İttihat Ateşi

İttihat Ateşi 10. bölüm

Mehmet Başkan’ın yazdığı İttihat Ateşi öykü dizisinin 10. bölümüdür. Düzen ve Adalet Cemiyeti‘ni kuran sekiz vatanperver gencin maceralarını konu alan İttihat Ateşi öyküsünü anlamak için önceki bölümleri de okumanızı tavsiye ederiz.

1. bölüm

2. bölüm

3. bölüm

4. bölüm

5. bölüm

6. bölüm

7. bölüm

8. bölüm

9. bölüm

İttihat Ateşi

Akşam yemeğinin ardından Düzen ve Adalet Cemiyeti‘nin kurucu sekiz üyesi, cemiyetin ilke ve kurallarını belirlemek için toplandı. İlke ve kuralların belirlenmesi, genel hatların çizilmesi olarak algılanabileceği için sekiz kurucu üye de herhangi bir sorun yaşanmayacağını düşünüyordu. Sonuçta, öğrencilik yıllarından bu yana beraber olan sekiz arkadaş, ortak amaç ve siyasi ilkelere sahip olduğu için uzunca yıllar sorun yaşamadan bugüne dek gelmeyi başardı. İttihat Ateşi sloganı ile yola çıkan kurucu üyeler, birinci kuralı belirlemek için kolları sıvadı. Niyazi, ilk kural için sözü aldığında Selim sözü kesti. Kuralları belirlemeden önce ilkelerin belirlenmesinin kuralların belirlenmesi açısından daha verimli olacağını söyledi. Niyazi de dahil diğer arkadaşlar da Selim ile hemfikir oldu. Önce ilkelerin belirlenmesinde karar kılınmasının ardından Niyazi yeniden söz aldı.

– Öncelikle cemiyetimizin ilk oturumunu gerçekleştirmeden evvel her oturumda olacağı gibi, bu oturumun da Başkan’ını seçmemiz gerekiyor. İlk oturumun Başkan’ı olmak için aday olanlar kimler?

Mustafa söz aldı ve kadim dostu Niyazi’nin ilk oturum için kendisinin Başkan adayı olduğunu belirtti. Mustafa’nın Niyazi’yi aday göstermesinin ardından bir başka aday çıkmadı. Mustafa’nın jesti ardından Niyazi yeniden söz istedi.

– Mustafa’nın nazik jesti beni onurlandırdı. Mustafa’nın önerisini kabul ediyorum. Ancak bundan sonraki oturumlarda başka arkadaşların da Başkan adayı olması, daha sağlıklı bir merkez yönetim kurulunun sağlıklı işlemesi açısından faydalı olacaktır. Aksi halde, tek bir kişinin psikolojik üstünlük kurması üzerine kurulu bir tek adam rejimi ortaya çıkar. Lakin biz kesinlikle tek adam rejimini kabul etmemeliyiz. En azından ben bu görüşteyim.

Kenan söz almak istedi. “Cemiyetimizin sağlıklı temeller üzerine kurulması açısından bu tavrın ve yaklaşımın büyük bir fayda sağlayacak.” dedi. “Öğrencilik yıllarımızdan bu yana hiçbir zaman tek adam sistemlerini sağlıklı ve hesap sorulabilir olarak görmedim. Diğer arkadaşlarımızın da farklı görüşte olduğunu düşünmüyorum.” diyerek sözlerini sonlandırdı.

İlk oturumun Başkanı belirlendi

Gelecekte gerçekleştirilecek olan her oturumda olacağı gibi oturum için ilk Başkan’ın belirlenme aşamasına geçildi. Niyazi’nin tek aday olarak girdiği oylamada, tam oy alarak Düzen ve Adalet Cemiyeti’nin ilk Başkan’ı seçildi. Türk tarihine yön vermek isteyen cemiyet, ilke ve kurallarını belirlemek için bir sonrası aşamaya geçti. Niyazi’nin Başkan olarak seçilmesinin ardından öncelikli ilkenin ne olması gerektiğini sordu. Enver söz almak istedi. Oturum Başkanı olan Niyazi ise Enver’e söz hakkı verdi.

Milliyetçilik ilkesi üzerine

– Birinci ilke olarak milliyetçilik ilkesinin yer alması gerektiğini düşünüyorum. Yüzlerce sene boyunca Batı Avrupa ve Kuzey Amerika ülkelerinin gerisinde olmasına rağmen milliyetçi duygular ve vatan sevgisi üzerine kurulu bir şuur sayesinde devletlerimiz ayakta durmayı başardı. Kurmayı hayal ettiğimiz yeni düzende gelecekte yaşanacak deformasyonlarda emniyet kemeri görevi görmesi açısından milliyetçilik ilkesinin en önemli yapı taşı olduğunu düşünüyorum. Milliyetçilik tanımında ise ırk bazlı bir milliyetçilik anlayışından ziyade yurttaşlık kavramı üzerine kurulu bir anlayışı daha sağlıklı buluyorum.

Enver’in milliyetçilik ilkesi önerisi sonrasında Kemal söz istedi. Kemal, Enver’in yaklaşımının yetersiz olduğu düşüncesinde gibi görünüyordu. Kemal’in yüz ifadesinden eksiklerden dolayı kaygılı olduğu hissediliyordu. Oturum Başkanı olan Niyazi, söz hakkını Kemal’e verdi.

– Enver’in söylediği gibi özellikle bu coğrafyada milliyetçilik önemli bir ilkedir. Ancak bahsettiğin deformasyon sürecine girilir ise popülist politikacılar tarafından milliyetçilik ilkesi çarpıtılarak iktidarlarını güçlendirme amacı ile kullanılabilir. Hatta milliyetçi duyguları kullanarak iktidarlarını devam ettirebilmek için dış politikada agrasif bir politika dahi seyredebilirler. Bu nedenle, milliyetçilik ilkesinin özellikle 21. yüzyılda çarpıtılarak tehlikeli sonuçlar doğurabileceğini düşünüyorum. Binlerce Türk gencinin popülist politikalar sonucunda hayatını kaybetmesinin vebalinin altından hiçbirimiz kalkamayız.

Kemal ve Enver arasındaki fikir ayrılığını ortadan kaldırabilmek için Düzen ve Adalet Cemiyeti’nin kurucu üyeleri bir karar vermek zorunda. Henüz ilk ilkede farklı fikirlerin ortaya çıkması, Mustafa ve Kenan tarafından olumlu karşılandı. Sonuçta farklı fikirler, daha iyi fikirleri ortaya çıkartılabilir. Elbette, bunun olabilmesi için sürecin doğru yönetilmesi gerekiyordu. Aksi durumda ise siyasi istikrarsızlık ve karar alma sürecinin tıkanması gibi sonuçlar doğurabilirdi.

İlkeler arasında denklik fikri

Orhan söz almak istediğini belirtti. Oturum Başkanı olan Niyazi ise Orhan’a söz hakkı verdi. Salonda çıt çıkmıyordu ve yedi üye de pür dikkat Orhan’a bakıyordu.

– Milliyetçilik ilkesi konusunda hem Enver, hem Mustafa doğru düşünüyor. Milliyetçilik ilke olarak belirlenmeli ama Kemal’in söylediği süreç de yaşanabilir. Ne yazık ki yaşanma ihtimali konusunda Kemal ile hemfikirim. Bunun da bir çözümü var. Çözümü de anlatayım. İlkeler arasında bir hiyerarşi olmaz ve ilkeler arasında üstünlük belirlenmez ise milliyetçilik ilkesinin odak olarak alınması sonucunda popülist politikaların ortaya çıkma ihtimali de azalabilir. Aynı sorunu emin olun ki diğer ilkeleri belirlerken de yaşayacağız. Sebebi ise deformasyon süreçlerinde her ilke popülist politikacılar tarafından suistimal edilebilir. Bu nedenle, ilkeler arasında bir denklik ortaya koyar isek diğer ilkeleri belirlerken de bu sorunu yaşamayız.

Topluma uygun ilkeler olmalı

Cemiyetin ilk oturum Başkanı olan Niyazi, “müsaadeniz var ise bu konu hakkında ben de görüşlerimi açıklamak istiyorum. Bu konu hakkında söz isteyen kimler var?” dedi. Salonda hiç ses çıkmaması sonrasında Niyazi sözlerine başladı.

– Milliyetçilik ilkesi konusunda ve diğer ilkelerden çözüm yolu olarak Orhan’ın ortaya koyduğu öneriyi doğru buluyorum. İlkelerin tamamı için bu tehlike var. Ancak bu tehlikenin en kanlı sonuçlar doğuracağı ilke, milliyetçilik ilkesidir. Bu nedenle, ilk olarak milliyetçilik ilkesinde bu konunun açılması doğru oldu. Türk toplumu, tarih boyunca milliyetçilik kavramı ortada yokken dahi milliyetçi duygular ile devletine aidiyet hisseder ve her şeyini ortaya koymaktan çekinmezdi. İlkelerin toplum yapısına uygunluğu bakımından özellikle milliyetçilik ilkesinin geçerli ilkeler arasında yer alması gerektiğini vurgulamak istiyorum. Cemiyetimiz kesinlikle toplumun genel hatlarından kopuk olmamalı.

Niyazi’nin milliyetçilik konusundaki fikirleri sonrasında Enver’in yüzü güldü. Kemal ise anlayış ile karşılayarak tebessüm ederek başını salladı. Kısa süreli bir sessizliğin ardından Kemal yeniden söz almak istedi. Oturum Başkanı Niyazi ise söz hakkını Kemal’e verdi.

– Milliyetçilik ilkesi ve diğer ilkeler için geçerli olacak olan ilkeler arasında denklik fikrinin doğru olduğunu düşünüyorum. Niyazi’nin toplum yapısına uygun ilkeler belirlenmesi ve toplum ile farklılıklarının yoğun olmaması düşüncesini şiddetle savunuyorum.

İlk ilke ve kural için karar alındı

Milliyetçilik ilkesi ve ilkeler arasında denklik fikrinde ortak bir karar alındığı düşüncesinden dolayı artık ilk ilkenin belirlenmesi için herhangi bir engel kalmamış gibi görünüyordu. Bu nedenle, Niyazi naif sesi ile sessizliği yırtıp attı.

– Eğer bu konuda farklı bir düşüncesi veyahut kaygısı olan yok ise oylama aşamasına geçebiliriz.

Düzen ve Adalet Cemiyeti’nin kurucu üyeleri sağ baştan sıra ile oylamaya geçebiliriz dedi. Oylama aşamasında milliyetçilik ilkesi için sekiz kurucu üye de olumlu yönde oy kullandı. Bir sonraki ilkeye geçmeden evvel kural olarak ilkeler olarak denklik kuralının getirilmesi için oylama yapıldı. Yeniden kurucu üyelerin tamamı olumlu yönde oy kullandı. Süreç içerisinde hem ilke hem kural belirlenmeye başladı. Milliyetçilik ilkesinde karar kılındıktan sonra yeni ilke için yeniden kurucu üyelerden söz hakkı istenmesi talep edildi. Niyazi’nin ilke önerisi olan kimler sorusunun ardından geçmişte de konuştukları gibi iletişim ilkesini hatırlatmak için Kemal söz istedi.

– Toplumun her kesiminin iletişim halinde olabilmesi ve devletin her kademesi ve yurttaş arasında iletişim kurulmasının esas alınması, milliyetçilik ilkesinin dahi temelini oluşturuyor. Milli mutabakat için iletişim büyük bir önem taşıyor. İlkeler arasında iletişim yer almalı. Aile içerisinde, cemiyet içerisinde, bürokrasi içerisinde ve yurdun her kesiminde iletişimin devam etmesi, ortak amaç ve hayallerin devamlılığı için büyük bir önem arz ediyor. Keza, bu konuyu dün de konuşmuştuk ve tamamımız bu konuda olumlu bir fikir beyan etmişti. Sizlerin bu konuda bir kez daha fikir beyan etmenizi istiyorum eğer bir görüş değişikliği yaşamadıysanız.

Niyazi, Kemal’in konuşmasından sonra dün konuştukları konusunda herhangi bir fikir değişikliğinin olmadığını söyleyerek sözünü bitirdi. Yaşanan kısa bir sessizliğin ardından Cemal söz alarak, “o halde haydi oylama aşamasına geçelim” dedi. Cemal’in oylama önerisi sonrasında Niyazi oylamayı açtı. Sekiz arkadaşın tamamı da iletişimin ikinci ilke olarak kabul edilmesi yönünde oy kullandı. Milliyetçilik sonrasında iletişim de ilke olarak kabul edilmiş oldu.

Devletçilik ilkesi üzerine tartışmalar

İkinci ilkenin de belirlenmesinin ardından hiç ara vermeden üçüncü ilke için Niyazi harekete geçti. Üçüncü ilke olarak önerilerinizi alabilirim dedi. Üsküp’ten göç eden köylü bir ailenin mensubu olan Selim, üçüncü ilke için söz almak istediğini söyledi. Selim’in talebi üzerine Niyazi, söz hakkını Selim’e verdi.

– Köylü bir aileden geliyorum ve Türkiye’de köylünün yaşadığı sorunları çok iyi biliyor, aynı zamanda ekonomik açıdan sıkıntıları da yaşıyorum. Üretimde verimsizlik ve emeğin karşılığını alma konusunda büyük bir sorun yaşanıyor. Bu sorunu ortadan kaldırabilmek için komisyoncu ve tefecilerden köylünün kurtarılması gerekiyor. Mahsülün köyden kente gelmesinde aracıların ortadan kaldırılması ve devlet kurumlarının aracı olması gerekiyor. Üretimde ise devletin söz hakkına sahip olması gerektiğini savunuyorum. Elbette yalnızca tarım ve hayvancılık değil, kritik birçok sektörde aynı sorun geçerlidir. Devletçilik ilkesinin yer alması gerektiği düşüncesindeyim. Devletin her sektörde olmasa da, ekonominin genelinde bir aktör, kimi zaman bir aracı olarak yer alması gerektiği kanısındayım. Üretim miktarları ve çeşitliliği açısından devletin süreç yönetiminin merkezinde yer alması, aynı zamanda fiyatların ve maliyetlerin aşağı çekilmesinde önemli bir faktör olur.

Sessizlik bir sarmaşık gibi tüm odayı sardı

Selim’in devletçilik ilkesi sözleri üzerine Urfalı bir aileden gelen Kenan söz almak istedi. Devletçilik ilkesinin bozulması sonucunda hantal bir ekonomik yapının doğacağını iddia etti. Kenan’ın sözleri, Mustafa’nın keşke öncelikle söz alsaydın demesi ile kesildi. Mustafa’nın nazik ikazı sonrasında sessizlik bir sarmaşık gibi tüm odayı sardı. Hiç kimse böyle bir çıkış beklemiyordu. Mustafa’nın uyarısı sonrasında Niyazi, Oturum Başkanı sıfatı ile Kenan’a söz verdi ve konuşmasını istedi. Kenan, tekrardan sözlerine devam etti.

– Kibar ikazı için Mustafa’ya teşekkür ediyorum. Söz alma konusunda dalgınlığıma geldi, haber kanallarındaki kalitesiz konuklar gibi doğrudan konuşmaya başlamamam hoş olmadı tabi. Müsaadeniz ile kaldığım yerden devam ediyorum. Devletçilik ilkesi, teknoloji bakımından burjuvaziyi hantallaştırabilir ve yeniliklerin önünü kesebilir. Ancak Selim’in söylediği gibi tarım ve hayvancılık konusunda devletçilik ilkesi faydalı sonuçlar verebilir. Özellikle eğitim ve sanayi için devletçilik hantallığı getirir. Yeni bir teknolojide devlet öncülük yaparak yolu açabilir. Ancak mevcut bir sektörde devletin piyasaya hakim olması, özel sektörün önünü kesebilir ve uzun vadede yenilikçilik anlayışına ket vurabilir. Bu açıdan devletçilik ilkesini uygun bulmuyorum. Ancak kimi konularda devletçilik ilkesinin uygulanmasının faydalı sonuçlar doğurabileceğini de düşündüğümü belirtmem gerekir.

Selim ve Kenan’ın sözlerinden sonra Niyazi, kurucu üyelerden devletçilik ilkesi hakkında fikir beyan etmelerini talep etti. Büyük tartışmalara gebe olan devletçilik mevzusu, uzun tartışmalara yol açacak gibi görünüyordu. İkinci ilke olan iletişim gereği tartışmalar ve farklı görüşlerden kaçmamak gerektiğinin bilincindeydiler. Memur çocuğu olan Cemal ve Orhan aynı anda söz almak istediler. Aynı anda söz almak istemeleri sonrasında Niyazi ise çözüm olarak alfabetik sıraya göre söz vermeye karar verdi. Bundan sonraki oturumlarda da Başkan olan kimsenin alfabetik sıraya göre söz vermesinin bir teamüle dönüşmesinin çözüm olabileceğini söyledi. Alfabetik sıraya göre ilk önce Cemal söz aldı.

Alım gücü düşük

– İzmirli bir memurun çocuğu olarak dünyaya geldim. Babam vefat edene dek de memuriyeti devam etti. Çocukluğum devlet dairelerinde oyun oynayarak geçti. Az çok bürokrasinin ruhunu bilen ve hissedebilen bir yurttaşım. Özellikle sanayide devletçilik ilkesinin hantallaşma getireceği görüşündeyim. Bir memur çocuğu olarak hiçbir zaman maaşların düşük olduğunu düşünmedim. Yalnızca alım gücünün düşük olduğunu düşündüm. Alım gücünün artması için ise üreticiden pazara gelen ürünün aracıdan arındırılması gerektiğini düşünüyorum. Bu bakımdan Selim ve Kenan’ın görüşlerinin birlikte ele alınması gerektiği kanısındayım. Özellikle tarım ve hayvancılıkta devletçilik ilkesinin baskın olarak uygulanmasını ama sanayide devletin yalnızca aracı olarak faaliyet göstermesi gerektiğini savunuyorum. Bu yöntem sayesinde üretimden pazara gelene kadar ürün üzerinden alınan komisyonlar ile alım gücünün düşmesinin önüne geçilmiş olur.

Cemal’in sözleri sonrasında Niyazi, tarım konusunda devletin aracı olmasını mı yoksa üretimde belirleyici aktör olarak mı yer alması gerektiğini savunuyorsun? Bu konuya açıklık getirmek gerekli dedi. Niyazi’nin sorusu sonrasında Cemal, tarım ve hayvancılık konusunda Selim ile aynı görüşü paylaşıyorum. Devlet üretim miktarları ve çeşitliliği konusunda karar mekanizması olarak yer alması gerektiğini belirtti. Cemal’in sözleri sonrasında Orhan söz aldı.

Köylünün topraksızlaşması

– Mardinli köklü bir aileye mensubum. Neredeyse yüz elli senedir ailem Mardin’de önemli bir konuma sahip. Yüz elli senedir ailemdeki insanlar bürokrasi, aktif siyaset ve tarım ile meşgul oldu. Babam ise şuan da bürokrat olarak Tarım ve Hayvancılık Bakanlığı’nda görev yapıyor. Aile kültürü ve geleneğinden edindiğim izlenim, devletin özellikle tarım ve hayvancılıkta etkin rol oynamasıdır. Köylü toprak sahibi olsa dahi ürün çeşitliliği bakımından devletin belirleyici olması gerektiğini düşünüyorum. Örneğin, birkaç sene evvel kontrolsüz üretim sonucunda patlıcan ve hıyar ekimi fazla yapıldı ve böyle olunca ihtiyaçtan fazlası üretildi. Hali ile köylü yok pahasına mahsülünü satmak zorunda kaldı. Bir avuç toprağı olan birçok köylü, borç batağına saplanarak toprağını Mardin’in önde gelen ailelerine satmak zorunda kaldı. Yanlış üretim sonucunda köylü topraksızlaştı ve kendi toprağında toprak ağalarının işçisi olarak çalışmak zorunda kaldı.

Orhan’ın sözleri sonrasında Niyazi konuyu toparlamak adına kısa sorular sordu. Niyazi’nin soruları, “tarım ve hayvancılık sektöründe devletçi politikalar, yeni teknolojilerde devletçi politikalar ve mevcut sanayi sektörlerinde ise karma ekonominin devamı konusunda hemfikir miyiz? Devletçilik ilkesi üzerine konuşmaya devam edecek miyiz” oldu.

Devletçilik ilkesi tartışmalarında neredeyse üyelerin yarısı söz aldı ve farklı fikirler ortaya koymaya çalıştı. Oylama aşamasından evvel Düzen ve Adalet Cemiyeti’nin Başkan dışındaki yedi üyesi oylama aşamasına geçebilecekleri yönünde Başkan’ın sağından sıra ile oylamaya geçebiliriz dediler. Yapılan oylamada esnek devletçilik ilkesi üzerinde karar kılındı. 6’ya karşı 2 oy ile esnek devletçilik anlayışı kabul edildi. Üçüncü ilkenin de oylanması sonrasında Niyazi, dördüncü ilkeye geçmeden evvel bir süre dinlenmek gerektiğini söyledi. Verimli bir oturum yapabilmemiz için dinç kalmaları gerektiğini hatırlattı. İttihat Ateşi sloganı ile yola çıkan sekiz vatanperver genç, temellerini attıkları cemiyetin temel ilkelerinin bir bölümünü belirlemeyi başardı.

11. bölüm

Facebook sayfamızı takip ediniz

Herkes Dergisi Resmi Facebook Sayfası

İlgi çeken öyküler:

Hey taksi!

Zamana yolculuk

Haziran

Benim Öyküm

Yi ha! Bir Anadolu göbeği hikayesi

Kurtuluş

Recep ile Nadan

Suçsuzum

Rahip

tarih

Yahudiler, Yunanlar, Romalılar, Hıristiyanlar ve Müslümanlar Tarihin Başlangıcına Hangi Olayı Alırlar?

1912 tarihinde basılmış İstanbul’da, 1913 tarihli Salname, “Nevşehirlilerin ‘Papa Georgios’ Cemiyeti” tarafından basılmıştır. “Anadolulu Rumlarına mahsus ilmi, edebi ve fenni musavver Salname”nin başlığı, “Mikrasiatikon İmerologion o Astır” şeklinde verilmiştir. Yunan harfli Türkçe olarak yayınlanmış bu eserin içinde çeşitli yazılar, tablolar ve resimler bulunmaktadır. Bir süredir Herkes Dergisi’nde bu salnamede yer alan “Vakt-u-zeman ve Tarih” isimli yazıyı aktarıyoruz. “Vakit, Zaman ve Tarih” olarak çevire bileceğimiz başlıklı bu yazı bazı bölümlerden oluşmaktadır. Bu bölümler ‘gün’, ‘hafta’, ‘ay’, ‘sene’ ve ‘tarih’ olup, biz aşağıda ‘tarih’ bölümünün aktarımını(/çevirisini) vereceğiz. ‘Tarih’ bölümünün çevirisi ile de çalışmamız sona ermektedir.  Kelimelerin anlamları, kelimenin yanında kapalı parantez [] içinde verilmeye çalışılmıştır. [1] ise metin içerisinde, metnin yazarı tarafından verilen dipnotla işaret eder ve bu dipnotlar yazının en aşağısında verilmiştir. “Vakt-u-zeman ve Tarih” metninin sonunda yer alan filozof sözleri de aktarılarak verilmiştir.

Tarih

Senenin hesap olunmasına, ölçülmesine bir “ahad”(monas), bir tahsis olunduktan sonra, bu ölçü, bu mikyas[ölçek] ile mukayese edilmek, geçmiş ile gelecek zaman için bir mebde[başlangıç] ittihaz olunmak üzere[alarak], bir de “tarih” bulunmak icap ederdi[gereklidir]. Böyle bir tarihi muhtelif milletler muhtelif vukuatlar ile[olaylarla], yani ya mezhebi, ya siyasi yahod tarihi mühim vukuatlar ile tayin ve tahsis etmiştirler. Mesela: Yahudiler dünyanın yaratılmasından (Hristos’tan evvel 3761 senesinden kendilerince), Mısırdan huruçları(1530 p. h.)[1] [çıkmaları] senesinden, Solomon ibadethanesi inşası ve saire senelerinden tarih başlamıştırlar. Romalılar Roma’nın inşasından (753 p.h.), Hellenoslar Kekroph’un virudinden? (1582 p. h.), Troya’nın(eski Çanak kale) istilasından, lakin en sonra, 4 senede bir kere icra olunan Olympiakoi agones(Olympia güreşleri) tesisinden(776 p.h.), Hristiyanlar Iesus Hristos’un tevellüdünden[İsa’nın doğumundan] ve İslamlar Muhammed’in Mekke’den Medine’ye hicretinden(622 m. h.) itibar ve hesap ederler.

Hristiyanların tarihi sonradan, 532 senesinde Dyonisos namına bir Rahip tarafından icat olunmuş, ve Dionysios tarihi denmiş, ve daha sonra istimal[kabul] olunmaya başlamıştır. `Ανοτολικη `Εκκλησια [Anadolu Kilisesi] 17nci asrın evveline kadar dünyanın yaratılmasından tarih tutardı, ve Hristos’un tevellüdünden[İsa’nın doğumundan] 5508 sene hesap ederdi, ve sene başını Σεπεμβριοσ[Eylülün] birinci gününden itibar ederdi, ve bu tarihe “Vyzantini Kronologia”[Bizans Kronolojisi] denirdi. Bu tarih 1623 senesinde Πατριαρχισ Κυριλλοσ λουκαρισ [Patrik Cyrillos Lukaris] zamanında iptal olunup Hristos’un tevellüdünden başlayan tarih kabul olundu.

Bu tarihten başka, `Εκκλησια [Kilise], öteden beri bir de `Ιντιτιων [Indiktion] hesabınca tarih kullanırdı. Bu `Ιντιτιων tarihi, 312 senesi 7)vrios 1ınden başlamak üzere, Μεγασ Κωνσταντινοσ [Büyük Konstantinos] tarafından tahsis olunmuştur ve bu da resmi vergi tarh-u-tashihine[vergi tahsis tarihine] dair evvelinden cari olan Romalıların nizamatından[kanunundan] ileri gelmiştir. Nizamat-ı Mezkur[adı geçen kanun] ahkamında[hükümlerinde] yeni vergi tarihi 15 senede bir icra olunup, buna latince “indikto” yani tarh(επινεμησισ) denirdi. Ve çünkü bir Indiktion devresi 15 seneden ibarettir ve birinci devre 312 senesinde başlamıştır ve bu 312’ye 3 daha zam ile hâsıl olan 315 rakamı 15 ile kusursuz olarak tamam darp[δαρπ] olunabiliyor, şu halde, Hristos’tan sonraki bir seneni Indiktion hesabınca kaçıncı sene ad edileceğini bulmak için şöyle bir hesap yaparız: İstediğimiz seneye 3 rakamını zam ettikten sonra, yekunu[toplamı] 15 ile taksim ederiz[böleriz] ve bu hesaptan çıkan harici kısmet[pay] (πηλικον) Hristos’tan o seneye kadar geçmiş Indiktion devrelerinin miktarını ve artan(υπολοιπον) son Indiktionun kaçıncı senesi olduğunu gösterir. Mesela: işbu 1913 senesine 3 zammı ile 1916’ıyı, ve bunu 15 ile taksimden 127’yi harici kısmet[dış payı] olarak ve 11’i artmış olarak buluruz, ki Hristos’tan 1913 senesine kadar 127 Indiktion devresi gitmiş, ve bu sene 127’inci Indiktionun 11’inci senesi (yahud Megas Konstantinos indiktion senesinden 106’ncı Indiktionun 14’ınci senesi)dir demektir.

`Εκκλησια[Kilise], Hristos’un tevellüdünden[İsa’nın doğumundan] başlayan tarih senesini, Ianuarios 1’den itibar ederek kullanılır ve evrak-ı resmiyesinde 7)vrios 1’den başlamak üzere Indiktion tarihinde kullanılır.

AHVAL-İ HÜKEMA (Filozof/Bilge halleri)

– Acele ile iyi iş görmek ikisi bir arada olmaz. (Tales)
– Yabancı ademe sadaka için müracaat et, tanıdık ademe uyud itsun[etsin] ve akrabaya hiçbir şey itsun muvaffak olacaksın.
– Dost idinmek kolay ise, düşman idinmek daha kolaydır.
– Faziletin taktir olunmadığı yerde kötülük yüz bulur.

Metnin Dipnotu

[1] İhtisara[kısaltmaya] rivayet etme üzere, Imerologionumuzda[takvimizde] tarih bahsinde, al-el-ıtlak[alelıtlak: genel olarak] kabul olunmuş usul ittihaz[kabul] edilecektir. Şöyle ki: Hristos’tan evvel için P. H. (=pro Hristu), Hristos’tan sonra için M. H.(=meta Hriston) hurufları[harfleri] yazılacaktır. M. H. A.

Suçsuzum

Suçsuzum 5. Bölüm

Nazım Şahin‘in yazdığı Suçsuzum öykü dizisinin 5. bölümüdür. Cezaevine giren Hüseyin’in hukuka ve topluma kendini aklama çabasını içeren bir öyküdür. Öyküyü tam olarak anlayabilmek için ilk bölümden itibaren okumanızı tavsiye ederiz.

1. bölüm

2. bölüm

3. bölüm

4. bölüm

Suçsuzum

O gece sabah olmamıştı sanki. Gece uyku tutmuyordu Hüseyin’i. Yatakta bir sağa bir sola döndü. Koğuşu karanlık bir sessizlik almıştı. Adanalı Kadir babanın horlamasından başka koğuşta tık ses yoktu. Yine diğer gecelerden alışık olduğu Selim’in hıçkırık sesleri yankılandı koğuşta. Hüseyin yerinden doğruldu. Selim’in yanına gitti. Selim, gözleri kapalı dizlerinin üstünde projektörün aydınlığında dua ediyordu. Gözlerinden akan göz yaşları sakallarını ıslatmıştı. Trans halindeydi. Sürekli bir şeyler mırıldanıyor ve hıçkırıklarını kontrol etmeye çalışıyordu. Hüseyin çok etkilenmişti. Aşağı kata banyoya indi. Abdest aldı. Yukarı kata çıkıp battaniyenin üzerine oturdu. Bildiği Arapça bir dua yoktu. Ellerini açtı gönlünden geçenleri dillendirmeye başladı.

“Allah’ım bana bu iftirayı atanları sana havale ediyorum. Ne olur Allah’ım beni ve ailemi koru. Kızım Dilara’ya ve eşim Safiye’ye karşı beni boynu bükük bırakma. İftira atanları ben bilmiyorum, sen biliyorsun. Onlara karşı beni güçlü kıl. İntizarım sana değil. Beni bu hale getirenlere karşı bana yardım et. Bu gecenin sabahında gerçekleşecek olan görüşte bana kötü haberler duyurma.” diyordu.

Evin erkeği güçlü olmak zorundadır

Hüseyin’in de gözlerinden yaşlar çağlayanlar gibi coşmuştu. Artık bir yandan ağlıyor diğer yandan da dua ediyordu. O kadar kendinden geçmişti ki Selim’in aşağı kattan getirip önüne koyduğu mendilleri bile fark etmemişti. Bir anda saçlarında Selim’in soğuk ellerini hissetti. Selim bir yandan saçlarını okşuyor diğer yandan da fısıltıyla birşeyler söylüyordu.

“Aslanım ağla, ağla ki mazlum olduğunu Rabbinin dergahında haykır. Eğer suçun varsa pişkin olursun. Yok eğer mazlumsan gözlerinde, gönlünde ağlar. Yarını düşünüyorsan sana bir tavsiye. Şimdi ağla yarın eşinin ve çocuğunun karşısında ağlama. Çünkü bir evin erkeği güçlü olmak zorundadır. Sen bu evin direğisin. Sen sağlam duracaksın ki evin sallanmayacak. Hadi şimdi git uyu. Sabah dinç görünmen lazım.” dedi.

Hüseyin artık rahatlamıştı. Eski gerginliğinden eser kalmadı. Duası bittikten sonra yerinden kalkıp yatağına yattı.

Sabah olmuştu. Selim yine her zamanki gibi kalkıp kahvaltılıkları hazırlamış, çayı, tavşan kanı demlemişti. O sabah kimsenin uyandırılmaya ihtiyacı yoktu. Kendiliğinden herkes kalkmış, ellerinde traş köpükleri ve traş bıçakları banyoya koşmuşlardı. Bir kişi hariç… Adanalı Kadir babanın gelecek kimsesi yoktu. Onda buruk bir hal vardı. O her zamanki gibi kıyafetlerini giymiş, sigara sarma işlemine hazırlanıyordu. Koğuş ahalisi kahvaltıyı yaptı. Sayıma müteakip beklemeye koyulmuştu. Herkes en güzel kıyafetlerini giymişti. Hüseyin’in ilk görüşü olacağı için üzerindeki kıyafeti, evden çıktığı kıyafetiydi. Özel bir şeyi yoktu. Adanalı Kadir babanın dikkatini çekmişti. Hüseyin’i yanına çağırdı.

İlk görüş günü

“Biraderim gir benim dolaptan bir gömlek seç. Benim yeleklerimden birini giyin. Alt önemli değil. Zaten camın arkasından altın görünmez. Yenge hanım ve yeğenime güzel görün.” dedi.

Hüseyin çok duygulanmıştı bu teklif karşısında. Kabul etti. Kadir babanın beyaz gömleğini ve deri yeleğini giydi. Bir güzel traş olduktan sonra limon suyu ile saçlarına şekil verdi. Adanalı kadir babanın karşısına geçince;

“Gençliğime benzemişsin, bu üzerindekiler benden sana hediye.” dedi.

Hüseyin kabul etmek istemedi ama Kadir baba kaşlarını çatıp “ne demek hayır? Al diyorsam alacaksın” deyince mahcup bir şekilde “tamam abi” diyebildi. Kadir baba katil olabilirdi ama çok babacandı. Kimseyi üzgün göremeye dayanamazdı. Hüseyin, kız istemeye giden delikanlı gibi heyecanlıydı. Nihayet o an gelip çattı. Koğuş kapısının üzerindeki mazgal açıldı. Gardiyan isimleri okuyup hazırlanmalarını istedi. Tahmin edildiği üzere Kadir babaya kimse gelmemişti. O da bu duruma alışmıştı zaten. 10 dakika sonra koğuş kapısı homurdanarak açıldı. Gardiyan mutat aramasını yaptıktan sonra Mehmet, Selim ve Hüseyin’i kapalı görüş salonuna götürmek üzere önlerine düştü.

Safiye solgun ve yorgundu

Hüseyin’e koridorlar o kadar uzun geldi ki sanki bitmeyecek gibiydi. Nihayet salona girdiler. Gardiyan isimleri okuyup salondaki numaralarla ayrılmış bölümlere alıyordu. Hüseyin 2 numaralı bölmeye geçti. Evet, Safiye karşısındaydı. Solgun, gözleri nemli ve de zayıflamıştı. İki tarafı birbirinden ayıran cam bölme o kadar kirlenmişti karşı tarafın yüzü zor seçiliyordu. Telefon ahizesi ile iki taraf görüşüyordu. Telefon yılların kirini üzerinde biriktirmişti. Hüseyin ahizeyi kaldırdı. Zor bela konuşuyordu. Bir de 10 dakika süre kısıtlaması olması onu daha da geriyordu.

“Aşkım nasılsın? Dilara nasıl?” diyebildi. Ağlamamak için dişlerini sıkıyordu.

Safiye:

“İyiyim aşkım, Dilara da iyi. Seni burada görmesini istemediğin için getirmedim. Psikolojisi bozulabilirdi. Bir de babamı götürelim derse sen de, ben de yıkılırız diye getirmedim. Sen nasılsın?” dedi.

Hüseyin

İyiyim hayatım. Alışmaya çalışıyorum. Sağ olsun koğuştakiler el birliğiyle bana yardımcı oluyorlar.” dedi.

Safiye:

“Üzerindeki kıyafetlerden anladım. Senin kıyafetlerin değil. Zaten bu kıyafetlerle de buraya ayak uydurmuşsun. Tam mafya babası olmuşsun.” diyerek gülümsedi.

Hüseyin de gülümsemişti.

“ Sana kıyafet, havlu, iç çamaşırı getirdim. Hesabına 200 tl yükledim. Bir ihtiyacın olursa mektupta yaz. Avukat işini de araştırıyorum. Ben görüşüp sana bilgi vereceğim. Sen merak etme. Sağlığına dikkat et. Biz iyiyiz. Dükkan da iyi. Ben gidip duruyorum dükkanda. Sağolsun çalışanlar da yardımcı oluyor. Dilaraya da annem bakıyor. Aşkım bu da geçecek.” dedi.

Kimin iftira ettiği belli mi?

Safiyenin bu denli vakur oluşu Hüseyin’i rahatlatmıştı.

Hüseyin:

Peki bana kimin iftira attığı belli mi? Kim koymuş o pislikleri arabama belli mi?” dedi.

Safiye:

Yok aşkım iddianame çıkmadan da öğrenmemiz mümkün değil. İddianame çıksın herşey açığa çıkacak. Ben avukat bulayım. Gerisini düşünme” dedi.

Hüseyin’in yüreği güvercin yüreği gibi atıyordu. Heyecanı doruklara çıkmıştı. Ama kendini tutuyordu. Safiye’nin ise yüzünde elem ve özlem vardı. Her ikisininde elleri cam da birbirine dokunmaya çalışıyordu. Zalim cam, buna engel oluyordu. 10 dakika çabucak geçmişti. Gardiyan bağırdı.

Görüş bitti. Herkes dışarı.

Hüseyin ayrılmak istemiyordu. Ama yapacağı birşey yoktu. Zorla yerinden kalktı. Safiye’ye öpücük gönderdikten sonra gardiyana doğru ilerledi. Safiye arkasından bakakalmıştı. Ağlıyordu. Ancak o kadar tutabilmişti kendisini. Hüseyin koridorun başında beklerken az önce tuttuğu hıçkırıklarını serbest bıraktı. Sağanak sağanak akan göz yaşları adeta göl olmuştu.

Ben sizi bir yerden tanıyor gibiyim

Allah’ın takdiri işte ilk gün onu koğuşa götüren gardiyan şimdi görüş sonu koğuşuna geri götürmeye gelmişti. Genç gardiyan hüseyin’in halini görünce usulca sordu.

Ben sizi bir yerden tanıyor gibiyim. Sizin avize dükkanınız var mı?” dedi.

Hüseyin:

“ Evet var. Ama ben sizi hatırlayamadım. Kusura bakmayın. Şuan perişan haldeyim. Kafamı toplamakta güçlük çekiyorum.” dedi.

Genç gardiyan:

“ 4 ay önce sizin dükkandan avize almıştım. Param çıkışmamıştı. Sizde yeni evlilere benden hediyem olsun deyip geri kalan parayı almamıştınız.” dedi.

Hüseyin:

“ Vallahi hatırlayamadım. Kusurabakma.”dedi.

Genç gardiyan hüseyin’e minnettarlık ve elem duyuyordu. Haline çok acımıştı. Bu kadar mahsun bir insanın insanları zehirleyen zehir taciri olabileceğine inanmamıştı.

Genç gardiyan:

Bak abi ben inanmıyorum senin suçlu olabileceğine. Sen buraya ait değilsin besbelli. Ben iş bulamayınca kpss ile buraya atandım. Daha çok olmadı ama nice insan tipleri gördüm. Sen onlardan değilsin. Benim sana inanmam bişeyi değiştirmez biliyorum ama ben sana inanıyorum. Üzülme Allah büyük.” dedi.

Hüseyin:

“ Sağol kardeşim. Yavrumdan ayrı kalmak bağrımı deliyor ama sabretmekten başka bir yolda yok.” dedi.

Erkekler ağlamaz

Beraber koğuşa yürüdüler. Hüseyin kapının önünde mutat arama yapıldıktan sonra tekrar B5 koğuşuna adım attı.

Semaver fokurduyordu. Tavşan kanı çaydan aldıktan sonra mazgal aralandı. Safiye’nin getirdiği kıyafetler tutanakla hüseyin’e teslim edildi. Hüseyin eşofman takımını giydikten sonra Kadir babanın yanına gitti.

Kadir:

“ Evlat ne oldu ağlamaktan gözlerin şişmiş. Napıyun böyle. Ciğerim erkekler ağlamaz diye boşuna dememişler ağlama. Bak benim yıllardır gelenim gidenin yok. Ben ne yapayım.”

Hüseyin:

“ Haklısın abi de. Ağır geliyor suçsuzken iftiraya uğramak. Abi sorması ayıp olmazsa nedir hikayen? Niye buradasın?” dedi.

Kadir:

“ Ciğerim, bedava hikaye yok. Sigara saracağım bana yardım edersen anlatırım.” dedi gülerek.

Hüseyin:

“ Tâbi abi.”dedi.

Avluya masayı sandalyeyi ve semaveri taşıdılar birlikte. Tavşan kanı çay eşliğinde sigara sarmaya başladılar. Kantinde satılan makaron ve 1. Kalite tütünü, sarma makinasıyla sarıp tabakalara istifliyorlardı. Hüseyin için vakit geçirecek bir meşgaleydi. Kadir babanın ufak el radyosundan TRT TÜRKÜ kanalını açtılar. Neşet Ertaş’ın  “ mahpuhanelere güneş doğmuyor” türküsü çalıyordu. Hüseyin bir “of” çekti derinden. Kadir söze başladı.

Kadir Babanın Hikayesi

“Bundan tam 45 sene önce benim kaderim belli oldu ciğer. 15 yaşındaydım. Sanayide çalışıyorum. Babam rahmetli oldu akciğer kanserinden. Bir anam var başkada kimsem yok. Ekmek derdine düştüm anlayacağın evlat. Çalıştığım dükkanda rahmetli bir ustam vardı. İyi adamdı. Garibana babalık ederdi. Bir gün dükkana lüks bir araba geldi. Adam arabadan inip motordan ses geliyor bir bakın dedi. Amma bir görsen adam bize it muamelesi yapıyor. Ufak bir sıkıntısı varmış giderdik. Neyse uzatmayayım. Ben arabayı dükkandan çıkarırken, arabanın aynasını duvara sürttüm. Çocuğum daha. Adam bastı küfürü. Başladı beni tokatlamaya. Ustam koştu geldi. Neyse karşılarız etme eyleme dediyse de adam laftan anlamadı. Kemerini çıkarıp vurmaya başladı. Ben de elimdeki tornavidayı herife sapladım. Ondan sonrası çocuk ıslahevi.

Yaşım küçük olduğundan çok bi ceza almadım. Geri döndüm evime. Ustam rahmete kavuşmuş. Ben günlerce iş aradım. Kahvecinin yanına girdim. Üç beş kuruş kazanıyordum. Oysa bizim kahveci geceleri kahvede kumar oynatırmış.  Zar attırır komisyon alırmış. Bir gece bana kahvede olmamı söyledi. Ben de gittim. 2 katlıydı kahve. 2.katın pencereleri dışarıdan görünmezdi. Neyse kumar başladı. Bende kenardan adamlara bira servis ediyorum. Birden polis bastı. Adamlardan biri yerdeki paraları ve zarı alıp benim cebime koydu. Sesini çıkarma ben oynuyordum de biz sana içeride bakarız dedi. Garibanlık oğul bende he dedim. Kumar oynatmaktan da yattık mı anlayacağın. Cezaevinde bir mafya babasıyla tanıştım. Adı rasim di. Beni pek sevdi. Çıkınca benim yanıma gel dedi. Hapis bitti bizde çıktık. O ara anam da rahmete gitti. Anlayacağın kimsesiz kaldım. Yaş oldu 30. Ardından daha cezaevinden çıkar çıkmaz inzibat alıp askere götürdü. Askerliği de yaptık. Geri döndüm. Adana da kimsem kalmamış. Ne yapayım ne edeyim? Ben de doğruca Rasim babaya gittim. Çok zengindi. Bana yalısında yatacak bir yer verdi. Artık İstanbul’da kalmaya başladım. Onun şoförlüğünü yapıyordum.” dedi.

Hepsi mazgalın başına toplandılar

Kadir konuştukça Hüseyin polisiye film izler gibi pür dikkat onu dinliyordu. Mehmet ve Selim de görüşten dönmüşlerdi. Kapının mazgalı açıldı. Gardiyan kantin malzemelerinin geldiğini söyledi. Hepsi mazgalın başına toplaştılar. Koğuşta bayram havası vardı sanki. Çocuklar gibi şendiler. Tek tek istediklerini aldıktan sonra, tutanakları imzalatıp sürgüyü kapattı gardiyan. Akşam yemeği vakti geliyordu. Sofrayı kurup yemeği beklemeye koyuldular. Akşam yemeği için enfes bir yemek gelmişti. Hakikaten cezaevi yemekleri çok güzeldi. Yemek faslıda kapandıktan sonra sayım yapıldı. Sayım bittikten sonra da herkes yatağına çekilmişti. Hüseyin ile Selim Kuran dersine başladılar. Yatsı namazını da kıldıktan sonra herkes yatağına uzanıp hayalleri ile baş başa kalmıştı.

Hüseyin, Kadir babanın hikayesini düşünüyordu. Hayat ne kadar zalimdi. Melek gibi bir insanı eli kanlı bir katile dönüştürmeyi nasıl becermişti?

Devam edecek

Facebook sayfamızı takip ediniz

Herkes Dergisi Resmi Facebook Sayfası

İlgi çeken öyküler:

Anlatılmaz yaşanır yıllar geçse bile

İttihat ateşi

Recep ile Nadan

Zamana yolculuk

Hey taksi!

Haziran

Rahip

Yi ha! Bir Anadolu göbeği hikayesi

Kurtuluş

İttihat Ateşi

İttihat Ateşi 9. bölüm

Mehmet Başkan‘ın yazdığı İttihat Ateşi öykü dizisinin 9. bölümüdür. Düzen ve Adalet Cemiyeti adı ile harekete geçen sekiz arkadaşın yaşadıklarını konu alan öykünün önceki bölümlerini de okumanız tavsiye edilir.

1. bölüm

2. bölüm

3. bölüm

4. bölüm

5. bölüm

6. bölüm

7. bölüm

8. bölüm

İttihat Ateşi

Orhan ve Cemal kendi aralarında konuşurken Düzen ve Adalet Cemiyeti‘nin uzun bir süre yazmaya ve fikirlerini yazıya dökmeye yoğunlaşması gerektiğini aralarında konuştu. Kısa bir süre sonra odaya Niyazi ve Kemal de geldi. Salonda tavla oynayan ikili, tebessümle odaya girdi. Her zaman olduğu gibi Kemal tavlada kazanmıştı. Niyazi’ye göre Kemal usta bir tavlacıdır. Öğrencilik yıllarında da Kemal’in bileğini büken pek olmazdı. Kemal’in hücum ve savunmayı birlikte yapabilmeyi becermesi ve talihi birleştiğinde netice tahmin edileceği gibi zafer oluyordu. Niyazi’ye göre tavla ve hayat arasında büyük bir benzerlik vardır. İnsanlar tavla oynarken ister istemez karakterini yansıtır. İşte Kemal de karakteri gereği savunmada açığı en aza indirerek hücum yapmaya müsait idi. Bu nedenle, oyunda da düşünce yapısını yansıtabiliyordu.

Kısa süreli bir tavla muhabbetinin ardından Niyazi ve Kemal’e dergi fikrini söylediler. Henüz kimse ile birliktelik kurmasalar da, şimdiden derginin 8 yazarı da hazırdı. Kemal dergi fikrine sıcak yaklaştı. Düşüncelerini yapısal bakımından ortaya koyabilmek için yeni bir mecmua fikrinin faydalı olacağını savundu. Niyazi de Kemal ile aynı fikirde olduğunu söyledi. Dört arkadaş, bu fikri diğer arkadaşlarına da söylemek için herkesi salona çağırdılar. Enver bulaşıklı ellerini havluya silerek salona doğru söylenerek geldi. Beş dakika sabredemediniz diyerek güldü. Orhan, yedi arkadaşına da hitap eden bir konuşma yapma niyetindeydi. “Sekiz arkadaş çıktığımız bu yolda artık sekiz arkadaştan da öte, yol arkadaşıyız.” dedi. Düzen ve Adalet Cemiyeti ile fikirlerini tüm yurda tanıtma amaçlarının gerçekleşebilmesi için öncelikle bir dergi çıkarmaları gerektiği fikrini söyledi.

“Öncelikle Cemal ile bu konuyu konuştuk. Her ikimizin de bu fikir aklına yattı. Ardından odaya gelen Niyazi ve Kemal’e fikrimizi söylediğimizde ise onlar da bizim ile aynı görüşte olduklarını söylediler. Atacağımız her adımda tamamımızın fikri çok önemli. Bu nedenle, hepimizin içine sineceği bir çalışma planı hazırlamamız gerekiyor. Kendi aramızda bu düşünceyi masaya yatırmalıyız.” dedi.

Dergi için ince eleyip sık dokumalıyız

Enver, Selim, Mustafa ve Kenan da dergi fikrinin kendilerine de mantıklı geldiğini söyledi. Dergi fikri konusunda Selim kaygıları olduğunu söyledi. “Henüz ismini belirlemediğimiz derginin nitelikleri ve amacını doğru belirlemek gerektiğini belirtti. Aksi halde, cemiyetleşme projemizi olumsuz yönde dahi etkileyebilir. Böyle bir netice ile karşılaşmamak için ince eleyip sık dokumalıyız” dedi. Niyazi, derginin ilkeleri ve Düzen ve Adalet Cemiyeti ilkelerinin uyuşması gerektiğini vurguladı. Nitekim, henüz cemiyet ilkelerini ortaya koyabilmiş değiliz. Öncelikle cemiyet ilkelerini belirlememiz, vizyon ve misyonumuzu tam anlamı ile somutlaştırmamız gerekiyor.” dedi.

Selim ise derginin isminin İttihat Ateşi olması fikrini ortaya attı. Dergi ve cemiyet isminin aynı olmasından ziyade, cemiyetin sloganı olarak planlanan İttihat Ateşi isminin dergi isminde kullanılabileceğini söyledi. Derginin isminden de anlaşılacağı gibi, dergi ve cemiyetin maksatlarından birisinin İttihat ve Terakki Cemiyeti hakkında neredeyse yüz yıldır yürütülen karalama çalışmasını bertaraf etmenin amaçlar arasında yer alması gerektiğini savundu. Mustafa ise Türk toplumunun tarihi ile barışmasının ve şimdiye dek memlekete hizmet vermiş her bireyin korunması ve anılmasının toplumu birleştireceğini dile getirdi.

İlke ve kuralları belirleme

Niyazi arkadaşlarını bir an evvel cemiyet ilkeleri ve kurallarını belirlemek için harekete geçmeleri gerektiğini söyledi. Kaybedilen her dakika memleketin ulaşacağı huzuru geciktireceğini söyledi. Selim ise telaşa gerek olmadığını, doğru zaman ve doğru yerde belirmek gerektiğini söyledi. Acele ile hareket edilmemesi gerektiğini savundu. “Romantizm, devlet yönetiminde hezimet, toplumda ise infiale yol açabilecek sonuçlar doğurur.” dedi. Ardından bir ekleme de yapmak istedi. Selim, “Niyazi’nin söylediği gibi bir an evvel ilke ve kuralları belirlememiz gerekiyor. Ancak kesinlikle telaş ile hareket etmemeliyiz.” diyerek sözlerini bitirdi.

Niyazi, “sözlerim romantizm kırıntıları dahi içermiyor eğer bu şekilde algılandı ise bu kesinlikle benim hitap konusunda bir kusurumdur.” diyerek romantizm ve telaş konusunda Selim ile aslında aynı fikirde olduğunu belirtti. Sekiz genç de mülkiye tedrisatından geçen ve hem iç hem dış politikada teorik açıdan yeterli seviyeye ulaşmış gençlerdi. Bu nedenle, birbirlerini teorik açıdan olmasa da zaman zaman pratikte eleştirmesi olağan kabul edilirdi. Eleştiri ve fikir ayrılıklarının olmadığı yerde yeterli düşünce üretiminin gerçekleşmeyeceği anlayışına sahiplerdi.

Mustafa ise herhangi bir yanlış anlamaya mahal vermemek adına toparlayıcı cümleler kurmayı tercih etti. “Toplumda eleştiri bir saldırı olarak algılanıyor ve ben bu anlayışa sonuna kadar karşıyım.” dedi. Bir insanın bir insanı zarar vermek için eleştirmeyeceğini savundu. Enver ise “birlikte yaşamak, farklılıklara anlayışla yaklaşmayı gerektirir ve yanlış görülenlerin dile getirilmesine dayanır.” dedi. Neredeyse yarım saat süren istişare sonrasında ilke ve kuralları belirleme fikrine yöneldiler.

Niyazi, akşam yemeğinden sonra Düzen ve Adalet Cemiyeti’nin ilke ve kurallarının belirlenmesi için oturmalarını teklif etti. Oturumun açılışında o oturum için geçerli olacak bir Başkan seçilmesinin de ihmal edilmemesini Kenan hatırlattı. İradenin tek bir kişinin omuzlarına yüklenmesinin hatalar ve metal yorgunluğu doğuracağı düşüncesinden dolayı her oturumda ayrı bir Başkan seçilmesi, cemiyetin ilkeleri arasında yer alacağına Mustafa kesin gözüyle baktığını söyledi. Düzen ve Adalet Cemiyeti için artık harekete geçmek için yapısal bakımdan son engeller kalkıyor. Tek maksadı Türk milletinin daha iyi bir konuma gelmesi olan sekiz genç, siyaset ve gerçekleri ile sıcağı sıcağına tanışacak…

10. bölüm

Facebook sayfamızı takip ediniz

Herkes Dergisi Resmi Facebook Sayfası

İlgi çeken öyküler:

Kurtuluş

Suçsuzum

Zamana yolculuk

Anlatılmaz yaşanır yıllar geçse bile

Hey taksi!

Yi ha! Bir Anadolu göbeği hikayesi

Recep ile Nadan

Haziran

Rahip

Benim Öyküm

İttihat Ateşi

İttihat Ateşi 8. bölüm

Mehmet Başkan’ın yazdığı İttihat Ateşi öyküsünün 8. bölümüdür. İttihat Ateşi öykü dizisini daha iyi kavrayabilmek adına birinci bölümden itibaren okumanızı tavsiye ederiz.

1. bölüm

2. bölüm

3. bölüm

4. bölüm

5. bölüm

6. bölüm

7. bölüm

İttihat Ateşi

Selim, öncelikle siyasalcı çevreyi hedef almayı arkadaşlarına önerdi. Ancak Niyazi, Orhan ve Kemal bu fikre katılmadı. Siyasalcı çevre kadar Çekmeköy’de düşük ücretler ile çalışan işçilerin de, çalışanlarına maaşını verebilmenin çabasındaki esnafın da ikna edilmesi gerektiğini savundular. Siyasalcı çevre ve halkın aynı süreç içerisinde dahil edilmesi gerektiğini savundular. Aksi halde, halk temelli bir düşünce hareketi olmayacağı müdafaa edildi. Enver, İttihat Ateşi yanacak ise duyarlı vatandaşların talebi ve emeği ile yanabileceğini aksi durumda ise azınlık bir görüş olarak kalacağını belirtti.

Mustafa, ağrılı bir gecenin ardından daha ferah bir sabaha gözlerini açtı. Bünyesi yavaş yavaş iyileşme emareleri göstermeye başladı. Bıçaklı saldırının fiziksel etkileri yavaş yavaş ortadan kalkmaya başladı. Bundan sonrasında geriye yalnızca psikolojik etkileri kalacak. Mustafa kafasında iki seçenek arasında gidip gelmeye evdeki ilk gecesinden başladı. Ya daha kararlı ve güçlü bir şekilde mücadelesine devam edecek, ya da ölüm korkusu ile her gün daha pasif bir şekilde yaşamına devam edecek. Ruhu vatan sevgisi ile kabaran Mustafa, ikinci seçeneği kişisel açıdan vatana ihanet olarak görüyor ve bu ihtimali düşündüğü için kendisine dahi kızıyordu. Ağrılı geçen bu gecesinde hiçbir bedensel ağrının fiziksel açıdan sağlıklıyken yaşayacağı baskı ve cehalet ortamından daha acılı olmadığını kendisine söylemeye çalışıyordu. Nitekim, gece “sizden korkmuyorum” diye sayıklayarak uyuyakaldı.

Sabah İttihat Ateşi sohbetini karar aşamasını yönlendirmemek adına Mustafa’nın yanında yapmadılar. Mustafa’nın uzun ve zorlu olacak olan bu yolda hiçbir yönlendirme olmadan var olması veya dinlenmeye çekilmesi gibi kararları bağımsız bir şekilde vermesi gerektiğini düşünüyorlardı. Sabah Mustafa henüz uyanmadan Selim arkadaşlarını tembihledi. Selim, Selanik göçmeni olduğu için esareti ve sürgünü çok iyi biliyordu. Çocukluğu, atalarının Selanik’te yaşadığı zulmü dinleyerek geçmişti. Ataları bu zulmü yaşamıştı. Ancak bir daha bu zulmü yaşamak gibi bir lüksleri de kalmadığını biliyordu. Anadolu’dan başka Türk’ün gidebileceği hiçbir yaşam alanının kalmadığını çok iyi  biliyor ve hissediyordu.

Anadolu’dan başka gidecek yerimiz yok

Enver, geçmişte esaret ve sürgün görenlerin daha hassas ve şüpheci olduğunu iddia ediyor. Enver, “benim ailem Makedonya’dan bir bavulla Anadolu’ya yani türkün son yurduna dönmek zorunda kaldı, Anadolu’dan da kovulur isek gidebileceğimiz başka hiçbir yer yok. Anadolu bizim sevdamız, yaşamımızdır.” dedi. Bir zamanlar üç kıtada hüküm süren Türk milleti için gidebilecek birçok kent vardı. Ancak artık sadece Anadolu var. İşte bu nedenle, sekiz genç de bir sevda gibi sarıldı Anadolu’ya! Enver dedesinin yetim büyüdüğünü söyledi. Enver’in dedesinin babası, Makedonya’dan Anadolu’ya göçmek zorunda kaldıktan kısa bir süre 1. Cihan Harbi patlak verince hiç şüphe etmeden cepheye koşmuş ve Çanakkale’de şehit düşmüş. Enver’in dedesi, babasını toprağa verdiği Anadolu’ya babasıymış gibi sarılmış.

İttihat Ateşi

İttihat Ateşi

Enver’in dedesi göçtükleri Balıkesir’de toprağı aşk ile ekinler ile donatmış. Ektiği her bir tahılın Anadolu’da açlık ve sefaletin önünde kocaman bir duvar olacağını düşünmüş. İşte Enver böyle bir vatan sevgisini ailesinden alarak büyümüş. Enver’in dedesi 1984’te hayata veda ettiğinde geride yüreği vatan sevgisi ile dolu evlatlar bırakmış. Ailesinin vatanperverliği ve bağımsızlık aşkı nedeni ile, Enver İttihat Ateşi için Balıkesir’de ailesiyle işe başlamaya karar verdi. Yoksulluk içerisinde geçen çocukluğunda memlekete hizmet için Mülkiyeli olabilmek için gecesini gündüzüne katarak ders çalıştı. Mustafa Kemal Atatürk’ün “köylü milletin efendisidir” sözünü hayatı boyunca toplum ve ekonomi anlayışının temeline oturtmaya henüz çocukluğundayken söz verdi.

Enver’in köylüye ve emeğe saygısı, birbirine gönülden bağlı sekiz arkadaşın tamamını etkiledi. Enver gibi Kemal ve Selim’in de köylü çocuğu olması, grubun tarım ve köylüye bakış açısını etkileyen önemli bir unsur oldu. İttihat Ateşi yanacak ise mutlaka köylüye refah, memlekete ucuz gıda getirmesinin şart olduğunu adeta koro halinde dile getirdiler.

Cemiyetin adını koymak gerekli

Niyazi, sekiz arkadaşın Mustafa’nın evinde temellerini attığı İttihat Ateşi hareketinin artık bir isme ihtiyaç duyduğunu söyledi. Mustafa her ne kadar bir süre bu konuların dışında bırakılmak istense de, Mustafa kararını vermiş gibi görünüyordu. Mustafa, bıçaklandığı anın öncesinden dahi daha hevesli görünüyordu. Mustafa, Düzen ve Adalet Cemiyeti adı ile anılmaları gerektiğini savundu. Mustafa’ya göre Türkiye’de birçok alanda yeniden düzenin inşa edilmesi gerekiyor. Ayrıca özellikle adalet vurgusu yapılması gerektiğini savunuyor. Adalete olan güvenin azaldığı bir ortamda insanlara öncelikle adalete kavuşma umudunun verilmesi gerektiğini belirtti. Niyazi ise İttihat Ateşi için hiçbir zaman intikam amacı ile hareket etmemesi ve adaleti herkes için istemesi gerektiğini belirtti. Kemal, cemiyete isim olarak  Vatan ve Huzur Cemiyeti ismini önerdi. Ancak, Niyazi ve Enver bu öneriye karşı çıktı. Vatan vurgusu yapmaya gerek olmadığını söylediler. Vatanın huzur ortamına kavuşması için yeniden adil bir düzen oluşturulması ve adalet duygusunun yayılmasının yeterli olduğunu ve bu kavramların ucunun vatan aşkına çıktığını savundular.

Sekiz arkadaş isim konusunda karar verebilmek için oylama yapma yoluna gittiler. Ancak oylamadan evvel uzun istişareler gerekliydi ve bu gereklilik de yerine getirildi. Selim, toplumun ortak karar verebilmesi ve hareket edebilmesi için toplumsal tabakaların birbiri ile iletişim halinde olması gerektiğini hatırlattı. Kemal, Güçlü bir iletişimin öncelikle kendileri arasında korunması gerektiğini savundu. Balık baştan kokar demişler ya, işte o misal öncelikle cemiyetin kurucu kadrosunun iletişim konusunda özenli olması gerektiği belirtildi. Kenan, bir gün Türkiye’yi yeniden inşa ettiklerinde ilkelerden ilkinin iletişim olması gerektiğini ortaya attı. Sekiz arkadaş yaptıkları gizli oylama ile cemiyetin adının Düzen ve Adalet Cemiyeti olmasına karar verdi. Hatta oylamada Düzen ve Adalet Cemiyeti’ne sekiz oy çıktı. Oy birliği ile alınan karar sonrasında Kemal’in kendi önerisi yerine Mustafa’nın önerisine oy vermesi, iletişimin bir sonucu ve Kemal’in bir erdemi olarak algılandı.

Uzun ve zorlu mücadele başladı

Saatler süren konuşmalar sonrasında 28 Aralık 2017 tarihinde Düzen ve Adalet Cemiyeti’nin temelleri atıldı. Artık sekiz arkadaş için uzun ve zorlu bir mücadele başladı. Daha fazla okuma, daha fazla insanla iletişim ve organizasyon çalışmaları ile ömürlerinin geri kalanı geçecek. Bir gün memleketi yönetmeye kararlı olan sekiz genç, önce Anadolu’ya sonra birbirlerine sonsuza dek sarılmak için söz verdi. Mustafa, cemiyetin kurulduğu gün yardım almaksızın ilk defa tuvalete tek başına gitti. Artık hayat normale dönmeye başladı ve aynı gün Türkiye’nin geleceği için yeni bir cemiyet tüm benliği ile mücadeleye başladı.

Henüz yolun başında olduğu için sekiz genç de nasıl zorluklar ile karşılaşacağından bihaber, kendisini memleket aşkı ile plan ve hayallere verdi. Cemiyetin kurucu kadrosu, henüz ilk günde faaliyetlerine başladı. Sekiz arkadaş da telefona sarıldı ve aileleriyle birlikte vatanperverliğine güvendikleri dostlarını aramaya başladı. Halkın bağrında doğan bu hareket, yalnızca halkın desteği ve mücadelesi ile var olmayı hedefledi.

9. bölüm

Facebook sayfamızı takip ediniz

Herkes Dergisi Resmi Facebook Sayfası

İlgi çeken öyküler:

Rahip

Zamana yolculuk

Recep ile Nadan

Haziran

Yi ha! Bir Anadolu göbeği hikayesi

Kurtuluş

Benim Öyküm

Anlatılmaz yaşanır yıllar geçse bile

Benim Hikayem Biterken Başladı

Suçsuzum

sene

1912 tarihli bir metinde ‘sene’ ve ‘takvim’

1912 tarihinde basılmış İstanbul’da, 1913 tarihli Salname, “Nevşehirlilerin ‘Papa Georgios’ Cemiyeti” tarafından basılmıştır. “Anadolulu Rumlarına mahsus ilmi, edebi ve fenni musavver Salname”nin başlığı, “Mikrasiatikon İmerologion o Astır” şeklinde verilmiştir.  Yunan harfli Türkçe olarak yayınlanmış bu eserin içinde çeşitli yazılar, tablolar ve resimler bulunmaktadır. Bir süredir Herkes Dergisi’nde bu salnamede yer alan “Vakt-u-zeman ve Tarih” isimli yazıyı aktarıyoruz. “Vakit, Zaman ve Tarih” olarak çevire bileceğimiz başlıklı bu yazı bazı bölümlerden oluşmaktadır. Bu bölümler ‘gün’, ‘hafta’, ‘ay’, ‘sene’ ve ‘tarih’ olup, biz aşağıda ‘sene’ bölümünün aktarımını(/çevirisini) vereceğiz. Bazı kelimeler sadeleştirilmekle beraber, birçok kelimenin anlamı, kelimenin yanında kapalı parantez [] içinde verilmeye çalışılmıştır. [1] ve [2] ise metin içerisinde, metnin yazarı tarafından verilen dipnotlara işaret eder ve bu dipnotlar yazının en aşağısında verilmiştir.

Güneş Saati, İstanbul Arkeoloji Müzesi, Fotoğraf: Yasin Çetin

Sene

Yerin güneş etrafında bir defa devr etmesinden, dönmesinden hasıl olan günlerden ibarettir. Bu devr tamamı 365 gün, 5 saat, 48 dakika, 47 saniye ve 5 saliseden ibarettir. Bu sene erbab-ı fenni heyete[astronomi] mahsus “şemsi”[güneş] senedir. Kabul edilen bir sene daha vardır, ki bu “kameri”[ay] namı ile 29 yahod 30 günü şamil 12 aydan, yani ceman[toplam] 354 günden ibaret olan senedir.
Eski kavimler “kameri” seneyi kullanırlardı, fakat daima “şemsi” seneyi esas kabul ederlerdi. Ve “kameri” seneyi “şemsi” seneye uygun getirmek için, bazısı senenin nihayetine fevk-el-ade[fevkâlade] günler ilave ederlerdi; bazısı da “kameri” senelerden bir miktar sene alarak, eklenen (Emvolimon) aylar sureti ile aynı miktarda “kameri” senelere zamm ve böylece eşitliği bulurlardı.

Muhtelif milletler tarafından bu iki seneleri yekdiğerine uydurmak için çok teşebbüsler olmuş ise de neticesiz kalmıştır. Eski Mısırlılar, ve Iulios Kaysar zamanına kadar Romalılar, safi olarak “şemsi” seneyi kullanırlardı; bu sene 12 aydan ibaret 365 gün olup, anca sene nihayetine “munzam günler”[eklenen günler] namı ile 5 gün zamm ederlerdi. Hâlbuki sene yine yanlıştı. Çünkü bu hesap ile yapılan sene her sene takriben 6 saat gayp ediyordu, yani geri kalıyordu; bu halin devamından ise, 720 sene zarfında, yaz ayına tesadüf etmesi gibi, mühim bir değişme meydana gelecekti. İşte bu hatalı seneyi ıslah etme kastı ile Iulios Kaysar, Hristos’tan 45 sene evvel, meşhur astronomos Aleksandreialı Sosigenes’i davet ve hatanın ıslahı hususunu mûmâileyhe emr-i-ihale etti. Sosigenes bu hatayı taht-ı nazarda tutarak iki tür sene tahsis etti.

Sosigenes ve iki tür sene tahsis edilmesi

Birisi, Mısırlılar ve Romalılarda kullanılmış ve 365 günden ibaret olan sene, diğeri de her 4 senede bir munzam günlü 366 günden ibaret olan senedir. Ve evvelce senenin sonuna zamm olunan munzam günleri aylara taksim etti. Şöyle ki bazı ayları 31 ve bazısını da 30 ve son ayıda 28 gün suretinde tahsis etti. Ve munzam[eklenen] denilen günü de, 4 senede bir defa olmak şartı ile, Fevrusariosun 6ncı gününe zamm olduğu için, munzamlı fevruariosun[tarih eklenmiş Şubat] bulunduğu seneye “visekton” namı verildi, ki “disekton”, yani iki defa altılı demektir. Çünkü Fevruariosun[Şubat] altısı iki gün devam ederdi. Fakat şimdi bizde böyle olmayıp, munzam günün Fevruariosun nihayetine 4 senede bir defa ilave etmekle, ay, o sene için, 29 gün hesap olunuyor ise de Visekton yahod Disekton tabiri terk edilememiştir[1].

İşte bu vech ile[üslupla] ıslah olunmuş ve Iulianon[2] namını almış olan Imerologun Hristiyan milletlerin cümlesi de kabul ettiler. Lakin bu ıslahatın vukundan[gerçekleşmesinden] sonrada Sosigenes’in tertip ve tahsis ettiği senede yine hatadan külliyen salim[sıhhatli] olamadı. Ne kadar ufak olur ise olsun, her sene için takriben 11 dakika ve 12 saniye miktarında yine bir fark görülüyordu. Bu fark, uzun seneler devam edecek olur ise, senenin mevsimlerinin günlerinden sapması cihetinden[bakımından] mühim bir tebeddülat[değişiklik] meydana çıkaracakdı; şöyle ki 134 sene zarfında bir gün zai’ olacaktı[yayılmış olacaktı] ve 24000 sene zarfında Imerologion 180 gün miktarında geri kalacaktı; ve şu halde, Iulios ayında şiddetli sıcaklar hiss olunacaktı.

Iulianon Imerologonun ıslahı

Vyzantin[Bizans] İmparatoru Andronikos Palaiologos zamanında(1283-1332) Nikıforos Grigoras tarafından Iulianon Imerologonun ıslahı teklif olunmuş ise de o zaman tensip edilmemişti.

Muahharen[sonradan] astronomos Ludovikos Lilios tavsiyesi ile, 1582 senesinde, Papaz Grigorios IG’, ’Iulianon senesini şemsi seneye mutabık[uygun] getirmeyi azm edip, o vakite kadar hâsıl olmuş 10 günden ibaret bir farkın kazanılması için, 1582 senesi Oktovrios ayının 5inci gününün 15inci günü itibar edilmesini emr etti. Ve her 400 senede takriben hâsıl olan 3 gün geri kalmak keyfiyetinin meydana gelmemesi için, 400 senenin yani 4 asırın bir asırından madaasının[başkasının] Visekton sayılmamasını tahsis etti; mesela 1700, 1800, 1900 senelerinin visekton sayılmayıp da 2000 senesinin visekton sayılmasını tertip etti. İşte bizim Iulianon Imerologionumuz arasında vuku bulan[meydana gelen] 13 gün fark bu sebepten ileri gelmiştir. Ve bu fark Gregoryan’un Imerologionun her 100 senesinde 1 gün artmak sureti ile devam edip gitmektedir. Bu Gregoryan’un Imerologionu tedricen Garbi Europanın[Batı Avrupa] kavimlerinin cümlesi de kabul etmiştir.

Hâlbuki Gregoryan’un Imerologion bu ıslahı ile beraber yine mükemmel olamamıştır, anca kati[kesin] mükemmeliyete pek yakın varmıştır. Çünkü senede takriben 25 saniye kadar geri kalıyor ve bu sebepten daha mükemmel olması için bir daha ıslâhiyet görmesi tasavvur olunuyor. Ve milel-i şarkiyenin[şark halklarının] Gregoryan’un Imerologionu kabulde tehiri[sonraya bırakmaları] bundan ileri geliyor.

Metin Dipnotları:

[1] Bunun terk edilip de başka münasip tabir istimal olunmamasının sebebi acaba nedir? M.H.A.
[2] Bu nam ile tezkar olunmasının[zikredilmesinin] sebebi, balada[yukarıda] beyan olduğu üzere, ıslah edenin isminin Iulios Kaysar olmasıdır. M. H. A.

Kurtuluş

Kurtuluş 12. bölüm

Çağlar Yıldırım‘ın yazdığı Kurtuluş öykü dizisinin 12. bölümüdür. Ankara’da geçen Kurtuluş öyküsünü anlayabilmek için önceki bölümleri okumanızı tavsiye ederiz.

1. bölüm

2. bölüm

3. bölüm

4. bölüm

5. bölüm

6. bölüm

7. bölüm

8. bölüm

9. bölüm

10. bölüm

11. bölüm

Kurtuluş

Beklediğim telefon ikinci haftanın sonunda geldi. Gece yarısından sonra saat 2’de Gülveren Kapalı Pazar Alanı’na yakın bir noktada olmam gerekiyordu. Buluşma yeri ve saati dışında tek kelime etmeden telefonu kapattı. Kısa cümleler, yorgun bir ses tonu ve her zaman ki Paza diye düşündüm. Gece yarısına kadar zihnimi oyalayacak işlere vermeliydim kendimi. İlk önce 2008 yılında Gazi Eğitim Fakültesi Dergisi tarafından yayımlanmış Beyin Yarı Kürelerini konu alan bir makale okudum. Oldukça dikkatimi çeken bu yazından sonra, beynimi dağıtma isteği uyanınca bilimi bir kenara iterek Handel’e kulak verdim.

‘’Canım dostum. Sarabande de la Suite No. 11’’

Bir kadeh şarap ve bir fişek cıgaralıkla birlikte sonsuza kadar böyle kalabilirdim. Bıkmadan usanmadan defalarca dinledim. Gözlerimi açtığımda, Handel tam karşımda oturuyordu. Bozuk bir aksanla konuşmaya başladı, dikkatle dinleyerek ne söylediğini anlamaya çalışıyordum.

‘’Seni anlayamayacak kadar aptalım dostum, lütfen artık beni rahat bırak!’’

Ağır adımlarla kapıya doğru ilerlerken gözlerimin içine sevgiyle baktı. Sağlam bir fişeğe daha ihtiyaç duydum. Sigara kapağından yaptığım zıvanayı çarşafa geçirerek asılabildiğim kadar asıldım. Artık dışarı çıkma vakti gelmişti, dersimi iyi çalışmıştım. İki gün önce kuru temizlemeden aldığım kıyafetleri giydikten sonra, gözlerime ikişer damla Visine damlattım. Olgunlar her zaman ki karmaşasıyla kucak açtı leş bedenime. Fikrim’de iki bira, Kafka’da üç bardak viski, Nil’de dört tekila shot ve ilerleyen saatlerde yalnızlığın getirdiği tükenmişlik sendromuyla birlikte Sakarya sokaklarında bir şişe it öldüren. İyi başlayıp elime yüzüme bulaştırdığım her mesele gibi vakit öldürme anlayışımın da hayal kırıklığından ibaret olduğu fikrine kapıldım. Damarlarımda cirit atan yüksek doz uyuşturucu ve alkol sanat algımda tahribata yol açsa da vaziyetimden gayet memnunum. Soğuktan hissizleşen ellerimi paltomun cebine soktuğum sıra, kulaklığımdan Sakarya’ya yayılan ezginin sıcaklığını burnumun ucunda hissediyorum.

‘’Ya yolu kaybettim ya ben kayboldum

                               Ne olur bir yerlerden karşıma çıksan

                                       Tepeden tırnağa sırılsıklam oldum

                                                    İçim ürperiyor ya evde yoksan.’’

Gözlerini oymak istiyorum

Parmaklarımın arasında sıkışmaktan iki büklüm olan sigaraya acıyarak, uygun bir mazgal boşluğuna uğurluyorum kendisini. Soğuğu atlatayım, kış geçsin ve birkaç mevsim daha yaşayayım diyerek geride bıraktığım senelerin muhasebesini yaparken ezilme tehlikesi geçiriyorum. Öfkeden çılgına dönen şoförün frene abandığı sıra insan cisminden çıkan suratına kahkaha atarak baktım. Karşıdan karşıya geçerken kural ihlali yapan sadece benmişim gibi, kınayarak üzerime çevrilen gözleri parizyen kaşığıyla oymak istiyorum.

‘’Evet orospu çocukları, üst geçit varken ana yola atlamak insanlık ayıbıdır!’’

Neyse ki milyonluk şehirlerde yaşamanın bazen avantajları da olabiliyor. Koşar adımlarla karşıya geçtiğimde, yığın çoktan beni unutarak otobüste yer kapmak için birbirini eziyordu.

‘’Barbar piçler.’’

Meşrutiyet Caddesi’nden çıkarken sağlı sollu kontrolsüzce açılan kahvecilerden sokağa yayılan ağır koku midemi bulandırıyor. Son beş sene içinde yaratılan kahve çılgınlığına dur diyecek gönüllülere hatta süper kahramanlara ihtiyacımız olduğunu düşünüyorum.

‘’Kitap ve kahve, şömine ve kahve, plak ve kahve, sigara ve kahve, edebiyat dergileri ve kahve, kahve ve ve ve… Uzun lafın kısası sayın götler, üzerinize kusmak istiyorum.’’

Milyonlara duyuramadığım bir düşünce daha yitip giderken, soluk soluğa yürümeye devam ediyorum. Olgunlar’a kadar hız kesmeden yürüdüm, köşedeki büfeden bira alıp banka oturduğumda sızlayan baldırlarım güçten düşmeye başladığımın sinyallerini veriyordu.

                 ‘’Elbisem gündelik pabucum delik

                           Haberin olsa da sobayı yaksan

                                      Yağmur iliğime geçti üstelik

                                              İçim ürperiyor ya evde yoksan’’

 

Kokoreç ve köfte kokuları sarhoşluğumu pekiştirirken, müptelaların kahkahalarıyla biraz olsun kendime gelebildim. Saat 1’e geliyor, bol baharatlı yarım kokoreç yedikten sonra taksiye atlayarak Gülveren’e sürmesini söyledim. Yolculuk boyunca titreyen sağ bacağımı kontrol altında tutmaya çalışmaktan yorgun düşmüştüm. Pazar alanına geldiğimde otuz lira ödeyerek taksiden indim. Soğuk kendini iyiden iyiye hissettiriyordu. Bir sigara yakıp beklemeye koyuldum, bekleyiş yirmi dakika kadar sürdü. Hyundai Atos marka bir araba yanıma yaklaşarak korna çaldı, Paza’nın baş hareketiyle birlikte arka kapıyı açıp içeri atladım. Arabayı süren adamı tanımıyordum, konuşmadan yolculuğa devam ettik.

Huzursuzluğumu katladı

Yarım saat sonra Kayaş tabelasını gördüğümde neden buraya geldiğimizi sorgulamaya başladım. Gecekondu mahallelerinden birindeydik, kaç kere sağa ve sola döndük bilmiyorum ama kusmak üzereydim. Çıkmaz dar bir sokağa gelince durduk, üç katlı pembe boyalı bu binadan başka yaşam belirtisi göremeyince huzursuzluğum üçe belki de beşe katlandı.

‘’Geldik Deniz, in arabadan.’’

Paldır küldür dışarı attım kendimi, kusmamak için insanüstü bir çaba sarf ediyordum. Ağır adımlarla binaya doğru ilerleyen Paza’yı takip ettim. Dış kapıyı geçtikten sonra arabayı kullanan dallamanın ‘’bekleyin’’ komutuyla birlikte durduk. Kısa bir telefon görüşmesinin ardından ilk kata çıktık. Devasa çelik kapı ilah gibi dikilmişti karşımızda. İki dakika sonra kilit ve sürgü sesleri duyuldu, kapı o kadar ağırdı ki açmak için dışarıdan destek vermek zorunda kaldık. Son kata kadar böyle devam etti ve üçüncü katın kapı eşiğinde yine aynı ‘’bekleyin’’ komutuna maruz kaldık. Kendimi eğitimli bir alman kurdu gibi hissetmeye başlamıştım. Paza’nın gözlerinin içine bakarak duruma dair açıklık getirmesini bekledim. Fakat olağanüstü bir hızla başını duvar tarafına çevirdiğinde belirsizlik daha da korkunç bir boyuta taşınmıştı. Beş dakika sonra esmer tenli, uzun sakallı, tıfıl ve çirkin bir herif tarafından makatımıza kadar arandık.

Başka çarem yoktu

Paza’nın çakmak cebinden çıkan çakıya el koyduktan sonra kendisini takip etmemizi istedi. Dar, karanlık ve küf kokan bir koridorun sonunda kırmızı ışık gözüküyordu. Kapı açıldığında dışarı hücum eden duman ve ter kokusu gözlerimi yaşarttı. Sis aralanıp net görmeye başlayınca kör olmayı yeğleyeceğim aklımın ucundan bile geçmezdi. Paza kolumdan çekiştirerek yere serilmiş minderlerden birine oturmam için emir verdi. Başka çarem yoktu, kaçıp gidemezdim. Bacaklarımı kıçımın altında toplayarak yere çöktüm, Paza’yla aramızda iki kol mesafesi vardı. İçtiğim tüm alkolün ve uyuşturucunun etkisi gitmiş yerini panik almıştı. Karşımda oturan Orhan’a ve kucağına aldığı henüz yirmili yaşlarda olduğunu tahmin ettiğim herife bakıyordum.

Deri pantolonunun üzerinden kıçı okşanırken halinden memnun gibiydi. Elinde tuttuğu cıgarayı küllüğe bırakıp konuşmaya başladı. Tek kelime etmeyecektim, soru sorarsa kısa ve net cevaplar vermeyi planlıyordum. Aslında üzerine atılıp gırtlağını kesmeyi düşündüğüm sahnenin provasını yapıyordum zihnimde. Kucağındaki ibnenin kalçasına şaplak atarak kalkmasını söyledi.

‘’Bugünden sonra hayatın değişecek, eskiye dönmüyorsun merak etme. Basit bir torbacıdan daha fazlasısın artık. İyi para kazanacaksın, kafanı çalıştırırsan her şeyin sahibi olabilirsin. Tabii bazı bedelleri ödemeye hazırsan.’’

Kışkırtmak için elinden geleni yaptıysa da ses çıkarmadım. Kaşım bile kalkmadı ve aynı sakinlikle devam ettim dinlemeye. Kısa bir süre sessizlik oldu. Orhan’ın boğaz temizleme ve balgam atma iğrençliğinden başka hareketlilik yoktu. Paza müsaade isteyerek dışarı çıktı, nereye düştüğümü ve ne olacağını kestiremiyordum. Karşımda duran deri pantolonlu ibne, Orhan’ın gözlerinin içine bakarken kalçasını okşuyordu. Şiddetli bir mide bulantısıyla sarsılarak minderin üzerine kustum. Orhan piçinin kahkahası neredeyse kulak zarlarımı patlatacaktı. On dakika sonra Paza elinde bir torbayla içeri girdi, torbayı Orhan’ın avucuna bıraktıktan sonra eski yerine oturarak sessizliğe gömüldü. Kendini çok zeki zanneden aptal bir yarma tarafından yemlenecektim, konuşmaya başladı.

‘’İki gün burada misafirim olacaksınız, tüm ihtiyaçlarınız Dimbozlu tarafından karşılanacak.’’

İçimdeki öfke

Gırtlağını temizleyip yutkundu ve kapıya doğru bağırdı. İçeri sarışın, beyaz tenli, ergenlik çağlarında bir delikanlı girdi. Tüm ihtiyaçlarımızı karşılamasını, hizmette kusur etmemesi gerektiğini söyledi. Tüm emirleri çekingen bir baş eğme hareketiyle onayladıktan sonra odadan çıktı. Elindeki torbayı havaya atıp, tutuyordu. Birden torbayı Paza’nın önüne fırlatıp tok bir sesle ‘’Aç!’’ emrini verdi. Elleri titreyerek torbayı kavradı, ağzını açıp beklemeye başladı.

‘’Mavi olanlardan Deniz’e ver.’’

Titremenin şiddeti artmıştı, güç bela mavi haplardan birini parmaklarının arasında sıkıştırıp bana uzattı. Sırayla ortamda bulunan herkes nasiplendi. Kendimi kaybedecek kadar çok içmiştim, sakin kalarak bu durumla mücadele etmekten başka şansım yoktu. Kilitlendiğim sıra Orhan’ın iğrenç sesiyle uyarıldım, içimdeki öfke patlarken parmaklarımı bile oynatamıyordum. Herkesle ve her şeyle işim bittikten sonra ilk işim bu kel pezevengin bağırsaklarını yere dökmek olacaktı, söylediklerine kulak verdim.

‘’Ne yapman gerektiğini Paza söyleyecek, yorucu bir süreç olacak senin için. Bundan sonra tek muhatabın o. Ödemelerini Paza yapacak, rezalet çıkarmayacaksın ve en önemlisi ben görüşmek istediğimde yanıma geleceksin. Anlaşıldı mı?’’

Başımı öne eğerek söylediklerini onayladığımı gösteren bir hareket yaptım. Konuşma bittikten sonra küçük ibnesini alıp odadan çıktı. Yanımda duran illegal müzisyenden hala ses yoktu, diş gıcırtıları eşliğinde gözlerimi açık tutmaya çalışırken yine o sesi duydum.

‘’Kapat kapıyı!’’

Geliyorlar, akın akın hücum ediyorlar beynime. Susmaları için yalvarıyorum ve kapı hala açık.

‘’Kendini bırakma Deniz.’’

Artık yalnızım

Üşüyorum, kasılmaktan ağrıyan sırtım ortadan ikiye ayrılıyor. Moraran ellerime bakıyorum, kırılan dişlerimi tükürüyorum. Kaşlarım bile ağrıyor. Beklenen trip eşikten göz kırpıyor, ölümle burun burunayım kurtar beni, uyumama müsaade etme Çağan! Sesler azaldı, artık yalnızım. Dibi görme isteğimi bastırabilirsem eğer, ölümü yenebilirim. Çıldırmış gibi sağa sola saldıran müptelalar beynimi kemiriyor, dört bir yanımı kuşatan ruh hastalarının büyüsüne kapılıyorum. Daha fazlasını isteyerek sınırları aşıyorum ve kazdığım çukurun dibi gözükmüyor. Fahişeleri yadırgamıyorum, benim küçük orospularım. Birkaç saat sonra ertelediğim hayata döneceğim, boğanın karşısına kırmızı paltomla çıkacağım.

‘’Biliyorum Tanrım şansımı çok zorluyorum fakat sen benim ilham kaynağımsın. Ben bir Melun’um Tanrım ve senin görevin yüzümü ateşe çevirmek.’’

Kustuğum zehir kaygılarınızdan daha önemli. Vücudunuzda bir kanserle yaşıyorsunuz, büyüyeceğim. Size dental enjektörlü peygamberler göndereceğim, lanetlenmiş bir kavmi tekrar üzerinize salacağım. Sabahı beklerken müjdeleyeceğim felaketi. Hiçbir günün sabahı hayr olmayacak. Dalga dalga yayılan kininizde boğacağım sizi. Tüm nefretimi soyundum, çıplağım. İşte o gün geldiğinde aynı pencereden bakacağız ihtiyar. Ve evet Kemal abi bahsettiğin o serserinin ta kendisiyim.

Devam edecek

Facebook sayfamızı takip ediniz

Herkes Dergisi Resmi Facebook Sayfası

İlgi çeken öyküler:

Suçsuzum

Recep ile Nadan

İttihat ateşi

Hey taksi!

Anlatılmaz yaşanır yıllar geçse bile

Zamana yolculuk

Rahip

Benim Hikayem Biterken Başladı

Yi ha! Bir Anadolu göbeği hikayesi

Haziran

Suçsuzum

Suçsuzum 4.Bölüm

Nazım Şahin‘in yazdığı Suçsuzum öykü dizisinin 4. bölümüdür. Suçsuzum öyküsünün olay kurgusunu anlayabilmek için ilk bölümden itibaren okumanız tavsiye ediliyor.

1. bölüm

2. bölüm

3. bölüm

Suçsuzum

Gece saat 03.00 civarıydı. Hüseyin hıçkırık sesiyle uyandı. Gecenin o karanlığında, pencereden içeri vuran projektör ışığında, yerde dizlerinin üzerine oturmuş bir karartıyı fark etti. Biraz daha dikkatlice bakınca Selim olduğunu anladı. Ellerini açmış ağlayarak dua ediyordu. Hüseyin ürkmüştü fakat içini kaplayan garip bir his vardı. Gözlerini tekrar kapattı. Uyumaya çalışıyordu. Birden gözünün önüne Dilara ve Safiye geldi. Anıları canlanmıştı bir anda. Ağlamamak için dudaklarını ısırıyordu fakat nafile gözlerinden yaşlar çağlamaya başlamıştı. Yastığına dökülen damlalar Hüseyin’in astım krizine davetiye çıkarmıştı. Yine o menfur öksürük krizi başlamıştı. Selim yatakta öksürüklere boğulan Hüseyin’in yanına koştu. Hemen bir şişe su uzattı ama durum kötüydü. Hüseyin krize girmiş, mosmor kesilmişti. Hemen alt kattaki ACİL butonuna birkaç kez basarak nöbetçi gardiyanı çağırdı. Hüseyin’i apar topar alt kata indirdi. Gardiyan gözleri uykusuzluktan şiş bir şekilde koğuş kapısının üzerindeki mazgalı açtı.

“Evet ne oldu?”

Selim:

“Yeni gelen arkadaşın astım hastalığı varmış krizi tuttu. İlaç alması gerekiyor memur bey. Adam ölecek. Baksanıza ne hale geldi. Mosmor kesildi. Nefes alamıyor.”dedi.

Gardiyan:

Bu saatte doktor yok. Sabahı beklesin. Dilekçe yazıp acil doktor görüşü istesin.”dedi.

Selim:

“Kardeşim sen anlamıyor musun adam ölüyor. Bak bu adam o saate kadar ölürse senin başına kalır. 112 Acil’den ambulans çağırın. Bir şey yapın.” dedi sinirlenerek.

Gardiyan olayın vahametini mazgaldan uzanarak Hüseyin’in yüzüne bakınca anlamıştı. Selim’in onu tehdit eder şekilde konuşmasına kızmıştı lakin dediği doğruydu. Eğer bu adama bir şey olursa kendisini sorumlu tutacaklardı.

112 Acil 

“Tamam bekleyin geleceğim.”dedi. Alelacele başgardiyanın yanına gitti. Olanı biteni anlatınca başgardiyan Jandarma’ ya ve 112 Acil’e haber verdi. Bu durumdan herkes rahatsız olmuştu. Zira mesai saatleri dışında tutuklu ve hükümlü sevki için Jandarma’dan bir müfreze eşliğinde şehir hastanesine gidiliyor ve geri geliniyordu. Mesai saatleri içerisinde ise cezaevi doktoruna çıkılıyordu. Nihayet 112 Acil ambulansı gelmişti. Cezaevinin dış güvenliğinden ve nakil işinden sorumlu Jandarma bölüğünden bir Uzman Çavuş beraberinde erler ile cezaevinin kapısında bekliyorlardı. 112 Acil ekibi ve yanında gardiyanlar sedye ile birlikte Hüseyin’in bulunduğu B5 koğuşuna geldiler.

Ağır demir kapı homurdanarak açıldı. Hüseyin’i sedyeye yatırdılar. Acil tıp teknisyenlerinden birisi Hüseyin’in yüzüne oksijen maskesi taktı. Hızla ambulansa doğru ilerliyorlardı. Jandarma müfrezesinden iki er ellerinde MP-5 makineli tabancalarıyla birlikte ambulansa bindi. Hüseyin’in tam karşısında oturuyorlardı. Diğer jandarma ekibi kendi araçlarıyla ambulansa eskort ettiler. Hastaheneye varmışlardı. Hüseyin’i acil doktorunun yanına götürdüler. Doktor, Hüseyin’i kontrol ettikten sonra kendisine Ventolin ilacı ve Nebülatör aleti alması için reçete yazdı. Ayrıca hemen oracıkta Ventolin alması için hemşireye talimat verdi.

Bir daha ölsem gitmem hastaneye

Hüseyin ilacın etkisiyle sedyenin üzerinde uyuyakalmıştı. Nebülatördeki ilaç bitince uzman çavuş içeri girerek Acil’den temin ettiği ilaçları ve nebülatörü kendisine verdi. Hüseyin artık yürüyebilmekteydi. Uzman çavuş belinden çıkardığı kelepçe ile Hüseyin’in ellerini kelepçeledi. Önde uzman çavuş, arkasında ve iki yanında birer er ile Hüseyin Jandarma aracına doğru ilerlemeye koyulmuşlardı. Hüseyin olup biteni hayretle izliyordu. Zira doktor bile kendisine kötü gözle bakıyordu. Hastanedeki herkes, kendisini, pis bir uyuşturucu satıcısıymış gibi hissettiriyordu. Bir daha ölsem hastaneye gitmem bu şekilde dedi kendi kendine.

Jandarma eşliğinde kucağında ilaçları ellerinde kelepçeler tekrar cezaevine dönmüştü. Yolda ilk defa ağaçları görmüştü. Meğer ne kadar değerliymiş her gün yanından geçip gittiği ama umursamadığı o ağaçlar. Özgür olmak ne kadar büyük bir nimetmiş.

Cezaevinin kapısında gardiyanlar jandarma ekibini karşıladı ve Hüseyin’i imza atarak teslim aldılar. Başgardiyan bir daha böyle bir şey olmaması için tembihledi Hüseyin’i. Nöbetçi gardiyan ile birlikte B5 koğuşuna geldiler. İlaçları kendisinden alan gardiyan Hüseyin’in üzerini aradı. Ayakkabılarını çıkarıp yere vuran Hüseyin;

İlaçlar siz de mi duracak? Benim krizim ne zaman gelir belli olmaz. Siz bana verseniz de bende dursa. sürekli sizi rahatsız etmiş olmam.”dedi.

Gardiyan:

“Sorayım, tamam derlerse getirir veririm. Sende bu gece bizi öldürdün. Bir daha olmasın zaten.” dedi sert bir tonla.

B5 kapısı birkez daha homurdanarak açıldı. Selim uyumamıştı Hüseyin’i bekliyordu. Hüseyin’i görünce;

“Kardeş nasılsın? iyi oldun mu?”dedi.

“İyiyim sağ ol. Allah razı olsun senden. Sen olmasan komaya girebilirdim.”dedi.

Kahvaltı sofrası kuruldu

Kapının üzerindeki mazgal açıldı. Gardiyan amirlerine sorup ilaçları ve nebülatörü getirmişti. İlaç bittiği zaman dilekçe ve kantin fişi yazarak ilaç isteyebileceğini söyledi. Ve ayrıldı. Saat 06:45 olmuştu. Ekmekçi koğuşlara ekmeği dağıtıyordu. B5 koğuşuna da gelmişti. Dört adet ekmek bıraktı. Hüseyin ve Selim dünden dağıtılan kahvaltılık malzemeleri hazırlıyorlardı. Kendilerinin aldığı malzemelerden de ekleyerek güzel bir sofra kurdular. Tavşan kanı çay demlediler. 07:45’de sayım vardı. Kahvaltıyı 07:45’den önce yapıp sonra sayım veriyorlardı. Hüseyin kahvaltıyı hazırlamakla uğraşırken Selim yukarıya seslendi.

“Arkadaşlar kahvaltı hazır hadi sizi bekliyoruz.”dedi.

Birazdan Mehmet aşağı indi. Elini yüzünü yıkayıp masaya oturdu. Ondan biraz sonra Adanalı Kadir baba merdivenlerden indi. Elini yüzünü yıkayıp, masaya oturdu. Kadir ve Mehmet’in gece olup bitenlerden haberi yoktu. Zira ikisinin de uykusu çok ağırdı. Hiçbir şey duymamışlardı. Kahvaltıyı yaptıktan sonra Kadir, Hüseyin’in yanına geldi. Beraber avluya çıktılar. Ellerinde tavşan kanı birer bardak çay vardı. Kadir, Hüseyin’e bir dal sigara uzattı. Hüseyin sigarayı alıp yaktıktan sonra muhabbete başladılar.

Kadir:

“Kardeş beni sana arkadaşlar anlatmışlardır. 5 Kişiyi öldürdüm. Müebbet aldım. Anlayacağın buraların demirbaşıyım. Senden önce çok adam geldi geçti buralardan. Ama sen bir garipsin. Arkadaşlar uyuşturucu satıcılığından geldiğini söyledi. Ama kollarında morfin izi yok. Uyuşturucu kullanan biri gibi de değilsin. Yanlış anlama ben burada çok adam tanıdım. Katilinden tecavüzcüsüne, hırsızından gaspçısına, torbacısından bilmem neyine kadar bir sürü tip tanıdım. Sen bu tiplere pek benzemiyorsun. Anlat bakalım şu işin aslını sen neden buradasın?” dedi.

Uyuşturucu kişiyi yavaş ve ağır bir ölüme sürükler

Kadir, cezaevinde yıllarını geçirince suçlu profillerinin analizini yapar hale gelmişti. Her suçlu modelinin bir karakteristiği vardı. Uyuşturucu satan tipler mutlaka sattıklarının tadına bakarlardı. Fakat Hüseyin’ de ne esrar ne de eroin kullanmaya matuf belirtiler vardı. Uyuşturucu kişiyi yavaş ve ağır bir ölüme sürükler. Kişiyi zehirleyerek adeta yok eder. Fakat Hüseyin’in astım hastalığı haricinde herhangi bir sıkıntısı yoktu. Gayet sportif ve sağlıklıydı. Kadir hemen teşhisi koymuştu. Hüseyin’in işinde bir iş vardı.

Hüseyin:

Kadir abi vallahi ilk kez birisinden bu sözleri duydum. İnan ne diyeceğimi bilmiyorum. Bir sabah polis evimi bastı. Arama yaptılar. İhbar gelmiş. Arabamı aradılar. Arabanın içinden uyuşturucu çıktı. Vallahi benim değil desem de kimse inanmadı. Sonuç! Alıp buraya getirdiler.” dedi.

Kadir pala bıyıklarını burup bir yandan çayından yudumluyordu.

Bana bak, sana birisi fena tezgah kurmuş delikanlı. Dur bakalım daha çok konuşuruz.” dedi.

Sayım vakti gelmişti. Gardiyanlar içeri girdi sayım yaptıktan sonra, “ALLAH KURTARSIN” diyerek çıkmışlardı.

Zeytin çekirdekleri

Bugün ilk gündü. Akşama kadar ne yapacaktı Hüseyin? Yapacak hiçbir iş yoktu. Gözü Mehmet’e takıldı. Mehmet yemekte yenen zeytinlerin çekirdeklerini toplamış bir pet şişenin içerisine dolduruyordu. Daha sonra pet şişenin içerisine su doldurup çalkalamaya başladı. Mehmet büyük bir şevk ile yapıyordu bunu. Hüseyin’in de bu durum hoşuna gitmişti. Sandalye çekti bir bardak çay alıp Hüseyin’i izlemeye koyuldu. Hava sonbahardan kalma güneşle şen şakraktı. Güneş içini ısıtıyor kuşlar cıvıldaşıyordu. Mehmet pet şişeden çıkardığı zeytin çekirdeklerini alıp Hüseyin’in yanına geldi. Her bir çekirdeği avlunun zeminindeki betona sürterek uçlarını düzleştiriyordu. Bu işi yaparken de yanık sesiyle bir türkü tutturmuştu. Mehmet’in sesi gerçekten çok acıklıydı. İnsanı alıp götürüyordu ötelere.

“Gardaş gitmem Diyarbekir düzüne

Gızlar peri olsa bakmam yüzüne

Çıkıp gurbet ele beni ağlattın

 

Gardaş kalk gidelim Urfa’ya doğru

Gardaş kalk gidelim sılaya doğru

 

Gardaş o dağlarda dağların mı var

Mor sümbüllü güllü bağların mı var

Gurbet elde ağlayan yarin mi var

 

Gardaş kalk gidelim Antep’e doğru

Gurbet benim ciğerimi dağladı

 

Cihan Köprüsü’nü aşıp geçelim

Başpınar’ın karlı suyun içelim

Gurbet kalesini tezce geçelim

 

Gardaş kalk gidelim Urfa’ya doğru

Gurbet benim ciğerimi dağladı.”

Hıçkırarak ağladı

Mehmet söyledikçe ağlıyordu. O ağladıkça Selim de ağlamaya başladı. Bir ara pencereden aşağıyı seyreden Adanalı Kadir baba da gözlerini siliyordu. Hüseyin artık daha fazla tutamadı kendisini. Bağırarak ağlamaya, hıçkırmaya başladı. Mehmet boynuna sarıldı.

“Vallahi bu kadar ağlayacağını bilsem söylemezdim kardaş. Ağlama kurban olayım.”dedi.

Hüseyin sakinleşti. Mehmet çok şaşırmıştı. Zira Hüseyin çok fazla duygulanmıştı. Mehmet söze başladı:

Hüseyin kardaş iyi misin? Bak bir daha türkü söylemem ha. Yapma böyle.”dedi.

Hüseyin :

“İyiyim kardeş. Çok duygulandım kusura bakma. Sormam ayıp olmazsa senin hikayen nedir? Nasıl düştün buralara kardeş? Sen baya sanatçı olacak adamsın. Ne işin var buralarda?” dedi.

Mehmet :

“Kader be Hüseyin. Bir gün yolda yürürken mahallenin dışında mezarlık alanda 3 kişinin bir adamı dövdüklerini gördüm. Önce bana ne yav karışmayayım yolumu değiştireyim dedim. Ama gönlüm el vermedi. Koşarak adamların yanına gittim. “Ayıptır ya bir adamı 3 kişi dövmeye utanmıyor musunuz?” dedim. Adamlar bana küfür edip, sana ne lan dediler. Bu arada içlerinden biri kocaman bir bıçak çıkarıp adama defalarca sapladı. Adamcağız oracıkta can verdi. Kanlar içerisinde yerde yatarken içlerinden bir diğeri de kafama sert bir cisimle vurdu. Ben gerisini hatırlamıyorum. Gözümü hastahane de açtım. Kafam sargı içerisindeydi. Başımda bir polis beni bekliyordu. Neyse uyandıktan sonra polisler benim yerde yatan adamı öldürdüğüme dair görgü tanıkları olduğunu, bıçağın benim elimde olduğunu, üzerinde parmak izlerim olduğunu söyledi. İtiraf etmemi, adamı neden öldürdüğümü anlatmamı istediler. Yalvardım yakardımsa da beni dinlemediler. Sonuç 10 yıl hapis cezası. Ve buradayım.” dedi.

Yemekler kazanlarda yapılıyor

Hüseyin:

“Kardeşim ne diyeyim. Vallahi ağzım açık dinliyorum. Allah’ım açığa çıkarsın karanlıkları.”dedi.

Öğlen yemeği vakti gelmişti. Yemekler büyük kazanlarda yapılıyor her koğuşa çelik kaplarda veriliyordu. Yemeği aldılar. Hazırlık yapıp diğer arkadaşlarla birlikte yemeğe oturdular. Vakit geçmek bilmiyordu. Hüseyin yeni girdiği bu dünyaya alışmaya çalışıyordu. Ama bir türlü aklından Safiye ve Dilara çıkmıyordu. Yapacak bir şeyler bulması gerekiyordu.

Kur’an okumayı çatpat biliyordu. Selim kenarda Kur’an okuyordu. Aklına Selim’e rica edip kendisine Kur’an okumayı öğretmesini istemek geldi. Yeni meşgaleler bulup buradaki zamanın daha hızlı geçmesini sağlaması gerekiyordu.

Selim’in yanına usulca oturdu. Selim kendisinden geçmiş kısık sesle Kur’an okuyordu. Okuması bitince Hüseyin’e;

Hoş geldin kardeş. Ben kimsenin inancına karışmam ama burada vakit geçmez. Bence geçmiş günahlarına tövbe et. Kılmadığın namazlarını kaza et. Kur’an oku. Yoksa çıldırıp kendini öldürmen içten bile değil.”dedi.

Kur’an okumayı öğretir misin

Hüseyin:

“Haklısın abi. Bugüne kadar ihmal ettiğim herşeyi yapmaya çalışacağım. Namazlarımı bayramdan bayrama kılardım. Kur’an okumayı da pek bilmem. Çat pat işte. Rahmetli dedem çok uğraştı öğretmeye ama çocukluk işte. Misket oynamak daha hoş geldi. Hep kaçtım. Dediğin gibi burası çıkmaz yol. Burada öğrenmek nasip olacakmış. Senden rica etsem bana öğretir misin?”dedi.

Selim:

“Hay hay. Ne demek. Burada da sana Kur’an okumayı öğreterek sevap kazanmak nasipmiş bak. Ama önce öğle namazı vakti geldi. Abdest al, namaz kılalım. Diğer arkadaşlara da söyleyeceğim. Namazdan sonra başlarız dersimize.” dedi.

Hüseyin çocukluk günlerine geri dönmüştü. Dedesi abdest aldırır takkesini başına takar ve Kur’an öğretmeye çalışırdı. Abdesti aldıktan sonra namaz için üst kata çıktılar. Yere serdikleri kantinden alınan bantaniyelerin üzerine namaza durdular. Adanalı Kadir baba ve Mehmet de gelmişti. Selim’in sesi bir harikaydı. Adeta ölüyü mezardan çıkaracak kadar kalbe dokunuyordu. Çok hüzünlü bir tınısı vardı. Namaz bittikten sonra Hüseyin ve Selim aşağı indiler. Hüseyin’in ilk dersi başlamıştı. Hüseyin, Arap harflerini yeniden öğrenmek için defterine not tuttu. Azimliydi bu sefer öğrenecekti. İlk dersi fazla uzun tutmadılar. Selim, Hüseyin’in sıkılıp bırakmasını istemiyordu.

Ben ölürsem arkamdan Yasin-i Şerif okuyacak biri kalmaz

Hüseyin’e Kuran-ı Kerim’in Türkçe mealini de okumasını tavsiye etti. Her ne kadar Arapça okumak önemliyse de okuduğunu anlamakta çok önemliydi. Hüseyin Meali alarak bir köşeye çekildi. Fatiha suresinden başlamıştı. Okudukça neden bugüne kadar okumadığını sorgulamaya başladı. Hayat meşgalesi ona unutturmuştu dinini. Dedesinin “Ben ölürüm de arkamdan Yasin-i Şerif okuyacak biri kalmaz. Yaramaz torunum öğren okumayı da arkamdan oku bana.” sözünü hatırladı. Kendinden çok utanıyordu. Mealden epey okuduktan sonra saat 16:00’a gelmişti. Mehmet’in yanına geçti. Mehmet ranzasında oturmuş kitap okuyordu. Kadir Baba ise mektup yazıyordu. Mehmet’e kitapları nasıl isteyeceğini sordu. Mehmet cezaevi kütüphanesindeki kitapların olduğu listeyi Hüseyin’e uzattı. Hüseyin içlerinden 10 tane seçip dilekçe ile isteyecekti. Artık seçtiği kitaplardan hangisi boşta ise o gelecekti. Hüseyin dilekçe yazmaya başladı. Bu ilk dilekçesiydi ve ardı gelecekti. Mehmet:

“Hadi yine iyisin yarın kapalı görüş var. Eşin gelir sanırım. Biraz da olsa hasret giderirsin. Sakın ağlama. Ağlarsan eşin daha çok yıkılır unutma.” diye akıl verdi.

Yedi koca gün sonunda ilk kez eşini görecekti. İçi içine sığmıyordu. Lakin bir yandan da  amansız bir korku sardı Hüseyin’in yüreğini. Acaba annesi Dilara’yı getirecek miydi? Hüseyin, Dilara’ya ne söyleyecekti? Neden buradasın sorusuna ne cevap verecekti?

DEVAM EDECEK

Facebook sayfamızı takip ediniz

Herkes Dergisi Resmi Facebook Sayfası

İlgi çeken öyküler:

Recep ile Nadan

Hey taksi!

İttihat ateşi

Benim Öyküm

Zamana yolculuk

Rahip

Kurtuluş

Yi ha! Bir Anadolu göbeği hikayesi

Haziran

İttihat Ateşi

İttihat Ateşi 7. bölüm

Mehmet Başkan‘ın hayat verdiği İttihat Ateşi öykü dizisinin 7. bölümüdür. İttihat Ateşi öyküsünü tam anlamı ile kavrayabilmek için öncelikle ilk 6 bölümünü okumanızda fayda var.

1. bölüm

2. bölüm

3. bölüm

4. bölüm

5. bölüm

6. bölüm

İttihat Ateşi

Hastanede 24 saat bekleyişin ardından Mustafa normal odaya alındı. Emniyet Müdürlüğü’nden ekipler hasta odasına gelerek Mustafa’nın ifadesini almaya çalıştı. Mustafa, ağrısı olduğu için oldukça kısık sesle ve yavaş bir şekilde olay anını anlattı. Apartmanın önüne çıktığında köşe başında telefonuna bakan adamın hiç hareket etmeden durduğunu ama onun yanından geçtikten kısa süre sonra aniden arkasından bıçakladığını söyledi.

– Peki saldırganı daha evvel görmüş müydünüz?

– Birkaç gün evvel Beykoz’da bir sergide görmüştüm. Kendisi ve tanımadığım diğer kişiler eserleri tahrip etmeye çalışıyordu, arkadaşlarım ile müdahale ettik. Sonuç olarak bizler gözaltına alındık, onlar ise serbest bırakılmıştı.

– Peki kaç kişiydiler?

– Dört kişiydiler.

– Teşekkürler, bir süre polis korumasına alınacaksınız. Geçmiş olsun.

Polisler odadan çıktıktan sonra annesi Emine teyze içeriye girdi. Oğlunu doyasıya öptü, çocukluğunda olduğu gibi ateşinin olup olmadığına baktı. “Çok korktum oğluşum, her saniyesi azaptı” dedi. Bir süre sonra Mustafa ve annesinin yanına Niyazi girdi. Mustafa’nın o da ateşine baktı, Mustafa tebessüm ederken Emine teyze ise güldü. “Oğluşum seni canları gibi seviyorlar” dedi. Niyazi, Mustafa’yı canlarından ayrı tutmadıklarını ve iyide ve kötüde beraber olacaklarını söyledi. Sekiz arkadaş birbirine canını, malını, şerefini emanet etmişti, bir an olsun birbirlerine şüphe ile bakmaya lüzum dahi görmediler. Dostluk, koşulsuz teslimiyet ve güven gerektirir. Mülkiyeli bu sekiz genç de birbirine koşulsuz teslim olmuş ve güven duymuştu.

Emine Hanım odadan çıktıktan sonra Mustafa, Niyazi’ye saldırganı sordu. Niyazi ise nöbetçi mahkeme tarafından tutuklu olarak yargılanmak üzere cezaevine gönderdiğini söyledi. “Zaman zaman adamın cenahtan vicdanını hizipçiliğe satmış şahıslar araya girmeye çalışsa da, sağ olsun Cemal’in amcası kendi meselesi gibi sahiplendi. Hatta Cemal’in amcasını dahi sıkıştıran meslektaşları oldu.” dedi. Memlekette şerefliler gibi şerefsizler de olur. Mühim olan şereflilerin şerefsizlerden daha cesur olmasıdır.

İş görüşmesi hüsran oldu

Mustafa tüm acısına rağmen iş görüşmesini düşünüyordu. “Niyazi’ye iş görüşmesine gidemedim” dedi. İşsiz kalan bir gencin bir süre sonra iş görüşmeleri canı gibi kıymetli oluyor. Manevi çöküntü kendisini gösterdikçe yetersizlik hissi tüm bünyeyi kaplar. Niyazi hiçbir işin Mustafa’nın canından kıymetli olmadığını söyledi. Mustafa, “adamları arayıp görüşmeye gelirken bıçaklandım ben diyemem. İpsiz sapsız bir herif zannederler beni, daha başlarken kaybettim işi” dedi.

– Senin hakkında ne düşünürlerse düşünsünler! Sen Mustafa’sın, sen canımızsın. İşin olsa da, olmasa da kıymetli bir mücevhersin.

Niyazi sözleri ile Mustafa’yı biraz olsun rahatlatmayı istedi. Mustafa’ya her zamankinden daha fazla sarılma zamanıydı. Fiziksel ağrının yanı sıra psikolojik bir travma yaşayacağını düşündü. Niyazi’nin korktuğu başlarına geldi ama erken müdahale edilmesi sayesinde Mustafa hayatta ve yanlarındaydı. Eğer tedbir alarak birlikte hareket etmeselerdi, bir gece evine girerken bıçaklar ve sabaha kara haber ile uyanırlardı. Belli ki o günden bu yana takip ediyorlardı ve ancak bu saatte yalnız yakalayabildikleri için yalnızca yaralanma ile kurtulmuşlardı. Alınan tüm tedbirler, Mustafa’nın hayatta kalmasını sağlamıştı. Ancak her şey bitti mi? İşte bu soru Niyazi’nin saatlerdir kafasında dönüyor, dolaşıyor ve bir baş ağrısı olarak sonuçlanıyordu.

Halkın içerisinden çıkan liderler

Niyazi, Mustafa’nın odasında beklerken kafasında hastane sonrasındaki günlerin planlarını yapmaya başladı. Bundan sonrasında çalışmalara hız vermek ve etkinlikler düzenlemek gerekliydi. Cehalet ile mücadele ederken halkın cehalet ağına düşmemesi için önce yerel ardından ulusal bir çalışma başlatmak gerekli. Senelerce halkın içerisinden bir lider çıkmadı. Halkın içerisinde çıkan iki isim oldu. Biri Süleyman Demirel, diğeri ise Recep Tayyip Erdoğan oldu. Halkın çoğunluğu onları sevdi çünkü onlardan biri olduklarına inanıyor ve koruyorlar. Bülent Ecevit, Osmanlı’nın soylu bir ailesinden gelen bir saraylı idi. Türk solu kendi içinden lideri çıkarırken dahi soylu bir lideri tercih etti. Ancak çoban Sülo onlardan biriydi, tüm hatalarına rağmen kabul gördü. Ecevit ise her şeye rağmen bir kesim tarafından hep istenmeyen oldu. Sorun sadece halkın eğitimi değil, sistemin orta kesim yerine üst tabakadan liderler çıkartması oldu.

Bülent Ecevit veya Erdal İnönü’nün hizmetleri veyahut şahısları ile ilgili bir sorun değil. Her iki siyasetçi de naif ve mütevazi bir yaşam sürmesine rağmen halk kendilerinden biri olmadıklarını biliyordu. Oysa Recep Tayyip Erdoğan ve Süleyman Demirel çok daha lüks bir yaşam sürüyordu. Ancak halk için nerede oldukları değil, nereden geldikleri önemli oldu. Sekiz arkadaş da halkın bağrından kopan, ay sonunu zor getiren çoğu zaman ise getiremeyen bir ailenin bireyleri olarak bir şansa sahipler. İnsanlar ne söylendiği ile ilgilenmiyor, kimin söylediği ile ilgileniyor. Talat Paşa, halktan biri olduğu için sevilmezdi. Çarkları emekleri ile tırmanarak en yukarıya kadar çıkmayı başarmıştı. Soylular sevmese de, halk Talat Paşa’yı sevmişti. Tıpkı halktan gelen Mustafa Kemal Paşa’yı sevdikleri gibi… Mustafa Kemal Atatürk de halktan gelen ve yoksulluğun ne olduğunu bilen bir asker idi. Dönemin birçok paşası, paşa bir baba veya dededen geliyordu. Ancak Mustafa Kemal Paşa ve İsmet Paşa halkın bağrından çıkmış vatanperverler idi.

Aydınlığa uzanan bir ışık

Sekiz genç de halkın bağrında yetişip, kendisini geliştirmeyi başarmış yurttaşlardı. Bu nedenle, halkın kabullenmesi olağan bir seçenek olabilir. Halkın içinden aydınlığa uzanan bir ışık olmaları gerektiğini hepsi adı gibi iyi biliyordu. İyi veya kötü sorgulamadan halkın dışarıdan gelen müdahaleleri olumlu gelişmeler dahi olsa benimsemediğini görmeleri ve kabul etmeleri gerekiyordu. Bu nedenle, beraber oturup ne yapmalıyız sorusuna yanıt ararken özellikle bu noktayı hiçbir zaman atlamamaları gerektiğini konuştular. Selim, İttihat Ateşi yanacak ise öncelikle çevremizi aydınlatmalıyız diyerek siyasalcı çevre ile  temasları güçlendirmek gerektiğini belirtti. Selim’in bu önerisi üzerine istişare sonucunda artık ilk adımlar atılacak.

8. bölüm

Facebook sayfamızı takip ediniz

Herkes Dergisi Resmi Facebook Sayfası

İlgi çeken öyküler:

Suçsuzum

Rahip

Zamana yolculuk

Gün Karanlık

Recep ile Nadan

Kurtuluş

Anlatılmaz yaşanır yıllar geçse bile

Haziran

Yi ha! Bir Anadolu göbeği hikayesi

taksi

Hey Taksi 11. bölüm!

Erdal Fahlioğulları‘nın yazdığı Hey Taksi öykü dizisinin 11. ve son bölümüdür. Öyküyü tam manası ile kavrayabilmek için öykünün tamamını okumanızı tavsiye ederiz.

1. bölüm

2. bölüm

3. bölüm

4. bölüm

5. bölüm

6. bölüm

7. bölüm

8. bölüm

9. bölüm

10. bölüm

Hey Taksi

Ellerime baktım yabancı birisinin ellerine bakar gibi. Kırış kırış olmuşlar artık. Emekler nasır olmuş, hatıralar ise yara izi. Taksinin dışından taksiye baktım bir yolcu gibi. Kenarlarından boyalar aşınmış, rengi solmuş, yer yer çatlaklar var. Eski dinamikliği yok. Emekliliğe ayrılmak için gün sayıyor. Tam düşüncelere dalmışken delikanlının biri karşıdan Hey taksi! diye sesleniyor. “Gel kardeşim.” diyorum ve yorgun taksime biniyorum.

“Nereye gidiyoruz delikanlı?” diye soruyorum.

“En yakın deniz kenarına gidelim lütfen.” diyor.

Taksimetremi açıp yol alıyorum deniz kokusuna doğru. Arkada oturan esmer bir delikanlı, taş çatlasa 30 yaşında. Ama top sakalı daha olgun göstermiş onu. Kesse hemen 5 yaş düşüverir. Gözleri kahverengi(Kahverengi bir renk ise kahve ne renk acaba diye düşünüyorum bazen.). Boyu da Türkiye’de maşallah sınıfına giriyor. Bir seksene yakın yani. Türkiye ortalamasını yükselterek bizi uluslararası mecralarda temsil ediyor.

“Hayırdır delikanlı sanki canın sıkkın?” diye soruyorum iç çeken delikanlıya.

“Evet, canım sıkkın. Deniz görsem kendime gelirim ama.”

“Neden deniz görünce ne oluyor ki?”

“Abi ben deniz kenarında doğrum büyüdüm. Ne zaman kendimi darda hissetsem denize giderdim bütün dertlerimi alırdı. Hem öyle bir şey yapmana da gerek yoktur. Deniz kenarında oturur öylece bakarsın denize. Öyle uçsuz bucaksızdır ki derdini unutursun. Öyle büyük ve yücedir ki senin derdin küçük kalır kenarında. Şimdi de deniz göreceğim. İçimi denize dökeceğim.”

Geleceğin nesillerini yetiştiriyorum

Hak veriyorum delikanlıya. Bunu da yüzümde “Vaay be!” ifademi takınarak gösteriyorum. Sonra “Sen ne iş yapıyorsun?” diye soruyorum.

“Ben geleceğin nesillerini yetiştiriyorum.” diye cevap veriyor. Bunu söylerken de istemeden göğsü kabarıyor. Yaptığı işi oldukça asil bir iş olarak görüyor olmalı. Köy okullarındaki öğretmenler geliyor aklıma. Umarım bütün öğretmenler bir gün böyle düşünür diye geçiriyorum içimden.

Bu delikanlıya karşı bir yakınlık hissediyorum. Sanki hayatımız bir yerde kesişmiş ya da kesişecek. Sanki o benim hayatımın parçası. Ya da ben onun.

Çok güzel bir yola giriyoruz. Etrafımız yeşilliklerle dolu. Yeni yapılmış asfalt bir yolda kuş sesleri dinleyerek ilerliyoruz. Rüya gibi geliyor bir anda. Delikanlı “Sen çok yorgun gözüküyorsun, benim de araba kullanasım var. İzin verirsen ben kullanayım.” diye rica da bulunuyor. Bir an düşünüyorum. Ellerime bakıyorum. “Olur.” diyorum. Yer değiştiriyoruz.

Arka koltuktayım. Şimdi yolcu ben oldum. Garip hissediyorum. Birisi boğazımdan sıcak bir su döküyor ama su kaburgalarıma çarparak iniyor aşağıya. Kendime aynada bakıyorum. Saçlarım artık dökülme evresine gelmiş. Göz kenarlarımda da sen artık genç değilsin diyen çizgiler var. Üstüm başım öyle bakımlı değil. Hele ütüden hiç anlamam da sevmem de. Giyinmek Adem ve Havva’nın başlattığı bir moda. Sadece rahat olmak yetiyor bana. Parmağımda yüzük de yok. Evlenmedim bu yaşıma kadar. Toplum o kadar baskı yaptı ki içimde az biraz olan evlenme duygusunu da öldürdü. İşim insanları taşımak. Ama bunu çok seviyorum. Günde onlarca insanla tanışıyorum. Her birinin birbirinden ayrı bambaşka hayatları var. Ve ben o hayatların ortak paydası oluyorum. Bu bana yetiyor.

Şimdi şoför koltuğundaki delikanlı da benim gibi düşünüyor mudur acaba? Benim insanları tahlil ettiğim gibi o da beni tahlil ediyor mudur? Bunları merak ederken deniz kenarına geliyoruz. Delikanlı arabayı denize doğru çekiyor. İkimiz de susuyoruz. Denize bakıyoruz. İçimde birikmişler azalıyor yavaş yavaş. Deniz kokusu musluğu açan bir çamaşır suyu gibi burun deliklerime hücum ediyor.

Ben seni yaratan kişiyim

“Beni tanımadın değil mi?” diye soruyor benim merakımı cezbederek.

“Hayır, tanımadım ama yalanım olmasın bir yakınlık hissettim.” diyorum hiç çekinmeden.

Ben seni yaratan kişiyim.” diyor.

Aynada göz göze geliyoruz. Bir an için deli olduğunu düşünüyorum ama gözlerindeki bakışta kendimi görüyorum. Onun içinden kopan bir parça gibi hissediyorum. Yakınlık duymam da bu yüzden galiba. İnsanın kendini evinde hissetmesi gibi bir duyguymuş. Acaba ölünce de mi böyle hissedeceğim.

“Çok yoruldun. Gözlerin bile bulutlarda geziyor artık. Gitmek istiyorsun belli. Artık gidebilirsin.” diyor delikanlı. Çok net. İhtimale mahal vermiyor sözleri.

Arabanın kapısını açıyorum. Yürümeye başlıyorum usulca. Giderken bir şeyler söylemek istemedim. Aramızdakini yarım bırakırsam belki sonradan buluşmak zorunda kalırız diye. Arkama bakıyorum. Taksi gitgide küçülüyor, küçülüyor.

Yürümeye başlıyorum deniz kenarında. Martılar uçuyor, dalgalar hırçın bir boğa gibi kıyıya vuruyor. Uzaklarda nereden geldiğini bilmediğim gemiler var. Sonra fark ediyorum ki ben daha kendimin bile nereden geldiğini bilmiyorum. Ufaktan yağmur başlıyor. Artık taksinin camına vurmuyor yağmur damlaları. Tam da yüzüme vuruyor. Hissediyorum. Yağmur damlalarını, özgürlüğü… Nerede olduğumu bilmiyorum. Zamanı bilmiyorum. Sadece yürüyorum…

SON

Facebook sayfamızı takip ediniz

Herkes Dergisi Resmi Facebook Sayfası

İlgi çeken öyküler:

Anlatılmaz yaşanır yıllar geçse bile

Yi ha! Bir Anadolu göbeği hikayesi

Recep ile Nadan

Haziran

Rahip

Kurtuluş

İttihat ateşi

Benim Öyküm

Gün Karanlık