitmek dengemi bozuyor açıkcası. Zaten uzun süredir dengem bozuktu, buda bahane oluyordu. Mağazayı müşterilere hazırlarken, aklıma bir yıldır kırgın olduğum ama bundan bir kaç gün önce şans eseri denk geldiğim, kısa da olsa, eskisi gibi eğlenip, dertleşip, şakalaştığım ve kırgınlıklarımı bir kenara attığım arkadaşım Kurtuluş Zorlu geldi.

Bir tebessüm ettim. O aralar çok desteğe ihtiyacım vardı ve ufak şeylere seviniyordum. Tam 5 Şubat akşamı, Yavuz Çetin eşliğinde intihar edecektim oysa ki. O gün yapamadım. Erteledim. Kurtuluş ile ufak dertleşmemizde buhranlarımızdan bahsettik. Onsuz zamanlarımda, Meşrutiyet İş Hanının tepesinden kendimi sarkıttığımı beceremediğimi anlattım. Bana şunu söyledi “Kardeşim, hayat her şeye rağmen güzel! Böyle şeyleri aklından çıkar.” O gün tekrar söz verdik mesela birbirimize. Her şekilde birbirimize destek olacağız diye.

Ölüme sitem, Tamer Başkan anısına

Kurtuluş vefat etmiş

Sabahçıydım ve erken çıkacaktım. Bugün sevdiklerimle birlikte olmalıydım. Ailemin yanına mi gitmeliyim yoksa Kurtuluş’u mu aramalıyım? Kararım Kurtuluş’tan yana oldu. Sabahtan arayıp uykusundan etmek istemedim. Gün içinde de işler yoğunlaşınca çıkarken ararım diye düşündüm. Gün boyunca elime alamadığım telefonumu, elime aldım. Cevapsız çağrılar bir düzüne. Onlara dönüş yapamadım. Beş dakika sonra canım arkadaşım, kardeşim Melih’ten bir mesaj aldım. “Kardeşim. Kurtuluş vefat etmiş. Yarın Ankara’dayım.”

Dünya dönüyor mu? O dakika hayır! Konuşamadım, yutkunamadım, nefes alamadım. Ben dimdik ayakta duruyorum, insanlar konuşuyor. Duymuyorum. Cevapsız çağrılarım, inanmam için çaba sarf ediyor, ağlıyor, aslında inanmam için çaba sarf edenler de inanmıyor. Ama konuşuyor işte. Sokaklara attım kendimi. “Nasıl yani? Kurtuluş öldü mü? Artık yok yani? Hadi canım! Bu kadar acımasız olmaz hayat sanırım. Yaşadığımız anılar bir daha yaşanmayacak mı? Kurduğumuz hayaller? Verdiğimiz söz?”

İnsanlar yanımda olmaya çalışıyor. Ama her konuşan Kurtuluş! “Yapacak bir şey yok bugün uyuyalım. Yarın memleketine defin edeceğiz. Sağlam olmak lazım.” dediler. Uyumak mı? Kalbimde ki acı ve inanamama ile mi? Uyumadım. Sabah gün ağırınca kimseyi beklemeden Otogara gittim. Otogarda onu İzmir’e yolcu ederken çektiği fotoğraf aklıma geldi. “Delilerim” yazmıştı altına. Tutamadım kendimi. Ağladım avazım çıktığı kadar. Otobüse bindim. Yolculuğum tahmini üç ile dört saat arasında olacaktı. Yolculuk boyunca inanamadım. Yaşadığımız iyi kötü her hatırayı hatırladım. Sözcüklerini heceledim. Anlam vermeye çalıştım. Bitmiyordu hatıralar. Bunun bir eşek şakası olduğunu düşündüm. Otobüsten inince üzerime atlayacak. “Ne oldu lan korktun mu?” diyecek. “Korktum lan! Korkuyorum hala.” Bütün arkadaşlarını toplayıp, eşşek şakasının dibine vuracaktı!

Çok eğlenceli adamdı Kurtuluş Zorlu.

Ölüme yergi, Tamer Başkan anısına…

Amansız bir acı ve sırasız ölüm

Küçük bir kasabaya indim. Nereye gideceğimi bilemedim. Yaklaşık yarım saat içerisinde, hem yürüdüm hem sigara içtim. “Ne yapacağım ki? Mükemmel boşluktayım.” Kurtuluşun tanımadığım arkadaşı, Yasin ile buluştuk. Küçük kasabanın, küçük pastanesine oturduk. Konuşmadık fazla. “Sigara içelim mi?” dedim. Sessiz bir şekilde dışarı çıktık. Belli ki o da uyumamış. Bana baktı, “İnanamıyorum ama Kurtuluş’un selası okunuyor kardeşim.” dedi. Sesi bir hayli titrek, bir hayli çocuksu. Hoca, Kurtuluş’un ismini anons edince kendimi yine tutamadım. Amansız bir acı ve sırasız ölüm.

Merkez Camii’nin önünde bir tabut, başında ailesinden altı yedi kişi. Hiç kıpırdamıyorlar. Tabutun üstünde büyük harflerle “KURTULUŞ ZORLU 1990” yazıyordu. O an inandım dostumun ölümüne. O an hayatın tek gerçeğine, ölüme inandım. Melih’i aradı gözlerim. Hiç öyle görmemiştim. Günler boyu uyumayan adamın, hiç gözleri öyle kısılmamıştı ve hiç öyle kanlanmamıştı. Mezarlığa doğru defin için yola çıktık. Yanımızda kardeşi Mustafa vardı ve destek olmamız lazımdı. Salak saçma gülmeye çalıştık. Olmadı. İnanmadı zaten çocuk. Toprağa gömdüler. O ışıklar kapalıyken uyuyamayan adamı, karanlığın dibine gömdüler. Ayrılamadık beş altı arkadaş, mezarının dibinden. “Ayrılsak ne yapacağız ki? Bırakıp gidecek miyiz? Bu mu? Oldu bitti mi?” Bekledik…

Her sarılmamızda

Cenaze evine gittik. Tek derdimiz Mustafa! Üzülmesin çocuk. Kurtuluş, kardeşinin bir yerlere gelmesini, başarısını çok isterdi. Büyük bir masaya oturuduk. Hepimizin gözlerinde hüzün, tek derdimiz Mustafa! Önümüze gelen pideleri sırf Mustafa yesin diye yemeye çalışıyoruz. Aile fertleri geliyor. Her sarılmamızda acımız yükseliyor. “Gidelim” dedik gözlerimizle. “Annesini görelim öyle gidelim.” Dedik. Ağıt odasına girdik. Bizi görünce odada ki herkes ağlamaya başladı. Annesinin feryadında; birimiz, çocuğunun ismini Kurtuluş koyacaktık, birimiz bacısıydık, birimiz kardeşinden öteydik, hepimiz onun bir şeyiydik. Belki de her şeyi bizdik.

Ankara’ya döndüğümüzde “Ben Melih’i bırakmam.” dedim. Aslında yalnız kalmak istemedim. Uyuyamadım haftalarca. Ara sıra rüyamda görüyorum. Acısı saplandı içimize yıllar geçse de. Lanet olsun ufak tefek kırgınlıkların. Arıyorum bazen kapalı telefonunu. “Özür dilerim. Neredesin? demek için. Yazamıyorum, hiç bir şey yapamıyorum.

Kurtuluş Zorlu hatırasına

Kardeşim, hayat herşeye rağmen güzel değil! Hayat herşeye rağmen sensiz devam ediyor. Seni unutmayacağız. Sen hiç değildin, koca bir heptin! Seni seviyoruz, hep seveceğiz…

KURBAN – Kurban
“Gün olsam, güneş olsam
Karanlık gecende, gelip doğsam.
Canından can olsam.

Nur düşer mi yoluna?
Acın diner mi sonunda?

Rüzgar olsam, yağmur olsam.
Hiç sormadan gidişine bakıp ağlasam. Taş olsam engel olsam,
Elimi açsam göğe bağırsam.

Nur düşer mi yoluna,
Acın diner mi sonunda?”

Kurtuluş ZORLU’ya…

Facebook sayfamızı takip ediniz

Herkes Dergisi Resmi Facebook Sayfası

İlgi çeken kısa yazılar:

Bar Perisi

Zamana yolculuk

Yahudiler, Yunanlar, Romalılar, Hıristiyanlar ve Müslümanlar Tarihin Başlangıcına Hangi Olayı Alırlar?

Bir Hatıra Defteri 1. bölüm

Unutursan Beni

Gün Karanlık

Terziliği Bırak Artık Latife

Suçsuzum

Suçsuzum 7.Bölüm

Nazım Şahin‘in yazdığı Suçsuzum öykü dizisinin 7. bölümüdür. Aracında uyuşturucu çıkan Hüseyin‘in cezaevinde yaşadıkları ve kendisini aklama çabasını anlatan bu çalışma, yazarın Herkes Dergisi‘ndeki ilk öykü çalışmasıdır. Öyküyü tam anlamı ile anlayabilmek için önceki bölümleri okumanız tavsiye edilir.

1. bölüm

2. bölüm

3. bölüm

4. bölüm

5. bölüm

6. bölüm

Suçsuzum

Sabah, tüm cazibesiyle güneş ışıklarını koğuşun penceresinden içeri salıvermişti. Güneş son günlere nazaran daha parlak ve sıcaktı. Hüseyin, uyandığında hala bir gün önceki haberin etkisinden kurtulmadığını fark etti. Hala cevaplayamadığı sorular vardı zihninde. Çayı demlemiş kahvaltılıkları hazırlamıştı. Selim her zamanki gibi buğulu gözleriyle Hüseyin’in yanına geldi.

“Hüseyin takma kafana. Unutma sana çamur atan önce kendi ellerini kirletir. Merak etme kirli eller saklanamaz. Sen vaktini bu düşüncelerle harcama. Şu duvarlara bak. Senden önce niceleri gelip geçti buradan. Herkes suçlu değildi tabiki. Bak herkes bir şey yazmış duvarlara. Benim en beğendiğim söz senin ranzanın köşesinde pencerenin üzerinde yazılı olan “ Sus ve Sabret”. Sabır zayıflık değildir aksine güçtür. Bir gün gelir sen de aklanır çıkar, gidersin buradan. Sen detaylara takılıp günlerini mahvetme burada.” dedi.

Kendileri sevinememişti

Onlar konuşa dursun mektup dağıtan bayan gardiyan koğuşun kapısına gelmişti. Seslendi “Beyler Mektuplarınızı alın.” Bir anda Hüseyin ve Selim göz göze geldiler. Hemen kapıya koşmuşlardı. Mazgalın arkasından isimleri okundu ve mektuplarını aldılar. Mehmet de yukarıdan sesi duyup koşarak mazgala gelmişti. Ona da sevdiği kızdan mektup vardı. Adanalı Kadir baba yıllardır mektup almamıştı. Beklemiyordu zaten. Mazgal kapandı. Mehmet, Selim ve Hüseyin birbirlerine baktılar. Utanmışlardı çünkü. Kadir Baba’ya mektup gelmeyince kendileri sevinememişlerdi. Onun yanında mektup okumaktan haya ettiler. Tam bu düşünceler çerçevelemişken etraflarını mazgal tekrar açıldı.

“Kadir DOĞAN mektubun var.” dedi bayan gardiyan.

Herkes şaşırmıştı. Hüseyin koşarak Kadir babanın yanına gitti.

“Kadir baba gözün aydın mektubun var. Hadi gel al aşağıda memur hanım seni bekliyor.” dedi heyecanla.

Kadir Baba:

“Oğul yıllar var bana mektup gelmeyeli. Yanlışlık vardır kesin. Sen söyle benim mektubum yok iyi baksın.”dedi.

Hüseyin ısrar edemedi. Bayan gardiyanın yanına gitti.

“Kadir DOĞAN böyle bir mektup beklemediğini söyledi. Yanlış olduğunu düşünüyor. Bir daha bakar mısınız?”dedi.

Bayan Gardiyan:

“Yanlışlık yok. Burası B5 değil mi? Kadir DOĞAN isimli mahkum bu koğuşta değil mi?. Bu mektup ona ait. Kabul etmiyorsa buraya not alıp iade ederim.” dedi.

Kadir baba yukarı kattan aşağıyı dinlemiş olacak ki tam konuşmanın üzerine geldi.

“Ver kızım bakalım.”dedi. Ve mektubu aldı. Koğuşta herkes mektubun kimden geldiğine kilitlenmişti. Hiç kimse kendi mektubunda ne yazdığını merak etmiyordu. Ama cesaret edip kimse bu konuyu kendisine soramıyordu. Kadir Baba, mektubu elinde, avluya sandalyesini atıp, bir köşeye geçmişti. Sigarasını yaktı ve çayından bir yudum aldı. Gözlüklerini takıp mektubunu okumaya başladı. Koğuşun genel efkarı değişmişti. Herkes mektubunu alıp yatağına çekildi. Bir anda koğuşta hıçkırık sesleri yükseldi. Mahpus kurallarından biri de buymuş.

“Mektup alınca da yazınca da ağlanır.”

İddianame daha çıkmamıştı

Hüseyin eşi Safiye den mektup almıştı. Mektup gönderileli 10 gün olmuştu. Aps ile gönderilmesine rağmen ancak eline ulaşmıştı. Çünkü mektuplar PTT den teslim alındıktan sonra Mektup Okuma Komisyonu tarafından okunur, üzerine okundu mührü basılır, ondan sonra dağıtılırdı. Bu nedenle son gelişmelerden mektupta bahsedilmiyordu. Çünkü mektubun yazıldığı tarih itibariyle iddianame daha çıkmamıştı.

Safiye, kendi durumunu ve Dilara’yı anlatıyordu. Dilara parmak iziyle babasına resim yapmıştı. Bu resme ilave olarak bir de fotoğraf koymuşlardı mektubun içerisine. Hüseyin mektubu alıp öptü kokladı. Hıçkırıklarına hakim olamıyordu. Dilara’nın kokusunu özlemişti. Bir anda gözü Mehmet’e ilişti. Mehmet de hıçkırıklar içerisindeydi. Sevdiği kızın düğün tarihi belli olmuştu. Manzara çok hazin ve karamsardı.

Hüseyin saatine baktı. Öğlen olmuştu. Saat 15:00’da telefon görüşü vardı. Yemek vakti gelmişti ama hiç kimsede yemek yiyecek hal kalmamıştı. Selim de bir köşe de ağlıyordu. Hüseyin usulca aşağı avluya indi. Kadir Baba’nın yanına sandalyesini çekti.

“Baba, kimse de yemek yiyecek hal yok. Ne yapalım, yemek de geldi.”dedi.

Kadir Baba:

“Oğul sen yemekleri al akşam hepsini beraber yeriz. Kimseye ısrar etme. Mektup günleri böyle olur. Normaldir.” dedi.

Kadir Baba’nın hikayesi

Hüseyin iki demli çay doldurduktan sonra sigarasını yaktı. Çaylardan birini Kadir Baba’ya uzattı.

“Baba senin hikayenin devamını anlatmayacak mısın?”dedi.

Kadir Baba:

“Oğul sanırım en son İstanbul’da kalmıştık. Rasim Baba beni şöförü yaptı. Yanından hiç ayırmıyordu. Öz oğlu gibi severdi. Hafta da bir gün ormana yürüyüşe çıkardık. Sadece o gün korumalarını yanına almazdı. İkimiz yürüyüşe çıkardık. Ardından da bana, Adana Kebap yaptırırdı. Sonrada geri dönerdik. Yine böyle bir gün Rasim babanın düşmanları pusu kurmuş. Biz spor yaparken ormanda bizi düşürdüler. Üzerimize yağmur gibi mermi yağdı. Oğul düşmanını iyi belleyeceksin. Bu alemde kim belinde ne taşır bileceksin. Çoluk çocuğu üzerimize yollamışlar. Ben belimde iki tane tabanca taşırım. Oracıkta serdim 4 tane çakalı yere. Ama Rasim baba vurulmuştu. Sağ omzundan iki mermi yemişti. Hemen hastahaneye yetiştirdim. Ardından da gidip polise teslim oldum. Adamların dördü de ölmüş. Tüm suçu üzerime aldım. Gerisini de biliyorsun işte.” dedi.

Hüseyin gözleri faltaşı gibi açılmış dinliyordu. Bu melek gibi adam 4 kişiyi gözünü kırpmadan nasıl öldürmüştü?

Nasıl öldürdün o adamları?

“Baba kızmazsan sana bişey soracağım?”dedi.

Kadir Baba:

“Sor bakalım oğul.”

Hüseyin:

“Baba, sen merhametli adamsın. Nasıl öldürdün o adamları?”

Kadir Baba:

“ Oğul sen bu aleme çok uzaksın. Benim yaşadığım alemde merhamet yoktur. Ben onlara merhamet etseydim onlar bana merhamet etmezdi. Ölmemek için öldüreceksin. Zaten Rasim Babayla helalleşip bir daha bu işlere dönmeyeceğimi söyledim. Artık tövbeliyim evlat. Elimdeki kanların ızdırabını çekiyorum her gün.”dedi. Sesinde hüzün ve acı vardı. Belli ki pişmandı.

“Oğul soracaksın biliyorum ama korkuyorsun sanırım. Sor çekinme. Mektup kimden geldi de.”

Hüseyin:

“Vallahi Baba korkmuyorum desem yalan olur?”

Adanalı Kadir Baba:

“Bir sevdiğim vardı Leyla. Bir pavyonda şarkıcıydı. Geçen hafta ölmüş. Mektup da kızımdan. Bir kızım varmış. Yıllarca benden sakladığı bir kızım. Öldü demiş ona. Kızım ölmeden önce beni öğrenmiş annesinden. Şimdi de beni görmek istediğini yazmış. Kapalı görüşe gelecekmiş. Sahi bu arada senin durum ne oğul? İddianamen gelmiş. Anlat bakalım.”

Hüseyin:

“Baba şaşkınım. Bizim mahalleden esnaf Duran diye biri vardı. Beni şikayet eden oymuş. Neden bunu yaptı hala anlamış değilim. Çünkü bana sıkıştığımda borç verdi. Hatta arabamı da ondan aldım. Hep halimi hatrımı sorardı. Kendisi kabzımal. İşçilerinin çoğunu tanırım. Benim dükkandan evlerine çok alışveriş yaptılar.”dedi.

Kötülüğe bulaşmamışsın

Kadir Baba:

Oğul çok safsın. Kötülüğe bulaşmamışsın da ondan anlamıyorsun. Bak evlat sana soru sorayım sen düşün. Bu Duran uyuşturucu kullanır mı? Gece hayatı var mı? Ve en önemlisi etrafında sevilir mi? ” dedi.

Hüseyin:

“Etrafta pek sevilmez. Kendini beğenmiştir. Gece hayatı vardır. İçki içer ama uyuşturucu kullandığını görmedim. Kadınlara da zaafı vardır. Peki ama Kadir baba bunlar onun bana iftira atmasına sebep olamaz ki?”

Kadir Baba:

“Oğul kendini akıllı karşısındakini saf zannedenlerle dolu dünya. İyi niyetli olmak aptallık değildir. Ama bu herif seni öyle sanmış. Bak yiğidim bu adamın son zamanlarda borcu harcı, garip hareketleri var mıydı? İyi düşün. Bir ip ucu muhakkak vardır. Ama sen fark etmemişsindir.” dedi.

Hırsızlık yapan işçi

Hüseyin:

“Baba, benim hırsızlık yaparken yakaladığım işçiyi, Duran yanına aldı. Bende kendisini bu çocuk hakkında uyardım. Ben üstesinden gelirim diye bana ukalalık yapmıştı. Bende önemsemedim.” dedi.

Adanalı Kadir:

“Bu adamın yanına kimler gelir giderdi? Yok mu oğul hiç dikkatini çeken bir tip?”

Hüseyin:

“Abi bazen dükkanın önüne lüks arabalar gelirdi. Meyve kasaları alıp giderdi. Zengin adamlarla oturup kalkmaya başlamıştı son zamanlarda. O günden sonra hareketleri değişti. Astığı astık kestiği kestik bir tip olmaya başlamıştı. Zaten kendini beğenmiş bir tipti iyice ukala olmuştu. Ama bana karşı olumsuz bir tavrı yoktu. Mahalleliye ters cevaplar veriyormuş. Almazsanız almayın size mi muhtacım gibisinden. Benim kulağıma gelirdi ama kendisini tanıdığım için her zaman ki tavrı diye gülüp geçerdim. Hatta bir gün Duran’ın çırak olarak yanında çalıştığı Okan Usta benim yanıma geldi. Oradan buradan laf açılınca kendisi bana “Duran iyice şımardı. Gençliğinde de aynıydı. Tek bildiği ortalığı karıştırmaktı. Şimdi daha ileri gitmiş.” diye dert yanmıştı.”dedi.

Kadir Baba:

“Oğul hala anlamadın mı? Bu herif birileriyle iş tutuyor. Bu nedenle insanlara posta koyuyor. Anlattığın gibi bir adam cesur olamaz. Cesaret başkalarını arkana alınca gösterdiğin şey değil, kendinle baş  başa kalınca gösterdiğin harekettir. Tek başınayken sesi çıkmayan, kalabalık arasında kaybolan silik tipler. Çok gördüm bu çakallardan evlat. Neyse sen şimdi otur, arabana uyuşturucular nasıl girmiş olabilir, onu düşün. Sonra yine konuşuruz. Zaten telefon görüşüne gideceksiniz. Birazdan gardiyan gelir. Hazırlan hadi.”dedi.

Neden?

Hüseyin’in kafası allak bullak olmuştu. Kadir babanın dedikleri çok mantıklıydı. Duran hem uyuşturucuyu arabasına koyup hemde onu şikayet etmiş olabilirdi. Ama neden? Kafasında bu soru sürekli çınlıyordu. Neden???

Koğuşun kapısı aralandı. Gardiyan isimleri okumaya başladı. Telefon görüşü için Mehmet, Selim ve Hüseyin kapının önüne çıktılar. Gardiyan mutat aramasını yaptıktan sonra telefonların olduğu salona götürdü. Her görüşten önce dilekçe ile idareye başvuruyorlardı. Sadece daha önce görüşmek için idareye bildirdikleri numarayı arayabiliyorlardı. Görüşmeler dinleniyor ve kayıt altına alınıyordu. İdare kurallara aykırı bir durum olursa görüşmeye müdahale ediyor hatta konuşmayı sonlandırıyordu. Görüşmeler 10 dakika ile sınırlıydı. Bu nedenle insan ne konuşacağını şaşırıyordu. Hızlı hızlı, özet bir konuşma yapmak zorunda kalınıyordu.

Hüseyin:

“Safiye aşkım nasılsın? Kızımız nasıl?”

Onuncu Yıl Marşı

Safiye:

“İyiyim hayatım. Kızımızda iyi. Onuncu Yıl Marşı’nı ezberledi. Çok zeki bir çocuk. Seni çok özledik. Sen nasılsın? Sağlığın nasıl? Bir şeye ihtiyacın var mı?”

Hüseyin:

“Ben iyiyim aşkım. Bir şeye ihtiyacım yok. Getirdiğin kıyafetler yeterli. Param da var. Sizi çok özledim. Sen ne yapıyorsun? İşler yolunda mı? Dükkan nasıl?”

Safiye:

“İşler iyi hayatım. Geçinip gidiyoruz. Ben dükkanda duruyorum. Kızımıza da annem bakıyor. Tek sıkıntımız senin yanımızda olmayışın. Seni çok özledik.”

Şikayet eden Duran’mış

Hüseyin:

Aşkım iddianame çıkmış. Beni şikayet eden Duran’mış. Peki neden bunu yapmış? Benle derdi ne bunun? Bir şey öğrenebildin mi?”

Safiye:

“Hayatım biliyorum. Neden yaptığı hakkında bir bilgim yok. Avukat araştırıyorum. Bu hafta avukat Savaş Bey senin yanına gelecek. O sana detaylı anlatır. Eğer tamam dersen noterden vekalet verip kendisini tutacağım. Sen şimdi boş ver bunları. Avukat bey gelince sana detaylı anlatır. Süremiz kısıtlı kızımız senle konuşmak istiyor. Seni çok özledi sen onla konuş.”

Dilara:

“Babacığım seni çok özledim. Annem iş için gittiğini söyledi. Çabuk gel olur mu? Geceleri sen yanımda olmayınca, korkuyorum. Uyuyamıyorum. Bana gönderdiğin bebeğe sarılıyorum. Seni çok seviyorum babacığım.”

Hüseyin göz yaşlarını tutamamıştı. Lakin Dilara anlamasın diye göz yaşlarını içine içine akıtıyordu. Boğuk bir sesle:

“Tamam aşkım. Buradaki işim bitsin hemen geleceğim. Anneni sakın üzme tamam mı? Sen benim canımın içisin. Sana neler alacağım neler. Onuncu Yıl Marşını oku bakayım bir duyayım.”dedi.

Dilara sevimli ses tonuyla Onuncu Yıl Marşını okumaya başlamıştı. Safiye ve Hüseyin, Cumhuriyet ve Atatürk’e gönülden bağlı insanlardı. Ve çocuklarını bu değerlere sahip çıkan bir vatandaş olarak yetiştiriyorlardı. Hüseyin’in Dilara’dan beklentisi, Atatürkçü bir doktor olarak yetişip bu ülkenin insanlarına faydalı bir birey olmasıydı.

10 dakika dolmuştu ama Dilara doyamamıştı. Hüseyin kapatmak zorunda olduğunu söyleyince, Dilara ağlamaya başladı. Hüseyin daha fazla kendini tutamıyordu. Son sözü “Hoşça kalın” olmuştu. Süre dolmuş ve hat kopmuştu. Hüseyin telefonun ahizesini yerine koyduktan sonra hıçkırarak ağlamaya başladı. Biran da omzunda bir el hissetti. Beyaz saçlı, orta yaşın üzerinde bir gardiyan ona bakıyordu. Bu sahne karşısında gardiyanda dayanamamış o da ağlamıştı.

“Allah yardımcın olsun kardeş.” diyebildi.

Ve Hüseyin’i B5 koğuşuna götürdü. Az sonra Mehmet ve Selim de gelmişti. Akşam yemeği için sofra kuruldu. Ama kimse de yemek yiyecek iştah yoktu. Herkesin aklında soru işaretleri, hayaller, hicran ve özlem vardı. Cezaevinde bir gün daha böylece sonlanmıştı.

Devam edecek

Facebook sayfamızı takip ediniz

Herkes Dergisi Resmi Facebook Sayfası

İlgi çeken öyküler:

İttihat ateşi

Hey taksi!

Bar Perisi

Rahip

Yi ha! Bir Anadolu göbeği hikayesi

Haziran

Kalan Zaman

Recep ile Nadan

Anlatılmaz yaşanır yıllar geçse bile

Benim Öyküm

Zamana yolculuk

İttihat Ateşi

İttihat Ateşi 12. bölüm

Mehmet Başkan‘ın yazdığı İttihat Ateşi öykü dizisinin 12. bölümüdür. İttihat Ateşi, Türkiye’de eğitim almış çağdaş ve vatanperver gençlerin ülkenin daha iyi konuma gelebilmesi için verdiği mücadelenin parçası olarak kurdukları cemiyeti ve faaliyetlerini konu alıyor. Arkadaşlık, dostluk ve sadakatin önemine vurgu yapan öykünün önceki bölümlerini okumanızı tavsiye ederiz.

1. bölüm

2. bölüm

3. bölüm

4. bölüm

5. bölüm

6. bölüm

7. bölüm

8. bölüm

9. bölüm

10. bölüm

11. bölüm

İttihat Ateşi

Düzen ve Adalet Cemiyeti, 1. Kongresi’nde ilkeleri tamamlamak için önemli bir efor sarf etti. Milliyetçilik, esnek devletçilik, iletişim, laiklik ve yenilikçilik ilkelerinde karar vermeyi başardı. 2. Oturum hız kesmeden devam ederken Oturum Başkanı Selim, yeni bir ilke için söz isteyen var mı diye sordu. Kenan söz hakkı almak istedi. Selim ise beklendiği gibi kendisine söz hakkı verdi.

Kenan, “mevcut yapıda halkçılık ve cumhuriyetçilik ilkeleri var. Ancak her iki ilkeyi de ayrı bir ilke olarak ele almaya gerek olmadığını düşünüyorum. Sebebi ise belirlediğimiz ilkeler zaten halkçılık ilkesini kapsıyor. Ayrıca mevcut yapıda da cumhuriyetçilik ilkesine aykırı herhangi bir güçlü siyasal yapı olduğunu düşünmüyorum. Toplum tarafından benimsenmiş cumhuriyetçilik ilkesini yeni bir başlıkta ele alarak karşıt bir kesim yaratmaya gerek olmadığı kanısındayım.” dedi.

Kenan’ın cumhuriyetçilik ve halkçılık hakkında görüşleri sonrasında Kemal söz alarak, “toplumumuz 1908’den bu yana Meclis’in varlığı ile alakalı ciddi problemler yaşanmadı, elbette gerçekleşen askeri darbeleri haricinde. Kısacası, askeri darbeler dışında Meclis’in varlığı konusunda bir sıkıntı yaşanmadı. 100 seneyi aşkın Meclis deneyimini göz önüne alır isek bu konuda herhangi bir ilke belirlemenin lüzumsuz olduğunu düşünüyorum. Meclis ve Cumhuriyetçilik aynı değil diye içinizden söylediğinizi duyar gibiyim. Ancak belirtelim ki herhangi bir Hanedan veya ailenin hüküm sürmesi gibi bir durum 1923’ten bu yana olmadı ve olabilecek toplumsal ve siyasal altyapı da yok.”

Kenan ve Kemal’in konuşmaları sonrasında Cemal söz istedi. “Cumhuriyetçilik ve halkçılık konusunda herhangi bir ilke belirlemenin gerekmediği konusunda hemfikir gibi görünüyoruz. Ancak Osmanlı Devleti’nden bu yana Türk siyaseti, askeri darbeler ve hafif tabir ile müdahaleler ile siyasal yaşamı sık sık sekteye uğruyor.” dedi.

Askeri darbe karşıtlığı

Henüz 2016’da 15 Temmuz Darbe Girişimi ile Türk siyasal yaşamı sekteye uğratılmaya çalışılmıştı. Bu konu hakkında Niyazi söz  istedi. “Darbelerin artık bittiğinin dile getirildiği bir dönemde bu teşebbüs, toplum ve asker içerisinde hala darbe motivasyonunun olduğunu gösteriyor. Özellikle askeri yapı, iş dünyası ve siyasetçiler içerisinde askeri darbe yanlısı yaklaşımı ortadan kaldırmak zorundayız. Gerekir ise ileride cemiyetin asker kökenli üyeleri olduğunda askeri yenilikler hazırlamalı ve mevcut hükümete bildirmeliyiz. Askeri yapı içerisinde darbenin ahlaki bir çöküntü olduğu bilincinin yerleşmesi ve askeri okulların bu yönde eğitim vermesi gerektiğini savunmalıyız.” dedi.

Orhan, “halkımızın 15 Temmuz Darbe Girişimi esnasında tepkisiz kalmayarak sokaklara dökülmesi, toplum içerisinde darbe karşıtlığının artık yerleşmeye başladığı anlamına gelir. Toplumun kültürel kodlarına yerleşen darbe karşıtlığının Türk Silahlı Kuvvetleri’nin eğitim sürecinde de işlenmesi ve askeri okullardaki gençlere askerin görevinin siyasete müdahale olmadığı ve görevinin yalnızca iç ve dış saldırılara karşı devleti hükümetin talimatı dahilinde savunma vermek olduğu aşılanmalıdır.” dedi.

Niyazi ise “15 Temmuz gecesi İstanbul’da darbeye karşı toplanıp hep beraber sokaklara çıktığımız gibi gelecekte de olası darbe girişimlerinde de cemiyet olarak aynı reaksiyonu göstermeyi siyasi bir kural olarak belirlemeliyiz. Hatta olası darbe girişiminde sert tepkisini göstermeyenlerin cemiyetten ihracı konusunda bir kural eklemeliyiz. Bu nedenle, darbe karşıtlığını ilkeden ziyade bir kural olarak benimsememizin daha doğru olduğu düşüncesindeyim. Kural olarak darbe karşıtlığını kabul edip ayrıntılı bir şekilde bu konuya yer vermemiz gerekir.” dedi.

Oturum Başkanı olan Selim söz aldı. O halde oylamaya geçelim ve ilke mi yoksa kural mı olması yönünde oylamayı açalım dedi. Cemiyet üyelerinin tamamı oylamaya geçilmesini onayladı. Oylama aşamasında 6 oy kural olması gerektiği yönünde oy kullandı, 1 kişi ise ilke olması yönünde oy kullandı. Selim ise Oturum Başkanı olduğu için oy kullanmayı uygun bulmadığını belirtti.

Darbe karşıtlığı dosyası yeniden gündeme gelecek

Selim, Oturum Başkanı olarak konuşmaya başladı. “Düzen ve Adalet Cemiyeti’nin 1. Kongresi’nin 2. Oturumu’nun Başkanı olarak yeni bir ilke talebi yok ise cemiyetin ilkeleri bölümünü kapatarak 2. Oturum’un sonlandırılmasını talep ediyorum.” dedi. Yeni bir ilke talebi olmadığını sıra ile tüm üyeler dile getirdi. Niyazi ise “ilkeler sonrası kuralları da belirleyeceğiz. Neden Oturum’un sonlandırılmasını talep ediyorsun?” diye sordu. Selim ise “ilkelerin belirlenmesin aşamasını bitirdik ve kuralları belirleyeceğiz. Bir sonraki aşamada yeni bir Oturum Başkanı belirlememiz daha demokratik olacaktır.” dedi.

Selim’in demokratik tutumu sonrasında Mustafa söz alarak, “işte bu demokrasi bilincinin topluma yerleşmesini sağlar isek ilelebet askeri darbe veya sivil darbe korkusu yaşamayız. Bu nedenle, Düzen ve Adalet Cemiyeti 1. Kongresi 2. Oturumu Başkanı olarak sergilediğin bu demokratik tutumu takdir ediyorum ve senin ile gurur duyuyorum.” dedi.

Selim gülerek “işte İttihat Ateşi budur” diyerek güldü. Cemal, “İttihat ve Terakki Cemiyeti bugün açısından demokratik bir cemiyet değil. Ancak o dönem için demokratik sayılabilecek bir cemiyet idi. Biz de dönemimiz açısından demokratik olmalıyız, hatta döneminde ilerisinde bir cemiyet olmalıyız.” dedi.

Cemiyet kuralları belirleniyor

Cemiyetin birinci kongresinin 2. Oturumu’nun Başkanı olan Selim, yeni oturum için Başkan adayı olan var mı diye sordu. İlk oturumun Başkanı Selim, ikinci oturumun Başkanı ise Selim idi. Bir sonraki oturumda diğer altı cemiyet üyesinin üye olmasını bekleyerek, her ikisi de aday olarak kendilerini öne çıkarmadı. Üsküp kökenli bir köylü aileden gelen Enver, 3. Oturum Başkanı olmak için aday olduğunu belirtti. Tek adaylı bir oturum olmasını istemeyen Mustafa da Oturum Başkanı olmaya aday olduğunu belirtti. Cemiyet üyeleri arasında gerçekleştirilen oylamada Enver için 5, Mustafa için ise 3 oy çıktı. Mustafa gülerek, “ben de Enver’e oy kullandım. Kendime oy kullanacak değilim.” dedi.

Enver, 3. Oturum Başkanı olarak söze girdi. “Cemiyetimizin 1. Kongresi’nin 3. Oturumu’nun Başkanı olarak oturumu açıyorum. Cemiyetimizin kısa zamanda yapısal sorunları geride bırakabilmesi için ilke ve kuralları tamamlamayı amaçlıyoruz. Bu nedenle, süreci fazla uzatmadan sonuç odaklı hareket etmemize özen göstereceğim. Cemiyetimizin kuralı olmasını talep ettiğiniz hususlar konusunda söz almak isteyen var mı?” dedi. Niyazi, söz istedi ve Oturum Başkanı tarafından kendisine söz verildi.

Herhangi bir siyasi partiye üye olmama kuralı

Niyazi, “evvelki oturumlarda darbe karşıtlığı, Oturum Başkanı’nın belirlenmesi, Oturumlar dışında cemiyetin Başkanı’nın olmaması ve ilkeler arasında denklik kural olarak belirlenmişti. Bu kuralların üzerine ekleme yaparak gideceğimizi hatırlatarak söze başlamak istiyorum. Kural olarak cemiyetimizin partileşme sürecine gidene dek herhangi bir siyasi partiye üye olmama kuralını getirmesini talep ediyorum. Üyelerimizin herhangi bir siyasi parti ile anılması, gelecekte olası iktidarımızda partimizin herhangi bir siyasi partinin devamı olarak nitelendirilmesine neden olabilir. Cemiyetimize üye olacak olanlardan herhangi bir siyasi partiye üye olmadığına dair döküman almamızı ve 6 ayda bir yeniden herhangi bir siyasi partiye üye olmadığına dair belge verilmesini öneriyorum.”

Orhan söz isteyerek, “Niyazi’nin ortaya attığı kuralın kesinlikle uygulanması taraftarıyım. Cemiyetimizin kesinlikle Adalet ve Kalkınma Partisi, Cumhuriyet Halk Partisi, Milliyetçi Hareket Partisi veya Halkların Demokratik Partisi’nin devamı niteliğinde olmadığını topluma anlatabilmemiz için hassas bir öneme sahip bir kural olacaktır. Siyasi parti şeklini aldığımızda herhangi bir siyasi parti ile anılmamız hiçbir şekilde kabul edilemez. Mevcut partilerin devamı niteliğinde olsaydık yeni parti planı yapmamıza lüzum olmaz ve o partide faaliyet gösterirdik. Sonuç olarak, İttihat Ateşi hiçbir siyasi parti ile bağdaştırılmamalı.” dedi.

Kenan ise siyasi parti konusunda üye sayısını arttırma sürecinde hız kaybetmeye neden olabileceğini dile getirdi. Kenan, “ancak bahsettiğiniz gibi hiçbir siyasi parti ile anılmamak için gerekli bir hareket olduğunu düşünüyorum. Ayrıca herhangi bir siyasi parti ile milletvekili olarak seçilen veya bağımsız olarak milletvekili seçilenlerin cemiyet üyeliğine kabul edilmemesini de eklenmesi gerektiğini düşünüyorum. İleride partileşme sürecine gidildiğinde geçmişte milletvekili olanların partiye üye olabileceğini ama milletvekili adayı olamayacağını eklemek gerektiğini de vurgulamak istiyorum.” diyerek sözlerini noktaladı.

Oturum Başkanı olan Enver, bu konuda herhangi bir şey eklemek isteyen veya itirazı olan var mı diye sordu. Ancak diğer üyelerden herhangi bir tepki gelmedi. Tepkisizlik sonrasında, Enver ise o halde oylama aşamasına geçebiliriz diyerek oylamayı başlattı. Yapılan oylamada 7 evet oyu çıktı ve oy birliği ile bu kural da kabul edildi.

Üyelikten ihraç şartları

Darbe karşıtlığı, ilkeler arasında denklik, herhangi bir siyasi partiye üye olmama ve geçmişte mebus olanların cemiyete üye olamayacağı kurallarının belirlenmesi sonrasında cemiyetin 8 kurucu üyesi, yeni maddeleri de belirlemek için kolları sıvadı. Oturum Başkanı Enver, yeni bir kural talebi olan var mı diye soru yöneltti cemiyet üyelerine. Enver’in sorusu üzerine Kemal söz istedi. Oturum Başkanı olan Enver ise Kemal’e talep ettiği söz hakkını verdi.

Kemal, “ileride cemiyete üye olanlar hatta aramızdan biri ile alakalı sıkıntılar yaşanabilir. İhraç ve üyelik dondurulması gibi cezai yaptırımların hangi durumlarda gerçekleşeceğini de belirlememiz gerekiyor.” dedi. Kemal bir bardak su içtikten sonra sözlerine devam etti:

“Hırsızlık, iftira, yolsuzluk, cinayet, darbe destekçiliği, ırkçılık, bölücü faaliyetler ve ülke aleyhine ajanlık gibi durumlarda doğrudan ihraç yöntemine başvurulmasını talep ediyorum. Önce memleketin, sonra cemiyetin selameti için bu tarz faaliyetlerde bulunmuş insanlara kesinlikle taviz verilmemesi gerektiğini savunuyorum. Kültürel ve siyasi yozlaşmaya neden olabilecek bu tür faaliyetler, memleketimiz ve cemiyetimiz aleyhine neticeler  doğurur. Bu insanlar ile kesinlikle hiçbir birlikteliğimiz veya işbirliğimiz olmamalı.” diyerek sözlerini sonlandırdı.

Kemal’in bu konuşması sonrasında Mustafa ayağa kalkarak uzun bir süre alkışladı. “Senin ve düşüncelerin ile gurur duyuyorum Kemal!” dedi. Mustafa’nın ardından diğer cemiyet üyeleri de ayağa kalkarak Kemal’i alkışladı. Niyazi, “Düzen ve Adalet Cemiyeti olarak bu çizgide olmamızdan kıvanç duyuyorum.” dedi. Selim ise gülerek “işte İttihat Ateşi budur!” diye bağırdı. İttihat Ateşi sloganı ile çıktıkları yolda cemiyet üyelerinin tamamı erdemli birer insan olmayı yaşamlarının merkezine oturtmuştu. Kısa süreli uğultu sonrasında oylama aşamasına geçildi ve oy birliği ile bu talepler kabul edildi.

13. bölüm

Facebook sayfamızı takip ediniz

Herkes Dergisi Resmi Facebook Sayfası

İlgi çeken öyküler:

Suçsuzum

Rahip

Anlatılmaz yaşanır yıllar geçse bile

Recep ile Nadan

Zamana yolculuk

Kurtuluş

Yi ha! Bir Anadolu göbeği hikayesi

Benim Öyküm

Toprak ana

Benim Hikayem Biterken Başladı

Gün Karanlık

Haziran

Hey taksi!

Hatıra

Bir Hatıra Defteri 1. bölüm

Anlatılmaz Yaşanır Yıllar Geçse Bile öykü dizisinin yazarı Cem İraz, yeni bir öykü ile Herkes Dergisi bünyesinde öykü çalışmalarına devam ediyor. Bir Hatıra Defteri öykü dizisinin 1. bölümüdür.

Bir Hatıra Defteri

Bu düşüncemi aslında daha uzun bir süre önce tasarlasam bile bir türlü faaliyete geçirememiştim. Kısmet bu zamana, bu tariheymiş. Doğum gününe iki ay kala…

22.12.2016

Umarım sana hazırladığım bu hediyeyi beğenirsin. Ben bu satırları yazarken aslında senin hiç haberin olmayacak, en azından hediyemi verene kadar. Yaklaşık iki haftadır beraberiz, tekrar eski günlerime döndüğüm için mutluyum. Yüzündeki mutluluğun, benim tüm sıkıntılarımı bir anda alıp götürüyor. Eskisi gibi baktığını görüyorum. Davranışlarının eskisi gibi olduğunu görüyorum. Hiç sıkılmadan sana sayfalarca yazı yazabilirim. Bunun için zaten böyle bir düşüncem oldu. Hediye işlerinden pek anlamam, anlamadığım işi yapmakta istemem. Beceremediğimi düşündüğüm için belki de hep hediye işlerinden uzak durmuşumdur. Ancak bu defteri okurken ne hissettiğini görmek isterdim…

24.12.2016

Hafta sonu çok çalıştım. Bu yorgunluktan dolayı seninle ilgilenemediğim farkındayım. Yarın iş çıkışı seni görmenin sevinci içerisindeyim…

25.12.2016

Bana kendi ellerinle ördüğün şeyleri hayatım boyunca saklayacağım. Gerçekten beni çok mutlu ettin. Senin yaptığın şeyler benim için her zaman değerli olmuştur. Bugün bana verdiğin o bere ve atkıyı hep ama hep saklayacağım…

26.12.2016

Havaların soğuması dışarıda durmamız açısından iyi olmasa da geçirdiğimiz zaman dilimlerinde ben hiç üşümüyorum. İçimi ısıtıyorsun. Soğukta ellerin üşüyor belli, bir türlü ısınmıyor o minik ellerin… Eldiven tak diyorum o kadar sana. Bugün vakit nasıl geldi, geçti anlamadım doğrusu. Seninleyken çok hızlı geçiyor zaman denilen şey…

29.12.2016

İki gündür gribim. Sana belli etmemeye çalışsam da grip beni bayağı zorladı. Evde kalıp dinlenirsem sanırım toparlarım. Yarın öğlene kadar evdeyim bakalım belki düzelirim…

31.12.2016

Yeni yıldan beklediğim şeyler: “Sağlıklı olmak, mutlu olmak, başarılı olmak ve seninle olmak…”

1.1.2017

Fazla yorgun olmadığım için gece epey konuştuk. Uzun zaman sonra bu kadar ayakta durabildim. Bana kırgın olduğunu öğrendim. İşin sandığın gibi olmadığını sana yine söyleyeyim. Sen hep aklımdasın. İhmal eder miyim ben hiç seni?

Yarın bizim bu tarafa geleceksin bir haftadır görmüyorum seni. Özledim, seveceğim o tatlı yüzünü…

2.1.2017

Seni çok seviyorum

Bu sayfayı tertemiz bırakmak istedim. Her şeyi bir kenara bırakarak. “Seni çok çok çok seviyorum.”

11.1.2017

Güzel gözlerinin içinde kaybolsam, oradan hiç çıkmasam. Yine beni sever misin? Gülüşüne baksam, içim huzurla dolsa… Seninle olduğum için çok mutluyum. Yıllar sonra bile olsa tekrar sana kavuşmak, seni sevebilmek kadar güzel bir şey yok bu hayatta sanırım. Bu aralar biraz hastayım bu sefer bayağı ağır grip olmuşum. Yataktan çıkamaz haldeyim ama bu sana olan sevgimden bir şey götürmedi, götürmeyecek… Seni üzdüğümün farkındayım ne kadar özür dilesem de fayda sağlamayacağını biliyorum. Seni kırmak aklımın ucundan bile geçmemişti. Bundan böyle daha dikkatli davranacağım. Seni çok seviyorum…

13.2.2017

Yarın 14 Şubat Sevgililer Günü ama benim için her zaman gözümdeki değerin aynı. Sana olan sevgim sadece o güne özel olmamalı değil mi?

Seni geçen her saniye daha çok seviyorum. Resmen mutluluğumun resmisin. Sen benim ilk ve son sevdiğimsin.

17.2.2017

Gözlerin, bakışların ve o tatlı gülüşün hep benim olsun. O tatlı sesini, o tatlı yüzünü hiçbir şeye değişmem. Hayatıma renk kattığın için teşekkür ederim…

9.3.2017

İlk defa yalnız hissettim

Bugün ilk defa kendimi çok yalnız hissettim. Yokluğun pek belli oluyor. Yaşadığın şeyler seni etkilediği kadar beni de etkiliyor. Konuşman, davranışların hemen her şey değişiyor…

Fakat ne olursa olsun ben yine seni çok ama çok seviyorum…

12.3.2017

Dün akşam seni görünce çok mutlu oldum. Keyfim yerine geldi. Gözlerindeki mutluluğu görünce daha da keyifli oluyorum bu hayatta.

14.3.2017

Gözlerinin içine başka hayal girmesin, bana ait çizgiler dikkat et silinmesin. Benden evvel başkası bakıp seni görmesin…

15.3.2017

Bu aralar yoğunluktan dolayı seninle ilgilenemediğimin farkındayım… Seni çok seviyorum güzel yüzlüm benim…

2.4.2017

Yarın seni göreceğim için çok mutluyum. Seni seviyorum…

3.4.2017

Gözlerinin içinin gülmesi kadar beni mutlu eden başka bir şey yoktur. Seni öyle mutlu, heyecanlı, neşeli görünce ben de seviyorum seninle olan her şeyi…

Bugün epey vakit geçirdik zamanın nasıl geçtiğini anlamadım. Benim meleğim şuan mışıl mışıl uyuyorsundur…

1.1.2018

Artık hayatımda sen yoksun ama bu deftere yazmaya devam edeceğim. Kim bilir belki tekrar kader bizi buluşturur. Belki beni affedersin, geri dönmek istersin. Sana dediğim şu söz hep öyle kalacak: “Seni hep seveceğim, benimle olmasan bile seni hep seveceğim…”

İlhan’ın hatıra defteri burada bitmişti. Fatma’nın onda bıraktığı etkiyi aylarca üzerinden atamadı. İlhan, yaklaşık 4-5 aydır Fatma’nın yokluğu ile yaşıyordu. Kendisini bir boşlukta hissediyordu. Baktığı her yerde onu görüyordu. Geceleri rüyasına giriyordu. Her telefon çaldığında Fatma’nın aradığını veya mesaj attığını düşünüyordu. İlhan artık bir tarafı eksik yaşıyordu. Hayattaki hiçbir şey onu mutlu etmeye yetmiyordu.

Devam edecek

Facebook sayfamızı takip ediniz

Herkes Dergisi Resmi Facebook Sayfası

İlgi çeken öyküler:

Suçsuzum

Kalan Zaman

Zamana yolculuk

Recep ile Nadan

Haziran

Rahip

Yi ha! Bir Anadolu göbeği hikayesi

Anlatılmaz yaşanır yıllar geçse bile

İttihat ateşi

Kurtuluş

Benim Öyküm