Piyer

Çok Oldun Sen Piyer !

Herkes Dergisi yazarlarından Gamze Taşçı, bu defa bir şiir çalışması ile okurlarının karşısına çıktı. Çok oldun sen Piyer isimli şiiri, Taşçı’nın dergimizdeki ilk şiir çalışmasıdır. Yazarımızın tüm eserlerine aşağıdaki bağlantı üzerinden ulaşabilirsiniz.

Gamze Taşçı’nın eserleri

Çok oldun sen Piyer

Sözüme başlamadan evvel
Satırlara düğümlenmek istiyorum
Beni bu satırlara
Sığdır diyordu Piyer !

Şiir yazmaya gör şu sıralar,
Mısraların altı tütüyor,
Kendimden çok koyduğumdan değil,
Gönlümün şen oluşundan..
Koşturuyor oradan oraya bizimki..

Masaya dirseğini oturttuğun anlarda
Gücünün eksildiğini hissedemiyorsan,
Ardın sıra kesilmiyorsa sesin
Nefesin bir noktada duruyorsa
Sen,sen yanlış masadasın Piyer !

Kendime kavuştumda
Seni kendime kavuşturamadım
Ah! Piyer
Sahiden bir olur mu gönüller

Doğrunun yolu yanlış ile elbet
Bir yerde kesişmek zorunda kalır
Yanlışın içine siper ettiysen gövdeni
Üzgünüm,Doğrudan çıktın sen Piyer !

Gecenin sızısında yürüdüm,
Ayağıma takıldı kandan kancalar,
Düştümde tutunamadım..
Yutkunsamda başaramadım
Ben,kandan kancalara bağladım bedenimi ..

Soluğumu kesmiş olacaksınız
Sizlerin koynunda nefesim kalmış
Geri istemeye niyetim varda,
Yüzüm yokmuş gibi ..
Usulca iliştim yamacına ama,
Sen,sen orada mısın Piyer?

Biraz uzaklaştığımda hissettim,
Denge ile bir olup dengesizleştiğimi ..
Kaçının kaçında boyandı suratın,
Sen hoş’dan geldin lakin
Hoşa gitmez oldun artık Piyer !

Gelişigüzel koştuğun yollarda
Yoluna çıkan çiçekleri
Ardından koparıp gölgene sermişler
Sen,sen oracıkta can vermişe benziyorsun Piyer!

Her insan topuğuna saklar yarasını
Topuğunun nasırlaşması,
Yüreğinin yorgunluğundandır ..
Herkes iyi bilsede nasıra iyi gelmesini
Sen,herkes kadar olamadın Piyer!

Seni hissedemez oldum artık
Tatta vermiyorsun,keyifte ..
Ellerini tutuyorum da içim soğuyor..
Bedenin ısısını kaybetmişse eğer
Sen,sen ölmüşsün Piyer!

Seni anlayamıyorum artık..
Gözlerim kaç ton değiştirdi ardından,
Ellerim kendini bilmez olduda,
Bir avucuma sığdırır oldum hasretimi Piyer !

Bir bardak çayın hasretiydi bu..
İki küp şeker isteyip komşudan
Karşılıklı içemedik diye mi?
Beni görmüyor,bilmiyor
Hatta ; yoksa sevmiyor musun Piyer?

Senin bir hikayen yok Piyer !
Senin satırların var,
Herbiri düğüm düğüm ..
Her düğümünde ruhumu sıkıştırdığım,
O güzelim satırların ..

Şimdi karşıma geçip
Ben yaşıyorum ! Deme ..
Yaşamak değil senin ki
Satırlara gizlenip,
Gönül eylemek ..
Öte ile aran iyi olsun,
Kaç ,uzaklaş buralardan
Çok oldun sen Piyer!

Facebook sayfamızı takip ediniz

Herkes Dergisi Resmi Facebook Sayfası

İlgi çeken kısa yazılar:

Acı

Baba ile Kızı

Enuma Eliş, Tanrı Marduk’un Hikayesi!

Kasımiye medresesi ve Hayat Havuzu

Sokak kedilerinin İstanbul’u

Descartes’in yöntem üzerine konuşmalar eseri ve tarih uyarlaması

İttihat Ateşi

İttihat Ateşi 6. bölüm

Mehmet Başkan’ın yazdığı İttihat Ateşi öykü dizisinin 6. bölümüdür. İttihat ve Terakki Cemiyeti’nin yeniden canlanmasını konu alan İttihat Ateşi öykü dizisini anlayabilmek için öncelikle ilk 5 bölümü okumanızı tavsiye ederiz.

1. bölüm

2. bölüm

3. bölüm

4. bölüm

5. bölüm

İttihat Ateşi

Mustafa kanlar içerisinde yerde yatarken yedi arkadaşı da olayın şaşkınlığından bir türlü kurtulamadı. İlk defa bir arkadaşları saldırıya uğradı, normal bir yurttaşın bu tür durumlarda şaşkınlık yaşaması da çok normal. Mustafa’yı hastaneye yetiştirmek için herkes seferber oldu. Ambulansın pizzacıdan daha geç geldiği bir düzende hayatta kalabilmek büyük bir talihti. Mustafa’nın da bu talihinin olması için dualar ediyor, müdahaleler ediyorlardı.

– Sakin ol Mustafa’m, kurtulacaksın. Ambulans gelmek üzere!

– Yaşayacağım Enver! Yaşayamazsam da bir ölür, bin diriliriz!

İttihat Ateşi dedikleri öncelikle Mustafa’yı yaktı. Mustafa kanlar içerisinde yatarken kim yaptı sorusunu sormaya fırsatları dahi olmadı. Ancak kaşla göz arasında Orhan ve Cemal saldırganın peşine düştü bile. Mustafa’yı bıçaklayan kişiyi kaçırırlarsa bir daha kesinlikle bulunamayacağı ve bulunsa da kanıtlanamayacağını ikisi de çok iyi biliyordu. Gri renkli bir Sedan araçla kaçan adamın peşine Vito ile düştüler. Takip ettiklerini belli etmeden nereye gittiğini ve kim olduğunu görmek için özen gösterdiler. Nitekim, Sultanbeyli’de bir evin önünde park eden adamı izlemeye ve video çekmeye başladılar. Adam telefonda birkaç görüşme yaptı ve sonrasında araçtan inerek Huzur Apartmanı’na girdi. Cemal hemen telefona sarıldı ve 155’i aradı. Kısa bir süre sonra telefondaki memura yaşanan bıçaklı saldırıyı ve şahsın saklandığı evi tarif etti. Polis gelene dek adamın girdiği apartmanın yakınından ayrılmadılar.

Kısa bir süre sonra polis Huzur Apartmanı’na intikal etti. Gelen polislere durumu anlattılar ve malum şahıs Emniyet’e alındı. Cemal ve Orhan, arkadaşlarını aradı ve saldırganın yakalandığını ve şuan Emniyet’e alındığını söylediler. Hemen telefonda Mustafa’nın durumunu sordular, Mustafa’ya ambulansta yapılan müdahale sonrasında hayati tehlikenin azaldığını söylediler. Yedi arkadaş da derin nefes aldı. Güvenlikleri için kendilerine evini açan Mustafa’nın saldırıya uğraması, derinden yaraladı. Kendileri için fedakarlık yapan Mustafa’nın kurban olması, arkadaşların tamamında minnet duygusunu kabarttı.

Ölüm korkusu

Üniversiteye girdikleri günden bugüne dek bir saniye bile birbirlerine darılmayan dostlar, hastanede Yoğun Bakım Ünitesi önünde korku ile Mustafa’dan gelecek güzel haberi beklemeye koyuldu. İçeriden çıkanların hiçbir açıklama yapmaması, yedi arkadaşın korkusunu daha da arttırdı. En sonunda Yoğun Bakım Ünitesi’nden çıkan doktor açıklama yapmaya başladı.

– Arkadaşınızın durumunu stabil hale getirildi. Bıçak darbesi ile karaciğerin hasar alması, kanamaya yol açtığı için müdahale uzun sürdü. Hayati tehlikeyi atlatana dek yoğun bakımda kalacak. Geçmiş olsun.

Ölüm korkusu, yedi arkadaşın da her bir saniyesini cehenneme çevirmeye yetti. Belki içeride şuan Mustafa hiçbir şey hissetmiyor olabilir ama yedi arkadaş da Yoğun Bakım Ünitesi önünde ölüp ölüp dirildiler. Niyazi arkadaşlarına bakarak “Mustafa önce Allah’a sonra doktorlara emanet! Ben Emniyet’e geçiyorum, saldırganın dışarı çıkarılmaması ve konuşturulması için elimden gelen her şeyi yapacağım.” dedi. Cemal amcasının Emniyet Genel Müdür Yardımcısı olduğunu söyledi. “Ben de senin ile geleyim. Bu konu hakkında amcam ile de sık sık temaslarda bulunur ve saldırının üzerinin örtülmesine engel oluruz” dedi.

Bir siyasi cinayetten teşebbüsü olduğu için baskın güçler içerisinde kötü niyetli bazı kesimlerin onu kollama ihtimaline karşı görevine sadık memurların emeğine güvenmek dışında hiçbir çare yoktu. Nitekim yedi arkadaş da bu konuda hemfikirdi. Yasal yollar üzerinden mücadeleye devam edecek ve hiçbir taşkınlık göstermeyeceklerdi. Devlet düzeninin devam edebilmesi için yurttaşların devlet yerine meşru şiddet hakkının kendilerinde olduğuna inanmaması gerekiyor. Eğer Mustafa şuan Yoğun Bakım Ünitesi’nin önünde bekleyen olsaydı, o da aynı tavrı takınırdı. Bu konuda hiçbir şüpheleri yok.

Sizi sevmekte haklıymış

Mustafa’nın başına gelen korkunç saldırının haberini alan ailesi soluğu hastanede aldı. Mustafa’nın arkadaşları Mustafa’nın annesine kendi anneleriymiş gibi sarıldı. Mustafa’nın durumu hakkında Mustafa’nın ailesini bilgilendirdiler. Mustafa’ya bunu yapan kişinin şuan Emniyet’te olduğu ve saldırganın salınmaması için herşeyi yaptıklarını söylediler.

– Allah sizden razı olsun oğullarım, Mustafa sizi canı gibi sevmekte haklıymış. Bir kez daha gösterdiniz haysiyetli evlatlar olduğunuzu.

Selim ve Kenan, Mustafa’nın anne ve babasına sarılarak sakinleştirmeye çalıştı. Kenan, “Mustafa’mız en kısa sürede normal odaya alınacak ve belki de birkaç gün sonra hep beraber kahvaltı masasında oturacağız.” dedi. Mustafa’nın annesi Emine teyze, Selim’e sarılarak ağlamaya başladı. “Ayağı taşa takılsa kalbim sıkışır, benim kıymetlimin canına kast etmeye vicdanları nasıl el verdi evladım?” dedi. Selim ise “Emine teyzem, bunlar terörist. Teröristin sevgisi, vicdanı olmaz. Kalpleri nefret ve öfke ile dolmuş, ruhunu kaybetmiş insanlar bunlar. Ancak için rahat olsun hiçbirimiz onlar gibi canavar değiliz ve olmayacağız.” dedi.

Şerefine itimat ederdi

Kısa süre sonra hastanenin bahçesi Mustafa’nın sevenleri ile doldu ve taştı. Mustafa’nın babası her gelene sarıldı ve evlatları için dua etmelerini istedi. Mustafa için gerekli tüm müdahaleler yapıldı ve bundan sonra dua etmek dışında elden hiçbir şey gelmiyor. Ne hekimler, ne sevenleri artık hiçbir şey yapamaz. Bundan sonrası takdir-i ilahi idi. Mustafa’nın başına gelen korkunç hadisenin haberini alan Türk Silahlı Kuvvetleri mensubu dostları hastaneye geldi. İbrahim, Talat ve Muhammet çocukluğundan bu yana Mustafa’yı tanır ve şerefine itimat ederdi. Nitekim bıçaklanma olayını duyar duymaz suçlu olma ihtimalini akıllarının ucuna dahi getirme gereği duymadılar. Liseye geçerken üç arkadaş da Mustafa’ya çok baskı yaptılar, Türk Silahlı Kuvvetleri’ne girmesini çok istediler. Ancak Mustafa devlet müdafaasının sivil kanadında yer almayı ve fikir yolu ile mücadelesini yürütmeyi tercih etti.

Mustafa’nın babası senelerce oğlunun asker olacağı günü hayal etmişti. Lakin Mustafa Mülkiyeli olmayı ve politika üretmeyi tercih etti. Bir gün Vali olmayı hayal ediyordu ama Fethullahçı Terör Örgütü’nün devlet kademelerini ele geçirmesi ve kendi militanlarını yerleştirmeyi tercih ettiği için bir türlü hayalini gerçekleştirmeyi başaramadı. İçişleri Bakanlığı’na bağlı bir kurumda çalışmak kısmet olmasa da, ulusuna siyasi çalışmaları ile destek olma yolunu tercih etti. İttihat ve Terakki Cemiyeti’nin de Osmanlı Devleti’ni korkunç çıkmazdan kurtarmak için çabasına hayrandı. Belki cemiyet amacında başarılı olamadı ama bu uğurda mücadelelerini takdir ile karşılardı. İttihat Ateşi dedikleri çağdaş kıpırdanmaları da İttihatçı kesimin çabasından ve mücadelesinden esinlenmişti.

7. bölüm

Facebook sayfamızı takip ediniz

Herkes Dergisi Resmi Facebook Sayfası

İlgi çeken öyküler:

Rahip

Gün Karanlık

Anlatılmaz yaşanır yıllar geçse bile

Zamana yolculuk

Recep ile Nadan

Yi ha! Bir Anadolu göbeği hikayesi

Kurtuluş

Haziran

Benim Öyküm

Kirli Melek

Acı

Açelya Omak, Acı başlıklı deneme çalışması ile Herkes Dergisi‘ndeki yazılarına devam ediyor. Omak’ın diğer yazılarına yazarın profiline tıklayarak ulaşabilirsiniz.

Açelya Omak’ın tüm eserleri

Acı

Şu hayatta  belki de sevmeye ve sevilmeye en çok ihtiyacı olan  insanlar, kayıpları ve acıları olanlardır herhalde. Yürekleri hep tetikte durur onların. Temkinlidirler ucu sonu görünmeyen ıslak karanlık sokaklardan her an gelebilecek hayat darbesine karşı. Çünkü hayat denilen şeyin  bir sinema perdesine yansımadan ibaret olmadığını yaşayarak öğrenmişlerdir. İsimlerinin A olduğu kadar emindirler, acının gerçek olduğuna. Ve maalesef yutaktan geçmez hayat denen mey. Takılır genze, bir gayret yutkunmaya çalışsan da işe yaramaz. Koca bir yumru kalır âdem elmasının üzerinde. Kuru somun ekmeğini topak yapıp yutmaya çalışırsın da, nafile geçmez bir türlü. İster gökyüzünden yeryüzüne ipil ipil yıldızlar dökülsün, ister kırmızı karlar yağsın yollarına geçmez işte. İçinde hep acır bir şeyler. Öyle ya ana kokusu olmayan evlerde karınları doyar mıydı çocukların? 

Kaybedecekleri hiçbir şeyleri kalmamış gibi hep asidirler, bir zamanlar yüzlerce bilim insanının üzerine tartıştıkları tepsi mi yoksa yuvarlak mı savlarının tanığına.

“Dünya’ya” karşı!         

Bitmek bilmeyen öfke nöbetlerinin, cinnetlerin sebebidir yerküre. Cam fanusların köşelerine saklananlar değil, cam fanusa dahil edilemeyen ayrık otları gibi hep fazlalıktırlar bu evrene. Serseri sokaklarda yalnızlaştırılmış, kalabalıklarda susan çığlıkların, asık yüzlerin de sahipleridir onlar. Herakleitos’un maskesini hep boyunlarında taşırlar. Çünkü dünyayı düşünerek değil, hissederek yaşayanlar Demokritos’a karşıdırlar. Gülmezler hayata karşı, ağlarlar…

Ölüme yergi, Tamer Başkan anısına…

Bütün hikayelerin ortak teması acıdır

Herkesin dahil olduğu farklı bir dünya, farklı hikaye ve oynadığı farklı roller vardır. Fakat bütün hikayelerin ortak teması “acıdır”. Acının ne demek olduğunu, ancak acı bir hikayeye dâhil olanlar anlayabilir. Hepsinin akıllarındaki senaryolar hep bellidir. Rutin bir iş sabahına kalkar gibi her sabah elini yüzünü yıkadıktan sonra dişleri fırçalamak gibidir…

-Her sabahın akşamına koşar adım hazırlanırken nasıl ağlamalı bir büfe köşesinde, nasıl kurtulmalı dayanılmaz hasretlere? Ağlarken yüzler saklanmalı mıydı asfaltlardan? Kazağın esnemiş ucuyla sert bir şekilde silmeli miydi gözyaşları kimseye göstermeden? Belki acıyan bir el dokunurdu sızılan incilere… Ama yok! Uçurumun köşesindekilere kim merhem olmak isterdi ki? En iyisi uyku diye mezar taşlarında bir gece daha yatalım huzur içerisinde.

Mezarlıkların kokusu olur bilir misiniz? Bütün ölüler aynı şarkı içinde huzurla uyur, huzurla solur onu. Tek gerçek uykudur bu, hadi kalk sesini duyamazsınız. Ebediyet uykusu çeker insanı yatağın içine ve  hiç söylenmemiş özgürlük marşlarını söyler beyaz hayali kanatları çırparak. Geceler uzadıkça, ölüm çiçekleri ölüm kokularını doğurur zifiri karanlıktan korkarak. Kıskanırsın, tenin de havada dolanan ıslak toprak gibi koksun istersin. Ama bir el çeker seni gecenin koynundan. Gece nöbetçisinin feneri getirir seni kendine. Alır seni karşına oturtur bir güzel ve nasihatleri sıralamaya başlar.

Motto hep bellidir, hayat yaşamak için çok güzel bir yer! Öyle miydi gerçekten? Aklıma geldikçe canımı acıtan hatıraların, ne alıp veremediği vardı benden öyleyse? Şu dünya, şu hayat koskoca bir girdap içine ne koysam dolmuyor. Gidenlerin yerini hiçbir şey tutmuyor. Ne doluyor ne de taşıyor. Koca bir boşluk salınıyor salıncak gibi, bu yüzden  dünyanın en gamsız ve isyankârmış gibi duran  yüzlerine yavaşça yaklaşın. Asık yüzlerin soğukluğuna aldanmayın.

Saklandığı maskenin arkasında bir bilseniz minicik bir kuş çırpınır beni kurtar dercesine. Memleket özlemi gibi saçlara düşen aklar da mutluluk için şafak sayar. Bir umut kırıntısı kalmıştır bir yerlerde diye, belki de düşlerde. Düşler uçar bahara doğru, aşınan yara kabuklarını öper koklar irini sağa sola bulaştırmadan iyileştirmeye çalışır bir nebze. Tabi ne kadar iyileşirse…

Bu yüzden acıları olan insanları daha çok sevin ve yaralarına daha sıkı sarılın.

Çünkü kanatları kırık onların.

Facebook sayfamızı takip ediniz

Herkes Dergisi Resmi Facebook Sayfası

İlgi çeken kısa yazılar:

Hiç mi yüreğin sızlamayacak?

Lewis Carroll’ın Alice Kitaplarında Oyun Teması – 1. Bölüm

Kaderden deyip

Kasımiye medresesi ve Hayat Havuzu

Hayat Bu İşte

Saklan, kaç!

Descartes’in yöntem üzerine konuşmalar eseri ve tarih uyarlaması

Humpty Dumpty

Humpty Dumpty “Sözcüklerin Efendisi” 1. bölüm

Aynanın İçinden kitabının 6. Bölüm’ünde, Alice, bir çocuk tekerlemesinden bildiği için görür görmez tanıdığı Humpty Dumpty (Yumurta Adam) ile karşılaşır. Humpty biraz asabidir, ancak dil hakkında bazı düşündürücü kavramlara sahip olduğu ortaya çıkar ve dil filozofları o zamandan bu yana ondan alıntı yapmışlardır.

“Orada öyle kendi kendine mırıldanıp durma bakayım. Bana ismini ve işini söyle.” Küçük kız,

Adım Alice…” diye başladı.

Fakat Humpty Dumpty, sabırsız bir tavırla onun sözünü kesti.

“Budalaca bir isim bu! Peki söyle bakalım. Bu ismin anlamı nedir?”

Alice, şaşırmıştı.  Pek de inanamayarak sordu.  “Bir ismin mutlaka bir anlamı olması mı gerekir?”

Humpty Dumpty, bir kahkaha attı.

“Her ismin bir anlamı olması şarttır tabiî. Meselâ benim ismimi al. Bu benim biçimimi gösterir. Adımın anlamı biçimimdir. Hem de pek güzel bir biçimim olduğunu söylemeliyim.” Kıza baktı. “Halbuki sen… Böyle bir isimle her hangi bir biçimde olabilirsin… Evet aşağı yukarı herhangi bir biçim…”

Lewis Carroll’ın Mantığı ve Mizahı

Peter Alexander, mükemmel makalesi “Lewis Carroll’ın Mantığı ve Mizahı” (Leeds Felsefe Derneği Bildiriler Kitabı, Cilt 6, Mayıs 1951, 551-66. sayfa)’nda, burada kolaylıkla gözden kaçabilen bir Carrollcu evirmeye dikkat çekmektedir.Gerçek hayatta, özel isimlerin, tek bir nesneyi ifade ettikleri gerçeğinden başka, nadiren bir anlamları vardır, oysa ki, öteki sözcüklerin genel, evrensel anlamları vardır. Humpty Dumpty’nin dünyasında, bunun tersi doğrudur. Sıradan sözcükler, Humpty onların ne anlama gelmelerini istiyorsa, o anlama gelmektedir, oysa “Alice” ve “Humpty Dumpty” gibi özel isimlerin genel bir anlama sahip oldukları varsayılır. Bay Alexander’ın yürekten katılınması gereken tezi, Carroll’ın mizahının, formel mantığa olan ilgisi ile güçlü bir şekilde renklendirildiğidir.

“Yani Doğum günü olmayan armağan nedir? Onu merak ettim de.”

Yumurta adam, bu soruyu saçma bulmuştu anlaşılan.

“Bu, sana doğum gününden başka bir günde verilen armağandır tabii. Öyle değil mi?”

Küçük kız, bir süre bunu düşündü. Nihayet,

“Fakat,” diye cevap verdi. “Ben doğum günü hediyelerini tercih ederim doğrusu.”

Humpty Dumpty, hayretle bağırdı.

“Sen ne dediğinin farkında bile değilsin küçük kız! Bir yılda kaç gün vardır?”

Alice,

“Üç yüz altmış beş,” dedi. Yumurta adam yine sordu.

“Peki yılda senin kaç doğum günün var?” Alice,

“Bir tane tabii,” diye mırıldandı.

Humpty Dumpty ve Alice diyalogları devam etti

Humpty Dumpty, dik dik küçük kızı süzdü. “Pekâlâ, biri üç yüz altmış beşten çıkarırsan ne kalır?”

Alice, düşünmeye bile gerek görmeden,

“Üç yüz altmış dört,” diye bağırdı.

Fakat Humpty Dumpty, bu sonuçtan pek de emin değildi. Onun için de, “Ben,” diye söylendi. “Bu hesabın kâğıt ve kalemle yapılmasını tercih ederim.”

Humpty Dumpty, öncelikle dilsel konularda yetenekli bir dilbilimci ve filozoftur. Muhtemelen Carroll burada, o zamanlar da şimdi de Oxford bölgesinde son derece bol olan bu türlerin, matematiksel olarak nadiren yetenekli olduklarını ileri sürmektedir.

“Bu üç yüz altmış dört günlük armağana karşılık ise sadece bir gün doğum günü armağanı alabilirsin, işte bu da Şeref ve Şanı gösterir!”

Alice, hemen,

“Şeref ve Şandan kastınız nedir?”  diye sordu. “Bunu bilemiyorum doğrusu.”

Humpty Dumpty, onu aşağı gören bir tavırla gülümsedi.

“Ben anlatana kadar da bunu bilemeyeceksin tabii. Demek istediğim şey şuydu. Yani ‘Bu fevkalâde bir tartışmadır,’ dedim.”

Alice, itiraz etti.

“Fakat ‘Şan ve Şeref fevkalâde bir tartışma anlamına gelmez ki.”

Yumurta adam, kızı aşağı gördüğünü belirten bir tavırla sözlerine devam etti.

“Ben bir sözcük kullandığım zaman bu ne demeyi arzu ediyorsam işte o anlama gelir. O sözcük demek istediğimden ne fazlası ne de azı anlamında kullanılabilir.”

Alice’in de inadı tutmuştu. Onun için de, “Yalnız mesele şu,” diye mırıldandı. “Bakalım sözcüklerin birçok anlama gelmelerini sağlayabilecek misiniz?”

“Sahne ve Huşu Ruhu” makalesinde, Carroll bunu şu şekilde ifade etmiştir: “Hiçbir sözcüğün kendisine ayrılmaz bir biçimde bağlı bir anlamı yoktur; bir sözcük, konuşmacı onunla ne demek istediyse ve dinleyen ondan ne anlıyorsa, o anlama gelir ve hepsi budur… Bu düşünce, alt sınıfların kullandığı ve hatırlamasının teselli edici olduğu gibi, konuşmacı ve dinleyen söz konusu olduğu sürece, sıklıkla yalnızca bir anlamsız sesler derlemesi olan dilin bir bölümünün korkusunu azaltmaya hizmet edebilir.”

Humpty Dumpty onun sözünü kesti.

“Asıl mesele  kimin Efendi olduğunu  bilmektir. Hepsi bu kadar.”

Humpty Dumpty

Lewis Carroll, Humpty Dumpty’nin anlambilim ile ilgili tuhaf söyleminin derinliğinin tamamen farkındaydı. Humpty, Orta Çağ’da nominalizm olarak bilinen bakış açısını benimsemektedir; evrensel terimlerin nesnel varlıklar anlamına gelmediği, flatus vocis, yani sözlü ifadelerden başka bir şey olmadıkları görüşü. Görüş, Occamlı William tarafından ustaca savunulmuştur ve artık, hemen hemen tüm çağdaş mantıksal ampiristler tarafından kabul edilmektedir.

Terimlerin diğer konulardan genellikle daha hassas olduğu mantık ve matematikte bile, sözcüklerin denmek istendiği anlamdan “ne az, ne de fazla” bir anlama geldiğini fark edememek, sıklıkla büyük bir karışıklığa yol açar. Carroll’ın zamanında, formel mantıkta güncel bir ihtilâf, Aristo’nun dört temel önermesinin “varoluşsal önem”i ile ilgilidir. Evrensel ifadeler “Bütün A’lar B’dir” ve “Hiçbir A, B değildir,” A’nın aslında elemanlar içeren bir küme olduğu anlamına mı gelmektedir? Bu, “Bazı A’lar B’dir” ve “Bazı A’lar B değildir” belirli ifadelerinde mi gizlidir?

Devam edecek…

Kaynaklar:
“The Annotated Alice: The Definitive Edition” (Martin Gardner, ed./W. W. Norton & Company, Inc., New York: 2000)
http://www.sparknotes.com/lit/through-the-looking-glass/
http://philosophy.about.com/od/A-Z-Works-in-Philosophy/fl/Humpty-Dumpty-Philosopher-of-Language.htm

“Alice” kitapları ve Lewis Carroll hakkında daha fazla bilgiye “Alice Harikalar Ülkesinde: Gerçek Alice” isimli blogumdan ulaşabilirsiniz:

http://www.gercekalice.com

Facebook sayfamızı takip ediniz

Herkes Dergisi Resmi Facebook Sayfası

İlgi çeken kısa yazılar:

Enuma Eliş, Tanrı Marduk’un Hikayesi!

Hiç mi yüreğin sızlamayacak?

Baba ile Kızı

Korkuyu Beklerken özeti ve analizi

Lewis Carroll’ın Alice Kitaplarında Oyun Teması

Sudanlı Zenci Musa kimdir?

Kaos ve Aşk

Kalbimin senfonisi

Osmanlı toplum yapısı

Osmanlı toplum yapısı

Osmanlı toplum yapısı ele alınır iken Klasik Osmanlı toplumu ile başlamak gerekir. 1450-1550 arasını kapsayan bu dönem, statü toplumu görüntüsüne sahiptir. Osmanlı toplum yapısı kaça ayrılır? Osmanlı toplum yapısı içerisinde askeri sınıf yani yönetenler ve yönetilenler olarak iki ana grup öne çıkıyor. Reaya yani yönetilenler vergi ödeyen sınıftır. Padişah ile birlikte ülkeyi yöneten askeri sınıf, vergiden muaftır. Vergiden muaf olmaları, bu sınıfın zenginleşmesinde önemli bir unsur olmuştur.

Osmanlı toplum yapısı kaça ayrılır? Osmanlı toplum yapısı iki ana sınıf barındırır. Kısaca, Osmanlı Devleti’nde yönetenler ve yönetilenler olarak iki grup vardır. Yönetenler grubu kendi içerisinde Padişah ve askeri sınıf olarak ikiye ayrılıyor. Osmanlı toplum yapısı içerisinde yönetilenler olarak adlandırılan grup vergiden muaftır. Yönetilen kesim ise Osmanlı’da vergi yükünü sırtlayan sınıftır. 1450-1550 yılları arasındaki klasik dönem, bu sınıflı yapının net olarak görüldüğü bir dönemdir.

İttihat ateşi 

Osmanlı toplum yapısında asker

Osmanlı toplumunda asker, sınıfsal olarak yönetenler arasında yer alıyor. Askeri sınıf ise kendi içerisinde ikiye ayrılıyor. İcrai askeri zümre ve ulema zümresi diye iki ayrılır. Her iki askeri zümrenin de kendisine özgü toplumsal ve yapısal özellikleri vardır. Osmanlı Devleti’nin yönetiminde iki zümrenin de görevleri birbirinden farklıdır. Bunun yanı sıra, her iki zümrenin de Padişah’a karşı sorumlulukları ve tutumları farklılık gösterir.

Sudanlı Zenci Musa kimdir?

İcrai askeri zümre

İcrai askeri zümre, yönetim ve askerlik gibi yürütme işlerini ele alır. Bu zümre, Padişah kulu olarak kabul edilir. Bu zümre, Padişah’ın buyruklarını koşulsuz ve şartsız yerine getirmek durumundadır. Padişah, bu zümreden herhangi birinden memnun olmaz ise herhangi bir neden göstermeden onu azletme hakkına sahiptir. Ayrıca Padişah’ın icrai askeri zümre içerisinde birini yargılamadan cezalandırma hatta siyaseten katl yani öldürtme yetkisi vardır. İcrai askeri zümre, genellikle devşirmelerden oluşur. Sipahi, yeniçeriler ve sadrazamlar genellikle bu zümreden seçilirdi.

Osmanlı toplum yapısı

Osmanlı toplum yapısı

İcrai askeri zümre mensubu kimseler büyük servetler edinme imkanı bulurlardı. Ancak siyaset katl sonrasında serveti ailelerine verilmezdi. Osmanlı Devleti, bu kimselerin servetlerine el koyardı. Bu nedenle, ölümleri sonrasında veya görevden alınmaları sonrasında servetlerini kaybetmemek için tüm servetlerini vakıflara aktarırlardı.

Çaldıran Savaşı önemi ve sonuçları

Ulema zümresi

Osmanlı toplum yapısı içerisinde ulema zümresi, din, eğitim ve adalet işlerinden sorumluydu. Padişah, ulema zümresini yargılayamadan  cezalandıramazdı. Bu özellikleri bakımından icrai askeri zümreden daha üstündür. Yargılanmadan cezalandırılmadıkları gibi, servetleri de ailelerine miras olarak kalırdı. Bu nedenle, uzun vadede soylu ve varlıklı bir sınıf olarak devamlılık sağlayabildiler. Ulema sınıfında devşirme kökeni söz konusu değildir. Bu sınıf, Türk ve kesinlikle Müslüman bir aileden gelirlerdi.

Osmanlı toplum yapısı

Osmanlı toplum yapısı

Ulema zümresine mensup biri vefat ettiğinde edindiği büyük serveti mirasçılarına verilirdi. Bu bakımdan aristokrat bir sınıf olarak ele alınabilir. Bu zümre ise Osmanlı toplum yapısı içerisindeki aristokrat kesim denebilir. Babadan oğula geçen toplumsal statü, Osmanlı Devleti’nin çöküş sürecinde beşik ulemalığı sistemine kadar uzandı. Yani, ulema sınıfındakilerin oğulları henüz beşikteyken devlet görevi verilerek genç yaşında yüksek bir mevkiye ulaşması sağlanırdı.

Karlofça Anlaşması önemi ve sonuçları

Osmanlı Devleti’nde halk ve Tımarlı Sipahi

Osmanlı Devleti’nde halk yani yönetilen kesim, vergiden muaf değildi. Ancak Padişah, ulema zümresi ve icrai askeri zümre, Osmanlı’da vergiden muaftır. Halk genellikle tarım, esnaflık ve az da olsa şehirlerarası ticaret ile meşgul idi. Osmanlı Devleti’nde toplumsal yapıda ve ekonomide Tımarlı Sipahi önemli bir role sahipti. Ancak Amerika kıtasının keşfi sonrasında Osmanlı ekonomisi derin bir yara aldı. Amerika’dan gelen ucuz mallar ve madenler, parasal olmayan ekonomi için telafi edilemeyen kayıplara neden oldu. Zanaatkar ve çiftçinin üretim maliyeti ve satış fiyatları, Amerika’dan gelen ürünler ile yarışabilecek düzeyde değildi. Tımarlı Sipahi sisteminin bozulmasında da bu önemli bir etken oldu.

Osmanlı toplum yapısı

Osmanlı toplum yapısı

Tımarlı Sipahi düzeninin bozulması ile birlikte, Osmanlı Devleti’nde merkeziyetçilik yerini adem-i merkeziyetçiliğe bıraktı. Osmanlı yönetimi, yönettiği topraklardaki sıkı kontrolünü gevşetmek zorunda kaldı. İstanbul dışındaki vilayetlerde oluşan otorite boşluğu ile feodal sınıf ortaya çıktı. Taşra eşrafında kontrol büyük ölçüde feodal liderlere geçti.

Facebook sayfamızı takip ediniz

Herkes Dergisi Resmi Facebook Sayfası

İlgi çeken kısa yazılar:

İttihat ve Terakki Partisi ve tarım

Enuma Eliş, Tanrı Marduk’un Hikayesi!

Organik Gıda

Kasımiye medresesi ve Hayat Havuzu

Abdülhamit’e kadar Osmanlı Sultanları

Hintlilerin ve Parsilerin ölü gömme gelenekleri

Bireyci anarşizm ve John Locke

Türkiye Cumhuriyeti’nde Yahudiler

Haziran

Haziran 6. bölüm

Çağlar Yıldırım‘ın yazdığı Haziran öykü dizisinin 6. bölümüdür. Haziran öykü dizisinin önceki 5 bölümünü okumanızı tavsiye ederiz.

1. bölüm

2. bölüm

3. bölüm

4. bölüm

5. bölüm

Haziran

Bu cümle kafasını çok kurcaladı günlerce üzerinde düşündü önüne beyaz bir kâğıt koyarak sayfayı eski ve yeni Sami şeklinde ayırdı, eski Sami’nin özelliklerini, yaptıklarını ve yapmadıklarını yazıp yeni Sami ile karşılaştırdı. İlgisiz kaldığının farkındaydı zaten, sorumluluklarını aksattı onu da biliyordu, bunların dışında okuyan öğrenen, sorgulayan Sami mi sorundu yani? Düşünerek, çalışarak günler geçip gitti Mayıs ayı bitmek üzereydi az çok para biriktirdiği için kendini şanslı sayıyordu. 1 Haziran günü Naki’yle evde otururken telefon geldi arayan Seher dedi Naki. Telefonu açtılar panik bir sesle çabuk büroya gelin dedi. Pantolonları giyip aceleyle çıktılar, Naki öyle hızlı kullanıyordu ki on dakika geçmeden, kendilerini büroda buldular. Yukarı çıktıklarında Seher tarafından öfkeyle karşılandılar.

‘’Neredesiniz ya olanlardan haberiniz yok mu işlerin ucundan tutun çabuk.’’

‘’Neyden haberimiz yok mu? Ne oluyor Seher anlatsana çabuk.’’

‘’Haberlere bakın arada Gezi Parkına girmişler üç gündür parkta nöbet tutuyorlardı bugün tekrar saldırmışlar, ortalık yıkılıyor dünyadan haberiniz yok.’’

Büronun içinde yardım edilecek ne varsa hepsine koşturdular, ozalitler, pankartlar, kızıl bayraklar, dövizler her şey tamamdı. Yaklaşık elli kişi bürodan çıkıp pankartı açarak sloganlar eşliğinde Meşrutiyet Caddesine girdiler, desteğe gelenleri görünce kalabalık bir grup alkışlamaya başladı, polis aşağıda yolu tutmuş Güvenpark’a geçişe izin vermiyordu, üç dört saat slogan atarak geçti, kitle inanılmaz derecede çoğalmıştı Meşrutiyet Caddesi sonuna kadar insanlarla dolup taşmıştı. Uzun bekleyişin ardından kalabalığın içinden gür bir ses ‘’Arkadaşlar yürüyoruz’’ diye haykırdı. Binlerce insan zincirleme harekete geçti, önde barikat kuran Çevik Kuvvet ve TOMA harekete geçti, coplar, biber gazları ve tazyikli sular insanları durdurmak için orantısız bir şekilde kullanılıyordu.

Çatışma

Çatışma başladığında yüzlerce kişi polise karşılık verdi bir saat süren çatışmanın ardından Çevik Kuvvet çekilmek zorunda kalınca kol kola Güven Parka girdiler, adeta zafer havası vardı, hep bir ağızdan coşkulu marşlar söyleniyor, sloganlar atılıyordu. Meşrutiyet Caddesinden Güven Park’a çıktıklarında, Kızılay Alışveriş Merkezinin orada yüzlerce kişilik büyük bir grup alkışlayarak onları karşıladı daha sonra birleşerek muazzam bir kitle oluşturdular. Kameralar, muhabirler insanların arasında dolaşıp röportaj yapıyordu, iki gün boyunca çeşitli müdahaleler olsa da el birliğiyle geri püskürttüler.

Üstleri başları kir pas içindeydi ama burayı bırakıp eve gidemiyorlardı. Tarih üç haziranı gösterdiğin de Kızılay Meydanında ciddi anlamda kıyamet koptu, akşama doğru sivil bir araç kalabalığın arasına hızla dalarak insanları ezmeye başladı, daha yaralılara yardım edemeden polis müdahalesi başladı. Sami karışıklıkta arkadaşlarını kaybetmişti, önde kalın suntaları siper ederek akrebi durdurmaya çalışan gençlere omuz verdi, sağlı sollu biber gazı kapsülleri başlarını sıyırıp arkalarına düşüyordu.

Kafasını kaldırıp Konur Metro çıkışının oradaki köprüye baktı. Çevik Kuvvet koşarak geliyordu, önlerinde de iki TOMA ve Akrep. Sunta kalın olduğundan kapsül çarptığı gibi önlerine düşüyordu onlarda kapsülü alıp ortadaki süs havuzunun içine atıyordu, az sonra ellerinde suntalarla otuz beş kırk kişinin aynı şekilde ilerlemeye başladığını görünce yalnız olmadıkları için sevindi.

Plastik mermiye sapan ile karşılık verdiler

Bacağında müthiş bir sızı hissetti, kafasını kaldırıp tekrar baktığın da plastik mermi sıktıklarını gördü, o sırada düşündüğü tek şey Naki’nin iyi olup olmadığıydı. Yanındaki çocuk plastik mermilere cebinden çıkardığı sapanla karşılık vermeye başladı, sapanı, taş ve soda şişeleri takip etti. Biber gazından dolayı nefes alamaz hale gelmişti, yüzündeki bez parçası hiçbir işe yaramıyordu suntayı bırakıp yavaşça geri çekilmeye başladı, öyle öksürüyordu ki ciğerleri çıkacak zannetti. Sonra eski ve yeni Sami aklına geldi etrafına baktı, ‘’ne işim var burada?

Karım evi terk etmiş, çocuğumu aylardır göremiyorum bir de şu yaptığıma bak yirmilik delikanlılarla polislerle köşe kapmaca oynuyorum’’ diyerek kızdı kendine. Yeter bu kadar dedi, ‘’evime gidip güzel bir duş alacağım daha sonra kendime uygun bir iş bulup tekrar düzenli gelir elde edeceğim. Karımı, çocuğumu getireceğim Ankara’ya. Herkes başının çaresine baksın, ne demişler her koyun kendi bacağından asılır. Bana ne milletten, yok emekmiş sömürüymüş devir böyle, tek başıma ne yapabilirim, hem karım gitti çocuğum gitti cebimde beş kuruş yok onlar bana gelip sordu mu Sami yardıma ihtiyacın var mı diye? Hayır!’’

Belso’nun olduğu köşeden dönüp eve gitmeye karar vermişken iki elinde de kızıl bayrakla ona doğru koşan Naki’yi görünce az önce düşündüğü her şey için kendine lanet okudu ‘’ama haksızda sayılmam’’ diye doğruluk payı vermeyi ihmal etmedi. Naki’nin iyi olduğunu görünce rahatladı, kısa bir süre sarıldılar, eline kızıl bayrağı tutuşturduktan sonra kararlı bir ifadeyle Sami’nin yüzüne baktı ve coşkuyla

‘’Abdi Ağalara karşı İnce Memed olma günüdür Sami abi’’ dedi.

Facebook sayfamızı takip ediniz

Herkes Dergisi Resmi Facebook Sayfası

İlgi çeken öyküler:

Rahip

İttihat ateşi

Zamana yolculuk

Kurtuluş

Suçsuzum

Recep ile Nadan

Suçsuzum

Suçsuzum 3. bölüm

Nazım Şahin‘in yazdığı Suçsuzum öykü dizisinin 3. bölümüdür. Suçsuzum öykü dizisi, uyuşturucu ticareti yaptığı iddiası ile tutuklanan Hüseyin’in hikayesini konu alıyor. Haksızlığa uğradığını kanıtlamaya çalışan Hüseyin’in yaşadıklarını daha iyi anlayabilmek için önceki 2 bölümü de okumak gerekiyor.

1. bölüm

2. bölüm

Suçsuzum

Hüseyin’in yüreğini garip duygular almıştı. Ağlamaktan şişen gözleri artık göz yaşı dökemez olmuştu. Öyle ki olur olmaz şeylere gülüyordu artık. Ağlamanın son noktasıydı bu. Gardiyanlar x-ray cihazından Hüseyin’i birkaç kez geçirdi. Ayakkabılarına varana dek el dedektörü ile aradılar. Kayıt işlemleri yapıldı. Hüseyin sürekli aynı bilgileri vermekten yorulmuştu. Kayıt için resmi çekilecekti. Psikolojisi o kadar kötüydü ki sefil haline kahkaha atarcasına gülümsemişti. Resim trajikomikti. Hüseyin sanki düğün salonunda çifte telli oynuyor da, şen gülücükler atıyormuş gibi gülümsemişti kameraya.

Yanına genç, uzun boylu, yağız, kıvırcık saçlı bir gardiyan verdiler. Genç gardiyan Hüseyin ile birlikte kalacağı koğuşa gidiyordu. Cezaevi, labirent gibiydi. Nereden çıkıp nereye girdiğini anlamıyordu Hüseyin. Zira, her koridorun başında ve sonunda demir parmaklıklar vardı. Her demir parmaklığın anahtarları vardı. Genç gardiyanın belinde bir anahtar topu vardı. Gardiyan her koridor geçişinde o topu çıkartıp anahtarı bulmaya çalışıyordu. Eski bir cezaeviydi burası. Duvarların boyası solmuş, zemindeki taş kaplama iyice kararmıştı.

Cezaevi iki temel unsurdan oluşuyor

Özetle, cezaevi iki temel unsurdan oluşuyordu. Beton ve demir… Belki tonlarca demir kullanılmıştı. Her yerde demir parmaklıklar vardı. Pencereden kapılara, koridorlardan koğuş ve hücrelere kadar ağır demir parmaklıklar… Kesif bir yemek ve sigara kokusu sinmişti her yere. Duvarlarda kameralar vardı. İstisnasız her koridorda iki tane vardı. Koridorların başında bir masa, masanın da başında bir gardiyan nöbet tutuyordu. Masanın üzerinde ilaç kutuları dikkat çekmekteydi. Her ilacın üzerinde koğuş numarası ve isim vardı. Gardiyanlar ellerinde radyo, müzik dinleyip kendi aralarında muhabbet ediyorlardı. Cep telefonu olmayan bir hayatları vardı. Zira kesinlikle cep telefonu bulundurmaları yasaktı.

Hüseyin ile genç gardiyan koridorlar arasında ilerlerken genç gardiyan göz ucuyla Hüseyin’i izlemekteydi. Hüseyin şiş gözlerle etrafına bakınıyor, nereye geldiğini anlamaya çalışıyordu. Genç gardiyan Hüseyin ile tek kelime konuşmadı. Fakat Hüseyin’in halinden etkilenmiş görünüyordu. Mesleğe başlayalı daha çok olmamıştı. Ancak gördüğü suçlu profiline Hüseyin, çok da uymuyordu. Tüm suçlulular ben suçsuzum derdi. Gardiyanlara, koğuş arkadaşlarına ve gördüğü herkese “aslında benim suçum yoktu bana iftira atıldı.” derlerdi. Zaten cezaevine girip de suçlu olan görülmemişti bu ana kadar. Herkes suçsuz olduğunu iddia ederdi.

Suç gruplarına göre ayrılmışlar

Genç gardiyan bu duygular içerisinde Hüseyin’i süze dursun, Hüseyin’in kalacağı B5 koğuşunun önüne gelmişlerdi. Ülkedeki terör davaları nedeniyle cezaevleri hınca hınç doluydu. Hata bazı koğuşlardaki terörden tutuklu kişi sayısı koğuş başına elli kişiyi bulmaktaydı. Çoğu koğuşa, ek ranzalar konulmuş, ranzalar 3 kat haline getirilmişti. Koğuş düzenleri suç gruplarına göre ayrılmıştı. Terör suçluları ayrı, adi suçtan tutuklu ve hükümlüler ayrı koğuşlara konulmaktaydı. Cezaevlerindeki bu yoğunluk nedeniyle çıkarılan bir yasa gereği cezaevlerinde beş seneden az cezası kalan adi suçlular, açık ceza evlerine nakledilmişlerdi. Oradaki suçlulardan da büyük bölümü denetimli serbestlik uygulaması ile tahliye edilmişlerdi. Bu nedenle, adi suçlardan tutuklu ve hükümlü olanlara ayrılan koğuşlarda fazla kalan kimse yoktu. Hüseyin’in getirildiği B5 koğuşunda da 3 kişi kalmaktaydı.

Hüseyin B5 yazılı kapının önündeydi artık. Kapının yanında duran panoya baktı. Panonun üzerinde koğuşta kalanların isimleri ve resimleri vardı. Hüseyin artık burada benim de ismim ve resmim olacak sanırım diye içesinden geçirdi. Panonun yanında kalorifer peteği vardı. Peteğin üzerinde ise, üzerinde B5 yazan çamaşır suyu. Hüseyin hiçbir şey anlamamıştı. Genç gardiyan koğuşun önüne geldiğinde, o koridordaki nöbetçi gardiyan da geldi. Kapının üzerinde dört tane kilit vardı. Tek tek açmaya başladı. Kilitler büyük bir gürültüyle açılıyordu. Genç gardiyan Hüseyin’in üzerini aradı. Bağcıkları alınmış ayakkabılarını çıkarmasını ve yere vurarak çırpmasını istedi. Hüseyin kendisine söylenen her şeyi harfiyen yapıyordu. Nihayet kapının tüm kilitleri açılmıştı. Ağır demir kapı homurdanarak açıldı.

Allah kurtarsın

Genç gardiyan, “Hüseyin burası yeni evin. Koğuştaki arkadaşların kuralları sana anlatır. “ALLAH KURTARSIN.” dedi. Cezaevinde duyacağınız meşhur laflardan biridir bu.

Hüseyin koğuşun içindedir artık. Gardiyan üzerine kapıyı kapatıp, tek tek kilitleri kapatmaya başlayınca Hüseyin yine ağlamaya başladı. Gözlerinden akmayan yaş yeniden akmaya başlamıştı. Başını kaldırıp göz yaşlarını silmeye başlayınca karşısında birkaç kişinin yüzüne baktığını, her bir ağızdan “Allah kurtarsın kardeş” dediklerini işitti. Karşısında genç, esmer, siyah saçlı, siyah gözlü, Urfalı Mehmet vardı. Mehmet’in yanında; saçları un gibi beyaz Selim vardı. İkisi birlikte Hüseyin’e su ve mendil uzatıyorlardı. Çok sıcak bir karşılamaydı. Hüseyin’in ağlaması kesilince Mehmet:

Kardeş ağlama artık. Kader bu. Bak hepimiz  aynı haldeyiz. Artık mahpus arkadaşıyız. Kardeşten ötedir bilesin.”dedi.

Selim:

“ Kardeş bu cezaevine herkes suçlu olarak girmez. Mazlumlar da vardır. Senin bir şey söylemene gerek yok. Ağlama artık. Buraya ne kadar hızlı alışırsan o kadar rahat edersin. Git elini yüzünü yıka. Gel çay demledik kahvaltılık malzememiz var bir şeyler ye.” dedi.

Dört duvar

Hüseyin banyoya girip elini yüzünü yıkadı. Banyonun tavanındaki boya nemden dökülmüş, bazı bölümleri yosun bağlamıştı. Banyonun ve tuvaletin demir kapısı pas tutmuştu. Zeminlerindeki fayans yılların kalıplaşmış pisliği ile kaplı sapsarı kesilmişti. Hüseyin banyodaki kırık aynaya bakıp iç çekti. Banyodan çıkıp avluya yöneldi. Farklı bir dünyaydı burası. Dört duvar, sanki göğe ulaşırmışçasına yüksekti. Duvarların üzerinde flaş lambaları, tel örgüler vardı. Tel örgülere takılmış ipler, ayakkabılar, envai çeşit atletler ve kağıtlar vardı. Hüseyin hiçbir şey anlamamıştı. Selim ve Mehmet yerde duran tabureyi işaret ettiler. Mehmet çayı uzattı. Cebinden sigara paketini çıkarıp Hüseyin’e uzattı. Hüseyin sigara içmiyordu. Ama ne olduysa sigarayı geri çevirmedi. İlk nefesi çekince boğulacak gibi öksürük tuttu. İçmemeliydi bu zıkkımı. Ama onca şey yaşamıştı kolay değildi. Bir nefes bir nefes daha derken öksürük kesildi.

Tanışma

Mehmet:

Kardeşim tekrar geçmiş olsun. Allah kurtarsın. Ben kendimi tanıtayım. Adım Mehmet. Urfalıyım. Bekarım. Adam öldürme suçlamasıyla tutuklandım.” dedi.

Selim:

Kardeşim ben de Selim. Yaşım 50. Memleketim Trabzon. Cami imamıyım. Evliyim, bir oğlum bir de kızım var. Nitelikli dolandırıcılık suçlamasıyla tutuklandım. Bir de yukarı da uyuyan Kadir abimiz var. Adanalıdır. Beş kişiyi öldürmekten müebbet hapis almış. Buraların en kıdemlisidir. Uyanınca seninle tanıştırırız. Sert bir adamdır. Fazla muhabbete şakaya falan gelmez. Zaten görünce anlarsın. Anlayacağın eski kabadayılardan…”dedi.

Hüseyin söze girdi. Ağlamaklı ses tonuyla:

Bende Hüseyin. Yaşım 32. Memleketim Nevşehir. Avize dükkanım var. Evliyim bir kızım var. Uyuşturucu satmaktan tutuklandım.“dedi.

Cezaevinde önemli olan konuları Mehmet anlattı

Mehmet :

“Kardeş ben sana ufaktan buradaki düzeni anlatayım. Zaten yaşadıkça öğreneceksin. Seninle dört kişi olduk. Salı günleri koğuşun telefon günü. Telefon görüşmesi için doldurman gereken formlar var. İdareden isteriz sen de eşine mektupta yazarsın. Onun da idareye teslim etmesi gereken evraklar var. Her gün mektup yollayabilirsin. Ama kantinden pul alman gerekiyor.Ben pek tavsiye etmem. Aps ile gönder. Zira normal mektup bir ay da eline ulaşmaz. Aps üç günde gidiyor. Gelen mektupları hemen vermezler. Mektup okuma komisyonu var. Onlar okuyup UYAP’a aktardıktan sonra üzerine “okundu” kaşesi vururlar. Daha sonra hafta da iki kez salı ve cuma günleri getirip dağıtırlar. Onun haricinde ayda bir açık görüşümüz olur.

Hafta da bir kez de kapalı görüş olur. Burada her şey dilekçe ile istenir. Gardiyanlara soru sorma boşuna zira dilekçe yaz derler. Zaten seninle de konuşmazlar. Biz sana ne ihtiyacın olacaksa söyleyeceğiz. Ayrıca biz koğuşa ufak tefek kahvaltılık malzeme alıyoruz. Onu da kendi içimizde sen şunu al ben bunu alayım şeklinde ayarlıyoruz. Hafta da bir kez kantin alışverişi yaparsın. Çarşamba kantin günü. Salı gününden fişleri doldurup veririz. Çarşamba istediklerimiz gelir. Yakınların senin adına PTT den para gönderebilir. Sende bu hesaptan para harcarsın. Burada para geçmez. Zaten kimsede de para bulunmaz. Ne istiyorsan hafta da bir kez kantin fişi ile isteyeceksin. Zira başka günlerde isteyemezsin.” dedi.

Yataklara geçtiler

Bu arada demir kapı yine homurdandı. Genç gardiyan elinde nevresim takımı ve battaniye ile içeri girdi. Masanın üzerine bırakıp dışarı çıktı. Ardından demir kapı homurdanarak kapandı. Ve o zalim kilit şakırtıları duyuldu. Mehmet kısaca yaşanacakları özetlemişti. Ama Hüseyin duymuyordu ki onu. Aklı Safiye ve Dilara’sında idi. Mehmet:

“Yav kardeş sana anlatıyorum. Uyuyor musun? Birazdan avlu kapıları kilitlenecek. Hadi şurayı toplayalım içeri geçelim.”dedi.

Avlu akşam gün batmadan kapanıp, sabah gün doğumunda açılıyordu. Avludaki eşyaları topladılar. İçeri geçtiler. Gardiyanlar avluya açılan koridor kapısından içeri girip, koğuş kapısını arkadan üzerlerine kilitledi. Tekrar avludan ilerleyerek, koridora bağlanan demir kapıyı da kilitleyip ayrıldılar. Hüseyin yatakların olduğu yukarı kata çıkacaktı ki Mehmet:

“Boşuna çıkma 15 dk. sonra sayım var. Yine ineceksin aşağı” dedi.

Elinde tesbih

Hüseyin sayım ne demek anlamamıştı. Az sonra Adanalı Kadir Baba aşağı indi. 1.90 boylarında dev gibi bir adamdı. Pala bıyıkları ve saçları, un gibi beyazdı. Önleri hafif dökülmüş uzun saçlarını usulca sağa taramıştı. Beyaz gömleğinin üstten 3 düğmesi açık, kollar bileklere kadar sıvalıydı. Üzerinde siyah kolsuz bir yelek vardı. Altında çizgili pantolon, ayaklarında yumurta topuk bir iskarpinle ağır ağır merdivenlerden indi. Yüzünde yılların yorgunluğu vardı. Alnında kalın çizgiler, gözlerinin altında torbalar vardı. Kaşları sürekli çatıktı. Bıyıkları o kadar gür ve sıktı ki dudakları görünmüyordu. Elinde siyah tesbih, gelip Hüseyin’in yanında durdu. Koğuş kapısı bir kez daha homurdanmaya başladı. Kilit şakırtıları aldı tüm koğuşu. Gardiyanlar bu sefer yedi kişi gelmişti sayıma. Başlarında başgardiyan vardı. Başgardiyan, bir gardiyana:

“Say” dedi.

Gardiyan:

“Dört” dedi.

Başgardiyan başıyla tamam işareti verdikten sonra, bağırarak “Allah Kurtarsın”dedi. Koğuştakiler de hep birlikte “Amin”dediler. Koğuş kapısı bir kez daha kilitlenmişti üzerlerine.

Bu akşam, Safiye ve Dilarasız ilk akşamıydı. Hüseyin mahsundu. Üst kata çıktı. Mehmet ranzalardan dilediğinde yatabileceğini söyledi. Zira birçoğu boştu. Hüseyin cama yakın olanı istedi. Yatağına nevresimini geçirdi. Battaniyesini nevresimle kapladıktan sonra Mehmet, kendisindeki yedek yastığı Hüseyin’e, kantinden alınca geri vermek şartıyla uzattı. El birliğiyle Hüseyin’in yaşam alanı kurulmuştu. Ancak Hüseyin’in ilk günü olduğu için çok eksiği vardı. Mehmet ve Selim havlu, terlik gibi ihtiyaçlarını karşıladı. Sıcak su belirli saatlerde veriliyordu ve Sıcak su saati gelmişti. Hüseyin Mehmet’ten aldığı şampuanla sıcak bir duş aldıktan sonra, yorucu ve ağır geçen bir günün sonuna gelmişti. Yatağına uzandı. Kafasını yastığa koyar koymaz dalmıştı. Bu gece Cezaevindeki ilk gecesiydi.

4. bölüm

Facebook sayfamızı takip ediniz

Herkes Dergisi Resmi Facebook Sayfası

İlgi çeken öyküler:

Hey taksi!

İttihat ateşi

Haziran

Rahip

Recep ile Nadan

Zamana yolculuk

Yi ha! Bir Anadolu göbeği hikayesi

Anlatılmaz yaşanır yıllar geçse bile

hey taksi

Hey taksi 10. bölüm

Erdal Fahlioğuları‘nın yazdığı Hey Taksi öykü dizisinin 10. bölümüdür. Hey Taksi öykü dizisinin önceki bölümlerini okumanızı tavsiye ederiz.

1. bölüm

2. bölüm

3. bölüm

4. bölüm

5. bölüm

6. bölüm

7. bölüm

8. bölüm

9. bölüm

Hey Taksi

Vakit geceye yaklaşınca bir yorgunluk çöktü üstüme.Yaş daha kemale ermedi ama bu yollar beni kemale erdirdi. Kemal ne demek ise artık… Tam barların çıkış saatinde yattım pusuya. Bu gece şöyle durumu iyi bir sarhoş kaldırsam fena olmazdı hani. Hem çoğu zaman alkolün verdiği keyiften para üstünü de bırakırlardı.

“Hey Taksi!” diye anasonlu bir ses geldi kulaklarıma. Kafamı kaldırdığımda tam müşteri profilimi gördüm karşımda. Şık giyimli, kırklı yaşlarda çakır keyif bir beyefendi (Para kazandıracağı için beyefendi oldu galiba). İndim taksiden hemen. Arka kapıya yöneldim o gelene kadar. Kapıyı ona açtım çünkü genelde kapı kolunu bulana kadar illallah ettirirlerdi. Tekrar şoför koltuğuna geçtim, marşa bastım ve nereye diye sormadan çıktık yola.

Amca rakı içmiş belli ki. Anason oldu dört bir yanım. Arabayı havalandırmadan sigara içmemem gerekecek sanırım bir süre. Patlama ihtimaline karşı! Arada biriken gazlar ağzına geliyor ama ustaca çıkartıyor üstat. O an insan ihtiyaçlarının ne zaman ve kim tarafından ayıp konumuna getirildiğini düşündüm. Ama hemen vazgeçtim tabi bu düşüncemden. Ben orta sınıf bir çalışanın ne haddimeyse bu tarz sorgulamalara girmek?

Aklına geliyor bir yere gittiğimiz ve “Delikanlı eve gidiyoruz.” dedi. Bir an düşünüyorum “ev” neresi diye. Acaba onu tanıdığımı mı düşündü.Bir yerden akraba olabilir miydik?

“Dayıcım ben nerden bileyim evini senin?”

“Kusura bakma söylediğimi sandım. “Umutların Yeşerdiği Yere” gidelim.” diyor anasonlu ses.

Amcanın hareketleri çok rahat. Belli ki sarhoş olmaktan, düşkün gözükmekten rahatsızlık duymuyor. Bunu uzun süredir düzenli olarak yapıyor olmalı. Nefesi rakıyla yaptığını söylüyor. Bira olsa göbeği yok, viski olsa kokusu yok.

Gözlerin doğuyor gecelerime

Meze olarak bir de kıyak geçsem fena olmaz aslında bu anasonlu adama. Radyoyu açıyorum ve Zeki Müren’den “Gözlerim Doğuyor Gecelerime” çalmaya başlıyor. Hani alkol almadım ama bu adamı az daha dinlesem başım dönecek. Müziğin verdiği gevşeklikle soruyorum amcama “Ne vardı ki bu kadar içecek?”

“İçmek için bir neden lazım değil dostum. Bir güzel sohbet yeter insana. Çoğu kişi alkolün mezesi yapar sohbeti ama benim için sohbetin mezesi alkoldür. İnsan çakır keyif oldu mu kelimeler yağlanır kayıverir ağzında. Tartmaz kafasında düşüncelerini çıkıverir doğduğu gibi. Adam söyledikleri kazık gibi saplandı kafama. Düşüncelerim utandı zihnimin en dip yerlerine saklandılar.

“Umutların Yeşerdiği Yeri” bulamadım. Amcaya sordum ama o da unutmuş çoktan nerde olduğunu. Gecenin karanlığında rastgele bir sokakta durdurdu taksiyi de indi bir çırpıda ayılmış gibi.

Hala yandığından haberi olmayan sokak ışıklarının altında bir sağa bir sola yürümeye başladı. Arkasından baktım, baktım kala kaldım. Bu ayrıntıyı nasıl kaçırdıysam adamın bir kolu yoktu. Evet evet yanlış görmüyordum gerçekten de bir kolu yoktu. O kadar zamandır arabamda olan adamın kolunun olmadığını fark etmedim. O kadar incelememe rağmen.

Galiba ön yargılarım kör etmiş gözlerimi saplanmış kalmışım adamın sarhoş olmasına, anason kokusuna. Kim bilir daha ne ayrıntılar kaçırdım, ne hikayeler…

Devam edecek

Facebook sayfamızı takip ediniz

Herkes Dergisi Resmi Facebook Sayfası

İlgi çeken öyküler:

Anlatılmaz yaşanır yıllar geçse bile

Yi ha! Bir Anadolu göbeği hikayesi

Recep ile Nadan

Zamana yolculuk

Haziran

Rahip

İttihat ateşi

İttihat Ateşi

İttihat Ateşi 5. bölüm

Mehmet Başkan‘ın yazdığı İttihat Ateşi öykü dizisinin 5. bölümüdür. İttihat ve Terakki Cemiyeti‘nin yeniden harekete geçtiği bir serüveni anlayan öyküyü kavrayabilmek için İttihat Ateşi öykü dizisinin önceki 4 bölümü de okumanızı tavsiye ederiz.

1. bölüm

2. bölüm

3. bölüm

4. bölüm

İttihat Ateşi

Yirmi milyon insanın yaşadığı bir kentte güvenli hissetmek zordur. Nitekim sekiz genç de bu kaygıyı hissedenler arasında yer alıyor. Şuur sorunu olan insanların her geçen gün hadsizleşmesi ile beklenmedik tehditler artmaya başladı. Enver bu konuda daha rahat davransa da, Niyazi için durum hiç de olağan değil. Bu konu için Niyazi, “örgütlenmiş cehalet ile mücadelede ittihatlı davranmakta fayda var” diyor. Keyifli geçen eski İstanbul gezisi, Süleymaniye Cami’sinde kılınan yatsı namazı ile sona erdi. Gecenin sonunda yorgunluk yüzlerinden okunuyordu. Sekiz arkadaş da bir an önce kendisini yatağa atmak için sabırsızlanıyordu. Haz alınarak geçen günlerin yorgunluğu dahi tatlı olur. Bundandır ki hiçbiri yüzü asık bir şekilde yorgunluğunu hissettirmedi.

Koğuş kalk

Her sabah 7’de kalkan gençler, bu defa 10’a doğru uykudan uyanabildi. Evvelki gün eski İstanbul’da adım atmadık yer bırakmayınca yorgunluk ağır bastı ve uyanamadılar. Önceki gün kalkıp kahvaltıyı hazırlayan Enver dahi uykuya düşmüştü ve uyanamamıştı. Selim günün ilk uyanan ismi oldu. Uyanır uyanmaz evin içinde “koğuş kalk” diye bağırmaya başladı. Çocukken Tayyar eniştesi o şekilde bağırarak uyandırır ve gülermiş. O zamanlar Enver ve hala çocukları küçükmüş gülerek karşılıyorlarmış. 30 yaşında adamları o şekilde uyandırınca aynı tepki olmayabilir. Orhan, “bir sabah da güzel bir kadının güzel sesi ile uyandırılalım” diyerek güldü. Mustafa bu muhabbetin ortasındayken çalan telefon ile irkildi. Tanımadığı bir numara görünce heyecanlandı. İş arama sürecindeki her insan gibi o da belki bir iş görüşmesidir diye heyecanlandı.

– Merhaba

– Ben Birgören Holding İnsan Kaynakları Sorumlusu Pınar Akpınar, firmamıza yapmış olduğunuz başvuru incelendi. Yarın görüşmeye gelebilir misiniz?

– Elbette, isterseniz daha erken de gelebilirim. Bugün de müsaitim.

– Pekala, İnsan Kaynakları Müdürü Selcan Hanım’ın programına bakıyorum şimdi.

– Teşekkürler, bekliyorum.

– Selcan Hanım’ın programında 15:00 uygun görünüyor. Sizin için uygun mudur?

– Elbette. Teşekkür ederim.

Güney Amerika’da oligarşi ve diktatörlük

İşsizler kervanı

Mustafa gelen iş telefonu sonrasında keyifle kahvaltı masasına oturdu. Niyazi, “hayırdır Mustafa? Gelen telefonla güzel bir haber aldın herhalde” dedi. Enver, “haberler iyi herhalde, İttihat Ateşi artık kendisini göstermeye başladı” diyerek gülümsedi. Mustafa’nın gözlerinin içi gülmeye başladı. İşsizler kervanında uzun süre kalmayacak ve yeniden geçim sıkıntısını aza indirerek yaşamına devam edebilecek.

Mustafa kahvaltıdan kalkar kalkmaz iş görüşmesi için hazırlıklara başladı. İlk an afallamamak için Enver ile evde İngilizce konuşmaya başladı. Enver, İngilizce seviyesi olarak grubun en iyisi idi. Bu nedenle, grupta herhangi bir çeviri işi olan kontrol amacı ile Enver’in kapısını çalardı. Enver, İngilizce öğretmeni olan arkadaşı Murat’ın bir anısını anlatmaya başladı. Bir sınavda 5 senedir İngilizce gören öğrencisinin sayıları dahi bilmemesini sınav kağıdı üzerinden kendisine gösterdiği günü anlattı. Kısa bir İngilizce pratiğinin ardından Mustafa giyinmeye başladı. Mustafa üzerini giyinirken Niyazi, eğitimin ailede başladığını ve temelin ailede atıldığını söyledi.

Abdülhamit’e kadar Osmanlı Sultanları

Öğretmen otoritesinin sarsılması

Okullarda on binlerce tüm enerjisini öğrencileri için harcayan öğretmenler varken öğrencilerin bir türlü istenilen seviyeye gelmemesi neden olabilir? İşte bu soru senelerdir Niyazi’nin üzerinde senelerdir düşündüğü bu sorunun yanıtı, senelerce bulunamadı. En sonunda ise Niyazi, sorunun aile temelli olduğu konusunda karar kıldı. Okullarda şiddeti bitirmek ile öğretmenin otoritesini yok etmenin aynı olarak görüldüğü eğitim sisteminde öğrencinin öğretmeninin otoritesini kabul etmesi imkansız bir seçenek olarak görülmeli. Enver eğitim konusunu uzatmadan araya girdi.

– Yeter, Mustafa bugün iş görüşmesine gidecek. Ruh halini karamsarlığa mahkum etmeyelim bu konular ile. Güzel bir gün olacak…

Her dört gençten birinin işsiz olduğu bir ülkede iş bulabilme ihtimali, gençler için mutluluğun anahtarı olarak görülmeye başladı. Gençler için iş bulmak, mucize olarak görülüyor. Bir kişinin alınacağı bir pozisyon için binlerce başvurunun olması, durumun ne kadar vahim olduğunu ortaya koyuyor. Cumhurbaşkanı en az üç çocuk isterken, gençler için aile kurabilmek çok zor bir hayal halini aldı. İşsizlik ile mücadele eden gençler düzen kurabilmek ve aile kurabilmek için uygun fırsatları yakalamaya çalışıyor. İş sahibi iki kişinin uyuşması ve evlenmesi, dörtte birinin işsiz olduğu bir genç nüfusta, pek de yüksek bir ihtimal değil.

Çaldıran Savaşı önemi ve sonuçları

Bir bağırma sesi duyuldu

Mustafa görüşmeye gitmek için artık kendisini hazır hissetmeye başladı. Evden çıkmadan evvel arkadaşları ile vedalaştı ve görüşme sonrasında haberdar edeceğini söyledi. “Bana şans dileyin, hepinizi seviyorum, görüşmek üzere.” diyerek Mustafa evden çıktı. Ayakkabılarını temizledikten sonra giydi ve iş görüşmesi için evden çıktı. Mustafa apartmandan çıktıktan kısa bir süre sonra bir bağırma sesi duyuldu. Mustafa’nın tüm arkadaşları dışarıya koştu, Mustafa’nın vurulduğunu ve kanlar içerisinde yerde yattığını gördüler.

– Sizi seviyorum, kendinize iyi bakın!

– Henüz veda yok Mustafa’m! Yola yeni çıktık!

6. bölüm

Facebook sayfamızı takip ediniz

Herkes Dergisi Resmi Facebook Sayfası

İlgi çeken öyküler:

Haziran

Kirli Melek

Zamana yolculuk

Recep ile Nadan

Rahip

Yi ha! Bir Anadolu göbeği hikayesi

Anlatılmaz yaşanır yıllar geçse bile

Gün Karanlık

Benim Hikayem Biterken Başladı

Unutursan Beni

Unutursan Beni

Unutursan beni eğer gözlerin dolsun,

Kalbini taa inceden bir sızı vursun,

Nabzın hızlansın,

Damarlarında kanın deli deli çağlasın,

Ve beni unutursan,

Unutman aldığın nefes kadar kısa kalsın…

 

Nazım ŞAHİN

02.05.2006

İskenderun/HATAY